Navigation

3. Dünya Savaşı Tespitleri ve Elif Çağlı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
ABD’nin Irak işgaline hazırlandığı 2002 yılında ve ABD’nin 2003’deki Irak işgalini takip eden süreçte kaleme aldığı makalelerde Elif Çağlı, 1990’larda iki kutuplu dünya koşullarının sona ermesiyle birlikte emperyalist sistemin yeni bir paylaşım kavgasına tutuştuğunu açıklıyordu. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonunda elde ettiği hegemonik pozisyonu aynı güçle sürdüremediği, pozisyonunu korumak üzere, terörle mücadele gerekçesini ileri sürerek bir dizi savaşa giriştiğini açıklıyordu. 2003’de Avrupa şehirlerinde ve İstanbul’da El Kaide’nin gerçekleştirdiği bombalı saldırıların ardından yaptığı analizlerde bu saldırılara “terör saldırıları” denilerek geçilemeyeceğini, bu saldırıların emperyalist paylaşım savaşı sürecinden ayrı değerlendirilemeyeceğini açıklıyor; bu tür patlamaların emperyalist paylaşım savaşının giderek daha yaygın hale gelecek bir yöntemi olacağını öngörüyordu. 11 Eylül ile başlayan ve 2003’deki sansasyonel bombalamalarla devam eden saldırılar üzerine Elif Çağlı’nın yaptığı değerlendirme ve öngörüleri tarih haklı çıkarmıştır.

Paris saldırılarının ardından dünyadaki 1,2 milyar Katoliğin ruhani lideri Papa Franciscus, yaşananları değerlendirirken “3. Dünya Savaşı” kavramını kullandı. Papa geçtiğimiz yıldan bu yana pek çok kez 3. Dünya Savaşının devam ettiğini söylemişti. Burjuva saflar içerisinde, yaşanan süreci “3. Dünya Savaşı” olarak adlandıran tek isim Papa değil. Giderek artan sayıda burjuva siyasetçi, yazar ve akademisyen 3. Dünya Savaşının yaşanmakta olduğunu ifade ediyor. Sosyalist çevrelerde ve Kürt ulusal hareketi içerisinde de 3. Dünya Savaşının devam etmekte olduğunu ifade edenlerin sayısı artıyor. Geçtiğimiz yıllarda Öcalan, geçtiğimiz aylarda da Selahattin Demirtaş 3. Dünya Savaşının sürmekte olduğunu çeşitli vesilelerle ifade ederek, bu tanımı kullananlar arasına katılmışlardı.

ABD’nin Irak işgaline hazırlandığı 2002 yılında ve ABD’nin 2003’deki Irak işgalini takip eden süreçte kaleme aldığı makalelerde Elif Çağlı, 1990’larda iki kutuplu dünya koşullarının sona ermesiyle birlikte emperyalist sistemin yeni bir paylaşım kavgasına tutuştuğunu açıklıyordu. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonunda elde ettiği hegemonik pozisyonu aynı güçle sürdüremediği, pozisyonunu korumak üzere, terörle mücadele gerekçesini ileri sürerek bir dizi savaşa giriştiğini açıklıyordu.

2003’de Avrupa şehirlerinde ve İstanbul’da El Kaide’nin gerçekleştirdiği bombalı saldırıların ardından yaptığı analizlerde bu saldırılara “terör saldırıları” denilerek geçilemeyeceğini, bu saldırıların emperyalist paylaşım savaşı sürecinden ayrı değerlendirilemeyeceğini açıklıyor; bu tür patlamaların emperyalist paylaşım savaşının giderek daha yaygın hale gelecek bir yöntemi olacağını öngörüyordu. 11 Eylül ile başlayan ve 2003’deki sansasyonel bombalamalarla devam eden saldırılar üzerine Elif Çağlı’nın yaptığı değerlendirme ve öngörüleri tarih haklı çıkarmıştır.

Çağlı, Yugoslavya iç savaşı ile birlikte başlayan paylaşım kavgasının Ortadoğu’da Irak, Suriye, Libya, Suudi Arabistan gibi ülkelerle devam edebileceğini öngörüyordu. Emperyalist sistemin Ortadoğu’da neden yapısal dönüşüm ihtiyacı duyduğunu çözümleyen Çağlı, o yıllardaki yazılarında ihtiyatlı bir dil kullanarak “adeta 3. Dünya Savaşı” ifadesini kullanmıştı. 2005 ve 2007’deki değerlendirmelerinde ise Çağlı, (şimdilerde bu tespiti yapanlardan uzun yıllar önce) 3. Dünya Savaşı sürecinin kendine özgü biçimlerde sürmekte olduğunu ortaya koyacaktı.

Elif Çağlı’nın 13 yıl önceye uzanan ve tarihsel akış içerisinde doğrulanan analizleri, Marksizmin parıldayan ışığından ve bilimsel yol gösterici gücünden başka bir şey değildir. Elif Çağlı’nın analizlerine geçmeden evvel “Dünya Savaşı” kavramı üzerinde durmak gerekiyor.

“Dünya Savaşı” ne anlama geliyor?

2. Dünya Savaşından bugüne pek çok yerel savaş, askeri darbe, ulusal ayaklanma, iç savaş yaşandı. Tüm bu çatışmalar, arka planında küresel güçlerin hegemonya mücadelelerinin yürüdüğü çekişmeler haline gelmişti. SSCB’nin ayakta olduğu iki kutuplu dünya koşullarında yaşanan bu güç mücadeleleri hegemonya alanlarının belirlenmesi açısından önem taşıyordu. Ancak nükleer dehşet dengesi üzerine kurulu “soğuk savaş” dönemi boyunca bu hegemonya mücadeleleri “dünya savaşı” olarak tanımlanmadı.

Çok sayıda ülkenin doğrudan ya da dolaylı dâhil olması, ilk bakışta dünya savaşlarının en önemli özelliği gibi gözükse de aslında yanıltıcıdır. Savaşı “dünya savaşı” haline getiren asıl özellik katılan ülke sayısının ya da ölen insan sayısının fazlalığı değildir. Örneğin 3 milyon insanın öldüğü Kore savaşında (1950-53) Güney Kore saflarında ABD ve İngiltere başta olmak üzere 16 ülke doğrudan askeri güçleriyle, 11 ülke ise lojistik destek vererek dolaylı biçimde yer almıştı. Kuzey Kore saflarındaysa Çin ve SSCB askeri güçleriyle doğrudan, 7 ülke ise dolaylı olarak yer almıştı. Kore Savaşında karşı karşıya gelen taraf ülkeler birbirlerine doğrudan savaş açmamış, çatışma alanını Kore sınırlarının dışına taşırmamışlardı. Küresel güçlerin yanlarına kattıkları çok sayıda devletle beraber dâhil oldukları bu savaşa “dünya savaşı” denilmemişti.

1. ve 2. Emperyalist Paylaşım Savaşlarının “dünya savaşı” olarak tanımlanması, savaşın gidişatının ve sonuçlarının savaşa doğrudan katılsın ya da katılmasın, tüm ülkeleri etkileyecek olmasından, yani dünyanın kaderine yön verecek olmasından kaynaklanıyordu. Nitekim dünya savaşları bazı bölgelerde haritaların yeniden çizilmesine, pek çok ülkede rejim değişikliklerine, emperyalist güçlerin hegemonya sahalarının yeniden belirlenmesine ve uluslararası ilişkilerin güç dengelerine göre yeniden kurgulanmasına yol açmıştı.

İlk iki dünya savaşının en önemli özelliği emperyalist hiyerarşide bir hegemonya krizinin yaşanıyor olmasıydı. Lenin’in de belirttiği gibi 20. yüzyıla gelindiğinde dünyanın emperyalist güçler tarafından toprak bakımından paylaşımı tamamlanmıştı. Sömürge imparatorlukları kurmuş bulunan İngiltere ve Fransa emperyalist sistemin mutlak hegemon güçleri değildi. Hızla yükselen Alman ve Amerikan sermayesi, dünyanın doğal kaynaklarından da, yatırım ve pazar alanlarından da pay istiyordu. İngiliz ve Fransız sermayesinin ellerinde tuttukları sömürgelerden vazgeçmesi ya da Alman sermayesinin elindeki pazarlarla yetinmesi mümkün değildi. Hem yeniden paylaşım için, hem de hegemonya krizinin çözülmesi için savaş kaçınılmazdı.

1917 Ekim Devrimi yüzünden emperyalist güçler 1. Dünya Savaşına son vermek zorunda kaldılar. Yoksul kitlelerin savaşsız sömürüsüz yeni bir dünya kurma umudu, cephelerde kurban edilmeye gönderilen emekçi sınıfları dünya devrimi bayrağı altında toplamaya başlamış, emperyalist savaş artık “sürdürülemez” hale gelmişti. Nitekim savaşın sonunda kapitalist devletler, bir dizi ülkede proleter ayaklanmaların ateşini söndürmekle uğraşmak zorunda kalacaklardı. Emperyalist sistemin hegemonya krizi çözülmemiş olmasına karşın kapitalistler, kendi aralarındaki kavgayı erteleyip işçi devrimlerini ezmeye giriştiler. Bir dizi ülkede proleter devrimler yenilgiye uğratıldı. 1917’de başlayıp başta Avrupa olmak üzere tüm dünyayı sallayan devrimci fırtına, 1936’da İspanyol devriminin de bastırılmasıyla tamamen yenilmiş, 2. Dünya Savaşının önündeki son engel de ortadan kalkmıştı. Savaş hazırlıkları, korkunç bir siyasal gericilik dönemi eşliğinde sürdürüldü. İspanya’da faşist cephe ile cumhuriyetçi cephe arasında 1939’a kadar devam eden iç savaşta tüm küresel güçler yerlerini almış, İspanya iç savaşı 2. Dünya Savaşının provası haline gelmişti.

Emperyalist-kapitalist sistemin hegemonya krizi 2. Dünya Savaşı sonunda çözüldü. Savaşın asıl galibi savaşın sonunda ağırlığını koyan ABD idi. Üretim kapasitesi, finansal gücü ve nükleer silahları ABD’yi, kapitalist dünyanın tartışmasız hegemon gücü haline getirmişti. ABD kapitalizmi, dünya üretiminin neredeyse yarısını gerçekleştiriyordu. Savaşta yıkılan Avrupa’nın yeniden inşası için finansman desteği, atom bombalarının caydırıcı gücü ve “komünizm tehlikesi” karşısında ABD desteği, kapitalist devletlerin çoğunun ABD hegemonyasına biat etmesini sağlamıştı.

Savaşın diğer büyük galibi SSCB idi. 2. Dünya Savaşının sonuna gelindiğinde, tıpkı 1. Dünya Savaşında olduğu gibi kitleler kapitalizme karşı haklı bir öfke duyuyordu. Alman işgaline uğrayan bölgelerde silaha sarılarak partizan direnişine katılmış emekçi sınıflar, Avrupa çapında bir devrimci durum yaratmışlardı. Savaşın galipleri işçi devrimlerini önleme, faşizme karşı silaha sarılmış işçi ve köylüleri silahsızlandırma sorunuyla karşı karşıya idi. Stalinist bürokrasinin tahakkümündeki SSCB’nin oynadığı rol ise, Kızıl Ordu aracılığıyla Hitler ordularından kurtardığı Berlin’in doğusunda kalan ülkelerde devrimci duruma son vermek, halkları silahsızlandırmak ve Rusya’dakine benzer bürokratik rejimler kurmaktı. Stalinist bürokrasi, Berlin’in batısında yani İngiltere ve ABD ordularının girdiği ülkelerdeki komünist partilere de, halkı silah bırakmaya ikna etme emrini verdi. ABD, Berlin’in batısında kalan ülkelerde kapitalist rejimlerin istikrar kazanmasına yardımcı oldu.

2. Dünya Savaşının sonundan 1990’a kadar dünya tarihinin seyrini belirleyen, bir yanda ABD’nin başını çektiği kapitalist blokun; diğer yanda ise SSCB’nin başını çektiği, kendilerine “sosyalist” diyen, gerçekte ise bürokrasinin tahakküm kurduğu blokun yer aldığı iki kutuplu dünya koşulları idi. SSCB’nin potansiyel bir tehdit olarak varlığını sürdürdüğü 1990’lara kadar kapitalist dünyanın tartışmasız hegemon gücü ABD idi. Çin, SSCB ve Doğu Bloku ülkelerinde egemen bürokrasinin kapitalist restorasyonu başlatmasıyla birlikte “komünizm umacısı” ortadan kalkmış, ABD’nin ve NATO’nun rolü sorgulanmaya başlanmıştı. 1990’lara gelindiğinde ABD halen dünyanın en büyük ekonomisiydi, ancak eşitsiz ve bileşik gelişme yasası hükmünü icra etmişti. Geriden gelen kapitalist ekonomiler sıçramalı olarak gelişmiş, ABD kapitalizminden çok daha yüksek büyüme oranları yakalamıştı. 1945’te dünya üretiminin neredeyse yarısını gerçekleştiren ABD artık sadece %20’sini gerçekleştiriyordu. Avrupa Birliği’nin motor güçlerini oluşturan Almanya ve Fransa gibi emperyalist güçler, ABD liderliğindeki tek kutuplu dünya yerine kendilerinin daha fazla sözlerinin geçeceği çok kutuplu dünya isteklerini daha yüksek sesle dile getirmeye başladılar. 90’lardaki çöküş ve dağılma sürecini 2000’lerle birlikte geride bırakan Rusya da emperyalist hegemonya mücadelesine güçlü bir biçimde dâhil oldu. Bu arada başta Çin, Hindistan, Brezilya olmak üzere, Türkiye gibi ülkelerin de içinde olduğu büyüyen ekonomilere sahip güçlü rakipler de bu sürece katıldı.

Kapitalizmde kurulan her denge geçici olmaya mahkûmdur. İstikrarsızlık istikrara, istikrar istikrarsızlığa dönüşecektir. 2. Dünya Savaşı sonunda kurulan dengeler artık yok. Emperyalist-kapitalist sistem açısından 21. yüzyıl, hegemonya kriziyle, ekonomik durgunluk ve çöküşlerle, kızışan rekabet ve paylaşım kavgalarıyla karakterize olan kaotik bir dönem olarak başladı. Kadir-i mutlak bir güç olmadığı nicedir bilinen ABD’nin hegemonyasını sürdürmek üzere gerçekleştirdiği Afganistan ve Irak işgalleriyle birlikte yeni bir savaşlar çağı başladı. “Uluslararası terörle savaş”, “önleyici savaş”, “medeniyetler çatışması” gibi kavramlar emperyalist savaşın ideolojik argümanları haline geldi. Artık Rusya Ukrayna’ya operasyon yaparken, Kırım’ı ilhak ederken, Suriye savaşına dâhil olurken, ABD Afganistan’ı bombalarken, Irak’ı işgal ederken ya da Fransa Libya’ya operasyon düzenlerken benzer gerekçeler kullanıyorlar.

3. Dünya Savaşının özgünlükleri

Silah teknolojisi savaşların gerçekleşme biçimini doğrudan belirlemektedir. 1. Dünya Savaşı aslen top ve tüfekle yürütülen, çatışmaların siperlerde yoğunlaştığı cephe savaşları olarak gerçekleşmişti. Savaş gemileri asker çıkarmada ve gemiye monte edilmiş toplarla ateş etmede işe yarıyordu. Hafif silahlar taşıyabilen az sayıdaki uçak daha ziyade keşif amaçlı kullanılıyordu. Açlık, kıtlık ve salgın hastalık gibi savaşın dolaylı olarak sebebiyet verdiği ölümleri bir kenara bırakacak olursak, 1. Dünya Savaşında ölenlerin çoğu siper savaşlarında, meydan muharebelerinde, cephelerde hayatını kaybedenlerden oluşuyordu.

2. Dünya Savaşının gerçekleşme biçimini tayin eden, tank, uçak ve denizaltı teknolojisiydi. Uçakların bombardımanlarla desteklediği Alman tankları savaşın başlamasından bir yıl sonra hemen hemen tüm Avrupa’yı işgal etmiş durumdaydı. Siperlerdeki askerlerin ,ağır silahlarla donatılmış uçakların ve tankların bombardımanına direnmesi mümkün değildi. Askerler, tankların rahat hareket edemediği kentlerin sokak aralarında çatışıyordu. Almanya’nın işgal ettiği Avrupa kentlerinde partizanların direnişi, Almanya ile Rusya’nın ordularının sokak sokak çatıştığı Stalingrad savaşı örnek gösterilebilir. Ağır bombardıman uçakları düşman ülkenin kentlerini, sanayi tesislerini ve diğer sivil hedeflerini vuruyordu. Bu yüzden 2. Dünya Savaşında ölen sivil sayısı ilkine göre kat be kat fazlaydı. 2. Dünya Savaşı bitiminde ABD’nin Japonya’ya attığı atom bombaları savaş teknolojisinde yeni bir evreye işaret ediyordu. 2. Dünya Savaşını takip eden yıllarda başta ABD ve SSCB olmak üzere büyük devletler nükleer silahlar geliştirdiler. Bir anda bir şehri tümüyle yok edebilen atom bombalarından yüzlerce kat daha güçlü nükleer füzeler üretildi. “Soğuk savaş” döneminde rakip kutuplar arasında kurulan dengeye bu yüzden “dehşet dengesi” deniliyordu.

Nükleer silahlarla donanmış ülkelerin birbirleriyle açık bir savaşa girişmesi nükleer bir savaş tehlikesini barındırır ki, nükleer savaş sermaye sınıfı açısından da tercih edilebilir bir seçenek değildir. Küçük çaptaki bir nükleer silah kullanımının sonuçları kapitalistler açısından bile korkunçtur. Nükleer bombayla yok edilen bir bölgede ne işgücü kalır ne de yatırım ve pazar alanı. Radyoaktif kalıntı, nükleer silah kullanılan bölgeye girilmesine onlarca yıl engel olur ve doğal kaynakların bile kullanılmasını engeller. Küresel güçler arasında gerçekleşebilecek olası bir nükleer savaş ise gezegen üzerindeki canlı yaşamı yok etme potansiyeline sahiptir. Bu yüzden emperyalist devletler 1945’ten bu yana nükleer silahları birbirlerine karşı doğrudan kullanmadılar ve birbirlerine açıkça savaş ilan ederek topyekûn savaşa girişmekten kaçındılar. Nükleer silah denemeleriyle ellerindeki gücü dünyaya ilan etmek suretiyle nükleer silahlarını tehdit aracı olarak kullandılar. Ancak bu durum, yani nükleer savaşın emperyalistler açısından “son seçenek” olması, nükleer savaşın asla gerçekleşmeyeceğinin garantisi olamaz.

Kısacası, nükleer bir savaşın emperyalistler açısından, ortada paylaşılabilir bir dünya bile bırakmayacak olması, emperyalist rakiplerin birbirlerine açıktan savaş ilan etmesini şimdiye değin engellemiştir. Lakin rakip emperyalist güçler arasında hegemonya mücadeleleri ve paylaşım kavgaları devam etmektedir. Uzun bir zaman dilimine yayılan 3. Dünya Savaşının daha uzun yıllar süreceğini öngörmek için kâhin olmaya gerek yok. 3. Dünya Savaşı süreci, farklı ülkelerde parça parça yürüyen ve birbirine eklemlenen bir dizi savaş ve çatışmanın, askeri operasyonların, emperyalist merkezlerde patlayan bombaların, darbelerin, siyasi suikastların vb. toplamıdır. Bu toplam içerisinde öne çıkan, ilk akla gelen örnekleri alt alta sıraladığımızda 3. Dünya Savaşı tablosu daha net gözükmektedir:

·         Yugoslavya ve Ukrayna örneklerinde olduğu gibi, emperyalist müdahaleler marifetiyle etnik temelde bölünüp parçalanan ülkeler

·         Emperyalist güçlerin çeşitli ülkelere “renkli devrimler” görünümündeki müdahaleleri

·         Afganistan, Irak ve Libya’da olduğu gibi emperyalist işgal ve askeri operasyonlarla emperyalist çıkarlara uygun rejimler kurma çabaları

·         Libya gibi farklı emperyalist güçlerin ekseninde hareket eden yerel güçlerin fiilen böldüğü ülkelerde yürüyen iç savaşlar

·         Mısır’da gerçekleşen son askeri darbeyle rejimin restore edilmesi (rakip emperyalist odaklar bu sürece değişik biçimlerde etkide bulundu)

·         Yemen’e Suudi eksenli Körfez ülkelerinin askeri müdahalesi (İran-Suudi Arabistan çekişmesi Yemen’de, mezhep çatışması görünümü altında yürüyen bir iç savaşa ve Suudi eksenli körfez ülkeleri koalisyonunun emperyalist müdahalesine yol açtı)

·         Emperyalist merkezlerin kontrolünde imal edilen, ardından “kontrolden çıktığı” ileri sürülen, ne zaman hangi etki ve yönlendirme altında kime hizmet edeceği belli olmayan El Kaide türü cihatçı örgütlerin eylemleri

·         Türkiye, Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin ya da bazı Arap sermaye çevrelerinin küçüklü büyüklü onlarca cihatçı çeteyi kendi vurucu güçleri olarak kullanması

·         14 ülkenin askeri operasyon yürüttüğü, emperyalist savaşın en şiddetli yaşandığı Suriye sahası

·         İran’ın Lübnan ve Suriye’de Hizbullah aracılığıyla çatışmalara dahil olması

·         Emperyalistler açısından, bir bölgeyi istikrarsızlaştırmak, yereldeki güçleri kontrol altına almak/terbiye etmek, emperyalist askeri müdahalelere zemin hazırlamak gibi işlevsel roller oynayan IŞİD ve Kafkaslar’dan Nijerya’ya kadar uzanan türevlerinin barbarca katliamları

·         11 Eylül’den bu yana New York’tan Madrid’e, İstanbul’dan Paris’e kadar onlarca kentte patlamaların gerçekleşmesi, sivil yolcu uçaklarının düşürülmesi

·         Türkiye’nin Suriye sınırında düşürdüğü Rus savaş uçağı ve ardından yaşanan gerilim ve yaptırımlar…

·         Türkiye’den Fransa’ya kadar hemen hemen tüm ülkelerde gittikçe otoriterleşen, militaristleşen, demokrasiyi rafa kaldıran savaş hükümetleri

·         On milyonlarca siyasi mültecinin dramı ve mülteciler üzerinden gerçekleşen şantajlar ve pazarlıklar

Olağanüstü yoğunluktaki ülke ve dünya gündeminin en önemli başlıklarına bakıldığında aslında hepsinin bir biçimde 3. Dünya Savaşı süreciyle ilişkili olduğu görülmektedir. Kıbrıs sorunu, Filistin sorunu, Kürt sorunu gibi geçmişten günümüze taşınan sorunlar da emperyalist savaş sürecine eklemlenerek küresel ve bölgesel emperyalist güçlerin çekişmelerinin parçası haline gelmektedir. İşte tam da bu yüzden tüm bu çatışma dinamikleri, 3. Dünya Savaşı genel tablosu içerisine yerleştirilmeksizin sağlıklı biçimde analiz edilememektedir. 3. Dünya Savaşı olgusu doğru kavranmadığında, Paris saldırılarını emperyalist savaşın bir parçası olarak görememek, hatta “özgürlük ve demokrasiye saldırı” olarak değerlendiren burjuva propagandalarına prim vermek mümkün hale gelmektedir. Sosyalist hareket içerisinde de bu tip değerlendirmeler maalesef epeyce yaygındır.

Bilimsel analiz, işçi sınıfının devrimci siyasetini üretebilmek açısından zorunludur. Kürtlere karşı devlet kararıyla başlayan savaşı algılayamayıp meseleyi sadece Erdoğan’ın seçim hesaplarına indirgeyen; TC’nin Suriye’ye yönelik emperyalist hesaplarına “esastan” karşı duracak perspektife sahip olamayıp meseleyi Erdoğan’ın sözde İslamcılığına indirgeyerek açıklamaya çalışan anlayışların işçi sınıfının devrimci siyasetini üretmesi mümkün değildir. İşçi sınıfının devrimci siyasetini izleyebilmek için öncelikle Marksizmin ışığıyla aydınlanmak gerekiyor.

Elif Çağlı’nın emperyalist savaş sürecine dair analizlerinden seçmeler

Gündelik olayların ayrıntıları içerisinde boğulmadan, Marksizmin bilimsel analiz yöntemini kullanarak, içerisinden geçilmekte olan tarihsel dönemin karakteristik özelliklerini çözümlemek ve proleter devrim mücadelesinin gerektirdiği politik görevlerin üstesinden gelebilmek özel bir önem taşıyor. Sosyalizm mücadelesi tarihinde bu misyonu layığıyla üstlenebilmiş komünist önder sayısı maalesef azdır.

Elif Çağlı’nın tarihsel önem taşıyan çözümlemeleri içerisinde emperyalist savaş sürecine dair tespitler de yer almaktadır.

“Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra emperyalist güçler sanki aralarındaki çekişmeleri diplomasi masasında çözebilecekleri ve böylece dünyaya yeni bir biçim verebilecekleri izlenimini yaratmışlardı. Aslında bu imkânsız ve emperyalist sistemin doğasına aykırı boş bir propagandadan ibaretti. Çünkü Sovyetler Birliği ve benzeri bürokratik rejimlerin çöküşünden ve Çin dâhil bu ülkelerin kapitalizm yolunu tutuşundan sonra, ABD, büyük çatışmaların yolunu döşemeye girişmişti bile. Bu durum, Sovyetler Birliği faktörü başta olmak üzere, eski güç dengelerine göre biçimlenmiş nüfuz alanlarının yeniden paylaşımına hazırlanmak demekti. Burjuva ideologlarının öldürmek için onca çabaladığı Marksizm, bir kez daha olacakları önceden haber veriyordu: Emperyalizm temelinde yeniden paylaşımın emperyalist savaşlar dışında bir yolu yoktur!” (E.Çağlı, Emperyalist Savaşa ve Kapitalizme Karşı Görev Başına, 25 Mart 2003)

“Reformistlerin, pasifistlerin «barışçı emperyalizm» hayalleriyle kendilerini avuttukları tüm o yıllar boyunca, ABD emperyalizmi soğuk savaş sonrasının dünyasına kendi hegemonyası altında yeni bir biçim vermek üzere «dehşet» senaryoları üzerinde çalışıyordu. Neredeyse tüm dünyayı uzun süreli bir savaş, baskı ve karanlıklar döneminin içine çekmeye hazırlanan Amerikan emperyalizminin Richard Perle gibi önde gelen ideologunun «karanlıklar prensi» olarak adlandırılması boşuna değildir. Soğuk savaş döneminin sona ermiş olması, emperyalist sistemin özelliklerini kavrayamayan tüm darkafalıları bir «barış» sarhoşluğuna sürüklerken, ABD yeni bir sıcak savaş dönemine adım atmaktaydı. Üstelik de bu olgu kendini ilk kez bu Irak savaşıyla dışa vurmuyor. 1990’ların başından bu yana, birinci Körfez savaşından başlayarak Balkanlar’da ardarda çıkartılan, Afrika’nın çeşitli ülkelerinde yoksul kitleleri ezip geçen, yine milyonların canına mal olan, emperyalist güçlerin tezgâhladığı savaşları unutacak mıyız?” (E.Çağlı, agm)

“Sovyetler Birliği’nin göçüp gitmesinden sonra ABD her ne kadar tek süper güç olarak rakipsiz kalmış gibi görünse de, bu durumun yarattığı «cicim ayları» artık sona ermiştir. Dünya kapitalist sisteminin tepesinde yer alan ABD’yi, inişe geçen sistemi tekrar yükselişe geçirme ve bombaların eşliğinde yeniden düzenlenecek bir dünyada üstünlüğü elden kaptırmama telâşı sarmıştır.

(…)ABD’nin karşısına dikilecek çapta bir güç henüz ufukta görülmemiş olsa da –ve bu nedenle ona artık süper güç değil «hiper güç» sıfatı yakıştırılsa da–, içine girdiğimiz yeni konjonktürün çok büyük altüstlüklere gebe olduğu bellidir. Böyle bir dünyada hegemonyayı elde tutabilmek, «baskın bastıranındır» misali, yeni dönemin rakipleri henüz hazırlanmadan ani bir hücumla bir an önce yeni köprü başlarını tutmayı gerektirir. Amerikan emperyalizminin özellikle 11 Eylül’le birlikte tüm dünya karşısında ilan ettiği yeni saldırganlık dönemi, «yeni dünya düzeni»ni biçimlendirecek olan zalim ve kanlı bir yeniden paylaşım savaşının, adeta üçüncü dünya savaşının başlangıcıdır.” (E.Çağlı, agm)

2002 ve 2003 yıllarında yazdığı bir dizi makalede yeni dünya düzeninin uzun dönemli yapısal krizlerle, iktisadi bunalımlarla ve emperyalist savaşlarla, bölgesel hegemonya mücadeleleriyle karakterize olacağını isabetle tespit eden Elif Çağlı, 2007 yılında yazdığı Çürüyen Kapitalizm makalesinde, sürmekte olan 3. Dünya Savaşının ilk ikisinden farklı olacağını vurguluyordu.

“Vaktiyle büyük emperyalist savaş cehenneminin alevleri Avrupa ülkelerini yaladığında bu dönemler Birinci ve İkinci Dünya Savaşı olarak adlandırılmıştı. Günümüzde ise emperyalist güçler kozlarını nüfuz alanları paylaşımına konu olan bölgeleri cayır cayır yakarak paylaşıyorlar. Üçüncü Dünya Savaşı başlamıştır ve şimdilik işte bu biçimde yürümektedir. Yarın bu savaş alanının ne şekilde genişleyeceği konusunda fal açamayız. Ama bilinen bir gerçek var ki, dönemin yükselen emperyalist güçleri Rusya ve Çin de paylaşım bölgelerindeki çatışmalara giderek daha çok müdahil olacaklardır. Hegemonya için yarışan güçler arasındaki çekişmeler, yeni emperyalist blokların oluşumunu ve bu bloklar arasında dozu yükselen çatışmaları gündeme getirecektir.

“Savaş araçlarının ve savaş tekniklerinin tarihin ilerleyişi içinde değiştiği bilinen bir gerçektir. O nedenle, yeni bir dünya savaşının birinci ve ikinci emperyalist paylaşım savaşlarının bir kopyası gibi cereyan etmeyeceği açıktır. Bu nokta da son derece önemlidir. Bu konuda yanılgıya düşen veya gerçeği kasıtlı olarak saptıran taraflar, gözlerinin önünde cereyan eden ve yayılma eğilimi sergileyen savaş cehennemine gelip geçici bir olgu olarak bakmaktadırlar. Oysa dünya, ABD, AB, Japonya gibi kadim emperyalist güçlerle yeni dönemin yükselen emperyalist güçleri olarak sahneye çıkan Rusya ve Çin’i de kapsayan çok taraflı bir küresel kapışma döneminin içine girmiş bulunuyor. Hatırlanacak olursa, Birinci ve İkinci Dünya Savaşı döneminde Avrupa ülkeleri hegemonya için çekişirlerken, Amerikan emperyalizmi muazzam bir yükseliş içindeydi. ABD’nin emperyalist-kapitalist sistemin tartışmasız hegemonu oluşu bu eski dönemi sona erdirebilmişti.

“Ne var ki günümüz dünyasının değişen koşulları altında, küresel ölçekteki hegemonya savaşlarının sona ermesi geçmiştekinin basit bir tekrarı biçiminde olmayacaktır. Yenişememek, bitmeyen çekişmeler vb., çok uzun sürecek kaotik bir duruma yol açabilir. İşçi-emekçi kitleleri ilgilendiren temel husus bu kaotik durumun hangi emperyalist gücün üstünlüğüyle sona ereceğine kafa yormak olamaz. Temel sorun, emperyalist-kapitalist sistemin hangi biçimler altında varlığını sürdürebileceğini tartışmak değildir; ona nihai olarak son verebilmektir. Açıkça yaygınlaşma eğilimi gösteren emperyalist savaşlar döneminin kaotik ortamından işçi-emekçi kitleler lehine yegâne çıkış yolu işçi devrimleridir.” (E.Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, 29 Kasım 2007)

Elif Çağlı 3. Dünya Savaşının yol açtığı ve açacağı felâketlerden kurtulmak için dünya işçi sınıfının devrimci potansiyeline ve insanlığın kurtuluşu için üstleneceği tarihsel misyona vurgu yapıyor ve öncü işçileri örgütlü mücadele saflarına çağırıyor:

“Üçüncü Dünya Savaşı büyük emperyalist savaşlar zincirinin son halkası olacak gibi görünüyor. Zira ya kapitalizm insan soyunun mahvına neden olacak, ya da örgütlü ve devrimci proletarya kapitalizmi dünyamızdan süpürerek insanlığı kurtaracak. Yakıcı sorunların olumlusundan çözümlenme olasılığı, bugün yaşanan olayların tozu dumanı ve kitlelerin örgütsüzlük koşullarının yarattığı karamsarlık nedeniyle henüz berrak biçimde algılanamıyor. Ancak, aslında tarih önümüze istenirse çözümü pekâlâ mümkün olan sorunları koymuş bulunuyor. Dünya işçi sınıfı, emperyalist-kapitalizmin insanlığı uçuruma sürükleyecek topyekûn saldırısını püskürtecek tarihsel kudrete sahiptir. Bu muazzam potansiyel, dünyanın kaderini yoksul ve masum insan yığınlarının lehine değiştirmek üzere devrimci bilinç ve örgütlenmenin tılsımıyla fiili güce dönüşmeyi bekliyor.” (E.Çağlı, Kapitalizmin Hal ve Gidişatı, 25 Mart 2008)