2017 Fransa Cumhurbaşkanlığı Seçimleri


Kuvvetle muhtemel ki, 7 Mayısta yapılacak seçimlerin ikinci turunda Macron Fransa cumhurbaşkanı seçilecek. Melenchon taraflardan hiçbirini desteklemeyeceğini açıklarken, diğer partiler Le Pen’e karşı Macron’a oy verme çağrısı yaptılar bile. Le Pen’in seçilme ihtimali çok zayıf görülse de, zamanın ruhu ile bağdaşmaz değildir. Le Pen’in ajandasında Frexit ve göçmen karşıtı politikalar var. İktidara gelebilmek için bazı sivri söylemlerini yumuşatan Le Pen, Fransa ve Avrupa işçi sınıfı için ciddi bir tehlikedir. Ancak Macron da Fransa emekçilerine cennet vaat etmiyor. Tarihsel krizin yarattığı ekonomik ve siyasi sorunları ne faşist Le Pen, ne burjuvazinin yeni gözdesi Macron, ne de kapitalizme can suyu vermekten başka bir işe yaramayan reformistler çözebilir. Kuşkusuz bu çıplak gerçeği işçilere anlatma görevi gerçek sosyalistlerindir.


Fransa, yeni cumhurbaşkanını seçmek için 23 Nisanda sandık başına gitti. Hiçbir aday %50’den fazla oy alamadığı için seçmenler, en yüksek oyu alan iki aday Macron (%24) ve Le Pen’den (%21,3) birini seçmek üzere 7 Mayısta yeniden sandık başına gidecek.

Seçimlerin ilk turunda Le Pen ve Macron’un ilk iki sırayı paylaşması, ikinci turda ise Macron’un ipi göğüsleyerek cumhurbaşkanı olması bekleniyordu. Kamuoyu yoklamalarında Macron (%23), Le Pen (%22), Fillon (%20) ve Melenchon (%20) birbirine yakın bir desteğe sahip görünüyorlardı. İlk turda tahminler gerçekleşti, 7 Mayısta da bir sürpriz beklenmiyor. Başından beri cumhurbaşkanlığına en yakın görülen aday olan eski ekonomi bakanı Macron’un ikinci turda Le Pen’in önüne geçmesi bekleniyor.

Merkez sağın adayı önseçimlerde Sarkozy’yi yenmeyi başaran Fillon’du. Yolsuzluk soruşturmaları yüzünden popülaritesi azalsa da Fillon adaylıktan çekilmedi ve %20 oy aldı. Kitlelerin sorunlarına çözüm getirmesi umuduyla iktidara taşıdığı Sosyalist Partinin adayı Hamon ise beklendiği gibi ancak %6,3 oy alabildi. Komünist Parti ve Sol Partinin desteklediği aday Melenchon ise, son haftalarda popülaritesi artsa da %19,6 oy aldı. 2012 seçimlerinde aldığı oyun neredeyse iki katını almış olsa da bu ikinci tur için yeterli olmadı. Bunların haricinde Troçkistlerin de adayları vardı ancak bunlar çok düşük oy alabildiler. LO (Lutte Ouvriere/İşçi Mücadelesi) adayı Arthaud’un %0,6, NPA (Yeni Antikapitalist Parti) adayı Poutou’nun %1,1 oy alması, bu örgütlerdeki güç kaybının devam ettiğini gösteriyor.

Cumhurbaşkanlığı seçimleri, tarihsel krizin Avrupa’daki siyasi yansımaları hakkında önemli veriler sunuyor. İşsizlik, yaşam standartlarının giderek düşmesi ve Ortadoğu’daki savaşın doğrudan Avrupa kentlerini vurması gibi sorunlar kitlelerin geleneksel sağ ve sol siyasi yapılara ve figürlere olan güvenlerini erozyona uğratmış durumda. Mülteci kriziyle birlikte büyüyen ırkçı dalgaya binen faşist Le Pen güçlü cumhurbaşkanlığı adaylarından birisi olarak görülüyordu ve nitekim ikinci tura kalmayı başardı. Öyle ki, baba Le Pen’in ikinci tura yükseldiği 2002 seçimleri de dâhil olmak üzere, hiçbir zaman aşırı sağın cumhurbaşkanlığı ihtimali bu kadar yüksek olmamıştı.

Sarkozy, Hollande, Macron?

İlk turu sona eren seçimler vesilesiyle Fransa’ya egemen olan siyasi tabloyu anlayabilmek için Hollande’ın seçildiği bir önceki seçimi ve Hollande’ın cumhurbaşkanlığı dönemini hatırlamakta fayda var. Sarkozy’yi ikinci turda alt eden Sosyalist Parti adayı Hollande 2012’de cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturmuştu. Krizin yükünün kendi sırtlarına yüklenmesine, işsizliğe, kötüleşen yaşam ve çalışma koşullarına dur demek isteyen işçiler ve ayrımcılığa, ırkçılığa maruz kalmayı reddeden göçmenler, 1995’ten bu yana ilk kez “sosyalist” bir adayı iktidara taşımışlardı. Ne var ki, emekçi kitlelerin büyük umutlarla iktidara taşıdığı Hollande, bir burjuva siyasetçisiydi ve emekçilerin dertlerine derman olamazdı. Hele ki tarihsel krizin kendisini bütün ağırlığıyla hissettirdiği bir konjonktürde, en cazip söylemlere bile büründürülseler düzen içi politikalar kitleleri oyalamaktan ve hayal kırıklığına uğratmaktan başka bir işe yaramazlar. Hollande’ın cumhurbaşkanı seçildiği 2012’den bu yana köprünün altından çok sular aktı. Krizle bağlantılı olarak tüm dünyada kendisini hissettirmeye başlayan otoriterleşme eğilimi giderek güç kazandı. Krizden çıkmak için emperyalistlerin attığı adımlar daha büyük sorunlara yol açtı. Emperyalist savaşın etki alanı giderek genişledi ve Ortadoğu’da milyonlarca insanın hayatını mahveden savaşın alevleri Avrupa’ya sıçradı. Birçok Avrupa ülkesinde IŞİD tarafından üstlenilen bombalama eylemleri gerçekleştirildi ve bu saldırılarda yüzlerce insan hayatını kaybetti. Ortadoğu’daki savaştan kaçan milyonlarca insan çareyi Avrupa’ya gitmekte aradı. İkinci Dünya Savaşından beri dünyanın karşı karşıya kaldığı en büyük mülteci kriziydi bu. Kimi ülkelerde işçi sınıfı enternasyonal dayanışmasını göçmenlere gösterse de, egemenler göçmenleri yaşanan sorunların müsebbibi olarak gösteriyor ve sorunun gerçek kaynağını gözlerden saklamaya çalışıyorlar.

Fransa bu siyasi ve ekonomik koşullardan en çok etkilenen Avrupa ülkelerinin başında geliyor. İşsizlik Fransa işçi sınıfının en can yakıcı sorunları arasında yer alıyor. İşsizlik, büyük vaatlerle işbaşına gelen Hollande döneminde giderek arttı ve resmi rakamlara göre %8’lerden %10’un üzerine çıktı. Bu Almanya ve İngiltere’nin iki katından fazla. Ayrıca 25 yaş altındaki her 4 kişiden biri işsiz ki, bu ekonomik bir sorun olmasının ötesinde, toplumsal ve siyasal sonuçları olacak kadar yüksek bir oran.

Fransa’da 2015 yılının başından bu yana düzenlenen saldırılarda 320’den fazla insan hayatını kaybetti. Bu saldırılar gerekçe gösterilerek ilan edilen OHAL halen yürürlükte. Yetkileri arttırılan polis başta göçmenler olmak üzere hakkını aramak için mücadele edenlere daha sert davranıyor. Radikal İslamcı örgütlerle bağlantılı oldukları gerekçesiyle yapılan tutuklamalarda Fransa açık ara önde gidiyor. “Terörizmle mücadele” gerekçe gösterilerek OHAL uygulamaları kitlelerin gözünde meşru kılınıyor. Bu propaganda başarılı olmuş ki seçimle ilgili yapılan kamuoyu yoklamalarında en önemli hususlardan birisi olarak “güvenlik” ön plana çıkıyor. Yaratılan korku atmosferi böylece ilk kez OHAL altında cumhurbaşkanlığı seçimlerinin gerçekleştirilmesini mümkün kıldı.

OHAL uygulamalarından dolayı en çok Fransa nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan göçmenler mağdur oluyor. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki savaşlardan kaçan on binlerce mültecinin Fransa’ya sığınmasıyla göçmen sayısı giderek daha da artıyor. 2014 yılına ait resmi verilere göre, Fransa’nın 65,8 milyonluk nüfusunun %9’unu göçmenler oluşturuyor. Yaklaşık 6 milyonu bulan Fransız göçmen nüfusu birçok Avrupa ülkesinden fazla. Ayrıca bu göçmen nüfusun 5 milyonunu Müslümanlar oluşturuyor ve bu nüfusla Fransa AB içerisindeki en büyük Müslüman nüfusa ev sahipliği yapan ülke pozisyonunda bulunuyor. Fransa’daki Müslümanların büyük bir çoğunluğu Paris, Marsilya ve Lyon gibi büyük kentlerin banliyölerinde yaşıyor. Göçmen nüfustaki işsizlik oranı ise, ülke ortalamasının çok üzerinde bulunuyor. Fransız burjuvazisi, yaşadıkları sorunların derinliğinden dolayı patlama dinamiklerinin yüksek olduğunu çok iyi bildiği için göçmenler üzerindeki baskıları arttırıyor. Burjuvazi 2005’te Paris’ten başlayıp diğer Avrupa ülkelerine de yayılan isyan dalgasını unutmuş değil. Göçmenler üzerindeki baskılar çift yönlü olarak burjuvazinin işine yarıyor. OHAL uygulamaları hem göçmenleri sindirme işlevi görüyor, hem de göçmenler Fransız işçilerin yaşadığı sorunların müsebbibi ve potansiyel suçlu olarak gösterilerek işçi sınıfı burjuvazinin arkasına yedekleniyor.

Cumhurbaşkanlığı adaylarının vaatleri ve programları ile seçmenlerin yönelimleri işte bu siyasi koşullara göre şekilleniyor. Faşist Le Pen’in ikinci tura kalabilecek bir desteğe ulaşması Fransa’daki sağa kayış hakkında yeterince ipucu veriyor. Göçmen işçileri umacı ilan eden faşist Ulusal Cephe, politikasını ırkçı, şovenist, İslamofobik bir propaganda ile yürütüyor ve iş, refah, barınma ve eğitim olanaklarının önce Fransızlara sunulmasının gerektiğini öne sürüyor. Avrupa Birliği’nden çıkmayı savunuyor ve böylece daha güçlü bir Fransa vaat ediyor. Maalesef örgütsüz işçi ve emekçilerin azımsanamayacak bir bölümü, göçmenlerin de kendileriyle aynı kaderi paylaştığını göremiyor ve sağ politikalara destek veriyor. Le Pen’in keskin söylemleri karşılık buldukça, diğer düzen partileri de daha şovenist bir dile başvuruyorlar. Böylece burjuva siyasete milliyetçi, ırkçı söylemler daha fazla hâkim oluyor.

Le Pen ırkçı söyleminin içini, çalışma koşullarının kötüye gitmesinden, işsizlikten, gelecek kaygısından ve peş peşe gerçekleşen patlamalardan bıkmış olan kitleleri arkasına alacak bir demagojiyle dolduruyor. Örneğin, seçim konuşmasında “özgür, bağımsız ve demokratik bir ülke istediğini” belirten Le Pen, “Küreselleşme, kölelerin, işsizlere satılmak üzere üretim yapması demektir. Ulusal Cephe buna çözüm olarak akılcı korumacılık ve ekonomik milliyetçilik temelinde bir yerel devrim öneriyor” diyor. Tıpkı Hitler’in ve Mussolini’nin yaptığı gibi kitlelerin umutsuzluğundan ve çıkışsızlığından faydalanarak hem burjuvaziye hem de işçi sınıfına kurtuluş adresi olarak Ulusal Cepheyi işaret ediyor. Yoksulluğu, işsizliği ve “terör saldırılarını” AB’ye bağlayan Le Pen, daha güçlü bir Fransa için AB’den çıkılmasını savunuyor. Brexit’in gerçekleştiği koşullarda Frexit de mümkün ama Le Pen’in iddia ettiği gibi AB’den çıkmakla sorunlar son bulmayacak.

Yarışın favorisi olarak görülen Macron, Goldman Sachs’tan transfer edilerek Hollande tarafından önce danışman, 2014 yılında ise ekonomi bakanı yapılmıştı. Fransız burjuvazisinin gözde okullarında eğitim almış olan Macron tam bir yıl önce henüz ekonomi bakanı iken En Marche (İleri) hareketinin startını verdi. Sosyalist Parti’den bakan olmasına rağmen yeni bir politik hareket yaratmaya girişmesi cumhurbaşkanlığı için hazırlık olarak değerlendiriliyordu. Nitekim bir süre sonra bakanlıktan istifa etti ve bağımsız olarak cumhurbaşkanlığı için adaylığını koydu. Hem çok genç olduğu için ve hem de siyasi tecrübesi olmadığı için (Macron ilk kez seçimlere katılıyor) başlangıçta pek şans tanınmayan Macron’un popülaritesinin giderek artması ve bugün en güçlü aday olması tesadüf olmasa gerek. Macron ve En Marche belli ki yüksek mahfillerde hazırlanmış bir proje ve en azından burjuvazinin önemli bir kesiminin ihtiyaçlarına cevap veriyor.

Macron, ekonomi bakanıyken, kendi adıyla anılan Macron yasası ile maharetini göstermişti. Bu yasayla, ekonominin canlandırılması ve düşen büyüme rakamlarının yeniden yükseltilmesi hedefleniyordu. Avrupa Birliği’nin ortalama büyümesi son yıllarda kimi zaman eksi yönde seyir gösterirken, en iyi zamanlarda bile %2’lerin üstüne çıkamadı. Fransız ekonomisinin durumu ise AB ortalamasının da altında bir seyir izliyor. Macron Yasası gündeme geldiği zaman Fransa’da ekonomik büyüme %0,6 idi. Bu yasa ile işçi sınıfının çok daha yoğun bir biçimde sömürülmesi yoluyla ekonomik büyümenin hızlanması hedefleniyordu. Haliyle ülke çapında protesto gösterileri yapıldı ancak bu mücadele yasayı geri çektirebilecek bir nitelik ve niceliğe ulaşamadı. Yasayla birlikte Fransa işçi sınıfının uzun ve zorlu mücadeleler sonucunda kazanılmış olan bazı hakları ellerinden alındı. Bazı sektörlerde uygulanan Pazar tatili kaldırıldı. Pazar günü çalışan işçilere fazla mesai ücreti ödenmesi konusunda bir düzenleme dahi yapılmadı. Yasayla birlikte işçilerin işten atılması durumunda alacakları tazminata kısıtlamalar ve engeller getirildi.

Rüştünü ispat eden Macron yeni acı reçetelerle cumhurbaşkanlığı seçimlerine girdi. Macron burjuvaziye şunları vaat ediyor: Haftalık 35 saat olan çalışma süresi esnekleştirilecek, terörle mücadele kapsamında yeni adımlar atılacak, 10 bin polis istihdam edilecek.

Ancak Macron’un politikalarını hayata geçirmesi o kadar da kolay olmayacak. Bununla birlikte Macron cumhurbaşkanı olsa bile, Haziran ayında yapılacak milletvekili seçimlerinde çiçeği burnunda En Marche hareketinin parlamentoda çoğunluğu elde etme olasılığı zayıf görünüyor. Bu da parlamento ile cumhurbaşkanlığı arasında olası siyasi krizlere işaret ediyor. Kuşkusuz, cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Le Pen ve Fillon’un ikinci tura kalmasını engellemek için “yararlı oy” kullanarak Macron’a destek veren emekçiler de Macron’un politikalarına karşı çıkacaklar. Küresel kriz ve bunun içerdeki yansımalarını da hesaba kattığımızda, tüm bunlar hem egemen sınıfın kendi içinde krizlerin ortaya çıkacağı hem de işçi sınıfından tepkilerin yükseleceği bir sürece işaret ediyor.

Geleneksel burjuva partilerin çöküşü

Gerek Cumhuriyetçiler Partisi gerekse Sosyalist Parti iktidardayken yaptıklarıyla emekçilerin nezdinde kredilerini tüketmiş durumdalar. Bu yüzden yeni yüzler, denenmemiş partiler seçim yarışında daha fazla ilgi görüyorlar. Bu tespit yakın zamanda çeşitli ülkelerde gerçekleşen seçimlerle de doğrulanmış durumda. ABD’den İspanya’ya, Almanya’dan Yunanistan’a geleneksel burjuva partiler oy kaybı yaşarken, değişim vadeden sol ve sağ partiler veya liderler prim toplamaktadırlar. Nitekim Fransa cumhurbaşkanlığı seçimleri bu tespiti doğrulayan son örnek olmuştur. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde geleneksel sağ ve sol burjuva partilerin adaylarının hiçbirinin ikinci tura kalamamaları ilk kez görülüyor.

Cumhurbaşkanlığı yarışının faşist Le Pen ile burjuvazinin yeni gözdesi yatırım bankacısı Macron arasında geçmesinin önemli sebeplerinden biri kuşkusuz diğer partilerin gözden düşmesidir. Burjuva sol bir parti olan Sosyalist Parti’nin iktidarı boyunca, bu niteliğinin doğal sonucu olarak işçi sınıfına değil, burjuvaziye çalışması sınıf cephesinde büyük bir tepki topladı. Öyle ki Hollande, kamuoyu yoklamalarında popülaritesi en düşük cumhurbaşkanı olarak göründüğü için ikinci kez cumhurbaşkanı adayı bile olmadı. Hollande böylece İkinci Dünya Savaşından beri ikinci kez aday olmayan ilk cumhurbaşkanı oldu.

Önceki seçimlerde şu tespiti yapmıştık: “Avrupa’nın pek çok ülkesinde merkez sağ partilerle dönüşümlü olarak iktidara gelen bu tür reformist partilerin, hoşnutsuz olan proletaryanın gazını alarak ve onu 4-5 yıl boyunca oyalayarak kapitalist sisteme yaşam soluğu üfledikleri çok açıktır. Ancak bu soluk aynı zamanda faşizme de hayat vermektedir. Daha ağır sömürü koşullarına, işsizliğe ve yoksulluğa mahkûm kılınan ve hoşnutsuzlukları umutsuzluğa dönüşen işçi kitlelerin giderek artan bir kesimi, solun bu alanı boş bırakması ve düzen içi politikalar izlemesi sonucunda, radikal ve düzen karşıtı demagojik bir söylem tutturan faşist partilerin etki alanına girmektedir. Dolayısıyla, bu boşluğu değerlendiren Marine Le Pen’in, babasının 2007 seçimlerinde aldığı 3,8 milyon oyu bu seçimlerde 6,4 milyona çıkarması hiç de tesadüf değildir.” (İlkay Meriç, Fransa’da Cumhurbaşkanlığı Seçimleri, marksist.com, Mayıs 2012)

Bugünkü siyasi tablo bu tespiti bir kez daha doğruluyor. Yıllardır çeşitli vaatlerle kitleleri kandırarak iktidara gelmeyi başaran geleneksel burjuva partilere emekçiler eskisi kadar ilgi göstermiyorlar. Ancak burjuva partilere duyulan bu güvensizlik otomatikman anti-kapitalist bir mücadeleyi beraberinde getirmiyor. Burjuva düzenin olağanüstü koşullarında onun kurtarıcısı rolünü oynayan ırkçı-faşist partiler, bu umutsuzluk ve çıkışsızlık halinden istifade ediyorlar. Fransa gibi köklü bir devrimci mücadele tarihi olan ve İkinci Dünya Savaşı öncesinde faşizmi durdurabilmiş bir işçi sınıfına sahip bir ülkede faşist Le Pen’in oylarının giderek artması bunun bir sonucu. İşsizliğin en yoğun olduğu genç nüfusta Le Pen desteği yarıya yakın. Çünkü Le Pen kemer sıkma politikalarına karşı çıkacağını, kamu çalışanlarının haklarını koruyacağını, emeklilik yaşını 60’a indireceğini, işsizliği azaltacağını söyleyerek göz boyuyor.

Fransız burjuvazisinin aşırı sol olarak nitelendirdiği Melenchon’un popülaritesinin artmasının sebebi de aslında benzer vaatlerde bulunmasıdır. Önceki seçimlere Sol Cephe’nin adayı olarak katılan Melenchon %11 oy almıştı. Bu seçimlerde ise son haftalardaki atağıyla iddialı bir aday olarak öne çıkmaya başladı ve haliyle özellikle muhafazakâr burjuva basında Melenchon’u karalayan bir propaganda yürütüldü. Nihayetinde ikinci tura kalmasına yetecek kadar oy alamadı. Fransız muhafazakârlarının ve liberallerinin Melenchon’u “aşırı” olarak nitelendirmeleri, onun reformist bir aday olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Melenchon’un programında NATO’dan, IMF’den ve Dünya Bankasından çıkmak, AB’nin direktiflerini reddetmek, gerekirse AB’den de çıkmak, BRICS ülkeleriyle siyasi ve ekonomik ilişkileri güçlendirmek, göçlere sebep olan askeri müdahalelere son vererek mülteci sorununu çözmek gibi vaatler yer alıyordu. Melenchon, kamu harcamalarını arttırarak, zenginlerden daha fazla vergi alarak kemer sıkma politikalarına son vereceğini iddia ediyor. SYRIZA örneğinde olduğu gibi, zenginlerin değil halkın sorunlarını çözecek politikalar izleyeceğini söyleyen reformist hareketler, iktidara geldiklerinde burjuvazinin acı reçetelerini uygulamaya devam ediyorlar. Melenchon iktidarı da bundan farklı olmazdı.

Kuvvetle muhtemel ki, 7 Mayısta yapılacak seçimlerin ikinci turunda Macron Fransa cumhurbaşkanı seçilecek. Melenchon taraflardan hiçbirini desteklemeyeceğini açıklarken, diğer partiler Le Pen’e karşı Macron’a oy verme çağrısı yaptılar bile. Le Pen’in seçilme ihtimali çok zayıf görülse de, zamanın ruhu ile bağdaşmaz değildir. Le Pen’in ajandasında Frexit ve göçmen karşıtı politikalar var. İktidara gelebilmek için bazı sivri söylemlerini yumuşatan Le Pen, Fransa ve Avrupa işçi sınıfı için ciddi bir tehlikedir. Ancak Macron da Fransa emekçilerine cennet vaat etmiyor. Tarihsel krizin yarattığı ekonomik ve siyasi sorunları ne faşist Le Pen, ne burjuvazinin yeni gözdesi Macron, ne de kapitalizme can suyu vermekten başka bir işe yaramayan reformistler çözebilir. Kuşkusuz bu çıplak gerçeği işçilere anlatma görevi gerçek sosyalistlerindir.