Navigation

Onların Kadınları, Bizim Kadınlarımız

Siyaset meydanı ısındıkça ve sınıf mücadeleleri kızıştıkça, feminizmin sınıflarüstü yaklaşımının ne denli kof olduğu iyice açığa çıkıyor. Kadınların aralarındaki sınıf farklılıklarını silikleştirerek, sorunu, sanki ortak bir mücadele hattında buluşabilirlermiş gibi ele alan bakış açısı, toplumsal gerçeklik karşısında her seferinde çuvallıyor. Örneğin orta sınıf kadınlar cumhuriyet mitinglerinde ön saflarda yer tutup darbecilerin uğursuz planlarının yaşama geçmesi için çırpınırken, işçi sınıfının kadınları kendi sorunlarıyla boğuşmaya devam ediyorlar.

Burjuvazinin iki kesimi arasındaki kapışmada, her iki tarafın da kadınları öne çıkararak kılıçlarını bilediklerini görüyoruz. Özellikle darbeci cenah, kendilerini “çağdaş” zanneden kadınları “Kemalist ordunun neferi” olarak meydanlara sürmeye çalışıyor. Statükocu burjuva güçlerin cumhurbaşkanlığı seçimi bahanesiyle harekete geçirdikleri yüz binlerce kişinin katıldığı cumhuriyet mitinglerinde, bu kadınlar önemli bir rol oynadılar. Eğitim görmüş, iyi giyimli, hali vakti yerinde bu kadınlar, markalı güneş gözlükleriyle, bayrak desenleriyle donattıkları straplez bluzlarıyla, burjuva medyanın da gözdesi oldular. Onlarla birlikte başta Ahmet Necdet Sezer olmak üzere bir bölüm burjuva politikacı da bu durumu memnuniyetle karşılayıp övgüler düzdüler ve kadınların siyasette daha fazla yer alması gerektiğinden dem vurdular. Burjuva partiler de vitrinlerinde derhal bu kadınlara yer açarak üzerlerine düşeni yerine getirdiler. Bu mitinglerin vitrinine kondurulan kadınların bir kısmı CHP’den milletvekilliği adaylığıyla taltif edilerek “emeklerinin” karşılığını aldılar.

Genel olarak bir vitrin öğesi, bir imaj unsuru olarak öne çıkarılan bu “cumhuriyetçi” kadınların bazıları da, psikolojik savaş tekniklerinin bolca kullanıldığı “görev”in yerine getirilmesine, dahil oldukları kadın örgütleriyle aktif katkıda bulundular. Nur Serter, Necla Arat, Türkan Saylan gibi isimler bütün mitinglerde en ön saflarda yer aldılar. Burjuva medyanın genel bir kadın imgesiyle bütün sınıflardan kadınlarla özdeşleştirmeye çalıştığı bu kadınların, hangi sınıfı temsil ettikleri ve neyin mücadelesini verdikleri açıktır.

İstanbul Üniversitesi’nde Kemal Alemdaroğlu döneminde rektör yardımcılığı görevinde bulunan ve o dönemde gerek devrimci öğrencilere açılan soruşturmalar, gerekse türbanlı öğrenciler için “ikna” odalarıyla nam salan Nur Serter, emekli asker Emin Aytekin’in kızı. 1960’lı yıllardaki başarısız darbe girişimleri yüzünden asılan Talat Aydemir’in de akrabası. 1970’lerde İktisat Fakültesindeki ülkücü akademisyenler grubunda yer alan Nur Serter, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün 27 Mayıs 1976’da “Türkiye için en büyük tehlikenin Pantürkizm ve Panislamizm olduğunu” vurguladığı demecine karşı, MHP yanlısı Devlet gazetesinde yayınlanan bildiriye imza atan akademisyenlerden biridir.

Milliyetçilik damarı hayli gelişmiş olan bu “bilim” kadını, 1980’li yıllarda da Beyti Dost olarak anılan reenkarnasyoncu bir grubun “Sevgi Dünyası” adlı yayın organında uzun bir süre boyunca yazılar kaleme almış. UFO’ların “4. düzen varlıkları” olduğunu, dünyayı korumak için görevlendirildiklerini, bu görevin de Beyti Dost tarafından verildiğini savunan grubun ruh çağırma seanslarında epeyce bir vakit geçiren Serter, kendi anlatımına göre, doçentlik tezine karşı çıkan jürinin tutumunu da bu grubun etkisiyle aşmış.

Cumhuriyet mitinglerinin vitrininde yer alan bir diğer isim ise, Çağdaş Eğitim Vakfı yönetim kurulu üyesi Necla Arat’tır. Prof. Dr. Necla Arat’ın eşi Nedim Arat, “cuntacı” olduğu ortaya çıktığı için ordudan atılan bir kurmay subaydır. Arat’ın da içinde bulunduğu cunta, 9 Mart 1971’de darbe yapmayı planlamış fakat başarılı olamamıştı. Kurmay albay rütbesinde darbe planlarına karışan Nedim Arat, 12 Mart 1971 darbesinin ardından gözden çıkarılanlar arasındaydı.

Yani Serter gibi Necla Arat da cuntacılara uzak biri değil. O da İstanbul Üniversitesinin “kontenjanlı” kadrolarından. Şaibeli kazanılmış olsa da, onun sıfatı da “bilim” kadını. Şaibeli, çünkü İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yönetim kurulu, 1982 yılında, intihal (bilimsel bilgi hırsızlığı) gerekçesiyle Necla Arat’ın üniversiteden altı ay uzaklaştırılmasına karar vermiş. İstanbul Üniversitesinde Necla Arat’ın profesörlük tezinin intihal olup olmadığını araştırmak üzere fakülte profesörlerinden oluşturulan kurulun hazırladığı raporda, “218 sayfalık tezin sadece 20 sayfalık bir kısmının orijinal mi yoksa bir yerden aktarma mı olduğu tespit edilemediği, fakat geri kalan 200 sayfalık kısmın tamamen intihalden ibaret olduğu” belirtiliyor.

Yani bilimsel tüm sıfatlarını hangi yollarla elde ettikleri ortada olan bu kadınların, cuntacılarla sıkı bağlar içinde bulundukları, özgeçmişleri ve beyanlarıyla ortaya çıkmaktadır. Açıktır ki bu “modern”, “cumhuriyetçi” ve de “laik” kadınlar, statükodan beslenen burjuva kesimlerin kadınları olarak, kendi sınıfsal çıkarlarını ve ayrıcalıklarını korumak için yırtınıyorlar.

Bir de bizim kadınlarımız var!

“Devlet elden gidiyor”, “rejim tehlike altında”, “çağdaş yaşam tarzımızı tehdit ediyorlar” türü ifadelerle ortalığı birbirine katan, milliyetçilik zehrinin dozunu arttırarak halkların birbirini boğazlamasının yolunu döşeyenlere hizmet eden bu kadınların işçi sınıfı kadınlarıyla ne gibi bir ortaklığı olabilir? İşçi sınıfının örgütsüz, dağınık yığınlar halinde bulunduğu koşullarda, bilinç bulanıklığı yüzünden burjuva kamplardan birinin peşine takılan işçi kadınlar var şüphesiz. Ancak, henüz azınlık da olsalar, işçi sınıfının kavgasında ön saflara geçmiş, mücadele eden kadınlar da var.

Nur Serter, Necla Arat gibi kadınların darbecilerin cephesini güçlendirmek için cumhuriyet mitinglerinde ön aldığı günlerde, işçi sınıfının devrimci kadınları da 1 Mayısları örgütleme çabasıyla gecelerini gündüzlerine katıyorlardı. Ancak onların kadınları gibi rahat koşullarla, sırtlarını yasladıkları devlet güçlerinin sağladığı imkânlarla değil, sadece kendi çabalarıyla var ettikleri öz güçleriyle ve bin bir zorluk içinde mücadelelerini büyütüyorlardı. İşyerlerinde saatlerce çalıştıktan sonra işçi mahallelerinde ev ev gezerek, işlerine gitmeden önce sabahın erken saatlerinde fabrika önlerinde bildiriler dağıtarak, sabırla sınıf mücadelesini örmeyi sürdürüyor, kendi sınıf cephelerini yükseltmeye çalışıyorlardı. Ne sahtekârlıkla ne de karanlık çevrelerle ilişkileri vardı. Ruhlar âleminin nuruyla değil, Marksizmin ışığıyla aydınlanmışlardı.

İki sınıfın dertleri birbirinden günle gece kadar farklı kadınlarını aynı cephede birleştirmeye uğraşan feminist düşüncenin yanılgısı ortada. Siyasi gelişmeler karşısında burjuva sınıfın kadınları kendi sınıflarının bakış açısına uygun davranırken, bizim kadınlarımızın öncüleri de kendi yollarında yürümektedirler.

Kadınların özgürlüğü, feministlerin savunduğu gibi, ortak bir erkek karşıtı cephe oluşturmakla sağlanamaz. Emekçi sınıfların kadınları ancak kendi sınıflarının erkekleriyle omuz omuza verip, burjuvaziye karşı örgütlü mücadeleye atıldıkları zaman özgürleşebilirler. Bu yüzden kapitalizmin iki kat fazla ezdiği kadın işçiler, eşitliğin ve özgürlüğün egemen olacağı sınıfsız, sömürüsüz topluma ulaşma mücadelesinin en ön saflarında yer almak zorundalar. Bunun için de, sınıf mücadelesinin her alanında, işyerlerinde, sendikalarda ve diğer her türden işçi örgütlerinde yer ve sorumluluk alarak öne çıkmalıdırlar.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:27, Haziran 2007