DİSK Tarihi ve Militan Sınıf Sendikacılığı

Selim Fuat

Temmuz 2008






4. Bölüm

12 Eylül 1980’de iktidara gelen faşist yönetim, DİSK’i ezilmesi gereken başlıca hedeflerden biri olarak gördü. DİSK’in çalışmalarını durdurdukları gibi, genel başkandan sendikalardaki işyeri temsilcilerine kadar binlerce kişiyi gözaltına aldılar. DİSK’li tutsakların çoğuna 100 günü aşan gözaltı süreleri boyunca her türlü işkenceyi uyguladılar.

78 idam istemini de içeren 1477 sanıklı DİSK davası, 24 Aralık 1981’de İstanbul Sıkıyönetim Mahkemesinde başladı. Sanıkların mahkeme sorgusu 16 ay sürdü, Selimiye’de başlayan tutukluluk sonradan Davutpaşa Kışlasında devam etti. Birçok DİSK yöneticisi buradaki avcı köşkü Otağ-ı Hümayun’da işkence gördü. Savcılar esas hakkında mütalaalarını ancak 15 Ocak 1986 tarihinde okudular. 25 Şubatta ise DİSK’in savunması başladı. Abdullah Baştürk’ün 500 sayfayı aşan savunması, DİSK’in savunması olarak kabul edildi.

Mahkeme, kararını dava başladıktan 5 yıl sonra, 24 Aralık 1986’da verdi. Kararda DİSK’in ve üye sendikaların kapatılması, 261 yönetici ve 3 uzmanın toplam 2053 yıl hapisle cezalandırılması yer alıyordu. Gerekçeli karar ise yasaları ihlal edecek biçimde geciktirilerek 1989 yılında açıklanacaktı. Bunun üzerine karar DİSK’liler tarafından temyiz edildi. Faşizmin artık çözülmüş olduğu ve dünyadaki siyasal atmosferin de büyük bir dönüşüm geçirdiği koşullarda, hükümetin Ceza Yasasındaki ünlü 141, 142 ve 163. maddeleri kaldırma kararı alması, DİSK davasının yönünü değiştirecekti. Nihayet Askeri Yargıtay 3. Dairesi, Ceza Yasasının 141. maddesinin iptali üzerine, davanın açılmasından tam 10 yıl 10 ay sonra, 16 Temmuz 1991’de, mahkemenin kararını bozdu ve DİSK davasından yargılananlarla ilgili olarak beraat kararı verdi.

DİSK davası beraat ile sonuçlanmıştı sonuçlanmasına ama geride DİSK’ten de eser kalmamıştı. 12 Eylül faşizmi 60’lı yıllardan başlayarak yükselen işçi sınıfı hareketini öyle bir ezmişti ki, DİSK’in bu yılların militan deneyimlerini yeni işçi kuşaklarına aktaracak bir örgütlenmesi artık yoktu. 1989 Bahar Eylemleri ve Zonguldak madencilerinin eylemleri ile bir kımıldanma yaşansa da, militan işçi kuşağı, siyasal ve sendikal tüm işçi örgütlerinin ezilmesi ve büyük ölçüde tasfiye olmasıyla yıpranmış ve dağılmış bir halde bulunuyordu. Bu duruma bir de SSCB’nin çöküşü eklenince, işçi sınıfı hareketindeki gerileme en üst boyuta ulaştı. DİSK’in bundan sonraki sürecine bu durum damgasını vuracaktı.

DİSK’in yeniden kuruluşu ve “yeni” mücadele hattı

1991’de mahkeme beraat kararı verdiğinde DİSK’in görevleri süren yöneticilerinin dışında hiçbir üyesi kalmamıştı. Ancak, Turgut Özal önüne geçmeye çalışsa da, mal varlığının ve parasının bir kısmı DİSK’e iade edilmişti. Böylece DİSK, 12 yıl sonra tekrar çalışmalarına başladı. Son olağan genel kurulunu 1980 yılında yapan DİSK, yeni başkan ve yönetimini belirlemek için 1992 yılında 8. genel kurulunu topladı. Genel başkanlığa konfederasyonun kurucularından Kemal Nebioğlu seçildi. Bu dönemde DİSK için birinci öncelik yeniden toparlanmak, “ete kemiğe bürünmek” için çalışmalar yapmaktı. Ne var ki DİSK, 12 Eylül’ün yasal düzenlemelerinin sendikal mücadeleyi oldukça zorlaştırmasının da etkisiyle 1980 öncesinin sendikal gücüne ve hareketlilik düzeyine bir daha ulaşamayacaktı. 12 Eylül’ün yarattığı yeni düzene ayak uydurmaya çalışan DİSK, yapılan toparlanma çalışmaları ile bazı işkollarında barajları aşabilecek üye sayısına kavuştu. Ancak bazı sendikaları da kapandı.

DİSK’in yeniden açıldığı 1992 yılına kadar geçen sürede Türkiye’de ve dünyada sınıflar arası mücadelede güç dengesi burjuvaziden yana büyük bir kayma yaşamış ve sermayenin işçi sınıfını hedef alan çeşitli biçimlerdeki saldırıları artan ölçüde başarı kazanmaya başlamıştı. Özelleştirmelerin yanı sıra, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma ve diğer güvencesiz çalıştırma biçimleri yaygınlaşıyordu. Sovyetler Birliği ile birlikte diğer bürokratik diktatörlüklerin dağılmasıyla, “serbest piyasa” tekrar sihirli bir sözcük haline getirilmiş ve onun “kerameti” herkesi etkilemeye başlamıştı. Bu değişimler elbette DİSK’e de sirayet edecekti.

Bu şartlar altında gerçekleştirilen ve bir bakıma “yeniden kuruluş” niteliği taşıyan kongreden çok kısa süre sonra (Haziran 1992) DİSK’in Ören tesislerinde “DİSK ve Bağlı Sendikaların Genişletilmiş Ortak Toplantısı” düzenlendi.

Ören toplantısı DİSK’in bundan sonra izleyeceği çizgi konusunda iki eğilimin birbiriyle mücadelesine sahne oldu. Bir tarafta, DİSK’in geçmişteki gibi sınıf kimliğini vurgulayan mücadeleci bir sendikal anlayışı yine sürdürmesi gerektiğini savunanlar bulunuyordu. Ancak sendikaların bu mücadeleci anlayışı hayata geçirmesini sağlayacak devrimci kadroların zayıf olması, bu eğilimin DİSK’te belirleyici olmasının önünde büyük engeldi. Diğer tarafta ise, özetle Türkiye ve dünya ölçeğinde değişen şartları öne süren ve bu temelde sınıf sendikacılığı değil “çağdaş sendikacılığı”, mücadeleci bir tavrı değil, sermayeyle uzlaşma ve işbirliğini öne çıkaran “toplumsal mutabakat” anlayışını savunanlar yer alıyordu.

İki eğilim arasındaki bu mücadeleyi zamanın ruhuna uygun olarak “çağdaş sendikacılık” çizgisi kazandı. Başkan Kemal Nebioğlu’nun toplantıda yaptığı konuşma da bunu ilan edici nitelikteydi: “12 yılda çok şey değişti. Bizim kongremize TİSK (Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu) başkanı sayın Refik Baydur geldi. Biz de önümüzdeki günler içerisinde TİSK’i ve genel başkanı ziyarete gideceğiz. Meseleleri oturup tartışacağız, biz diyalogdan, demokrasinin kural ve kurumlarının sağlıklı işlemesinden yanayız. Artık sorunları kavgayla değil masada çözeceğiz.

DİSK yönetimi o günden bu yana da bu çizgisini geliştirerek ve perçinleyerek yoluna devam etti. Yeni gelen yönetimler de bu çizgiden çıkmadılar. Sınıf işbirlikçi anlayışı kuvvetlendirdiler. Bunun çarpıcı bir ifadesi DİSK’in işçi eğitimlerinde ele aldığı konu ve içeriklerde bulunabilir. Geçmişteki eğitimler kapitalist sömürüyü, sınıflı toplumlar tarihini, artı-değeri, işçi sınıfının kapitalist toplumdaki yerini vb. anlatırken, şimdi Avrupa Birliği’nden gelen yardımlarla örgütlenen eğitimlerin içeriğini “liderlik”, “etkin iletişim”, “yeni yönetim teknikleri” ve “sosyal diyalog” gibi konular oluşturuyordu. Ayrıca, son yıllarda, DİSK yöneticilerinin burjuvazi içinde süren it dalaşında taraf olarak işçilerin statükocu burjuva kesimin arkasına takılmasına hizmet etmekten kaçınmadıklarını da görüyoruz.

Bütün bunlar da gösteriyor ki, bir zamanlar işçi sınıfının geniş kitleleri için bir çekim merkezi haline gelen ve verdiği mücadele ile burjuvazi tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanan DİSK’in yerinde bugün yeller esmektedir. DİSK, sendika bürokrasisinin elinde, diğer konfederasyonlardan temelde pek farkı olmayan bir yapı haline gelmiş, onu devrimci işçi sendikaları konfederasyonu yapan geleneğinden fersah fersah uzaklaşmıştır.

Militan sınıf sendikacılığı anlayışını güçlendirelim

Belli başlı kesitlerini hatırlatmaya çalıştığımız DİSK’in bu “kısa” mücadele tarihi, inişleri ve çıkışlarıyla, doğruları ve yanlışlarıyla birlikte önemli deneyimlerle doludur. Bu yüzden militan sınıf sendikacılığı anlayışını egemen kılmak isteyenlerin, öncü işçilerin taban örgütlerine dayanarak DİSK’i pratikte nasıl bir mücadele örgütüne dönüştürdüklerinden öğrenecekleri çok şey vardır.

Türkiye işçi sınıfının sınıf bilinci kazanmasında rolü çok büyük olan DİSK, mücadeleci çizgisiyle işçilerin birçok kazanım elde etmelerini sağlamıştır. DİSK sendikaların siyasetten bağımsız olmaları gerektiği anlayışına karşı mücadele ederek kendini var etmişti. Yaşanılan deneyimler, partiler üstü sendikacılık anlayışına karşı sınıf sendikacılığını temel alan bir mücadelenin, işçi hareketinin ücret sendikacılığının ötesine geçerek militan bir karaktere bürünmesine yol açtığını net bir biçimde göstermiştir. Militan sınıf sendikacılığı anlayışına göre, sendikalar siyasetten değil, burjuvaziden, onun partilerinden ve devletinden bağımsız olmalıdır. Bugün bu anlayışı egemen kılmak öncü işçilerin önünde duran bir görevdir.

DİSK, sendikaların siyasetten bağımsız olması anlayışına karşı çıkmasına rağmen, burjuva devlete ve ‘61 Anayasasına ilişkin yanılsamalardan kurtulamamıştı. Ancak DİSK içindeki militan işçiler, haklarını korumanın ve geliştirmenin yolunun yasal engelleri aşma gayretini göstermekten geçtiğini deneyimleriyle öğrenmişlerdi. Derby’deki fabrika işgalleri, Alpagut deneyimi ya da 15-16 Haziran örneklerinde olduğu gibi yasaları değil mücadelenin meşruluğunu temel alan eylemler bunu göstermişti.

İşçiler sendika hakkını dişediş mücadelelerle kazandıkları için, kendilerinin dışında bir yapı olarak algılamadıkları DİSK’e sonuna kadar sahip çıkma bilincine de ulaşmışlardı. Bu sahip çıkışı da sözlerle değil aktif biçimde ortaya koyuyorlardı. İşçilerin kendi örgütlerine bu sahip çıkma tarzlarını bugün de hayata geçirmek sınıf hareketini güçlendirmek için hayati önem taşıyor. Bunu gerçekleştirmek için de öncelikli olarak, sendikaların yapılarının, işleyişlerinin değiştirilmesi için mücadele verilmelidir. Bugün sendikalarda belirleyici olanlar sendika bürokrasisidir. Oysa sendikalarda kararları alanlar bizzat işçiler olmalıdır. Bunun temelleri de taban örgütlülüklerini oluşturma perspektifiyle yürütülecek sabırlı bir çalışmayla atılabilir. Olabildiğince geniş ve canlı işyeri örgütlülüklerini oluşturmak, bunların hem karar hem de denetim organları olmasını sağlamak, sendikal demokrasinin hayata geçirilmesinin olmazsa olmaz koşuludur.

Çok açık ki, sendikal bürokrasi sendikalardaki demokratik işleyişin en büyük düşmanıdır. DİSK tarihinde de tanık olduğumuz gibi, işçi sınıfı hareketinin gerilemeye başladığı her dönemde sendika bürokrasisi hep güçlenmiştir. Bugün de sendika bürokrasisi sınıf hareketinin önündeki en büyük engellerden biridir. Ancak sendika bürokrasisinin böylesi dönemlerde ele geçirdiği bu güç öncü işçiler için yıldırıcı olmamalıdır. Bu nedenle sendikalara küsüp bu örgütlerden umudu kesmek, bu örgütleri burjuvalara ve onların ajanlarına kendi ellerimizle teslim etmekten başka anlama gelmez. Tersine sendikalara üye olmak, onlara sahip çıkmak, bu bilinci yaygınlaştırmak ve tabanın sendika yönetimi üzerinde denetim kurması için sabırla çalışmak gereklidir.

Bugünkü mücadeleci işçilerce giderek daha fazla ihtiyaç hissedilen bir husus da, işçilerin çıkarlarının ulusal bir çerçevede değil enternasyonalist bir bakış açısıyla savunulması meselesidir. Çünkü işçi sınıfının kurtuluşu ne yerel ne de ulusal bir sorundur. İşçi sınıfının bütünsel çıkarları mücadelenin enternasyonalist bir bakış açısıyla kavranmasını ve örgütlenmesini gerektirir. Bu nedenle, ulusal sınırları aşmak ve milliyetçi önyargıları kırmak için mücadele etme görevi de öncü işçilerin önünde durmaktadır. Ancak bütün bu görevlerin yerine getirilmesi için öncü işçilerin devrimci bir bilince ulaşabilmeleri ve devrimci bir siyaset izlemeleri gerekmektedir. Bu da ancak burjuvaziden ideolojik, politik ve örgütsel açıdan bağımsız bir siyasal önderlik ile mümkündür. Bugün işçi sınıfının ve özel olarak da sendikaların içinde bulunduğu durumun nedeni böyle bir önderliğin olmamasıdır. Bu sadece Türkiye’deki işçilerin değil tüm dünyadaki işçilerin ihtiyaç duyduğu yakıcı bir eksikliktir.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:43, Ekim 2008)