Navigation

Mısır’da Askeri Darbe: Rejim Krizde, Çözüm İşçi İktidarında!

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

3 Temmuzda Mısır ordusu, ülkenin seçimle göreve gelen ilk cumhurbaşkanı olan Mursi’yi bir darbeyle iktidardan indirdi. Kıpti Kilisesinin Papasından el Ezher imamına, şeriatçı Nur Partisi’nin liderlerinden liberallerin sözcüsü konumundaki Baradey’e, gençliğin başını çektiği Temerüd Hareketinin sözcüsüne kadar geniş bir yelpazedeki figürleri ve yüksek askeri, sivil bürokratları yanına alan general Sisi, anayasanın askıya alındığını, teknokrat hükümetinin kurulacağını, yeni anayasa yapılacağını, ardından yeni bir seçim yasasıyla seçimlere gidileceğini açıkladı. Bu arada, çatışmaların daha da yaygınlaşmaması ve ülkenin selameti gerekçesiyle erken seçim talep ederek Mursi karşıtı cepheye katılan Mısır’daki en büyük ikinci siyasal güç durumundaki Nur Partisi (Selefiler) darbeye verdiği desteği askeri birlikler katliamlara girişince geri çekti.

Kitleleri yatıştırmak için, gençliğin devlet kurumlarında görev almasının ve süreçte kilit bir rol oynamasının teşvik edileceğini söyleyen Sisi, ordunun siyasete bulaşmak ya da ülkeyi yönetmek istemediğini, “halkın çıkarlarına hizmet etmek ve devrimi korumak için” müdahale ettiklerini söyledi! Bildik gerekçeler, tanıdık yalanlar!

Devrik cumhurbaşkanı Mursi’nin yerine, darbeci generaller Anayasa Mahkemesi başkanı Adli Mansur’u geçici cumhurbaşkanı olarak atadılar. Askeri darbeye çanak tutup alkışlayan sözümona liberal Baradey de, hizmetinin karşılığını kendisine sunulan cumhurbaşkanı yardımcılığı makamıyla almış oldu. Baradey ilk önce başbakanlığa getirilmek istenmiş, ancak güç dengeleri nedeniyle o koltuğa oturtulamamıştır.

Askeri darbeye hayırhah yaklaşılamaz

Mısır’da yaşanan askeri müdahaleyi savunmak, onu bir devrim ya da meşru/haklı bir darbe olarak adlandırmak komünistler açısından utanç vericidir. Söz konusu olan, askeri darbeden başka bir şey değildir. Tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, Mısır’da da ordu yönetimi (askeri üst bürokrasi) burjuvazinin bir parçasıdır. Mısır ordusu bu açıdan bir istisnayı temsil etmiyor, tersine, askeri bürokrasi, gücünü yalnızca elinde tuttuğu silahlı kuvvetlerden değil, Mısır ekonomisi içinde işgal ettiği muazzam konumdan da alıyor. Bu noktadan bakıldığında, askeri bürokrasi, yalnızca yerine getirdiği siyasi-askeri işlev açısından değil, burjuva iş aleminin en etkin ve güçlü kesimi olarak da egemen sermaye sınıfının bir parçasını, üstelik de hegemon parçasını oluşturuyor.

Yoksul Mısırlı emekçileri, kadınları ve gençliği oyalayıp hayal kırıklığına uğratan, onların taleplerine kulaklarını kapatan Mursi, kitlelerin hiç kuşkusuz haklı öfkesi ve nefretini üzerinde toplamıştır. Apaçık ki, Mursi ve temsilcisi olduğu yeni yükselen İslami sermaye burjuvazinin bir kesimini oluşturmaktadır. Ancak bu burjuva kesime ve onun temsilcisi olan Mursi’ye duyulan haklı öfkenin, işçi ve emekçileri, Mursi karşısında ordunun ve gerçekleştirdiği gerici darbenin gönüllü yahut gönülsüz savunucusu ya da destekçisi konumuna sürüklemesi kabul edilemez. Çünkü böylesi bir tutum, tam da işçi ve emekçilerin iki gerici burjuva kesim arasındaki dalaşmaya alet edilmesi, burjuva dalaşmalar temelinde işçi sınıfının bölünmesi anlamına gelecektir.

Mursi’nin defterinin dürülmesi gerekiyordu kuşkusuz. Ancak bu işi ordunun bir darbeyle yapması, işçi sınıfının mücadelesi açısından kabul edilebilir değildir. Tüm tarihsel örnekler de gösteriyor ki, olağanüstü burjuva rejimleri inşa eden askeri darbeler, kendilerini meşrulaştırmak için ileri sürdükleri gerekçeler her ne olursa olsun, eninde sonunda işçi sınıfının kurtuluş mücadelesini sekteye uğratıyor. Emekçi kitlelerde yapay bölünmeler yaratıp, emekçilerin bir kesimini kendi öz-örgütlülükleri ve eylemleri yerine burjuva güçlerden medet uman yanlış bir bilince mahkûm ediyor. Diğer kesimlerini ise mağdur rolü oynayan burjuva kampın demagojisi karşısında çaresiz bırakıyor. Askeri darbelerin ilk kurbanları kimler olursa olsun, nihai ve gerçek kurbanları işçi-emekçi kesimler oluyor, günün sonunda fatura işçi sınıfına kesiliyor. Açıktır ki, Mısır’da da ordu, işçi sınıfının yaşam ve çalışma koşullarında gerçek ve kalıcı bir iyileştirme sağlayamaz. Bunun böyle olduğunu, 60 yıldır Mısır’da hüküm süren askeri rejimler yeterince kanıtlamaktadır.

Mısır’daki askeri darbe, bizzat ordunun kendisinin de taraflardan birini oluşturduğu burjuva kesimler arasındaki kapışmanın normal yollardan üstesinden gelinemeyecek denli şiddetlenmiş oluşuna işaret ediyor. Üstelik burjuvazi içindeki bölünme, yoksul emekçi yığınların haklı öfke kabarışı dalgasıyla aynı döneme denk gelmekle kalmıyor, bu dalgayı körüklüyor, doğrudan ve dolaylı olarak etkisi altına alıyor, maniplasyon konusu haline getiriyor. İşçi sınıfı Mursi’nin temsilcisi olduğu İslami sermaye kesimlerine de, ordu ve yargının başını çektiği bürokratik-kapitalist kesime de, sözümona liberal burjuva kesime de asla güvenmemeli, kendi öz-örgütlülüklerini oluşturup güçlendirerek 2011’de yarattığı devrimci dalgayı bağımsız sınıf çıkarları temelinde daha ileriye taşımalıdır.

Mursi ve İhvan’a prim verilmemelidir

Mısır’ın tüm sorunlarını 100 gün içinde çözeceği sözü veren Mursi ve temsil ettiği İslami sermaye kesimleri, bir yıl boyunca kendi zenginliklerini büyütmek, asker-sivil bürokrasiye ve başta ABD olmak üzere büyük emperyalist güçlere ikiyüzlüce kendilerini yarandırarak iktidarlarını sağlama almaya çalışmak dışında hiçbir şey yapmamışlardır. Büyük bir yoksullukla boğuşan emekçi kitlelere, sabret ve şükret vaazı dışında hiçbir şey vermeyen İhvan yönetimi, bu süre zarfında, 60 yıllık askeri rejimle köklü bir şekilde hesaplaşmamış, buna gerçek anlamda girişmemiştir bile. Her kritik dönemeçte asker-sivil bürokrasiyle uzlaşma yollarını aramış, onların siyasi iktisadi ve sosyal çıkarlarını zedelemeyen ama kendi çıkarlarını da uyum içerisinde geliştirmeye çalışan bir çizgi tutturmuştur.

Ondan başka türlüsü de beklenemezdi. Zira bir yıl önce askeri-sivil bürokrasi ile emperyalist burjuvazi Mursi ve İhvan’ın önünü açmışlarsa, bunu demokrasi için değil, 2011’de ortaya çıkan devrimci durumun pörsütülmesi, kitlelerin uyuşturularak pasifize edilmesi, kapitalist sistem dışına çıkma eğilimlerinin ortadan kaldırılması için yapmışlardı. Mursi, kendisine çizilen çerçeveye riayet ederek bir yandan temsil ettiği sermaye kesimlerini mümkün olduğunca palazlandırmaya çalışırken, diğer taraftan da emekçileri yatıştırmak, olmadı silah zoruyla geri püskürtmek için her şeyi yaptı. Son bir yılda yeniden canlanan protestolarda 100 civarında insanın katledilmesi, vadedilen sendikal ve siyasal özgürlüklerin tanınmaması, kadınlara ve toplumsal yaşama dönük baskıcı sınırlayıcı yasa ve uygulamaların artış eğilimi göstermesi, din adamlarının giderek daha da fazla öne çıkması, basına yönelik baskıların tekrar başlaması, iktidarın “ben çoğunluğum” kibriyle halkın taleplerine kulaklarını tıkaması vb. sonucunda geniş kitleler, 2011’de gerçekleştirdikleri “devrim”in Mursi tarafından “çalındığını” ve aldatıldıklarını giderek daha fazla bilinçlerine çıkardılar. Mısır burjuvazisinin asker-sivil bürokrat kanadı ve emperyalistler de bu fırsattan yararlanarak hoşnutsuzluğu daha da büyütüp darbeye zemin hazırlamak için ellerinden geleni yaptılar. Çünkü, nasıl Mübarek’i gözden çıkarmak zorunda kaldılarsa, Mursi’nin de artık miadını doldurduğunu gördüler. Mursi’nin cumhurbaşkanlığı konutundaki zoraki konukluğuna artık daha fazla katlanmanın bir gereği yoktu, zira o ve onun İslamcı kimliği, kitle pasifikasyonu açısından daha fazla iş göremezdi. Zaten Mursi’nin İslamcı kimliği, bu “beyaz” burjuvalar açısından hiçbir zaman gönül rahatlığıyla kabul edilebilir bir kimlik olmamıştır. İhvancı sermaye, egemen burjuva sınıfın bir parçasıydı ama onun hegemon olmasına asla rıza gösterilemezdi.

İhvan, Mısır’da demokrasi ve özgürlük mücadelesinin tutarlı bir savunucusu olmadığını pratikte kanıtlamıştır. Onlar yalnızca kendileri için demokrasi istiyorlar, burjuvazinin palazlanan bir kesimi olarak iktidar blokundan dışlanmamak, iktidarın nimetlerinden eşit pay almak istiyorlar. Ordu ve yargı bürokrasisi karşısında “demokrasi” çığlıkları atarken, emekçiler karşısında egemenlerin kibirli diliyle konuşan Mursi ve İhvan’a destek verilemez. Darbeye tutarlı bir şekilde karşı dururken, demokrasinin savunusu adına İhvan’a destek vermek de doğru bir tutum değildir.

Emperyalist burjuvazinin ikiyüzlülüğü

Tüm büyük emperyalist güçler, ordunun darbesine darbe bile diyemediler. Yapılan “tedirginiz bir an önce sivil yönetime geçilmeli” şeklindeki açıklamalar, aslında darbeyi desteklediklerinin utangaçça ifadesinden başka bir şey değildir. ABD’ye gelince, bu darbenin onun izni ya da onayı olmadan gerçekleşebileceğini düşünmek saflık olur. Darbenin Amerikancı bir boyut taşıdığı apaçıktır. Darbeci generaller, öncesinde Washington’u bilgilendirmiş ve birtakım garantiler vermişlerdir. ABD savunma bakanı ve genelkurmay başkanının açıklamalarına göre, generaller “sivil hükümeti kısa sürede iş başına getirme” ve  “Mısır’daki Amerikalıların ve ABD misyonlarının güvenliğinin sağlanacağı” garantisi vermişlerdir. Besbelli ki, Mursi iktidarı, ABD’yi yeterince tatmin edememiş, onun Ortadoğu politikalarının sadık ve güvenilir bir taşeronu olmak noktasında, ne denli çırpınırsa çırpınsın, ABD emperyalizmini (ve elbette İsrail’i) yeteri kadar memnun etmeyi başaramamıştır. Hiç kuşkusuz bunda İhvan’ın İslamcı kimliğinin son derece baskın olması temel faktördür. İhvan, ABD’nin gözünde, dini köklerinden yeterince sıyrılamamış, güvenilmez ve tam kontrol altına alınamaz bir harekettir, ona biçilen misyonu tamamlamış ve şimdilik “deliğe süpürülmüş”tür.

Böylelikle bir kez daha kanıtlanmıştır ki, emperyalist güçler (demokrasi şampiyonu pozlarındaki AB emperyalizmi de dahil), demokratik hak ve özgürlükleri değil, kendi emperyalist çıkarlarını savunmaktadırlar. Demokrasi ve özgürlükler konusundaki tüm vaazları iğrenç bir sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Lenin’in emperyalizm çağını siyasal gericilik olarak adlandırması boşuna değildir.

Öyle görünüyor ki darbeyle birlikte yalnızca Mısır’da değil, tüm Ortadoğu’da kartlar yeniden karılacak. Darbenin, Filistin-İsrail sorunundan Suriye ve İran meselesine, Kürt sorununa ve belki de AKP hükümetinin geleceğine ilişkin olarak büyük emperyalist güçler açısından yeni bir dönemeç noktası olacağını söylemek yanlış olmaz.

Devrimci önderliğin önemi

Yaşananlar bir kez daha gösteriyor ki, ne denli muazzam boyutlarda olursa olsun, kitle hareketleri kendi başlarına ve kendiliğinden kapitalist sistemi aşmaya muktedir değildirler. Proleter devrimci bir önderlikten yoksun olduğu sürece, en militan karakterli hareketler bile, sönümlenerek pörsümek, karşı-devrimle ezilmek ya da burjuva kesimlerin elinde oyuncak olmak kaderinden kurtulamaz. Eklemek gerekiyor ki, bu gerçeğin kimi sosyalistlerden çok daha fazla bilincinde olan burjuva güçler, yüzyılların deneyimine dayanarak devrimci bir önderliğin olmayışından kaynaklı bir özgüvenle, gerektiğinde kitleleri kontrollü biçimde harekete geçirmek için bin bir türlü manevra yapmaktan, darbelere zemin hazırlayacak melun planları hayata geçirmekten çekinmiyorlar.

Mısır’da son yükselen isyan dalgası, muazzam kitleselliğine rağmen (içişleri bakanı bile darbenin hemen öncesinde 14 ila 17 milyon insanın gösterilere katıldığını açıklamıştı), ordunun temsilcisi olduğu burjuva kesimlerin sopası durumuna düşmekten kurtulamamıştır. İşin aslında bunu daha baştan bilen statükocu burjuvazi ve emperyalistlerin bir süredir bu doğrultuda kitle hareketini daha da kışkırtmak için türlü oyunlar tezgâhladığı bilinen bir gerçektir. Hareketi bu tuzak ve çıkmazdan kurtarmanın yolu, ordu darbesine karşı tutarlıca direnmek ama bu arada İhvan’a ve onun temsil ettiği burjuva güçlere de pirim vermemekten geçiyor. Ne ordu ne İhvan! Burjuva rejim bir kriz içindedir, egemen sınıflar eskisi gibi yönetemiyorlar. İşçi sınıfının bağımsız sınıf cephesinin inşa edilmesinden başka bir seçenek yok. Sınıfı bölen tüm burjuva yapay kutuplaştırmaların, tüm dini, mezhepsel ve etnik ayrımların üstesinden gelmenin tek yolu, işçi sınıfının bağımsız sınıf hattının örülmesinden ve bu temelde iktidar mücadelesine girişilmesinden geçiyor. Zor bir yol. Ama işçi sınıfının ve emekçilerin kurtuluşunun başka bir yolu da bulunmuyor. Son bir söz olarak, Mısır’da şu son zaman kesitinde yaşanan olaylar Türkiye’deki işçi-emekçi kitleler açısından insanın aklına kaçınılmaz olarak şu deyişi getiriyor: “Anlatılan senin de hikâyendir!”