Navigation

Grev Yasakları Örgütlü ve Militan Mücadeleyle Aşılır

Üretim sürecinin devamı için aslında patronların varlığı hiç de gerekli değildir. Bu durum grevlerde son derece çıplak biçimde açığa çıkar. İşçiler çalışmadığı zaman duran faaliyet patronların sömürü mekanizmasının da sekteye uğramasına yol açar. Bu yüzden doğru biçimde kullanılan grev silahı patronlar için büyük bir tehdittir. Grevler aynı zamanda işçi sınıfının geniş kesimlerinin de birleştiklerinde neler başarabileceklerini onlara gösterir. Bunların bilincinde olan kapitalist sınıf elinden geldiğince işçi sınıfının bu önemli silahının teklemesi için uğraşır; mümkünse de grev silahını işçilerin elinden alır. Bilhassa kapitalizm için kritik önemdeki üretim faaliyetlerinin gerçekleştiği işletmelerde işçi sınıfının elinde bu silahın olmaması için elinden gelen her şeyi yapar.

Dünyanın dört bir yanında uzun yıllardır süren işçi mücadelelerinin tarihi bunun örnekleriyle doludur. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’de sivil havacılık işkolunda grev hakkının yasaklanması sırasında yaşananlar da bu gerçekleri bir kez daha ortaya koymuştur. AKP hükümeti, Türkiye’de patronlar sınıfının uzun süredir hayata geçirmek için fırsat kolladığı sivil havacılık alanında grev yasağını da içeren maddeleri mecliste yasalaştırmış; bu saldırıya iş bırakarak yanıt veren havayolu işçilerinden 305’i ise Türk Hava Yolları tarafından “yasadışı grev” gerekçesiyle işten atılmıştır.

Bütün bunlar yaşanırken başbakan Erdoğan ve başbakan yardımcısı Ali Babacan’ın has bir burjuva anlayışla ortaya koyduğu tutumlarsa patronlar sınıfının işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullanması karşısındaki düşüncelerinin açık ifadeleri olmuştur. Babacan’ın şu sözleri patronlar sınıfının işçilerin grev silahını kullandığında nasıl zorluklar yaşayacağını ve buna tahammüllerinin olmadığını net bir biçimde ifade etmektedir: “Öyle stratejik sektörler vardır ki, o sektörlerde grev uygulaması yoktur. Dolayısıyla bunun önünün açık olması bana göre hataydı. Çok doğru bir adım atılmıştır, TBMM bunun gereğini yapmıştır… Çünkü öyle sektörler vardır ki, o sektörün durması binlerce sektörü, yüz binlerce işletmeyi durdurur. Yani herhangi bir kuruluşunuzdaki bir tıkanma tüm ekonomiye zarar verebilir. Dolayısıyla biz bunlara izin veremeyiz. Ekonomide etkisi olacak sektörlerde kimse kusura bakmayacak, grev yasağı olacak.”

Babacan, “Bu aslında havacılık sektörüne özel değil. Bankacılık sektöründe de bugün grev yasağı vardır. Bugün herhangi bir bankanın çalışanlarının greve gittiğini düşünün, Türkiye’de herhangi bir bankanın bir gün kepenk kapattığını, bütün finansal sistemi etkiler. Dolayısıyla bu işleri aklı başında, rasyonel değerlendirmemiz lazım. Bunu yapan tek ülke Türkiye değildir. Gelişmiş ülkelerde de sektör bazında grev yasakları vardır” diyerek de, işçi sınıfın kapitalizmin kalbi durumundaki sektörlerde girişeceği mücadelenin patronları nasıl korkuttuğunu dışa vurmaktadır.

Kapitalist üretimi sekteye uğratan grevler karşısında kapitalistlerin işçileri ne yapıp edip üretimin başına döndürmek dışında seçenekleri yoktur. Çünkü çok açık bir gerçek vardır: İşçi olmazsa kapitalist üretim de olmaz! Ancak işçilerin taleplerini tam olarak karşılamak da, hem kapitalistler arasındaki giderek dozu yükselen rekabet hem de sermayenin sürekli büyüme ihtiyacı yüzünden mümkün değildir. Bu yüzden işçilerin kapitalistleri zora sokacak grevleri gerçekleştirmemesi için açık-gizli tüm tedbirler patronlar tarafından alınmaya çalışılır. Grev yasaklarına ilişkin yasaların sınırlarının genişlemesi kapitalistlerin sürekli tekrarlanan talebidir. Grev silahı kullanıldığında ise patronlar sınıfı bastırmak için tüm imkânlarıyla işçilerin üzerine gider.

Burjuvalar grevleri etkisizleştirebilmek için grevlerin tüm yurttaşlara zarar verdiği, işçilerin hak ettiklerinden çok daha fazlasını istedikleri palavralarını atarlar. Nitekim söz konusu THY grevinden sonra Başbakan Erdoğan da aynı telden çalıyordu: “Düşünün ki bu grev kanunsuz değil kanunlu olarak da yapıldığında, uzun süreli bir grev olduğu zaman bunun bedelini kim ödeyecek, kim öder? Millet ödeyecek, millet öder. Bu stratejik bir kurum ve bu stratejik kurumda atılacak bu tür adımlar ciddi manada ülkemizde çöküşün habercisi olur ki, buna fırsat vermemek gerekir diye düşünüyorum.”

Burjuvalar “bedeli millet öder, bu yüzden olmaz” diyorlarsa bilinmelidir ki, milletten kastettikleri kendileridir. İşçiler kazanırsa patronlar, patronlar kazanırsa işçiler kaybederler. Yoksa toplumun çoğunluğunu oluşturan işçilerin, grevci işçilerin ekonomik ve sosyal haklar kazanması yüzünden kayba uğraması gibi bir durum asla söz konusu olamaz. Aksine işçilerin bir kısmının kazanımları bile sınıfın tüm kesimlerinin kazanımına dönüşme potansiyelini içinde barındırır.

Başbakanın ve bakanlarının gerek sözleri gerekse de meclisten çıkan yasaların gösterdiği tablo, işçi sınıfına dönük tüm diğer saldırılarla birlikte zaten işçilerin elini kolunu alabildiğine bağlamış haldeki grev yasaklarının da genişleyeceğini gösteriyor.

TC yasalarında grev yasakları

Hâlihazırda pek çok sektörde bugün greve çıkmak kanunlarca engellenmiştir. 12 Eylül darbesinin ürünü olan 2822 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunuyla; can ve mal kurtarma işlerinde, cenaze ve tekfin işlerinde, su, elektrik, havagazı, termik santralleri için kömür çıkarılması, doğalgaz ve petrol sondajı, üretimi, tasfiyesi ve dağıtımı işlerinde, nafta veya doğalgazdan başlayan petrokimya işlerinde, banka ve noterlik hizmetlerinde, kamu kuruluşlarınca yürütülen itfaiye ile şehir içi deniz, kara, demiryolu ve diğer raylı toplu yolcu ulaştırma hizmetlerinde grev yasaklanmıştır.

Ayrıca ilaç imal eden işyerleri hariç olmak üzere, aşı ve serum imal eden müesseselerle, hastane, klinik, sanatoryum, prevantoryum, dispanser ve eczane gibi sağlıkla ilgili işyerlerinde, eğitim ve öğretim kurumlarında, çocuk bakım yerlerinde ve huzurevlerinde, mezarlıklarda, Milli Savunma Bakanlığı ve Jandarma Genel Komutanlığı ile Sahil Güvenlik Komutanlığınca doğrudan işletilen işyerlerinde de grev yapılması yasaktır.

Kamuda çalışan memur statüsündeki işçiler için de son anayasa değişikliği ile toplusözleşme hakkı tanınmış olsa da grev yasaktır. Tüm bu anılan sektörlerde çalışan işçiler için grev yasaktır ama örtülü grev yasakları bunlardan çok daha geniş kesimleri kapsar. Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanunu’na göre savaş halinde veya kısmi seferberlik süresince grev yapılamaz. Ayrıca; yangın, su baskını, toprak veya çığ kayması veya depremin sebebiyet verdiği ve genel hayatı felce uğratan felaket hallerinde Bakanlar Kurulu, bu hallerin vuku bulduğu yerlere inhisar etmek ve bu hallerin devamı süresince yürürlükte kalmak üzere, gerekli gördüğü işyerleri veya işkollarında grevin yasak edildiğine dair karar alabilir. Yurtiçi ve yurtdışı ayırımı yapmadan ve başladığı yolculuğu yurt içindeki varış mahallerinde bitirmemiş deniz, hava ve kara ulaştırma araçlarında grev yapılması da yasaklanmış bulunmaktadır. Bunların yanı sıra, sıkıyönetim uygulamalarında sıkıyönetim komutanı grevi durdurabilir, olağanüstü hal uygulamasında ise mülki amir bir ay süre ile grevi erteleyebilir.

Grev yasağı kapsamına girmeyen işlerde ise patronlar için devreye son merci olarak Bakanlar Kurulu girer. Aslında son dönemlerde en yaygın biçimde kullanılan ve en etkili olan yol da budur. 2822 sayılı yasanın 33. maddesine göre, karar verilmiş veya başlanılmış olan kanuni bir grev “genel sağlığı veya milli güvenliği bozucu nitelikte” ise, Bakanlar Kurulu bu uyuşmazlıkta grevi bir kararname ile altmış gün süre ile erteleyebilir. Bu cümle bize aslında şunu söylemektedir. Bundan önce tek tek sayılan grevin yasak olduğu yerler boşuna belirtilmiştir. Hükümet isterse her yerde grevi yasaklayabilir. Çünkü “genel sağlık” ve “milli güvenlik” kavramları o kadar kolayca her tarafa çekiştirilebilir ki, istenen bütün grevler ertelenebilir. Bunun birden fazla kez yapılabilmesinin önünde bir engel de olmadığına göre siz rahatlıkla “ertelenebilir” kelimesini “yasaklanabilir” diye okuyabilirsiniz.

Nitekim özellikle önemli pek çok grev bu gerekçeyle yıllardır ertelenmekte, fiilen yapılamaz hale getirilmektedir. Üstelik Bakanlar Kurulu çoğu zaman grev ertelemesi kararının genel sağlık ya da milli güvenlik değil ekonomik gerekçelerle alındığını açık açık söylemektedir. Örneğin 2003-2004 yıllarındaki Şişe Cam grevleri ertelenirken resmi gerekçe milli güvenlik olarak belirtilmiştir, ama hükümet sözcüsü Cemil Çiçek basına “söz konusu kararı otomotiv sektörüne ve ekonominin geneline verdiği zarar nedeniyle aldık” demekte bir beis görmemiştir. Bu karar alınmadan önce patron örgütlerinin hükümet nezdinde yaptıkları ricaların, yazılan mektupların da aleni olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Hepsi hâlâ gazete arşivlerinde durmaktadır.

Ertelemelerin temel gerekçesinin patronlar sınıfının genel çıkarları olduğunu, bu konudaki herhangi bir Bakanlar Kurulu kararına bakarak da görebiliriz zaten. Örneğin 2003 Şişe Cam grevinin ertelenme gerekçesi şöyle idi: “Grev uygulanan Türkiye Şişe Cam Fabrikalarının işyerinin üretim kalemleri itibariyle kendi sektöründe sanayinin ikmal kaynağı olduğu, grevin ihracat gelirlerinde önemli azalmaya neden olacağı, bu durumun ise milli ekonomiye zarar vereceği, üretim yapılan cam fabrikalarının dur-kalk şeklinde çalışmasının olanaklı olmadığı, grev nedeniyle üretim dursa dahi fırınların normal üretim yapıyormuş gibi hammadde ile beslenmesinin sağlandığı, günümüzde «milli güvenlik» kavramının güçlü bir ekonomiyi gerektirdiği ve kapsadığı, milli ekonomiye zarar verecek her girişimin ise milli güvenliğe zarar verdiği...”

“Milli güvenlik” kavramı güçlü ekonomiyi gerektirdiğine göre her grev milli güvenliğe, yani burjuvazinin güvenliğine zarar verecektir elbet! Gerçi Danıştay söz konusu erteleme ile ilgili kararı iptal etmiştir ama Bakanlar Kurulu ikinci bir erteleme kararı almakta gecikmeyip grevin yapılmasını fiilen engellemiştir.

Bir başka çarpıcı örnek de Lastik-İş Sendikası’nın toplu iş sözleşmesi görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanan Goodyear, Türk Pirelli ve Brisa lastik fabrikalarında aldığı grev kararının Bakanlar Kurulu tarafından, “milli güvenliği bozucu nitelikte” görülerek 60 gün süreyle ertelenmesidir. Bu işyerlerinde sendikanın grev kararı alması karşısında yapılan erteleme 12 Eylül’den sonra dördüncü kez uygulanıyordu. Yani fiilen sendikaya aldığı grev kararlarının hiçbiri uygulatılmamıştı. Grev ertelemesi de “milli güvenlik” gerekçesine şöyle uyduruluyordu. “Lastik-İş tarafından motorlu taşıt araçları ile diğer araç ve iş makineleri için lastik üreten üç işyerinde uygulanmakta olan grev, ülke lastik üretiminin çok büyük bir bölümünün bu işyerlerinde üretilmesi nedeniyle başta Türk Silahlı Kuvvetleri olmak üzere ulaştırma ve iş makinelerinin kullanıldığı tüm sektörlerin lastik ihtiyaçlarını olumsuz yönde etkileyeceği hususu göz önüne alındığında söz konusu grevin genel hayatı dolayısıyla milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu görüldüğünden, Bakanlar Kurulu (...) grev ertelemesi kararı almıştır.”

Bu kararlar ve onların dayandıkları yasa maddeleri bizlere açıkça “burjuvaları zora sokacak grevler yapamazsınız, biz de istediğimiz zaman istediğimiz grevi erteleriz” demektedir. Türk Hava Yolları’nda çalışan işçilerin “yasadışı grev” gerekçesiyle işten atıldıkları söylüyor Başbakan. Ancak yukarıda andığımız ve benzeri onlarca örnek bize THY işçilerinin “yasal grev” yapmasına da hiçbir zaman izin verilmeyeceğini gösteriyor. 12 Eylül faşist darbesinin ürünü olan yasalar kalkmadıkça da bu durum hiçbir önemli grev için değişmeyecektir. İşçi düşmanı yüzünü sergilemek konusunda iyice pervasızlaşan ve her defasında en âlâsından bir burjuva partisi olduğunu kanıtlayan AKP de grevlerde işçi sınıfı aleyhine kararlara imza atmaktan çekinmeyecektir.

Demek ki Türkiye işçi sınıfının ve onun bütün örgütlerinin önünde mevcut yasaları değiştirmek için mücadeleyi yükseltme görevi durmaktadır. Bu engeller aşılmadan kalıcı kazanımlar elde etmek mümkün değildir. Grevler çok uzun yıllar boyunca yasadışı eylem sayıldı. Ama işçi sınıfı grevi bir mücadele silahı olarak kullanmaya başladığı yıllarda, mücadeleci işçiler iş bırakmak yasal mı değil mi diye düşünerek hareket etmiyordu. Çünkü onları yasalar değil haklı olup olmadıkları ilgilendiriyordu. Tıpkı 1963 yılında “yasadışı” olarak greve çıkan ve militanca mücadeleleriyle grevi yasalara hak olarak yazdıran Kavel işçileri gibi. Bugün de işçiler haklar elde etmek istiyorlarsa mücadelelerini yasaların belirlediği sınırlarda sürdürme çekingenliğiyle davranmamalı, Kavel işçilerinin gösterdiği cüreti gösterebilmek için güç toplamalıdır. Çünkü grev yasaklarını aşmanın yolu örgütlü bir biçimde militanca mücadele etmekten geçiyor.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 89, Ağustos 2012