Navigation

Fukuşima’da Nükleer Felâketin Etkileri Devam Ediyor

8,9 büyüklüğündeki deprem, ardından kıyılara vuran tsunami ve tsunaminin yıkıcı etkisiyle ağır hasar gören Fukuşima Daiiçi nükleer santrali. 11 Martta Japonya’nın kuzeydoğusunda doğal bir afet olarak başlayan ve kapitalist bir toplumda yaşıyor olmamız yüzünden felâket noktasına doğru hızlı adımlarla tırmanan gelişmelerin önü hâlâ alınabilmiş değil. Coğrafi olarak ülkenin yüzde 20’sinin felâketten zarar gördüğü ve 520 bin civarında kişinin bölgeden tahliye edildiği Japonya’da ölü ve kayıp sayısı 30 bine yakın.

TEPCO (Tokyo Elektrik Enerjisi Şirketi) ve Japon hükümeti ise felâketin başından bu yana gerçekleri halktan gizleme ve insanları yanıltma yoluna gitti. Bunlar, büyük medya kuruluşlarıyla birlikte, “doğal afetin büyük yıkıcılığına rağmen” gerekli tüm çalışmaların yapıldığını, çevreye yayılan radyasyonun zararlı sınırların altında olduğunu tekrarlayıp durdular.

Ne var ki, TEPCO ve Japon hükümeti halkı aldatmak için ne kadar uğraşırsa uğraşsın felâketin boyutları her geçen gün daha da net biçimde ortaya çıkıyor. Dünyadaki başka pek çok şirketin de yaptığı gibi, teknolojinin ulaştığı düzeyin altını sürekli çizerek nükleer enerji tesislerinin yüzde yüz güvenli olduğu efsanesini yıllar içerisinde oluşturan TEPCO ve Japon hükümeti, felâketin her aşamasında çuvallamaya devam ediyor. Yeraltı sularını, denizi ve toprağı etkileyen, rüzgâr aracılığıyla da geniş bölgelere yayılan radyasyon nedeniyle, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumunun deyimiyle Çernobil kazasından bu yana dünyanın gördüğü en büyük nükleer felâket yaşanıyor.

Okyanusa tonlarca radyasyonlu su karışıyor

Son zamanlarda açıklanan raporlarla birlikte Daiiçi nükleer santralinin birinci, ikinci ve üçüncü kısımlarındaki yakıt çubuklarının neredeyse tamamının eridiği ortaya çıktı. Diğer yandan, yakıtları soğutmak için kullanılan su başlı başına bir sorun haline gelmektedir. Çünkü yakıtları çevreleyen su sürekli olarak radyoaktif kirlenmeye maruz kaldığı için bu kirliliğin temizlenmesi gerekmektedir.

Nitekim TEPCO bir Fransız şirketine günde 1200 ton suyu ayrıştıracak kapasitede bir sistem kurdurarak bu sorunu aşmaya çalıştı. Ancak radyoaktif sezyum maddesini toplayan cihazların kartuşlarının bir gün bile bitmeden dolmuş olması yüzünden arıtma işlemi durdurulmak zorunda kaldı. Aslında bu durum bile sudaki radyasyon oranının raporlarda ifade edilenlerden çok daha fazla olduğunun bir göstergesidir. TEPCO’nun radyoaktif olarak kirlenmiş su için yeraltında yaptığı depo ise Ağustos ayında bitecek. Ancak o deponun kapasitesi de sorunu çözecek düzeyin oldukça altındadır. Depo sadece 10 bin ton su alabilecek kapasitededir.

Şimdi havuzlarda biriken bu 110 bin ton kirli suyun birkaç hafta içerisinde yağmur sularıyla birlikte okyanusa karışmasından endişe ediliyor. Gerçi TEPCO daha önce 57 bin ton radyasyonlu suyun okyanusa akıtıldığını itiraf etmişti ama bekleyen tehlike bunun çok daha ötesindedir. TEPCO radyasyonlu suyun okyanusa karışmasını önlemek için yapılması önerilen yeraltının derinliklerine kadar uzanan kalın istinat duvarı inşaatını ise 100 milyar yene yaklaşan maliyeti nedeniyle reddediyor. Bu miktarın şirketin borçlarını arttıracağı için hissedarlarını olumsuz etkileyip hisse senedi değerini düşüreceğini, bu yüzden şirketin böyle bir yükün altına girmesinin söz konusu olamayacağını söylüyor.

100 milyar yen mi, doğanın radyoaktif kirlenmeye maruz bırakılması mı? Kapitalistlerin bu soruya verdikleri yanıt nettir. Görülmektedir ki, maliyeti düşürme hesapları yüzünden ancak 3 metrelik dalgalar karşısında etkili olabilecek biçimde setler inşa eden, yakıt çubuklarının kullanılamaz hale geleceği korkusu ile başlangıçta tuzlu deniz suyunu soğutma için kullanmaktan kaçınan şirket, kapitalist aklın yolunu izleyerek felâketin boyutlarını katlamıştır. Bugün de sürdürmekten kaçınmadığı bu anlayış yüzünden yeni belâlara yol açmaktan geri duramamaktadır. Yaşananlar, doğanın tahribatı ve insanların ölümü pahasına bile olsa kapitalistlerin kârlarını arttırmaktan başka bir şey düşünemediğinin, bu yüzden de kendi yol açtıkları sorunlarla baş edebilme yeteneğinden uzak olduklarının açık örneğidir.

Kapitalistler felâketin faturasını işçi sınıfına ödetmeye çalışıyorlar

Bütün olanlara rağmen Japon hükümeti ülkedeki 54 nükleer santralden Fukuşima dışındakilerin faaliyetini sürdüreceğini açıklamakta ve bir burjuva hükümet olarak nükleer politikalarından vazgeçmeyeceğini ortaya koymaktadır. Üstelik sermaye sistemi bütün yaşananların gerçek sorumlusu olduğu halde faturayı işçi sınıfına kesme yüzsüzlüğünü de göstermiştir. TEPCO firmasının fonlanmasını gündemine alan hükümet, büyük bankaların 1,2 trilyon yen kredi sağlamasına yardımcı olmuş, bu bankalara TEPCO için güvence vermiştir. Aynı hükümetin Sağlık, İş ve Hazine Bakanı ise yayımladığı genelgeyle, yıkımın gerçekleştiği günlerde işlerine gidemeyen, canlarıyla uğraşan işçilere patronların ücret ödemesine gerek bulunmadığını açıklamaktan bile kaçınmamıştır. Elektrik kesintisi nedeniyle üretim yapamayan fabrikalardaki binlerce işçinin işten atılmasına göz yummuştur. Binlerce işçinin işsiz kalmasının yanı sıra hükümet kamu işçilerinin ücretlerinde indirim yapma ve yeni vergileri işçilerin sırtına bindirmeyi gündemine almıştır.

Ecevit hükümetinin 1999 depremi sırasında izlediği yolun Japonya’daki hükümet tarafından da takip ediliyor olması, egemen sınıfın benzer durumlarda dünyanın her yerinde aynı reflekslere sahip olduğunu da bizlere hatırlatıyor. Japon burjuvaları bu saldırıları hayata geçirmek için yine dünyanın her tarafında işçilere söylenen “zor günlerde bir arada olmaya, dayanışmaya ihtiyacımız var” yalanını da bol miktarda tekrarlıyorlar ve bu yalana işbirlikçi sendikaların da eşlik etmesini sağlıyorlar.

Her şeye rağmen işçi sınıfı içerisinden mücadeleci işçilerin sesleri de yükseliyor. 17 Martta Hiroşima’daki elektrik şirketi işçileri, diğer nükleer santral karşıtlarıyla birlikte şirket önünde bir eylem düzenlediler. Özellikle Çiba Demiryolu İşçileri Sendikası “Doro-Çiba”, gelişmeleri hem Japon işçilerine hem de tüm dünyadaki işçilere duyuruyor, eylemler düzenliyor, nükleer felâketin sonuçlarına karşı mücadeleyi ve dayanışmayı örgütlemeye çalışıyor. Sendika “tüm dünyada nükleer santralleri durdur” sloganıyla 6 Ağustosta Hiroşima’da düzenlenecek büyük eyleme hazırlanıyor.

Sadece işçiler değil, özellikle Fukuşima yöresindeki çiftçiler de protestolar düzenliyorlar. 26 Nisanda Tokyo’da TEPCO’nun merkez binasının önünde gerçekleştirilen eylemde, Litate köyünden gelenler hükümetin uzun süredir “bir sorun yok” demesine rağmen şimdi köylerini boşaltmalarını istediğini, bu süre içerisinde kendilerinin ve çocuklarının radyasyona maruz kaldığını dile getirdiler. “Hükümet TEPCO’nun çıkarları için bizi umursamadı” diyen köylüler, hükümetin köylerinde eskiden var olan olanakların aynısını sağlamak zorunda olduğunu, bunu sağlamazsa köylerini bırakmalarının söz konusu olmadığını söylediler.

Yapılan konuşmalara hükümete ve TEPCO’ya duyulan öfke damgasını vuruyordu: “Kardeşler, bölgemizde neler olduğunu anlamaya çalışın. Oldukça mantıksız ve kötü bir durumdayız. Nükleer kaza insan yapımı bir felâkettir. Nükleer kaza haberleri her gün rapor edilmektedir. Ama nükleer santrallerin kapatılması talebi tamamen ihmal ediliyor. Bu çok utanmazca ve kabul edilemez. İçimiz öfkeyle kaynıyor. Son çaremiz, ülkenin dört bir yanından gelen ve nükleer santralleri durdurmak isteyenlerin öfkeli seslerini birleştirmektir.”

Japonya’da kapitalist düzenin açmazlarının insanları ve doğayı içerisine düşürdüğü durum, dünyanın her yerindeki işçiler için büyük dersler taşıyor. Kapitalistlerin emperyalist çağda etkili bir güç olmak için hayata geçirdikleri nükleer enerji politikaları bütün unsurlarıyla insanlığa ve doğaya karşı bir tehdit olmaya devam ediyor. Tüm insanlık adına işçi sınıfının çıkarı bu politikalara karşı çıkmayı gerektiriyor.

Akkuyu’dan başlayarak bir nükleer santraller kurma atağına kalkacak olan Türkiye burjuvazisinin de niyetleri ve algılayışı Japonya’daki sınıfdaşlarından farklı değildir. Başbakan Erdoğan’ın “son teknoloji ürünü bir santral kurduracağız” laflarının, TEPCO’nun “santrallerimiz yüzde yüz güvenli” şeklindeki boş böbürlenmesinden bir farkı yoktur. Kapitalistler sermayelerini büyütmek hırsıyla büyük felâketlerin yolunu döşemekte, işçi sınıfı ise bunun bedellerini ödemektedir. Bu yüzden Türkiye işçi sınıfı hem kendi burjuvalarının heveslerini kursaklarında bırakmak hem de Japonya’daki sınıf kardeşleri ile dayanışmak için sınıf örgütlerini harekete geçirmelidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, No: 76, Temmuz 2011