Navigation

DİSK Tarihi ve Militan Sınıf Sendikacılığı

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
1.bölüm

Gerici koşulların pekiştirdiği atalet halinden yavaş yavaş da olsa silkinme alametlerinin görüldüğü, grevlerin, direnişlerin ve burjuvazinin gündeme taşıdığı saldırı yasalarına karşı tepkilerin artmaya başladığı bugünlerde, sendikalarda militan sınıf mücadelesi anlayışını güçlendirme ihtiyacı işçi sınıfı açısından giderek daha yakıcı bir hal almaya başladı. Bu ihtiyaç giderilmedikçe, bu kımıldanmaların sendikalarda hâkim durumda bulunan burjuva anlayışların elinde pörsüyüp boğulması kaçınılmazdır.

Militan sınıf sendikacılığı anlayışının yaygınlaşması ve güçlenmesi, bu perspektife sıkı sıkıya bağlı öncü işçilerin kararlı çabaları ile mümkün olacaktır. Ancak bu anlayışı güçlendirme sorunu sadece sendikal alanın dinamikleriyle de çözülemez. Bu durum en başta işçi sınıfının devrimci örgütlülüğüne diyalektik bir ilişkiyle bağlıdır. Çünkü “devrimci örgütlenmenin kırbacını hissetmeyen sendikal mücadele, burjuvazinin yedeğine koşulmaktan asla kurtulmamıştır ve kurtulamaz da. (Elif Çağlı, Sendikal Mücadelede İlkeli Tutum, MT, Kasım 2006) Dolayısıyla militan sınıf sendikacılığını güçlendirmenin yolu, işçi sınıfının devrimci örgütlülüğünü ilerletmekten geçmektedir.

Militan sınıf sendikacılığını geliştirmenin önemli unsurlardan biri de tarih bilincidir. Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihi görece kısa olsa da bugünün militan işçileri için öğretici örneklerle doludur. Türkiye’de sendikal mücadelenin gelişmeye başladığı dönem aynı zamanda militan sınıf sendikacılığının ilk örneklerini sergileyecek olan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’in de mayalanma ve doğum yılları olmuştur. Bu dönemde yaşanan, pek çok yönden olumluluk içeren örnekler ve sonrasındaki gelişmeler bugünün öncü işçilerinin mücadelelerine ışık tutacak niteliktedir.

Türkiye’de sendikacılığın gelişmesi ve DİSK’in oluşma dönemi

Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde ve TC’nin kuruluşuna denk düşen yıllarda adımlar atmaya başlayan sendikal mücadele TC’nin kurulması ile birlikte büyük bir baskı altına alınmış ve kelimenin tam anlamıyla ezilmişti. Ne var ki, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında, SSCB’nin dünya işçi hareketi üzerinde giderek artmakta olan etkisini kırmak ve işçi hareketini denetim altına almak için, emperyalist-kapitalist sistem birçok ülkede birtakım demokratik açılımlara gitmek zorunda kalmıştı. Bu dönemde Türkiye’de de benzer açılımlara başvurulmak zorunda kalındı. 1946’da çok partili rejime geçilmesi ve sendikal örgütlenmeye (grev ve toplu sözleşme yasağı kaldırılmaksızın) izin verilmesi, esas olarak bu konjonktürün sonucuydu.

Bu dönemde gelişen işçi örgütlenmelerinin büyük bir kısmı sosyalistlerin öncülüğünde gerçekleşti. “1946 sendikacılığı” olarak anılan bu dönemdeki sendikalar Türkiye Sosyalist Partisi (TSP) ve daha çok Şefik Hüsnü başkanlığındaki Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi (TSEKP) tarafından kurulmuştu. Bu yüzden daha baştan militan bir tarzda sınıf mücadelesi yürütme perspektifi ile kurulan bu sendikalar derhal burjuvazinin hedefi haline gelmişti. Nitekim, ceza kanununun ünlü 141. maddesinin kapsamında yapılan bir değişikliğe dayanan sıkıyönetim kararı ile mevcut sendikalar 16 Aralık 1946’da kapatılmış, yöneticileri kovuşturmaya uğramıştı. Bu durum işçilerin sendikalarda örgütlenmesi konusunda olumsuz bir etki yapsa da, bir işçi bürosu oluşturup çalışmalara başlayan CHP, sendikalar üzerinde etkili olmaya başladı. Bu da diğer burjuva partileri harekete geçirdi ve kısa zamanda tüm sendikalar CHP ve DP tarafından parsellendi. Aynı süreçte Truman Doktrini ve Marshall Planı uygulamalarının bir parçası olarak ABD’nin sendikal örgütleri AFL ve CIO antikomünist sendikacılığı örgütlemek için Türkiye’de de çalışmalara başlamış ve nihayetinde bu çabanın sonucu olarak 31 Temmuz 1952’de Türk-İş kurulmuştur. Yani başlangıçta militan bir mücadele hedefi ile kurulan sendikalar, burjuvazi tarafından bertaraf edilip yerlerini devlet güdümlü işbirlikçi sendikalara bırakmışlardır.

Bu yüzden sendikal mücadelenin işçi kitleleri nezdinde itibar bulması ve gelişmesi ancak toplumsal bir yükselişin yaşandığı 1960’lı yılların başlarından itibaren söz konusu olabilmiştir. Bu dönemde oluşan görece özgürlükçü ve yenilikçi hava siyasal ve sendikal alanı canlandıracaktı.

Bu yıllarda sendikal mücadelede militan bir anlayışın yeşermesine etkide bulunacak en önemli gelişme Türkiye İşçi Partisinin (TİP) kuruluşu olmuştur. Türkiye işçi sınıfı hareketinde 1946 yılından itibaren etkin kılınmaya çalışılan “siyaset dışı sendikacılık” anlayışına karşı sınıfın öncü kesiminde giderek büyüyen tepkiler sonucunda TİP, Avrupa’da sendikaların etkin olduğu İngiliz İşçi Partisi gibi örneklerin verdiği esinle, 12 sendikacı tarafından 13 Şubat 1961’de kurulmuştu. Partiyi Türk-İş tabanına oturtmayı ve yönetiminden destek bulmayı uman kurucular, işçilerin haklarını savunmada sendikaların yanı sıra bir de siyasal partiye sahip olmalarının ellerini kuvvetlendireceğini düşünüyorlardı. 27 Mayıs 1960 darbesinin ardından askeri yönetimin yeni anayasayı hazırlayacak Temsilciler Meclisine işçileri temsilen 6 sendikacıyı alması, sendikacıların siyasal yaşama katılmaları konusunda cesaretlenmelerine vesile olmuştu. Normal olarak, böylesi bir zeminde ve bu perspektiflerle kurulan TİP’in kuruluş dönemindeki programı ve kadrolarının çoğunun niteliği, sosyalist bir sınıf partisi görüntüsü oluşturmaktan uzaktı. TİP’in ilk başkanı Avni Erakalın, ilk başkanvekili de Kemal Türkler oldu. Bu dar çerçeve içinde bile olsa bir işçi partisi kurulması Türk-İş yönetimini ürkütmeye yetmişti. Derhal bir Çalışanlar Partisi kurulmasına karar verildi. Ancak Yön dergisi çevresindeki aydınların da yoğun destek verdiği bu girişim TİP’in etkinliği karşısında gelişemedi.

Türk-İş yönetiminin desteğine dayanan hesapları suya düşen TİP kurucuları, partiyi canlandırmaya ve bunun için de aydın kesim içinden bir genel başkan aramaya yöneldiler. Kendisi de bir Sosyalist Parti kurma girişiminde iken TİP’in kuruluşu ile planlarını geri çeken ve TİP kurucuları ile temaslarını sürdüren Mehmet Ali Aybar, partinin niteliğine ilişkin bazı ilkelerinin kurucular tarafından kabul edilmesi üzerine genel başkan seçildi. Böylece TİP, kuruluşundan bir yıl sonra, ilk kimliğinden tamamen farklı olarak sosyalizan bir kimliğe bürünmüş oldu. Nitekim bu tarihten sonra TİP hızla, hem eski kuşaktan sosyalistler açısından hem de yeni yetişen devrimci kuşaklar açısından bir çekim merkezi haline gelmeye başladı. Böylelikle uzun bir aradan sonra Türkiye’de ilk defa komünistler, sosyalistler, legal olanaklardan yararlanabilecekleri ve işçi hareketiyle bağlarını geliştirebilecekleri legal bir platforma sahip oluyorlardı. TİP bu yıllar boyunca, parlamentarist ve reformist niteliğine rağmen işçi sınıfı ve gençliğin kitleselleşen mücadelesinin önemli bir mecrası oldu.

Saraçhane mitingi ile 60’lı yılların mücadele perdesi açılıyor

1961 Anayasasında işçilere grev ve toplu sözleşme hakkı tanınmasına karşın, bu haklara ilişkin yasalar henüz çıkarılmamıştı. Bu durumun yarattığı huzursuzluk sebebiyle İstanbul İşçi Sendikaları Birliği (İİSB) yönetim kurulu, sözü edilen hakların bir an önce yasalaşmasını sağlamak amacı ile bir miting düzenlenmesine karar verdi. Bu karar, o güne kadar bin bir türlü baskı ile kendi bağımsız çıkarlarını ortaya koyması engellenmiş işçi hareketi açısından bir çıkışın ifadesiydi. Mitingi Taksim Meydanında düzenlemek isteyen İİSB’nin bu talebi günler süren tartışmalarla reddedildi ve miting yeri Saraçhane olarak belirlendi. Miting Türkiye’nin dört bir yanından gelen işçilerin yüz bin kişiyi aşan katılımıyla 31 Aralık 1961 tarihinde gerçekleştirildi. Politik bilinç düzeylerinin geriliğine karşın işçiler, kendi taleplerini ilk defa bu kadar kitlesel biçimde ortaya koyuyorlardı. Saraçhane Mitingi, o güne kadar sınırlı bir güce sahip olan sendikaların etkili bir güç olarak mücadele alanına çıkmasında önemli bir başlangıç oldu. Bu miting sayesinde, sınıf mücadelesini yükseltme arzusunda olan sendikal kadroların ve öncü işçilerin sınıfın gücüne olan güveni ve cesareti arttı. Bu durum yeni mücadelelerin habercisiydi.

Nitekim ilk ses 28 Ocak 1963 tarihinde İstanbul İstinye’deki Kavel kablo fabrikasından geldi. Türk-İş’e bağlı Maden-İş sendikasına üye 170 işçi, fazla mesai ve kıdem esasına göre verilen yıllık ikramiyelerinin tam olarak ödenmemesini, sendikalarından ayrılmaları için yapılan baskıları ve bu sorunları işveren ile görüşmek üzere seçtikleri temsilcilerinin ve şube başkanlarının işten atılmalarını protesto etmek için iş bırakarak, tezgâh başında oturma eylemi başlattı. Eylemin başlamasının ardından işveren, tüm işçilerin işlerine son verildiğini bildirdi. Bunun üzerine işçiler oturma eylemini fabrika önünde kurdukları çadırlarda direnişe dönüştürdüler.

4-5 Şubat günlerinde de eylemlerini sürdüren işçiler, Vehbi Koç’a ait bu fabrikada çalışan idari personeli işyerine sokmadılar. Polisle çatışmalar ve fabrika önünde meydana gelen olayların ardından 18 Şubatta, 4 işçi hakkında polise karşı geldikleri iddiasıyla tutuklama kararı çıkarıldı. Sarıyer savcılığı da fabrika önünde olan olaylarla ilgili soruşturma yürütmekteydi. Savcılık tarafından yapılan açıklamada, Kavel kablo fabrikasında eylem yapan işçileri işten atan işverenin tutumunun lokavt sayılamayacağı söyleniyor, böylelikle hukukun kimlerin hizmetinde olduğu açıkça ortaya konuyordu.

Kavel direnişi diğer fabrikalarda çalışan pek çok işçi tarafından da desteklendi. Örneğin yine Vehbi Koç’a ait General Electric fabrikası işçileri bir dayanışma kampanyası başlatarak Kavel işçileri için para topladılar. Türk Demir Döküm’de çalışan 800 işçi de başlattıkları yardım kampanyasının yanı sıra sakal bırakma eylemine başladılar. Kavel direnişi Türk-İş’i de sarsmaya başlamıştı. 27 Şubatta güney bölgesinde bulunan 23 sendika başkanı ve 45 yönetici, yaptıkları bir toplantıda Türk-İş’in Kavel direnişinde olumsuz bir tutum aldığını öne sürerek Konfederasyonla ilişkilerini kestiklerini açıkladılar.

Eyleme 2 Mart günü işçi eşleri de katıldı. Direniş sürerken kablo yüklü kamyonların işveren tarafından fabrika dışına çıkarılmak istenmesi üzerine kadınlar barikat kurarak bunu engellemek istediler. Ancak polis ekipleri kadınları dağıttı; olay sırasında pek çok işçi eşi yaralandı. Bu eylemleri ile işçi eşleri de mücadelenin asli bir parçası olduklarını haykırıyor, bunu işçi sınıfına öğretiyorlardı. Sürdürülen görüşmelerin sonunda taraflar anlaşmaya vardı. 4 Martta işçiler işbaşı yaptı. Direnişin sona ermesinin ardından 12 işçi tutuklandı. İşçiler hakkında pek çok konuda davalar açılmıştı. 10 Haziranda tutuklu 6 işçinin serbest bırakılmalarından sonra işten atılmaları üzerine, fabrikanın kaplama bölümünde çalışan 30 işçi toplu halde iş bıraktı. Bu eylem nedeniyle Sıkıyönetim duruma el koydu. Ancak 24 Temmuz 1963’te yürürlüğe giren 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda yer alan bir madde ile, yasanın çıkışından önce grev nedeniyle haklarında takibat yapılan işçilerin davaları düşürüldü. Yasadaki bu madde “Kavel maddesi” diye anılacaktı.

Grev ve toplu sözleşmenin henüz yasak olduğu bir dönemde yapılan Kavel direnişi, Türkiye işçi sınıfı hareketi tarihinde önemli bir dönüm noktası oldu. İşçilerin mücadeleciliği ve diğer fabrikalarda çalışan sınıf kardeşlerinin dayanışması ile burjuvaziyi grev yasalarını çıkarmaya zorlayan Kavel direnişi, burjuvazinin işçi sınıfının önüne çıkardığı engellerle nasıl başa çıkılabileceğinin de en güzel örneklerinden birini ortaya koydu. İşçilerin militanlaşan mücadeleleri, nasıl hak alınacağını, var olan hakların hayata nasıl geçirileceğini herkese gösteriyordu.

Grev hakkının artık burjuva yasalarına da girmesinin ardından 1 Kasımda Trio fabrikasında çalışan lastik işçileri greve çıkmıştı. Ancak grev kararı yasadışı ilan edilerek işçiler para cezalarına çarptırıldılar. 7 Kasımda Bursa’da belediye işçileri yasal olarak kabul edilen ilk grevi gerçekleştirdiler. Direnişler, grevler birbirini takip ediyordu: Mersin Ataş rafinerisinde 321 işçi direnişe çıkmış, İstanbul Bozkurt Mensucatta grev kararı alan 1100 işçi, işveren fabrikayı kapatınca polislerle çatışmıştı. Singer’de, Goodyear’da, Berec’te, Sungurlar’da, daha pek çok fabrikada ve Batman rafinerisinde grev hakkını kullanmayı öğrenen işçiler mücadeleyi tüm yurda yayıyorlardı.

Zonguldak Kozlu’daki kömür ocaklarında da 10 Mart 1965’te başlayan iş bırakma eylemi ve ardından gelişen olaylar işçi sınıfının militanlaşan eylemliliğinin ulaştığı boyutları ortaya koymaktaydı. 6000 işçinin liyakat zamlarının dağıtımındaki eşitsizlikleri protesto amacıyla başlattıkları eylem, valinin ve askeri kuvvetlerin sindirme girişimlerine maruz kalmıştı. 12 Martta işçilerin üzerine jandarmanın açtığı ateş sonucu 2 işçi hayatını kaybetti. Bu olayın ardından Kozlu’ya yürüyen maden işçilerinin üzerinden savaş uçakları alçak uçuş yaparak geçiyordu. Buna karşın eylemlerini sürdüren işçilerin Zonguldak Maden İşçileri Sendikasını basacakları söylentisi askeri ve mülki erkânı iyiden iyiye telaşlandırdı. Böyle bir durumu engellemek için çevre illerden takviye birlikler isteyen vali, şehirdeki bütün resmi daireleri kapattı. Bu arada işçiler Zonguldak’ın bütün giriş çıkışlarını kesmişlerdi. Türkiye’de ilk defa bu çapta bir işçi eylemi yaşanıyordu. Olayların büyümesinden ve daha büyük çaplı bir kalkışmadan ürken hükümet harekete geçti; İçişleri Bakanı, Çalışma Bakanı ve Enerji Bakanı Zonguldak’a geldiler. 13 Martta kendileri ile görüşen bakanlarla anlaşmaya varan işçiler aynı gün işbaşı yaptılar.

Grevi etkin bir silah olarak kullanmayı yükselen eylemliliği ile öğrenen işçi sınıfının karşısında, patronlar kurtuluşu çoğu kez, devletlerinin kendilerine sahip çıkmasında buluyordu. Türkiye’nin dört bir yanında devam eden pek çok grev, patronların hükümetleri tarafından “halkın güvenliğini ve sağlığını koruma” gerekçesi ile erteleniyordu.

İşte böyle bir dönemde hiç boş kalmayan mücadele sahnesine 31 Ocak 1966’da Paşabahçe işçileri çıktı. Türkiye işçi sınıfı tarihinde önemli bir yeri olan ve militan sınıf sendikacılığı ile uzlaşmacı “siyaset-dışı” sendikacılık anlayışları arasındaki örgütsel yol ayrımının ilk adımlarının atıldığı Paşabahçe grevinin temelinde Cam-İş ve Kristal-İş sendikalarının uzun süredir devam eden yetki sorunu yatmaktaydı. Kristal-İş sendikasının işyeri seviyesinde yeni bir toplu sözleşme yapılması talebinin işveren tarafından reddedilmesi üzerine 2200 işçi greve çıktı. İşverenin kanunsuz ilan ettiği greve katılan işçiler 5 Şubat günü Paşabahçe İskele Meydanında bir protesto mitingi düzenlediler. Türk-İş’e bağlı bütün sendika yöneticileri mitinge katıldı. 13 Şubatta TİSK üyesi 12 işveren sendikası bir gazete ilanıyla “maddeten ve manen” grevin karşısında olduklarını ilan ettiler. Grevin sürdürülmesini üstlendiğini açıklayan Türk-İş İcra Kurulu, 21 Martta, işten atılan işçilerin akıbetini işverenin takdirine bırakan ve grevin başlangıcından itibaren geçen süre için işçilere ücret verilmesi talebini içermeyen bir protokolü TİSK başkanı ile imzalayınca işçiler bu protokolü tanımadıklarını ilan ederek işgal eylemi başlattılar. Grev sürerken Türk-İş Genel Merkezi 28 Martta yayınladığı bir bildiri ile işçilerin greve son verip, işbaşı yapmasını istiyordu. 6 Nisanda grevi sona erdirme kararına karşı çıkan Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Tez Büro-İş sendikaları, Paşabahçe Grevini Destekleme Komitesini kuracaklardı. Bu komite Temmuz 1966’da kurulan ve DİSK’in çekirdeğini oluşturan Sendikalar Dayanışma Konseyinin ilk adımıydı.

Türk-İş üyesi başka sendikalar da sınıf kardeşlerinin devam eden grevini madden ve manen desteklediklerini açıkladılar. 79. gününde hükümet “halkın sağlığını tehlikeye düşürdüğü” gerekçesi ile grevi 1 ay erteledi. İşçilerin büyük çoğunluğunun bu karara rağmen işbaşı yapmamasına karşın, ilerleyen günlerde grev karşıtı yoğun propaganda ve tehditlerin etkisi ile çözülmeler başladı ve 18 Mayısta Yüksek Uzlaştırma Kurulunun kararı taraflarca kabul edilerek toplu sözleşme imzalandı.

Paşabahçe grevinin ardından Türk-İş Yönetim Kurulu tarafından onur kuruluna sevk edilen sendikalardan Petrol-İş 15 ay, Kristal-İş 15 ay, Maden-İş 6 ay ve İstanbul Basın-İş 3 ay süreyle geçici olarak ihraç edildiler.

DİSK kuruluyor!

Yükselen sınıf mücadelesi, “siyaset-dışı”, sınıf uzlaşmacı sendikal anlayışın sınırlarını zorlamaya başlamıştı. Türk-İş’e bağlı sendikalar ve yöneticiler arasında Paşabahçe Grevi sırasında iyiden iyiye görülmeye başlanan tutum farklılıkları, aslında tabandaki öncü işçilerin militanlaşan tavrından ve buna karşı gösterilen tepkilerden kaynaklanıyordu. Büyüyen işçi sınıfının yükselen mücadeleciliği, sendika yöneticilerini saf tutmaya zorluyordu. İşçi sınıfının sendikal örgütlerindeki bu gerilim, daha mücadeleci bir sendikacılığı savunan sendikaların, Türk-İş’ten geçici ihraçları ile başlayan süreçte DİSK’i kurmaları ile sonuçlandı.

Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş sendikaları, 12 Şubat 1967’de yaptıkları olağanüstü kongrede, Türk-İş’ten ayrılma ve konfederasyonlaşma kararı aldılar. Militan sendikal mücadelenin önünün açılmasında önemli bir işlev gören, sendikalarını TİP’in saflarını dolduran devrimci gençlere ve sosyalistlere açarak mücadelelerinin doğru bir mecrada akmasını sağlayan Kemal Türkler, İbrahim Güzelce ve Rıza Kuas gibi sendikacıların bu kararı almasında TİP’in kuşkusuz önemli bir rolü olmuştu. TİP’in Türk-İş’i kontrol altına alma çabaları sonuç vermeyince, Partinin Malatya’da yapılan kongresinde bir konfederasyon kurulması için karar alınmıştı.

13 Şubat 1967’de, TİP’in kurulduğu tarihten tam altı yıl sonra, Bağımsız Gıda-İş ve merkezi Zonguldak’ta bulunan Türk Maden-İş’in de katılımı ile DİSK kuruldu. DİSK’in kurucularının neredeyse tümü 1961’de TİP’in kuruluşunda yer almış sendikacılardı. Bağımsız kimi sendikaların katılımı ile toplam üye sayısını 66.000’e ulaştıran DİSK’in ilk genel başkanı Kemal Türkler olmuştu. Türkiye’de sosyalist fikirlerin ilk kez kitleselleşmeye başladığı bu dönemin hemen öncesinde, 1965 yılında, TİP de parlamentoya 15 milletvekili ile girmişti. Böylece gelişmeye başlayan sosyalist hareketle işçi sınıfı arasında organik ilişkiler kurmayı sağlayacak güçlü araçlar ortaya çıkmıştı.

DİSK, Türk-İş’in izlediği sınıf işbirlikçi çizgiye karşı militan sınıf sendikacılığı anlayışı ile mücadele ederek hızla gelişti. Kamu işletmelerinde önü çeşitli yöntemlerle kesilse de, öncü işçilerin militanlaştığı özel sektörün en önemli işletmelerinde örgütlendi. İşçiler akın akın DİSK’e geliyorlar ve DİSK’e üye olma talepleri karşısında patronların tutumları pek çok işçi eylemine sebep oluyordu.

İşçi eylemleri 1968 yılında da artarak sürdü. Zonguldak’ın Kozlu ve Üzülmez bölgelerindeki 25.000 işçi toplu sözleşmelerden sonuç alınamaması üzerine 6 ve 7 Şubattan itibaren iş bırakıyordu. Büyük yürüyüşlerin yapıldığı ve polisle çatışmaların yaşandığı eylemler 21 Şubatta imzalanan toplu sözleşme ile sona erecekti.

DİSK de mücadeleci tavrıyla işçi sınıfının desteğini kazanıyordu. 4 Temmuz 1968’te Türk-İş’e bağlı Kauçuk-İş sendikasının, yetkili olduğunu öne sürerek toplu sözleşme yapmak istemesi üzerine, Derby lastik fabrikası işçileri kendilerinin DİSK’e bağlı Lastik-İş sendikasına üye olduklarını belirtip, durumu protesto etmek için işyerlerini işgal ettiler. İşçiler açısından önemli bir deneyim olan fabrika işgalleri, böylelikle dünyada esen rüzgârla birlikte Türkiye’ye de taşınmış oluyordu. Sosyalist fikirlerin iyiden iyiye yer etmeye başladığı öğrenci örgütleri de bu işgal sırasında Derby işçilerini desteklediler. Türk-İş’in karşı çıkmasına rağmen 8 Temmuzda yapılan oylamada Lastik-İş 930, Kauçuk-İş ise 6 oy aldı. İşçiler oylama sonucunu fabrikanın bahçesinde halaylar çekerek kutladılar.

Derby işçilerinin mücadelelerini militanlaştırarak haklarını kazanmaları diğer sınıf kardeşlerine de örnek olacaktı. İzmir Menemen’de Çamaltı Tuzla İşletmelerinde işçiler fabrikayı işgal ettiler. İşgal polis saldırısı ile sonlandırıldı. Fabrika işgalleri, sonrasında, Singer, Demirdöküm ve Sungurlar işgalleri ile sürdü. Bağımsız Çelik-İş’ten DİSK’e bağlı Maden-İş’e geçmek isteyen işçilerin bu istemlerini patronlarına işgalle dayatmaları sonuç verdi. Bu eylemlerinde kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kalan işçi sınıfı, ordusu, polisi ve yasasıyla burjuva devletin gerçek niteliğini görme fırsatı buluyordu. Nihayetinde DİSK ortaya koyduğu daha mücadeleci sendikal anlayış ile işçi sınıfının geniş kitleleri için bir çekim merkezi haline gelmişti. İşçiler bu mücadele hattını savunan ve gereğini yerine getiren DİSK’e akın etmeye başlıyorlardı.

İşçi sınıfının kendine güveni giderek yükselip, militanlaşma düzeyi artarken, DİSK’in de bu militanlaşma ile belirlenen mücadeleciliği burjuvaziyi gelişmelerin önüne geçmeye zorladı. DİSK’i tasfiye etmeye yönelik yasa tasarısı, daha sonraları DİSK Genel Başkanı da olacak olan Abdullah Baştürk’ün ve kimi sendikacıların da aralarında bulunduğu komisyon tarafından Meclise gönderildi. Tasarının Mecliste kabulünden dört gün sonra 15 Haziranda protesto eylemleri başladı.

15 Haziran günü, 115 işyeri ve yaklaşık 75 bin işçiyle başlayıp, 16 Haziran günü 168 fabrikayı ve 150 bine yakın işçiyi kucaklayan 15-16 Haziran Direnişi, sanayi işçilerinin yoğun olarak bulundukları İstanbul ve Kocaeli bölgelerinde etkili oldu. 15 Haziran sabahı İstanbul’da, Gebze’de, İzmit’te fabrikalar durdu. Her yerde işçiler yürüyüşler düzenliyorlar ve kent merkezlerine doğru hareket ediyorlardı. Ertesi gün Kartal’da, Levent’te ve Topkapı tarafında çatışmalar çıkmış, polis ateş açmıştı. Ordu, tanklarıyla ve zırhlı birlikleriyle gösterilere müdahale etmeye çalışıyordu. Askerlerin oluşturduğu barikatlar aşılıyor ve polisle çatışmaya girişiliyordu. Tutuklanan işçileri kurtarmak için işçilerin tutuldukları karakollar basıldı. Kadıköy’deki çatışmalar özellikle çok şiddetliydi, polisin açtığı ateş sonucunda üç işçi öldürülmüş, 200 kişi yaralanmıştı. İstanbul’un iki yakasındaki işçilerin biraraya gelememesi için vapur seferleri tüm gün boyunca iptal edilmiş, Levent yakasından gelen büyük işçi koluyla, Unkapanı-Eminönü’nde biriken işçi kollarının birleşmemesi için Galata Köprüsü açılmıştı.

İki gün boyunca militanca devam eden direniş, 1. Ordu Komutanlığına “davet edilen” DİSK yöneticilerinin çağrıları ile son bulmuştu. Türkiye işçi sınıfı hareketi için hâlâ bir doruk olma özelliği taşıyan 15-16 Haziran Direnişi, DİSK’e üye olmayan sendikalara bağlı işçilerin de yoğun katılımı ile, devrimci bir işçi sınıfı partisinin olmadığı koşullarda bile burjuvaziyi dehşete düşürmüştü.

1960’lı yıllar boyunca yaygınlık kazanan, 1969’daki fabrika işgalleri ile militanlaşma düzeyini yükselten ve bu deneyimlerle bilinçlenen öncü işçilerin DİSK’te örgütlenmesi ile sonuçlanan işçi eylemleri doruk noktasına 15-16 Haziran günleriyle ulaşıyordu. Burjuvazi bundan sonra işçi sınıfının yükselen mücadelesinin önünü kesebilmek için daha “etkili” yöntemleri gündemine alacaktı.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:40, Temmuz 2008