Navigation

Burjuvazinin İmhacı Geleneğini Unutma!

2005 Newrozundan beri, özel harp teknikleri kullanılarak yürütülen psikolojik savaşla planlı bir biçimde yükseltilen militarizm, milliyetçilik ve şovenizm, toplumun belirli bir kesimini etkisi altına almış görünüyor. Özellikle PKK’nin Dağlıca baskınından sonra, “bölücü teröre tepki” bahanesiyle sokaklara dökülmesi sağlanan on binlerce insanın katıldığı ve faşistlerin başını çektiği gösterilerin mahiyeti, egemen sınıfın böylesi bir psikolojik savaşı fiili savaşın hizmetine soktuğunu gösteriyor. Gösterilere katılmaları için organize edilip ellerine bayraklar verilen ilköğretim ve lise öğrencileriyle, öğretmenlerle ve miting saatlerinde mesailerine ara verdirilen devlet memurlarıyla hareketlendirilen meydanlara ve demagojik içerikli haber ve yorumlarıyla savaş çığırtkanlığı yapan burjuva medyanın yayınlarına bakıldığında bu gerçeklik tüm açıklığıyla ortaya çıkıyor.

Bütün kapitalist ülkelerde burjuva egemenliğin devamını sağlayabilmek için başvurulan psikolojik savaş uygulamaları, devletin çoğunlukla açıkta olmayan unsurları tarafından örgütlenir ve bu örtülü unsurlarla ilişki halinde olan bazı “sivil” güçlerin de katılımıyla geniş bir harekâta dönüştürülür. Bu yüzden, “Meclisi basarız, 23 kişiyi asarız”, “Bir papaz öldü, Hıristiyan oldular. Bir Hrant öldü, Ermeni oldular. Ama Türk olamadılar”, “Hepimiz Türküz, hepimiz Mehmetçiğiz” veya “Ya sev ya terk et” pankartları ve sloganlarıyla sokağa sürülen kitlelerin eylemlerini, cumhuriyet mitinglerinden bu yana süren bayrak duyarlılığını ya da futbol maçlarının milliyetçi hezeyanların ifade edildiği gösterilere dönüşmesini, toplumun kendi iradesiyle, içgüdüsüyle ortaya koyduğunu düşünmek, sınıflı toplumların doğasını kavrayanlar açısından mümkün değildir. Kuşkusuz toplumda, çeşitli kesimlerin “hassasiyet”lerinin arttırılmasıyla oluşturulmuş bir tepki mevcuttur. Ama bu tepki egemen sınıfın psikolojik savaş aygıtları tarafından örgütlenen ve kontrol edilen bir tepkidir. Son sürecin Genelkurmay Başkanının “Türk Silahlı Kuvvetlerinin beklentisi; bu tür terör olaylarına karşı, yüce Türk milletinin kitlesel karşı koyma refleksini göstermesidir” açıklamasının ardından şekillendirildiği anımsanırsa, iplerin kimlerin ellerinde olduğu alenen ortadadır. Zaten unutulmasın ki, faşizm bile bu ülkede sivil bir faşist hareketle değil, askeri diktatörlükle kurulmuştur. Bu yüzden son dönemde oluşturulan siyasal atmosferin egemen sınıfın planları doğrultusunda yaratıldığını bilmek ve bu doğrultuda değerlendirmeler yapmak gerekir.

Sözü edilen gösteriler sırasında, örneğin Bursa’da, “PKK’ya yardım ediyorlar” türünden dedikodular yayılarak Kürtlere ait bazı işyerlerinin yağmalanırken, pek çok ilde DTP, İHD, TKP, SDP, Halkevleri gibi parti ya da kurumların binalarına saldırılılar düzenlendi. Bütün bunlar Genelkurmayın açıklamalarıyla birlikte değerlendirildiğinde, egemenlerin, son çare olarak gerekli görmeleri halinde bir Kürt-Türk çatışması yoluyla Kürt halkını hedef alacak bir etnik arındırma planını bile devreye sokmaya yeltenebileceklerini düşündürtmek için yeterince güçlü veriler sunmaktadır.

Emperyalist paylaşım savaşının yarattığı konjonktürün ne gibi olasılıkları gündeme getirebileceğini bugünden kestirmek şüphesiz olanaklı değildir. Ancak Türk burjuvazisinin devlet geleneğini bilenler için bu değerlendirmeler hiç de mesnetsiz değildir. Çünkü egemen sınıfın çeşitli dönemlerdeki ihtiyaçlarına göre gerçekleştirilen pogromlar ve katliamlar, ulus devletin kurulmasına giden yolda ve sonraki dönemlerde pek çok defa yaşanmıştır. 1915’te İttihat Terakki hükümetinin gerçekleştirdiği Ermeni kırımından, 1934’teki “Trakya olayları” olarak bilinen ve Yahudileri zorunlu göçe sevk için yapılan saldırılara, 1930’larda Kürtlere uygulanan iskân politikalarından 6-7 Eylül olaylarına kadar pek çok vakada, egemen sınıflar azınlıklara karşı kıyıcı yüzünü ortaya koymuştur.

Devletin resmi ağızları, normal olarak, Kürtlere dönük etnik arındırma gibi bir politik tutumdan bugün bahsetmiyorlar elbette. Ancak sıkça, “Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir diyerek, tehdit algılamasını üst düzeyde tutuyorlar. Egemenlerin bu türden ifadelerle ortaya koyduğu hissiyatın, Ermeni tehciri öncesindeki ruh haliyle benzerlikleri çarpıcıdır. Resmi ağızların vurgusu farklı olsa da, devlet katında saygın kabul edilen kimi burjuva ideologların söylemleri, zihinlerin gerisindekileri anlamamız açısından bizlere önemli ipuçları veriyor. Bunların önde gelenlerinden Gündüz Aktan, 24 Kasım 2005’te Radikal gazetesinde yayınlanan “Çözüm Felaket mi?” başlıklı yazısında, “Güneydoğu olaylarına karamsar bir bakış, Türkiye’nin 1913 Balkan faciasına benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor” derken, bu dönemdeki mübadeleleri ve Ermeni tehcirinin koşullarını hatırlatarak bu ruh halinin burjuvazi açısından tarihsel sebeplerini belirtiyordu.

Aktan aynı yazısında, “Asıl önemli sorun bölge nüfusunun Türkiye geneline oranla birkaç kat yüksek olması. Bunda PKK’nın siyasi amaçlı çoğalma söyleminin etkisi var. Öte yandan, bölge kadınının belki de dünyada eşi benzeri görülmeyen ölçüde aşağı statüsü ve bu bağlamda çokeşliliğin yaygınlığı nüfus artışını rekor düzeye çıkarıyor. Doğu ve Güneydoğu’daki Kürt nüfusun bu artış hızıyla 2025’te ülkenin geri kalan nüfusuna eşit olacağı hesaplanıyor. İyimser tahminler Kürtlerin bu hedefe en geç 2035’te ulaşacağını gösteriyor” diyordu. Böylece, TC’nin gizli anayasası olarak bilinen Milli Güvenlik Siyaset Belgesine 1997’de giren, burjuvazinin Kürtlerin nüfuslarının artmasıyla ulus devletin Türk temelinin sarsıntıya uğramasına dönük kaygılarına tercüman oluyordu.

10 Ocak 2006 tarihli yazısında ise, “PKK terörü artarak sürerse, kentlerde ve turizm bölgelerinde masum siviller ölürse; geçen yıl Diyarbakır’da Öcalan posterli ve konfederasyon bayraklı nevruz gösterisiyle başlayan, Bozüyük’te halkın kışkırtılması, Şemdinli’de cenaze yürüyüşü ve bölge belediye başkanlarının Roj TV’ye ilişkin talebiyle süren itaatsizlik eylemleri kitlesel nitelik kazanırsa; tekil yapımızın iki unsurlu federal sisteme dönüştürülmesi şart koşulursa; Güneydoğu’daki nüfus artışı Türkiye genelinin beş katı olmaya devam ederse; Kürtler, Akdeniz kıyılarında yerleştikleri her yerin kendilerine ait olduğunu ileri sürerlerse bizimle birlikte yaşamak istemediklerini anlayacağız. Bu durumda, ülkeyi kana bulamadan, böyle düşünen ve hareket eden Kürtlerin kendi rızalarıyla Kuzey Irak’a gitmeleri en doğru çözüm olacak. Amerika’nın göz yumması ve Kürtlerin baskılarıyla varlıkları tehlikeye düşen Türkmenler de isterlerse Türkiye’ye gelebilmeliler. Yunan isyanının ve bağımsızlığının Anadolu için yarattığı tehlike zorunlu mübadele ile çözümlenmişti. Günün şartlarında ancak gönüllü bir mübadele söz konusu olabilir” diyerek burjuvazinin en azından bir kesiminin ne tür hesaplar yapıp, nelere niyetlendiğini açık ediyor.

Aktan’ın bu belirlemelerini ve değerlendirmelerini, burjuvazinin bugünden yarına hayata geçireceği bir planın unsurları olarak ele almak doğru olmasa da, dikkate almak gerekiyor. Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgedeki emperyalist paylaşım savaşının gidişatı, ezilen Kürt halkının ve nihayet işçi sınıfının mücadelesi, bu düşüncelerin hayata geçip geçmemesinde belirleyici olacaktır. Ancak TC burjuvazisinin böylesi projelerinin olamayacağını düşünmek safdillik olur. Bu konuda en önemli dayanağımız ise daha önce söylediğimiz gibi tarihsel hafızamızdır. Çünkü TC’nin kuruluşunda önemli roller üstlenen kadrolar, daha baştan ulus-devleti yaratmanın baş şartı olarak ulusun Türkleştirilmesini öngörmüşlerdir. Bu yüzden yeni kurulan devlet, yapılan antlaşmalarda azınlıklara haklarını garanti etmesine, Kürtleri de başlangıçta kurucu unsur gibi göstermesine rağmen, Anadolu’da yaşayan halklara karşı açık bir arındırma ve asimilasyon politikası gütmüştür. 1946’da yazıldığı tahmin edilen bir CHP azınlık raporu bunu açıkça ifade eder. Raporda, 1950’lere kadar Anadolu’nun Yahudi ve Hıristiyanlardan temizlenmesinin ve sonra İstanbul’un, Yunanistan’la olan bağları ve nüfusun çokluğu nedeniyle Rumlardan arındırılmasının zorunlu olduğu belirtilir.

Gayrimüslimlere yönelik pogromlar

Nitekim 1920’lerde Türkiye ile Yunanistan arasında gerçekleştirilen “gönüllü” mübadelelerle temelleri atılan bu arındırma projesi adım adım hayata geçirilmiştir. 1934 yılının Haziran ayının son günlerinde Trakya kentlerinde yerleşik Yahudilere karşı girişilen saldırılar ve yağma olayları sonucunda, binlerce Trakya Yahudisi, bütün mal ve mülklerini geride bırakarak İstanbul’a kaçmıştır (bkz. Rıfat Bali, “1934 Trakya Olayları”, Tarih ve Toplum, Haziran ve Temmuz 1999). İkinci Dünya Savaşının arifesinde Avrupa’dan gelecek tehlikeler karşısında bölgeyi “güvenilmez” unsurlardan temizlemek üzere bizzat devletin organize ettiği saldırılarda, o sırada bölgede “görevli” namlı milliyetçiler de (örneğin Nihal Atsız) rol alır. O dönemde mecliste İskân Kanunu olarak bilinen önemli bir yasa kabul edilmiştir. Bu yasaya göre, içişleri bakanı, “Türk kültürüne bağlı olmayan göçebeleri, toplu olmamak üzere kasabalara ve serpiştirme suretiyle Türk kültürlü köylere dağıtıp yerleştirmeye; casuslukları sezilenleri sınır boylarından uzaklaştırmaya” yetkili kılınmıştır. Bu yasaya dayanarak pek çok gayrimüslim halkla beraber Kürt halkından da binlerce insan yerlerinden edilip asimilasyona ya da ülkeyi terk etmeye zorlanmışlardır.

Devlet eliyle örgütlenip kitlelere yaptırılan pogromların doruğu ise 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır. Psikolojik harp uzmanlarının eliyle tezgâhlanan 6-7 Eylül olayları, o güne dek baskı altına alınıp iyice azaltılan ve sindirilen büyük şehirlerdeki gayrimüslim unsurların da son bir hamleyle göçe zorlanmaları girişimiydi. Devlet, bu politikasını hem o günlerde Londra’da sürdürülmekte olan Kıbrıs görüşmelerinde bir şantaj, hem de İstanbul ve İzmir’in gayrimüslim halklarından kurtulmak için bir fırsat olarak kullandı. Üstelik olayları “Komünist tahriki” diye sunarak da sosyalistlere saldırı bahanesi yaratmış oldu. Saldırılar, Atatürk’ün Selanik’te doğduğu eve Yunanlılarca bir bomba atıldığı haberinin 6 Eylül günü radyodan okunması ve bu haberin İstanbul Ekspres adındaki bir gazetenin akşam baskısında duyurulmasıyla başladı. İstanbul Ekspres, MİT mensubu Mithat Perin’in çıkardığı DP yanlısı bir gazeteydi. Bu haberin yayılmasının ardından, Beyoğlu İstiklâl Caddesinde gayrimüslimlere ait tüm dükkânlar yerle bir edildi. Örgütlendirilmiş ve kışkırtılmış yığınlar, Taksim, Arnavutköy, Ortaköy, Karaköy, Eminönü, Sirkeci, Gedikpaşa, Çarşıkapı, Kumkapı ve Bakırköy’ün de aralarında bulunduğu 52 yerde birden aynı anda çıkarılan yangınlarla, tarihi ve kültürel pek çok değeri de tahrip ettiler.

6-7 Eylül olaylarının sadece Kıbrıs’la ilgili olarak Rumlara yapılmış bir misilleme olmadığının bir göstergesi, tahrip edilen işyerlerinin sadece yüzde 59’u Rumlara aitken, kalan yüzde 17’nin Ermenilere, yüzde 12’nin Yahudilere ait olması, hatta dönmelere ve Müslüman olmuş Beyaz Ruslara ait mekânların bile saldırıya uğramasıdır. Mahkeme zabıtlarına göre, 4214 ev, 1004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ile aralarında fabrika, otel, bar gibi yerlerin bulunduğu 5317 mekân saldırıya uğramıştı. Hasar yaklaşık 150 milyon TL’yi bulmaktaydı; bu rakam o dönemin 54 milyon Amerikan dolarına eşdeğerdi.

6-7 Eylül olaylarının kapsamlı bir hazırlığın ve devlet politikasının ürünü olduğu, 30 yıl sonra bir Türk generalinin ağzından itiraf edilmiştir. Olayların “Türk Gladyosu” olarak tabir edilen Özel Harp Dairesinin “muhteşem bir örgütlenmesi” olduğunu övünerek itiraf eden General Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu’na şunları anlatmaktadır: “Bak ben sana bir örnek daha vereyim. 1974’teki Kıbrıs Harekâtı. Eğer Ö.H.D. olmasaydı, o harekât, yani iki harekât da o kadar başarılı olabilir miydi? Harekât başlamadan önce Özel Harp Dairesi devredeydi. Adaya, bankacı, gazeteci, memur görüntüsü altında Özel Harp Dairesi elemanları gönderildi ve bu arkadaşlarımız, adadaki sivil direnişi örgütlediler, halkı bilinçlendirdiler. Silahları 10 tonluk küçük teknelerle adaya soktular. Sonra 6-7 Eylül olaylarını ele al. –Pardon paşam anlamadım, 6-7 Eylül olayları mı?– Tabii. 6-7 Eylül de, bir Özel Harp işiydi ve muhteşem bir örgütlenmeydi. Amaca da ulaştı.” (Tempo, 9-15 Haziran 1991)

Selanik’te hayata geçirilen bomba provokasyonunun devlet tarafından organize edildiğinin maddi kanıtlarından biri de, bombanın yerleştirilmesinde azmettiricilik yapan ve yaptığı işi “kahramanlık” olarak sahiplenen Oktay Engin’in devlet kademelerinde hızla ilerleyerek 1992’de Nevşehir Valiliğine kadar gelmesidir. Olay esnasında Selanik Üniversitesinde öğrenci olan Oktay Engin, daha sonra TC vatandaşlığına alınmış ve öğrenimini Türkiye’de sürdürmüştü. Emniyet Genel Müdürlüğünde ve MİT’te aldığı görevlerden sonra ise Nevşehir Valiliğine atanan Engin, sonradan Emniyet Genel Müdürlüğü Planlama Daire Başkanı olmuştur.

Sonuç olarak, 6-7 Eylül olayları, Rum, Ermeni ve Yahudilerin büyük göç dalgalarıyla ülkeden ayrılmasına neden olur. Gayrimüslimlerin büyük bir kısmı için, yaşananlar, Türk vatandaşı olarak kabul görmediklerinin kanıtı olmuş, hangi parti iktidarda olursa olsun, gelecekte de baskıya ve ayrımcılığa maruz kalacakları düşüncesi azınlıkların yurtdışına göç kararını vermelerine yol açmıştır. Bu olayların ardından birkaç ay içinde, büyük işyerlerinin önemli bir kısmı gayrimüslimlerden Müslümanlara devredilir, büyük tahribata uğrayan dükkânlar ise hiç açılmamak üzere kapanır. Gayrimüslimlerin birçoğu artık Türkiye’de yatırım yapmaktan kaçınır. Olaylardan altı ay sonra gerçekleşen göç dalgasıyla ulusu Türkleştirme planında bir adım daha atılmış olur.

Irkçı politikalara karşı koymanın yolu halkların kardeşliğini güçlendirmekten geçer!

Cumhuriyetin kurucuları, kuruluştan bu yana, “bu Kürtlerle ne yapacağız?” diye ifade ettikleri temel soruna, yani Kürt sorununa da, hep inkâr ve imha temelinde yürütülen politikalarla yaklaşmışlardır. TC burjuvazisi, bugün de, kadim sıkıntısı olan Kürt Sorunu ile ilgili yine kâbuslar gördüğü bir dönemden geçmektedir. Gelişmelerin kontrolünden çıkması endişesi burjuvaziyi germekte ve giderek hırçınlaştırmaktadır. Bu gerilimin belirlediği atmosferde, Türkiye toplumu uzun süredir örgütlü çabalarla bir linç kültürüne alıştırılmakta ve Kürt halkı bu tehditle terbiye edilmek istenmektedir. On binlerce, belki de yüz binlerce insanın katledilmesine yol açabilecek bir iç savaşı körüklemekte hiçbir beis görmeyen burjuvazi, Türk ve Kürt halklarını adeta dönüşü olmayan bir yola inat ve ısrarla sürüklemektedir.

Bu yüzden, savaş çığırtkanlığının ve milliyetçi hezeyanın alabildiğine yükseltildiği bir ortamda, Kürt halkının hedef alındığı saldırgan kampanyanın önüne geçmek, bugün Türkiye işçi sınıfı açısından büyük önem taşımaktadır. Çünkü TC’nin zalim ve kıyıcı burjuvazisi yükselttiği bu milliyetçi dalgayla bir Kürt 6-7 Eylülü yaratma potansiyelini bünyesinde fazlasıyla barındırdığını bizlere bir kez daha göstermiştir. Daha yakın tarihlerde, 12 Eylül askeri faşist diktatörlüğünün zemini döşenirken Çorum ve Maraş olaylarında, 90’larda da Sivas’ta devlet kontrolünde gerçekleştirilen katliamlar, gerektiğinde aynı kıyıcılığın gösterileceğini fazla söze gerek bırakmadan ortaya koymaktadır.

TC’nin kuruluşundan bu yana egemen sınıfın sürdürdüğü inkâr ve imha politikalarının yaşam bulmaya devam edip etmeyeceğini önümüzdeki süreçteki mücadeleler belirleyecektir. Burjuvazinin bu politikalarının karşısına, ezilen Kürt halkının yanında yer alan ve burjuvazinin ve küçük-burjuvazinin her türlü ideolojik yaklaşımından arınmış bir sınıf mücadelesiyle çıkılmadıkça da ezilen halkların ve işçi sınıfının kaderi öncekilerden farklı olmayacaktır. Bu önemli tarihsel süreçte Türkiye işçi sınıfına düşen başlıca görev, TC’nin zalim uygulamalarına karşı Kürt halkıyla kardeşlik bağlarını güçlendirmektir. Aksi takdirde Kürt halkı için hazırlanan cehennem ateşi Türkiyeli işçileri de yakacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:33, Aralık 2007