Cezaevlerinde Artan Saldırılar ve Burjuvazinin Kirli Yüzü


Suçu ve suçluyu yaratan ve üstelik onun üzerinden kâr elde eden kapitalist sistemin geldiği son nokta budur. Cezaevlerindeki baskılar, saldırılar ve dayatılan kölelik koşulları bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Dışarıda ne ise içeride de aynı tablo sergilenmektedir. Burjuvazi kirli yüzünü en çok cezaevlerinde gösterse de cezaevlerindeki bu durum, içinde bulunduğumuz burjuva toplumdan ayrı düşünülemez.


Çember daralıyor. Köhnemiş kapitalist sistem, ömrünün sonuna yaklaşırken insanlığı da nefessiz bırakmak üzere bir cendereye sokuyor. Her yanından irin akan bu çürümüş düzen, toplumu alabildiğine çürütüyor; sağlıksız, yozlaşmış, suça eğilimli bir nesil yetiştiriyor. Kapitalizmin tarihsel bir çürüme eğilimi gösterdiği yıllardan bu yana, artan toplumsal hastalıklarla birlikte cezaevleri sayısı da cezaevlerinin doluluk oranı da katlanarak artmıştır. Burjuvazinin bir zor aygıtı olan cezaevleri, bu çürümeyle birlikte suça sürüklenenlerle, öte yandan bu çürümeye başkaldırmış devrimci, demokrat, aydın tutsaklarla dolup taşmış durumda. Burjuva toplumun adeta bir aynası olan cezaevleri, bugün dünya genelinde 10 milyondan fazla insanı “ağırlıyor”.

Kapitalizm “dışarıda”ki yaşam alanlarını yok etmeye çalıştığı gibi, “içerde” de en küçük yaşam belirtisi bırakmak istemiyor. Türkiye’de bu durum, OHAL ile birlikte yeni bir boyut kazandı. Her türlü baskı ve saldırının arttığı Türkiye bir açık cezaevine dönüşmüşken, OHAL’le birlikte gözaltı ve tutuklamaların ivme kazanmasıyla zindanlar tutsaklara yetmez oldu. 15 Temmuz’dan önce 176 binin üzerinde olan tutuklu ve hükümlü sayısı, 15 Temmuz sonrası artan tutuklamalarla birlikte 200 bine dayandı. Adalet Bakanlığı’nın 1 Mayıs 2017 tarihli verilerine göre Türkiye hapishanelerinde 197 bin 297 kişi bulunduğu belirtilmişse de bu sayının 210 bin civarında olduğu tahmin edilmektedir. Adalet Bakanlığı’nın verilerindeki şişirilmiş cezaevi kapasitesinin 183 bin olduğu göz önüne alınırsa aşırı doluluğun ne kadar büyük olduğu anlaşılacaktır. 671 sayılı KHK doğrultusunda çıkarılan “örtülü OHAL afları” ile 44 bin 800 hükümlünün tahliye edilmesine rağmen hapishaneler tıklım tıklım dolu. 200 binden fazla mahpus için yeni cezaevleri inşa edilmesiyle bugün toplam ceza infaz kurum sayısı 381’e ulaştı. Ancak –istisnasız her gün– yalnızca “cumhurbaşkanına hakaret suçu”ndan gözaltı ve tutuklamaları saysak bile cezaevlerinde ağır bir izdiham sorunu olduğu görülüyor. Bugün, 10 kişilik koğuşlarda 30 kişinin kaldığı, bir ranzada 3 kişinin yattığı, kimi tutsakların ise yerlerde yattığı onlarca cezaevi, mahpuslar için cehenneme dönmüş durumda.

Toplumsal yozlaşmanın artmasıyla birlikte gözle görülür bir şekilde artış gösteren hırsızlık, yağma, gasp, taciz-tecavüz gibi suçların infaz edildiği mekânlar olan cezaevleri, esasta devletin fiziki baskı aygıtlarının temelini oluşturur. Burjuvazi, ideolojik saldırılarıyla püskürtemediği muhalif unsurları, cezaevine hapsetme yoluyla kontrol altına almaya çalışır. Düzenin suça sürüklediği adli mahpuslar için hayatı zindan eden hapishane koşulları, siyasi tutsaklar için sistematik saldırılarla daha da üst boyutlara tırmanmakta. Türkiye koşullarında Kürt, muhalif ve devrimci tutsaklar için ise darbe dönemlerinden aşina olunan işkenceler, tecritler, sürgünler, temel haklara yönelik kısıtlamalar 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte yoğunlaşarak sürüyor. Cezaevlerine yönelik OHAL düzenlemeleri, siyasi tutsakların yaşam şartlarını gittikçe ağırlaştırırken cezaevlerinde bu insanlık dışı uygulamalara yönelik direnişler de baş gösteriyor. 15 Temmuz öncesi var olan ve 15 Temmuz sonrası artarak devam eden hak ihlalleri için tutuklu ve hükümlüler, insanlık dışı koşulların ortadan kaldırılmasını talep ediyor, açlık grevleri eylemlerine başvuruyor.

Açlık grevleri bitti, saldırılar artarak devam ediyor

Olağanüstü hal ile birlikte toplumda artan baskı ve saldırılar cezaevlerine de yansımış, ardı ardına çıkarılan KHK’larla cezaevleri dolup taşmış, yeni yönetmeliklerle cezaevi yönetimlerine verilen talimatlarla tutsakların en temel hakları kısıtlanmış, yasak üstüne yasak getirilmişti. Bunun üzerine başta Şakran Hapishanesi’ndeki tutsaklar olmak üzere birçok cezaevinde tutuklu ve hükümlüler 15 Şubatta süresiz-dönüşümsüz açlık grevine başlamıştı. 64 gün boyunca açlık grevi eylemlerini sürdüren tutsaklar, içeride insani koşulların iyileştirilmesini ve keyfi uygulamaların sona erdirilmesini, dışarıda ise aralıksız olarak sürdürülen gözaltı ve tutuklamaların, halka yönelik askeri ve siyasi baskının son bulmasını talep ediyorlardı. Birçok hapishaneye yayılan eylemler, 19 Nisanda son buldu. Ancak açlık grevlerine kaynaklık eden sorunlar ve saldırılar artarak devam ediyor. İnsan Hakları Derneği (İHD), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) gibi kurumların hazırladığı raporlarda tutsakların yaşadığı sorunlar şöyle sıralanıyor:

-15 Temmuz’dan sonra tutuklamaların aralıksız sürdürülmesi, kapasitesi yetersiz olan cezaevlerindeki aşırı doluluğu arttırmış ve cezaevlerini yaşanılmaz bir yere dönüştürmüştür.

- Tutuklu ve hükümlüler, hastaneye sevklerde kullanılan ringlerde kötü muameleye maruz kalıyorlar.

- Mahpusların sağlık sorunları zamanında ve etkili bir şekilde çözülmüyor, ağır hasta mahpuslar tahliye edilmediği gibi tedavi de edilmiyor.

- Mahpuslar kitap, dergi ve gazetelerden mahrum bırakılıyorlar.

- Aile ve avukatlarla görüşler kısıtlanıyor, haftalar süren görüş yasakları koyuluyor.

- Özel yaşam alanlarına kameralar yerleştiriliyor, kadın koğuşlarında ince aramalar yapılıyor, çıplak arama uygulaması arttırılıyor.

- Haftada en az 10 saat olması gereken sosyal aktivite imkânı haftada 2,5 saate düşürülüyor.

Bunlar dışında cezaevlerindeki tutsaklar, tecrit, sürgün ve sevk uygulamaları, keyfi disiplin cezaları, işkence ve kötü muamele, keyfi infaz yakma gibi birçok saldırıyla karşı karşıyalar. Bunun yanı sıra 12 Eylül döneminden kalan “karıştır-barıştır” uygulaması devreye sokularak birbirine taban tabana zıt görüşten siyasi mahpuslar aynı koğuşlara yerleştiriliyor, “HAYIR” eylemlerinde tutuklanan öğrencilere “IŞİD’lilerle aynı koğuşa koyarız” tehditleri savruluyor.

Kölelik koşulları “içerde” de sürüyor

Bugün cezaevleri sadece muhaliflerin fiziksel baskı altına alındığı, adli suçluların cezalarının infaz edildiği kurumlar olarak kalmayıp, aynı zamanda bir ticari işletmeye de dönüştürülmüştür. Doymak bilmeyen kapitalistler, ucuz işgücü olarak gördükleri mahkûmları yok denecek kadar düşük ücretlere zorla çalıştırarak cezaevlerini kâr elde ettikleri kurumlar haline getiriyorlar. Birer fabrikaya dönüşen cezaevlerinde üretim tesisi kuran özel şirketler, bu yolla sömürüyü sınırsızca arttırıyor. 5275 sayılı yasaya göre çalışmak zorunda olan 40 binin üzerindeki “mahpus işçi”, günde en fazla 11 lira kazanabiliyor. Usta olarak çalışanlar 11, kalfa olarak çalışanlar 8, çırak olarak çalışanlar ise en fazla 7,5 lira kazanıyor. Şirketlerin kazandıklarının ise haddi hesabı yok! Karşı gelecekleri bilinen politik tutsaklar ise bu düzenlemeden bilinçli olarak muaf tutulmuşlardır.

Bununla da bitmiyor, “ekmek elden su gölden” denilen cezaevlerinde günlük iaşe bedeli en az 5 lira. Özel şirketler açtıkları tesisler için kira bile ödemezken, tutsaklar için günlük elektrik-su-kira parası kesiliyor. Bunlar dışında günlük üç öğün yemek ve koğuş aydınlatması haricinde mahpuslar çayından temizlik ihtiyaçlarına kadar temel ihtiyaçlarını kendileri karşılamak zorundalar. Her ihtiyacı dışarıdan karşılamaları mümkün olmadığı için, çoğunlukla bu ihtiyaçlar cezaevi kantininden karşılanmak zorunda kalınıyor. Bu durum, özellikle dışarıdan maddi destek görmeyen tutsaklara kölelik koşullarını dayatıyor. Görüldüğü gibi “içerde devlet bakmıyor”.

Suçu ve suçluyu yaratan ve üstelik onun üzerinden kâr elde eden kapitalist sistemin geldiği son nokta budur. Cezaevlerindeki baskılar, saldırılar ve dayatılan kölelik koşulları bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Dışarıda ne ise içeride de aynı tablo sergilenmektedir. Burjuvazi kirli yüzünü en çok cezaevlerinde gösterse de cezaevlerindeki bu durum, içinde bulunduğumuz burjuva toplumdan ayrı düşünülemez.

“Cezaevlerindeki tecrit ve baskılar gerçekte dışarıdan bağımsız değildir, aksine dışarıda toplum üzerine bindirilen baskıların bir uzantısıdır. Bu anlamda içerisi ve dışarısı birdir. Zaten tam da bu nedenle son tahlilde içerinin kaderi dışarıdaki mücadelelere bağlıdır. Bu saldırıları bertaraf edebilmenin tarihsel olarak kanıtlanmış tek tutarlı yolu düzene karşı devrimci bir mücadele yürütmek ve geniş işçi-emekçi kitleleri bu çizgiye kazanmaktır.” (Levent Toprak, Cezaevleri ve Sınıf Mücadelesi, marksist.com)