Navigation

Kolombiya Devleti Gerillalarla Müzakere Masasına Oturuyor

Kolombiya devlet başkanı Juan Manuel Santos ve Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri - Halk Ordusu (FARC-EP) lideri Timoleon Jimenez, barış müzakereleri için Ekim ayında Norveç’in başkenti Oslo’da biraraya geldiler. Görüşmelerin Küba’nın başkenti Havana’da devam etmesi planlanıyor. Bilindiği üzere Oslo, çeşitli ülkelerden çatışan tarafların yürüttüğü barış müzakerelerine pek çok kez ev sahipliği yaptı. İsrail-Filistin, Sri Lanka-Tamil gerillaları, Filipinler-Yeni Halk Ordusu ve Türk devleti ile PKK arasında yürütülen gizli ya da açık müzakerelerin adresi Oslo idi.

Kolombiya’da devlet ile gerillalar arasında 60 yıldır süren savaşı sonlandırmak üzere daha önceleri üç kez “resmi”, sayısız kez de gayrı-resmi müzakere süreçleri yaşanmış, yıllar süren müzakereler her seferinde tıkanmış ve çatışmalar yeniden başlamıştı. Havana’da FARC ile Kolombiya devleti arasındaki resmi müzakerelerden sonuncusu 2002 yılında sona ermişti. Son 6 aydır gizli müzakereler yürütülüyordu. Bu kez taraflar uzlaşma sağlanacağı konusunda umut dağıtan açıklamalar yapıyorlar.

FARC ile çatışmaların son bulması için sürdürülen görüşmelerde ilerleme sağlandığını söyleyen Santos, başkanlık yemini ettiği ilk günden itibaren Kolombiya’da barışı tesis etmeye çalıştıklarını iddia ediyor. Santos bir yandan hükümetlerinin geçmişten ders çıkardığını ve aynı hataları tekrar etmeyeceklerini, süreci uzatmadan çatışmalara son verecek adımlar atacaklarını iddia ederken, öte yandan da operasyonlara devam edeceklerini ve Kolombiya ordusunun ülkenin her santimetresine nüfuz etmesi prensibiyle hareket edeceklerini söylüyor. Ülkenin %5’lik bir kısmı gerillaların denetimindeyken, hem ordunun operasyonlara devam edeceğini ve her karış toprağın üzerinde egemenliklerini kuracaklarını hem de çatışmaları sona erdirecek adımlar atacaklarını iddia edebilmesi bu burjuva politikacının niyetinin pek de hayırlı olmadığını ele veriyor. Hiç kuşkusuz Kolombiya egemenlerinin nihai amacı gerillaları ve onları destekleyen yoksul köylülüğü teslim almaktır.

Dünyanın bütün burjuva politikacılarının yanar-döner olduğunu da unutmamak gerek. Santos’un Savunma Bakanı bir süre önce gerillalarla yürütülen gizli müzakerelerin varlığını reddetmiş, FARC gerillaları ile hiçbir şekilde barışa yönelik görüşmelerde bulunmadıklarını iddia etmişti. Oysa Venezuela, Norveç ve Kübalı arabulucular eşliğinde geçen Mayıs ayında Havana’da gizlice başlatılan görüşmelere devlet başkanı Santos’un kardeşi, güvenlik danışmanı ve hükümetin bir bakanı katılmış. Burjuva politikacılara özgü yalancılığın dünyanın her yerinde aynı olduğu bu tür örneklerde bariz biçimde göze çarpıyor.

Sonu gelmeyen müzakereler

1964’te Kolombiya Komünist Partisi’nin silahlı kanadı olarak kurulan gerilla örgütü FARC ile Kolombiya devleti arasındaki ilk barış müzakereleri, 1982-1986 döneminde başlatıldı ama başarısızlıkla sonuçlandı. 1990-1994 döneminde yeniden başlatılan görüşmeler yine sonuçsuz kaldı. 1998’de yeniden başlatılan görüşmeler ve çatışmasız dönem 2002 yılında tekrar sona erdi. Önceki girişimlerin başarısızlıkla sonuçlanmasına karşın son dönemde yapılan anketler Kolombiyalıların %74’ünün barış görüşmelerinin yeniden başlamasını istediğini gösteriyor.

Altı aydır süren gizli görüşmeler sürecinde uzlaşma sağlamak üzere izlenecek yol konusunda ön anlaşmalar yapılmış ki, taraflar daha önce üç kez sonuçsuz kalan barış görüşmelerinin tekrar başlayacağını ülke ve dünya kamuoyuna resmen ilan edebiliyorlar. Geçtiğimiz aylarda FARC barış çağrısı yapmış ve elinde rehin olarak tuttuğu askerleri ve polisleri serbest bırakmıştı.

FARC’nin kurucu lideri Manuel Marulanda 2008 yılında kalp krizi sonucu ölmüştü. Kolombiya devleti örgütün lider kadrosundan Raul Reyes ve Ivan Rios’u 2008’de; askeri lider Jorge Briceno’yu 2010 yılında öldürmüştü. 2008’de Marulanda’nın ölümünün ardından örgüt Alfonso Cano’yu liderliğe getirmişti. Devlet 2011 Kasımında düzenlediği bir askeri operasyonda Cano’yu da öldürdü. Cano’nun öldürülmesinin ardından örgüt 52 yaşındaki Timoleon Jimenez’i liderliğe getirdi. ABD Jimenez’in yerini ihbar edene 5 milyon dolar ödül vereceğini açıkladı.

Kolombiya’da çok uzun süredir devam eden gerilla mücadelesi ülkenin siyasal yapısı ve mülkiyet ilişkileriyle ilgili. FARC ile Kolombiya devleti arasında on yıllardır süren çatışmayı anlamak için Kolombiya’yı tanımak, ülkenin tarihine ve sınıf mücadelelerinin seyrine bakmak gerekiyor.

Kolombiya

Kolombiya Güney Amerika kıtasının kuzey ucunda 45 milyon insanın yaşadığı tropikal iklime sahip bir ülke. Adını, ülkeye hiç ayak basmamış olmasına rağmen, Amerika’yı “keşfetmesiyle” ünlü Kristof Kolomb’dan alıyor. İspanyol sömürgecilerin Kolombiya adını verdikleri ülkenin neredeyse yarısı sık tropikal ormanlarla kaplı. Nüfusun %57’sini İspanyol ve yerli karışımı Mestizolar, %20’sini İspanyol kökenli beyazlar, %14’ünü Avrupalı-Afrikalı karışımı Mulattolar oluşturuyor. Kıyı kesimlerinde bir zamanlar sömürgecilerin tarım plantasyonlarında köle olarak çalıştırmak üzere getirdikleri Afrika kökenli Afrokolombiyalılar yaşamakta. Sömürgecilerin “Kızılderili” olarak adlandırdığı Amerikan yerlilerinin torunları ve Arap asıllı Lübnanlı Kolombiyalılar da ülkedeki küçük etnik gruplar arasında.

İklim ve coğrafi koşullar sayesinde tropikal meyveler ve kakao üretimi yapılan Kolombiya’da, zengin zümrüt, platin, altın, gümüş, bakır, kömür, demir, nikel, fosfat yatakları sayesinde madencilik gelişmiş durumda. Venezuela sınırları yakınında çıkarılan petrol, tarım ürünleri ve yasadışı olarak üretilen koka bitkisinden elde edilen kokain ihracatı Kolombiya ekonomisinin gelişmesinde önemli rol oynuyor. ABD’de tüketilen kokainin %90’ının Kolombiya’da üretildiği iddia ediliyor.

Bu haliyle Kolombiya dünyanın 28. büyük ekonomisi durumunda ve kişi başına ortalama milli gelir 10 bin dolar civarında. Ancak zenginlerle yoksullar arasındaki gelir uçurumu bakımından dünyanın en adaletsiz 3. ülkesidir Kolombiya. Nüfusun %20’sini oluşturan İspanyol kökenli beyazlar, sömürgeci atalarından bu yana nesillerdir toprakların, madenlerin, ülkede değerli olan hemen her şeyin sahibi durumundadır. 19. yüzyıl başlarında verilen bağımsızlık mücadelesi sömürge statüsünü ortadan kaldırmış ama üretim araçlarının özel mülkiyeti sömürgeci İspanyol kökenlilerin ellerinde kalmaya devam etmiştir.

1808 yılında Fransa’nın İspanya’yı işgal etmesinin ardından Amerika kıtasındaki İspanyol sömürgeleri bağımsızlık için savaşmaya giriştiler. Simon Bolivar liderliğinde Cartagena’da bağımsızlık ilan edildi. 1810-1819 yılları arasında çetin süren bir bağımsızlık savaşı verildi. 1819’da Bolivar liderliğindeki ordunun zaferiyle İspanya orduları Kolombiya’dan atıldı. Bolivar, Venezuela ve Ekvador gibi ülkelere de ordular göndererek İspanya ile savaşmaya devam etti. 1821’de Büyük Kolombiya adıyla şimdiki Kolombiya, Ekvador, Panama ve Venezuela topraklarını kapsayan bir federasyon kuruldu. 1829’da Venezuela, 1830’da da Ekvador federasyondan ayrıldı. 1840’larda başlayan kanlı çatışmalar onlarca yıl sürdü. Muhafazakârlarla liberaller arasındaki iç savaş, yönetim biçiminin merkezi mi federal mi olacağı meselesiydi. Elbette bu mesele verimli topraklar ve madenlerle dolu arazilerin nasıl paylaşılacağı, kimin daha fazla borusunun öteceği üzerineydi. Kentlerdeki sanayi ve ticaret burjuvazisinin önünü açmak isteyen liberaller toprak reformunu savunurken muhafazakârların derdi büyük toprak sahiplerinin hâkimiyetini sürdürmekti. 1899-1903 arasında şiddetlenen iç savaşta yüzbinlerce kişi öldü. Savaşı kazanan muhafazakârlar liberalleri baskı altına aldı.

1903 yılında ABD’nin de desteğini alan Panamalılar ayaklanarak Kolombiya’dan bağımsızlıklarını kazandılar. Panama siyasi bağımsızlığını kazanır kazanmaz Panama Kanalı’nın kullanım hakkını ABD’ye verdi.

1948’de liberallerin bir sonraki seçimi kazanacaklarına kesin gözüyle bakılırken liberallerin adayı Gaitan öldürüldü. Bu suikastin ardından yeniden iç savaş patlak verdi. “La Violencia” (şiddet) dönemi olarak anılan ve 1958’e dek devam eden bu kanlı iç savaşta 300 bin kişi hayatını kaybetti. 1930’da kurulan Kolombiya Komünist Partisi giderek güçleniyordu. Özellikle iç savaşın sonlarına doğru toplum giderek radikalleşmeye ve Komünist Partiye yönelmeye başlamıştı. Hem muhafazakâr hem de liberal burjuva güçler komünistlerin güçlenmesi üzerine aralarındaki savaşa son vererek “büyük tehlikeye” karşı ittifak yapmak zorunda kaldılar. 1957’de yaptıkları anlaşmaya göre bu iki burjuva güç 1974’e dek seçim sonuçlarına bakılmaksızın sırayla hükümete gelecekti.

İç savaş döneminde devlet otoritesi yok olmuş, yoksul ve topraksız köylüler silahlı isyanlara girişmiş, kurdukları gerilla birlikleriyle kurtarılmış bölgeler yaratmıştı. Topraksız köylüler ve savaş sırasında topraklarını silahlı güçler besleyen büyük toprak sahiplerine kaptırmış köylüler ülkenin yerleşim olmayan bölgelerine göç ederek buralardaki boş araziler üzerinde koloniler kurdular. 1950’li yıllarda oluşan bu küçük “bağımsız köylü topluluklarında” yoksul köylüler komünal yaşam tarzını benimsemiş, burjuva düzenin yanı başında alternatif bir yaşam ve yönetim tarzı oluşturmuşlardı. Latin Amerika’nın en eski gerilla hareketlerinden Fuerzas Armadas Revolucionarias de Colombia (FARC) da yoksul köylülüğe dayanıyordu.

1960’lı yıllarda Kolombiya’da işsizlikle beraber hoşnutsuzluk da artıyordu. Bu durum Küba devriminin Latin Amerika üzerindeki etkisiyle de birleşince FARC örgütlenmesini daha da güçlendirdi. Kolombiya devleti ABD’nin kontr-gerilla uzmanlarından aldıkları destekle gerillaların kontrolündeki “köylü komünleri”ne karşı saldırıya geçti. FARC ülkenin güneyindeki bölgelere çekilmek zorunda kaldı.

1972’de büyük toprak sahiplerinin finanse ettiği paramiliter faşist çetelerden biri 16 yerliyi katletti. Katiller mahkemede “Kızılderilileri” “zararlı hayvan” olarak gördüklerini söylemişler ve yine de mahkemece beraat ettirilmişlerdi. Bu olaydan sonra Amerikan yerlilerinin torunları daha kalabalık gruplar halinde gerilla ordularına katıldılar.

ABD emperyalizminin bölgedeki tarihsel rolü

2. Dünya Savaşı sonrası ABD dünyanın pek çok bölgesindeki ülkelerle yardım anlaşmaları imzalıyor, böylelikle ülkelerin ekonomik bağımlılıklarını arttırarak hegemonyasını güçlendiriyordu. ABD’nin arka bahçesi olarak gördüğü Orta Amerika ve Güney Amerika ülkeleri de bu sürece dahil oldular. ABD’den büyük miktarlarda borç alan ülkeler arasında Kolombiya da vardı. ABD Amerika kıtasındaki diğer ülkelerin siyasi bağımsızlıklarını kazanmasını desteklemişti. Sömürgecilik döneminin sona ermesi ABD’nin işine geliyordu. Avrupalı sömürgeci devletlerin Amerika kıtasındaki sömürgelerinin siyasi bağımsızlıklarını kazanmaları ABD’nin “arka bahçesinde” hegemonyasını güçlendirmesine yarıyordu. Çünkü ne de olsa siyasi bağımsızlık biçimsel bir şeydir. Dünya kapitalizmi tüm ülkeleri eşitsiz bir temelde de olsa ekonomik açıdan birbirine bağımlı kılar. Gelişmiş kapitalist ülkenin burjuvalarıyla az-gelişmiş ülkenin burjuvaları arasında kurulan ortaklıklar her iki tarafın egemenlerinin çıkarınadır. Yabancı sermaye yatırımları az-gelişmiş ülkelerin burjuvalarını süratle zenginleştirir. İşçi sınıfının sömürüsünden elde edilen artı-değerin aslan payı büyük ülkenin burjuvazisinin cebine akar. Emperyalist güçlerin en önemli güvencesi küçük ülkedeki burjuvazinin siyasi egemenliğini sürdürmesidir. Emperyalistler bu ülkelerdeki egemenlere her türlü karşı-devrimci yardımı sunarlar. Bu küçük ülkelerde ulusal bağımsızlığın ardından, emperyalist egemenlere mali, askeri ve siyasi bağımlılık şekillenir. Egemenler, emperyalist güçlere sınai ve ticari ayrıcalıklar sunarlar. Karşılığında da ezilenlerin muhalif hareketlerine karşı emperyalistlerden yardım ve destek görürler. Orta Amerika ve Latin Amerika’da 20. yüzyılın ikinci yarısında yaşanan sayısız faşist askeri darbenin baş destekleyicisi ABD idi. ABD, Kolombiya’da da gerici rejimleri destekleyerek tüm Orta Amerika ve Latin Amerika’da olduğu gibi uğursuz rolünü oynamaktadır.

ABD emperyalizminin uyuşturucu bahanesi

ABD’de satılan kokainin yüzde 90’ı Kolombiya’dan geliyor. ABD bu durumu bahane ederek Kolombiya ile yakından ilgilendiğini ileri sürüyor. 1999 yılında “Plan Kolombiya” isimli bir plan devreye sokuldu. Büyük paralar harcanan bu proje kapsamında ABD, sözde uyuşturucu üretimini sona erdirmek adına Kolombiya asker ve polis gücünü eğitiyor ve istihbarat sağlıyor. Uyuşturucu imalatı asıl olarak paramiliter faşist çetelerin ve başlarındaki uyuşturucu baronlarının elinde olmasına karşın Kolombiya devletine akıtılan para, silah ve istihbarat gerilla güçlerine karşı savaşta kullanılıyor. Gerillaların denetimindeki bölgelerde yoksul köylüler ve küçük toprak sahipleri de koka bitkisini yetiştiriyor. ABD’nin ve Kolombiya’daki egemenlerin asıl derdi kokain üretimine son vermek değil, isyancı güçleri yok etmek ve kokain piyasasının olduğu gibi koka bitkisinin yetiştirilme işinin de tamamını kendi denetimleri altına almaktır. Kokainle savaş bahanesiyle Kolombiya hükümeti 2009 yılında ABD’nin Kolombiya topraklarındaki askeri hava üslerini kullanmasına izin veren bir anlaşma imzaladı. ABD ve Kolombiya’nın bahanesi “uyuşturucu ve terörizmle savaş” idi. Başta Venezuela ve Küba olmak üzere bölge ülkeleri, ABD’nin Güney Amerika’da nüfuzunu arttırdığını söyleyerek anlaşmayı protesto ettiler.

ABD kendi kamuoyunu kandırmak üzere, tehlikenin kaynağını daima “dışarıda” gösteren sistematik bir propaganda yürütüyor. Uyuşturucuya karşı seferberlik söylemleriyle, çürüyen kapitalizmin ürünü olan kokain piyasasının pisliğini örtüyor. Kolombiya’daki yoksul köylülüğün direnişini yenilgiye uğratmak üzere karşı-devrimci bir kampanya yürütülüyor. Uyuşturucu bahanesi ABD emperyalizmine başta Kolombiya olmak üzere tüm Orta ve Güney Amerika ülkelerine müdahale imkânı sağlıyor. ABD emperyalizminin uyuşturucu konusundaki kirli geçmişi bilinen bir gerçektir. Amerikan devletinin Nikargua’da kontr-gerillaları uyuşturucu parasıyla finanse ettiği yıllar önce açığa çıkmıştı. Oysa bugün Amerikan toplumu, Güney Amerika’daki yoksul köylülüğe dayalı tüm gerilla hareketlerinin narkotrafiğin hizmetindeki hareketler olduğuna inandırılmış durumda. 11 Eylül sonrasında meşrulaştırılan “önleyici savunma ve saldırı” ABD’nin ulusal güvenliğini koruma bahanesiyle ülke dışında gerçekleştirdiği operasyonları dünya arenasında da meşru göstermesini sağladı. 11 Eylül’le birlikte ABD’nin Kolombiya egemenleriyle birlikte yürüttüğü operasyonlar ahlâki ya da demokratik argümanlarla süslendi. Oysa asıl neden, gerillaların varlığının burjuva düzenin istikrarını tehdit etmesidir. Enerji ve madencilik alanında faaliyet yürüten uluslararası tekeller gerillaların varlığından rahatsızdırlar.

Denetimindeki bölgelerde köylülerin koka yetiştirmesinden dolayı FARC uyuşturucu ticareti yapmakla suçlanıyor. Kolombiya Komünist Partisi ise yayınladığı bir bildiride uyuşturucu sorununa yaklaşımını şöyle açıklıyor:

“Bizim açımızdan uyuşturucu kaçakçıları ile devrimci hedefler arasında ortak amaçlar varolamaz. Gerilla hareketi ile, narkotrafikle bağlantısı olan ve milli güvenlik politikasının başka bir kolu olan paramilitarizm arasında herhangi bir benzerlik yoktur. (…) Devrimciler, en alttaki işçiden narko-finansörlere kadar geniş bir alana yayılan bir sosyal tabakayı içeren ve kapitalizmin bağrından doğan uyuşturucu ticaretine baskı uygulamak için Kolombiya hükümetinin polisliğini yapamaz.

Bu konuyu ele alırken açık sınıf farklılıklarını ortaya koyuyoruz. Asıl büyük uyuşturucu baronları, çokuluslu tekellerin başında olan, narkotik ticaret ile kısa yoldan servet yaratan ve bu serveti şiddet yoluyla muhafaza eden kapitalistlerdir. Bunlar, sistemin içinde yer alan ve çeşitli biçimlerde ona hizmet eden karşı-devrimci güçlerdir. Uyuşturucunun hammaddesini yetiştiren sıradan insanlar ise, iş güvencesinden ve devletin ilgisinden yoksun, polis ve asker baskısı altında giderek artan bir yoksulluk içinde yaşayan, dolayısıyla devrimin zafere ulaşması durumunda kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan yoksul ve orta köylülük katmanına mensupturlar. (…) Karmaşıklığı nedeniyle narkotrafik sorununu çok yanlı olarak ele almak gerekir. Ekonomik açıdan bu alanda bir tekelleşme eğilimi görülmekte ve ABD denetimi elinde tutmaktadır. Finans alanında ise aslan payını kimin aldığını görmek zor değildir. Hammadde üretimi yapılan alanların birkaç büyük mülk sahibi elinde toplandığı da bir sır değildir. Kolombiya’nın 40 milyon hektarlık tarım alanının yüzde 8’i bu narko toprak sahiplerinin denetimindedir. Bunlar içinde hayvancılığa ayrılmış 5 milyon hektarlık en verimli topraklar ve toplam 1050 beldenin 400’ünde etkinlik sahibi olmaları sözkonusudur. Tek başına bir aile –Ochoa aşireti– bir milyon hektar toprağı elinde bulundurmaktadır.

Kimyasal madde üretimi ele alındığında ise, Kolombiya’da kullanılan kimyasal maddelerin yüzde 90’ının Amerikan şirketlerinden karşılandığı görülür. ABD’de kimse bu ticarete denetim uygulama konusuna ilgi duymaz. Bu maddelerin ne kadarının yasal alanda, ne kadarının uyuşturucu imalatında kullanıldığını belirleyip bu alandaki kullanım için ithalatı durdurmak kolay olduğu halde (…)”

ABD’de her yıl yüzlerce ton kokain tüketiliyor. Kokain üst sınıflarca kullanıldığı için ABD’deki adalet sistemi kokain kullananları cezalandırmıyor. Kokainin daha alt sınıflarca satın alınabilen düşük kaliteli versiyonlarının kullanımı ise cezalandırılıyor. Bu ikiyüzlü ABD düzeninde 18 yaşından küçüklerin sigara satın alması yasak ama gençler uyuşturucuya kolaylıkla ulaşabiliyorlar. Gençleri uyuşturucudan korumak üzere gerçek bir çaba gösterilmiyor, çünkü uyuşturucu kullanımındaki artışın nedeni çürüyen kapitalizmin ta kendisidir. OECD uyuşturucudan sağlanan gelirin 600 milyar dolardan fazla olduğunu açıklıyor. Bu paranın yarısı ABD bankalarında dolanıyor. Kolombiya kapitalizmi ise uyuşturucu ticaretinden yılda 5 milyar dolardan fazla gelir elde ediyor. Bu gelir başta inşaat, turizm ve otelcilik olmak üzere Kolombiya’daki pek çok sektörün canlanmasında rol oynuyor. Kolombiya’daki uyuşturucu baronları ve paramiliter faşist çeteler uyuşturucudan kazandıkları paralarla ABD’den silah alıyor. Bu silahlar hem gerillalara hem de işçi önderlerine karşı kullanılıyor. Kolombiya burjuvazisi sendikacı ve öncü işçi cinayetlerinde birinciliği hiçbir ülkeye kaptırmıyor. Sadece geçtiğimiz yıl 49 sendika lideri ve sendika aktivisti öncü işçi, patronların emrindeki paramiliter faşist çetelerce hunharca katledildi.

Çözümsüzlük sarmalı

Kolombiya’daki gerilla hareketlerinin iç savaş döneminde oluşmuş, yoksul köylülüğe dayalı bir toplumsal tabanı vardır. Etnik çelişkiler ve özellikle de İspanyol kökenli olmayan halkların yoksulluğa ve aşağılanmaya maruz kalması, FARC’nin bu toplumsal tabanı muhafaza etmesini sağlamaktadır. Kolombiya devleti, ABD emperyalizminin aktif desteğine ve son yıllarda çok sayıda gerilla liderinin öldürülmesine rağmen gerilla hareketini dize getiremedi. Kolombiya devleti ile gerilla hareketinin onyıllardır süren çatışmalarda yenişemedikleri ortadadır.

Kolombiya’da başlayan barış müzakerelerinde FARC, kırsal bölgelerin kalkındırılması, tarım reformu, liberallerle muhafazakârların dönüşümlü olarak iktidara gelmelerini sağlayan politik sistemin yerini politik çeşitlilik sağlanarak demokratik bir yapının alması, çatışmalardan zarar görenlerin güvenliğinin sağlanması ve kurbanlara tazminat verilmesi, politik tutsakların serbest bırakılması gibi talepler ileri sürmektedir. FARC silah bırakmaya istekli olduğunun da işaretlerini vermektedir.

Ne var ki FARC ile hükümet arasında yürüyen müzakereler işçi sınıfının ve yoksul köylülüğün sorununu ortadan kaldırmayacaktır. Büyük toprak sahipleri ve kapitalistler paramiliter faşist çeteleri beslemekten ve işçi önderlerini ve sendikacıları katletmekten müzakere masasında vazgeçmeyecektir. Ezilen ve horlanan etnik gruplara statü tanınmasından kimse söz etmiyor. Müzakere masasının kurulması çatışmaların durmasını sağlayabilse bile –ki bu bile oldukça zor görünüyor Kolombiya’daki toplumsal çelişkilerin çözümünün bu masada üretilebilmesi mümkün değildir.

Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Kolombiya’daki siyasal denklemde de asıl eksikliği duyulan işçi sınıfının enternasyonalist devrimci örgütlülüğüdür. Orta ve Güney Amerika işçi sınıfını birleştirecek güçlü bir enternasyonalist devrimci örgütlülük yaratılabilirse, yoksul köylülük ve ezilen azınlıklar da işçi sınıfı nezdinde sağlam bir müttefik ve sorunlarının gerçek çözümlerini bulacaktır. Bölge ülkelerini kucaklayacak bir işçi devrimi ABD emperyalizmini, uyuşturucu pisliğini, mafyayı ve paramiliter faşist çeteleri altedecektir. Bölge ülkelerini kapsayacak bir işçi devrimini çözüm seçeneği olarak görmeyenler yüz yılı aşkın süredir Orta ve Güney Amerika’da yaşananlara bir baksınlar. Kapitalizm altında üretilen “çözümler” tüm sonuçlarıyla ortadadır.

Kaynak: 
Marksist Tutum; no: 92; Kasım 2012