Navigation

Nitsa’ya Mektup

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Atalarının topraklarından, adın gibi ışıl ışıl parlak, fesleğen kokusu kadar ferah, hasret dolu bir merhaba Nitsa;

Dün aradığımda açılmayan telefonunun merakıyla değil, içimde büyüyen özleminin derin coşkusuyla yazıyorum sana. Demiştin ya sıkıca sarılıp bana “bizler ahtapotlarız bu koca deryada. Bütün algılarımız kollarımızda ve kollarımız sonuna kadar açık, bütün duygularımız da o kollarda çakılı vantuzlarımızda. Dostlara sarılmak için her zaman kucak açar halde hazır tutarız bütün kollarımızı. Kelamdan kuvvetlidir, mekândan azadedir hislerimiz”. İşte ben de yıllardır, kollarım sonuna kadar açık bekliyorum seni Nitsa, kelamdan ve mekândan azade!

Seninle ilk Gölcük depremi sırasında tanışmıştık. Sen kovulduğunuz topraklara tereddüt etmeden yardıma koşan bir hemşire, ben de gönüllü olarak kurtarma çalışmalarına katılan vinç operatörüydüm. Ne çok acıya tanıklık etmiş, ne çok ölmüştük, beton yığınlarının arasından çıkan cansız bedenlerle. Bir türlü anlayamıyordum seni Nitsa, nasıl olur da kovulduğun topraklara gelir, “düşmanlarına” yardım etmeye gönüllü olurdun? Gözümün önünden hiç gitmez, göçmüş bir binanın üstündeki beton tabakasını kaldırdığımızda, altından paramparça küçücük bir kız çocuğu çıkmıştı da kurtarmak için ne çok didinmiştin ama kurtaramamıştın. Yüzündeki hüzün, gözyaşların, çığlığın, isyanın o kadar hayatın içindeydi ki, acın o kadar korkutucu biçimde gerçekti ki, tanımamış olsaydım seni, kesinlikle o kız çocuğunun annesi sanırdım. Aklım almıyordu yine de. Nasıl olur da bir Yunan kadını bir Türk çocuğunun cesedi üzerinde bu kadar gerçek bir acı yaşayabilirdi? Biz cepheye mermi taşıyan Nene Hatunların masallarıyla büyütülmüştük Nitsa, oysa o hikâyelere hiç benzemeyen bir kadındın sen. Bütün sevgilerimizin, daha doğrusu bütün duygularımızın içine nefret saçılmıştı adeta, acı bir zehir vardı tüm şerbetlerimizin içerisinde. İşte sen panzehirim oldun benim. Hiç tanımadığım bir insan motifi dokunmuştu gergefine. Sadece ben değil, etraftaki herkes o kadar farkındaydı ki senin bu kararlı ve gerçek sevginin. Hatırlarsın Ahmet’i, çocuklarının cenazesini çıkardığımızda annesine, kardeşine, eşine değil sana sarılıp ağlamıştı. Öfkesini, çaresizliğini, yıkımını senin omuzlarında hüzünlü bir törene dönüştürebildi ancak. En yalın, en çıplak, en yabancı, en tanıdık acı senindi çünkü. O da, ben de, oradaki herkes de çok iyi biliyordu bunu. Biliyor musun, Ahmet uzun zamandır mücadele arkadaşımız Nitsa. Bu çırılçıplak acı, bu ayrımsız sevgi, bu keskin öfke benim gibi nicelerinin hayatının dönüm noktası oldu, bilirsin bunu.

Defalarca sormuştum sana, nasıl böyle olabiliyor diye de “kimleri sevdiğimi, kimlerden nefret ettiğimi iyi biliyorum çünkü. Dünyada iki ırk var dostum, mazlumların ırkı ve zalimlerin ırkı. Yani asıl düşmanımız dünyanın bütün egemenleri, bütün zalimleri, asıl dostlarımız da dünyanın bütün mazlumları. Ben başka ırkı, zümreyi, milliyeti tanımam, benim milletimin adı dünya işçi sınıfı” demiştin. “Bak bunun sağlamasını yapalım hemen, bu çöken binaları üç kuruş paraya çalıştırarak bizlere yaptırdılar, çaldılar malzemesinden daha çok kazanmak için. Sonra kimlere sattılar bu evleri? Yine bizlere. Çok büyük paralar kazandılar. Bu evler üzerimize çöktü bizim, şimdi neredeler? Mesela şu karşında gördüğün sapasağlam binada bir komisyon var, devletlûlarınız doluşmuş içine. Şu ana kadar bırak yardımı bir tek yaralı parmağa işediklerini gördün mü? Bir de bize bak ve git ikimize birer kahve bul!” Ve Nitsa, bugün beni ben yapan bu kararlı yürek işte asıl o günlerden sonra atmaya başlamıştı, bu bilinç işte o koşullardaki sarsıcı temasların sayesinde biçim almıştı. Öğretmenim, dostum, sevgilim, hayat ışığım olmuştun, karanlığı aydınlığa çevirecek kadar görkemli bir ışıktın benim için, güneşin doğuşunu izliyordum sana baktıkça ve bu ilelebet böyle olacaktı benim için. Sevginin ve kararlılığının gücü sayesinde işçiliğimi, sınıfları, öfkeleri, mücadeleyi, kararlılığı öğrendim Nitsa; sana sırf bunun için sonsuz teşekkür borçluyum!

Kan, ölüm ve yıkımın arasında inşa ettiğimiz sevgimiz öyle gerçekti ki Nitsa, sevgimiz öyle korkunç gerçeklerle yoğruluyordu ki, yüzlerin, binlerin gömüldüğü mezarlıklarda birbirimizin omzunda ağlaya ağlaya sevdik birbirimizi. Geri dönerken Yunanistan’a, sımsıkı sarılarak bana “elbet bir gün” diye fısıldamıştın kulağıma, ne zaman bir sessizlik olsa o fısıltı gelir kulağıma. Bir de ne zaman “Deli Gönül Yine Ah-u Zar Oldu” türküsü çalsa, göz kapağıma çakılı gözlerin ışıl ışıl parlar. Nasıl sevmiştin, günlerce dinlemiştik beraber de en son kaset doldurtup hediye etmiştim sana giderken.

Beş yıl sonra gelebilmiştin geri, Ne çok hasret biriktirmiştik ve nasıl heyecanlıydık Nitsa, hatırlıyor musun? Seni İzmir’de havalimanında karşıladığım o günkü coşkuyu bir daha yaşayabilir miyim bilmiyorum. 8 saat araba sürmüştüm mesai biter bitmez ama ne yorgunluk ne gam! Anlatılmaz bir heyecan vardı içimde. Havaalanında kavuştuğumuzda sanki asırlarca sarılmıştık birbirimize. “Seni hiç duyamayacağın bir hikâyeye ortak etmeye geldim, oyalanmadan gidelim” demiştin. Seninle o an dünyanın her yerine gidebilirdim, kafamda ve gönlümde sınırları kaldırmıştın çoktan beri zaten, şimdi de o sınırsız dünyada her yere gidebilir, her hikâyeye usulca ilişebilirdim seninle. Hemen sonra anlayacaktım bu hikâyenin, ailenin bu topraklardaki hikâyesi olduğunu. İzmir’de hiç oyalanmadan Manisa’ya Mainoua’ya (Menye) vardık. Elindeki adresi zar zor bulmuştuk. Kapıyı çaldığımızda bizi ihtiyar bir kadın karşılamıştı. İçeri girdiğimizde uzunca sapsarı bir salonla karşılaştık. Salonun sonu balkona çıkıyor, balkon tarafından salonun sol köşesinde, yatakta yaşlı bir adam yatıyordu. Bizi karşılayan yaşlı kadının kocasıydı belli ki. Adnan Ağaymış ismi, eski dayıbaşıymış, üzüm sermeye, mandalina toplamaya adam ayarlamış yıllarca, kışın da, kadınlara meyve suyu fabrikaları için mandalina, portakal, elma soyma işi ayarlarmış. Oğlu Kerim anlatmıştı bunları, dün gibi hatırlıyorum. Artık babasının işlerini kendisi yürütüyormuş. Adnan Ağa o kadar ufacık kalmıştı ki, o kadar çaresiz bakıyordu ki, hiç o işleri yapmış bir görünümü yoktu. “Geçmişte nasıl bir adamdı acaba?” diye düşünmüştüm. Kerim’in yumuşak bir yüz ifadesi vardı, tombul yanakları ve iri gözleri baştan bir sıcaklık hissettiriyordu insana. Babasının işlerini yürüttüğünü, kendisinin de dayıbaşı olduğunu anlatmıştı. Nevşehir’den göçmüşler buraya, ne zaman göçmüşler bilmiyordu ama çok eski olmamalıydı ona göre de. “Babamın hâlâ birçok akrabası Nevşehir’de zira.” “Siz niye geldiniz Abi?” diye sorunca “Burası dedemin eviydi” demiştin. Kerim kurnazca ve kendinden emin bir surat ifadesi takınarak “Abla sen define, gömü falan bulurum diye düşünüyorsan boşa gelmişsin. Doğan’lar zamanında 49 yıllığına kiralamış burayı. Ne kadar tarihi eser, altın, gümüş varsa toplamışlar buradan. Biz de senelerdir ararız ama bir şey bulamadık. Hepsini alıp götürmüşler. Zaten bugünkü zenginlikleri buralardan geliyor derler. Ha bu evin tapusunu sorarsan o da babamın adına” deyince nasıl tepem atmıştı anlatamam sana. Doğruydu ama söyledikleri, bizim bütün o bezirgânların, vampirlerin serveti senin dedelerinin bıraktıkları, bırakmak zorunda kaldıkları değerler üzerine kuruluydu. Hangi burjuvanın altını kazısan böyle bir hikâye çıkıyordu. Oysa sen hiç öfkelenmeden “kardeş, dedem yoksul bir adammış, benim derdim sadece onun mezarını bulmak, başka bir amacım yok, maddi hiçbir şey aramıyorum, atalarımın izini arıyorum sadece” deyivermiştin. Anlamıştı Kerim de derdinin bu olduğunu ki bizi Rum mezarlarının hâlâ tahrip edilmeden kaldığı birkaç köye götürmüştü. Ama bulamamıştık Teador Elanour’un mezarını. Hâlâ canım sıkılır aklıma geldikçe.

Senin de canın sıkılmıştı, ne zaman canın sıkılsa dudakların asimetrik bir biçimde hafifçe aşağı süzülür, üst dudağında kısacık bir çizgi oluşurdu, bir güldüğünde bir de canın sıkıldığında belirirdi bu çizgi ama canın sıkkın olduğunda azıcık aşağı bükülürdü. “Evet; şimdi hiç duyamayacağım hikâyeyi dinleyebilir miyim?” diye takılmıştım sana. Meğer Teador Efendinin çok çarpıcı bir hikâyesi varmış. “Dedemle, anneannem Celosia aynı köyde büyümüşler. Biri 16 yaşında bir delikanlı, diğeri 12 yaşında yeni gençliğe adım atmış güzel bir kızken sevmişler birbirlerini. Harb-i Umumi başlayınca Osmanlı, dedemi zorunlu askere almış. Irak cephesinde 4 sene çekmediği eziyet kalmamış, tam her şey bitti deyip köyüne dönmüş ki bu kez de Yunan ordusu işgal etmiş buraları, zorunlu askere almışlar dedemi. 2 sene de Yunan ordusu için savaşmış, bu kez Osmanlı’ya karşı. O kadar birbirine girmiş ki acılarımız sevgilim, neyin ne kadar daha acı olduğunu hâlâ anlayamıyor insanlarımız. Neyse dedem 1922 yılında 22 yaşında köye döndüğünde Celosia Hanımı evli ve bir çocuk annesi olarak buluyor. Köyün zengin zeytin tüccarlarından birinin oğluyla evlendirmişler güzel Celosia Ninemi.” Nitsa’nın dedesi bu, durur mu? Önce Celosia Hanımı ikna ediyor. Hemen planı yapıp bir akşam vakti iki arkadaşıyla Celosia Hanım ve eşinin evine oturmaya gidiyor. Arkadaşlarından biri gaz lambasını söndürmekle görevli, diğeri ise Celosia Hanımın kocasını tutmakla. Plan işliyor, gaz lambası söner sönmez Teador Efendi kaptığı gibi Celosia Hanımı Spil dağına çıkarıyor. Aradan birkaç gün geçiyor, bu kez Celosia Hanımın kocasının evini tek başına basıp “Celosia’yı boşayacaksın, yoksa seni şimdi şuracıkta vururum” diyor. Adam ölmektense bu teklifi kabul etmeyi daha doğru buluyor. Hıristiyanlıkta boşanmanın çok zor olduğu gerçeğini umursamadan ve boşanmanın tek yolunun eşinin Teador Efendi ile zina yaptığını kabul etmesi olduğunu bilerek gururundan vazgeçiyor ve kiliseye gidip Celosia Hanımı boşuyor. Bir kez daha âşık olmuştum sana Teador Elanour’un torunu Nitsa!

“Dedem artık buralarda yaşayamayacaklarını düşünüp anneannemi ve artık öz kızından ayırmayacağı üvey kızı Daryn’i de yanına alıp doğruca İstanbul’a yerleşiyor. Zaten hemen sonrasında da Ege’de mübadele başlıyor. Akrabalarının çoğu Yunanistan’a göçmek zorunda kalıyor. Üç kızları daha oluyor. Gaia, Angeliki ve en küçük kızı annem Terrina. Uzun yıllar terzilik yapıyorlar ailecek İstanbul’da. Haydi, şimdi İstanbul’a dönelim artık.” Dönmüştük. Öylesine yorgunduk ki, hikâyeye ancak ertesi gün devam edebilmiştik.

Sabah erkenden Eminönü’ne gitmiştik. Gitmiştik gitmesine ama elindeki adresin olduğu yerde apartman inşaatı vardı. Artık böyleydi İstanbul Nitsacığım, yükselen trend (!) çirkin apartmanlar ve gökdelenlerdi. Mimar Sinanların şehri memleketin dört yanından üşüşen, açgözlü, görgüsüz müteahhitlerindi artık. Ama İstiklâl Caddesindeki terzi dükkânının yerini bulmuştuk. Terzi dükkânının yerinde kocaman bir giyim mağazası vardı, Teador Efendinin terzihanesine nispet yaparcasına! Hayatında ilk kez gördüğün bu caddeyi, mağazayı, arka sokakları o kadar şaşkınlıkla izlemiştin ki, sanki bütün anıların burada saklanmıştı. Mağazanın karşısındaki kafeye oturduğumuzda dahi gözünü alamıyordun. “Dedem ilk geldiğinde burayı kiralamış bir akrabasından. Anneannemle birlikte tam otuz sene terzilik yapmışlar burada. Daryn teyzem ve Gaia teyzem de hem ev işlerinde hem de terzihanede senelerce yardım etmişler onlara. 1933’te diğer teyzem Angeliki doğmuş. Gaia teyzem “onu ben büyüttüm” diye övünürdü hep. 1947’de de annem Terrina doğmuş, o büyük çilelerin ardından mutlu olmayı başarmışlar senelerce. Arada 2. Dünya Savaşını yaşamalarına rağmen hayat seyirleri çok fazla değişmemiş, biraz yokluk, biraz kıtlık o kadar! 1954 yılında dedem Teador Elanour vereme yakalanıyor ve altı sene savaşmış bedeni bu hastalıkla savaşamıyor. Ölmeden önce büyüdüğü topraklara gömülmek istediğini vasiyet ediyor. Angeliki teyzemin eşi Angelos, o zamanın şartlarında günler süren uğraşlarla dedemin bu son vasiyetini yerine getirmeyi başarıyor. Böylelikle sadece 54 yıla sığmış koca bir tarih, hikâyesinin başladığı yere gömülüyor.”

“1955’in Eylül ayına kadar İstanbul’da İstiklâl Caddesinde Terzi Teador’un dükkânı hep açık kalmış. Bizimkiler de ömürlerini tamamlayacaklarına inanmışlar Dersaadet’te! Ta ki o kara gün gelip çatıncaya kadar. Egemenlerin beslenmek için aradıkları kan bu kez de İstanbul Rumlarında bulunuyor. 6 Eylül 1955 gününü o kadar çok tanıdıktan, o kadar ayrıntılı dinledim ki tüm bu sokakları, caddeleri, her şeyi kafamın içinde tastamam olduğu gibi çizebilmişim. Sabah herkes hayatına her günkü gibi başlıyor. Dükkânlar açılmış, insanlar doluşmaya başlamış sokaklara…” Birden unuttuğun bir şeyi hatırlamışçasına alelacele cebinden bir ses kayıt cihazı çıkardın. Anlamadım ne olduğunu, ağlamaklı bir kadın sesi geliyordu cihazdan kulaklarıma. “Teyzem Angeliki bu kara günün en hazin tanığı, o kadar ayrıntılı anlattı ki, kaydettim tüm anlattıklarını senin için. Al dinle canlı bir tanıktan o kara günleri.”

Angeliki’nin Ses Kaydı:

Öncesinde bize çok uzaktaydı olan biten her şey, sanki hiç bize ulaşamayacak kadar uzak. Kıbrıs’ta beş altı yıldır tuhaf şeyler oluyordu. Rumlar İngiliz sömürgeciliğine başkaldırmış, İngilizlerse azınlık olan Kıbrıs Türklerini kullanarak olayları kızıştırmıştı. Daha sonra işin içine Yunan ve Türk egemenleri de bulaşarak Kıbrıs’taki ateşi harlamaya giriştiler. Biz de tüm bu olanları dünyanın her yerindeki insanlar gibi gazetelerden takip ediyorduk. Tedirgindik, kimsenin kanı akmasın, acılar çekmiş iki kader ortağı halk birbirini boğazlayacak hale gelmesin istiyorduk. Ama milliyetçilik saman alevi gibi parlatılıyordu. Efendiler kölelerini kırbaçlaya kırbaçlaya bir kez daha arenaya sokuşturuyordu. 6 Eylül 1955’e gelmeden önce de bir tertibat olduğunu anlamıştık, bir hafta öncesinden ufak çaplı olaylar geliyordu kulağımıza ama olayların seyrinin böyle gelişeceğini doğrusu hiçbirimiz beklemiyorduk.

Sabah hepimiz her günkü gibi işyerlerimize varmış, dükkânlarımızı açmış ve işe koyulmuştuk. Bizim dükkân da açıktı tabii. Ben, o zaman daha küçük bir çocuk olan annen ve Angelos dükkândaydık. Anneannen hasta ve yaşlıydı, Daryn teyzen ve Gaia teyzenle evde bırakır, terzihaneye getirmezdik onları son zamanlarda. Öğleden sonra gazeteler 2. baskılarında haber geçtiler; “Atamızın Selanik’teki evi bombalandı”. O haberi okur okumaz burada da kıyametin kopacağını sezdik ama iş işten geçmişti. Akşamüzeri daha dükkânlarımızı kapatmamıştık ki kalabalık ve öfkeli bir bağırtı titretti camları. “Kıbrıs Türktür Türk Kalacak, Rumlar P.çtir P.ç kalacak!” Angelos koşarak geldi dükkâna, “bir an önce gitmeliyiz!” Nereden bilebilirdim ki bu gitmenin bu kadar uzun, geri dönülemez bir gitmek olacağını. Daha önce hiç görmediğimiz insanlar dükkânlarımızı yağmalıyor, insanlarımızı dövüyor ve her şeyimizi paramparça ediyorlardı. Manav Mürsel Efendi gördü bizi kaçarken, “Gelin dedi çok uzaklaşamazsınız, her yerdeler, ben misafir edeyim sizi.” Tezgâhı hemen kilisenin önündeydi, onu dinlemeyeceklerini biliyorduk ama başka çaremiz de yoktu, buradan kaçamazdık. Her yer sopalı, bıçaklı insanlarla doluydu. Kiliseye sığındık, içeride yüzlerce Rum, Ermeni, Yahudi vardı. Hepimiz o kadar korkmuştuk, o kadar çaresizdik ki, sadece bekleyip dua edebiliyorduk. Annen daha 8 yaşındaydı, hiç unutmam saatlerce aynı yere diz çöküp dua edip ağlamıştı. Uğultular gittikçe yaklaşıyor, cam kırığı sesleri deprem gibi sarsıyordu kulak zarlarımızı. En sonunda kilisenin önüne gelmişlerdi, artık ne olacaksa olacaktı. Manav Mürsel Efendi, Avukat Nedim Bey ve bir grup genç arkadaşı kilisenin önünde adeta etten duvar örmüşlerdi bizim için. Kalabalık kiliseyi yakmak, yok etmek istiyordu. Manav Mürsel’in sesi yankılandı kilisenin içine doğru, kararlı ama hüzünlü bir sesi vardı. “Yapmayın, ibadethanedir, büyük günahtır, bu vebalin altından kalkamazsınız, cami yakmak neyse bu kiliseyi yakmak da odur!” Kalabalık bu sözden mi yoksa Nedim Beyin gençlerinden mi korktu bilmiyorum ama birden dağıldı kilisenin etrafından. Gece boyu kilisede kaldık, cam kırığı sesleri, küfürler, çığlıklar hiç bitmedi.

“Çıkabilirsiniz artık, hepimize geçmiş olsun.” Mürsel efendinin sesini duyunca olayların bittiğini anladık. Dışarı çıktık hemen. Aman Tanrım, bu nasıl bir manzaraydı böyle! Sanki tanklarla girip, savaş uçaklarıyla bombalamışlardı her yeri. Dükkâna bile gitmeden Eminönü’ne annemlerin yanına koştuk. Kapı paramparçaydı, içeride annemin cansız bedenini görünce bayılmışım. Ah Nitsa, nasıl da güzeldi Teador Elanour’un karısı, nasıl da sakin, nasıl da narin, nasıl da acıya alışkındı yüreği. Kıymışlardı ona, boğmuşlar, öylece yatağında bırakmışlardı. Gözleri endişe doluydu, ölü bir kadının gözlerinde nasıl bu kadar keder ve endişe olurdu? Daryn ve Gaia yoktu evde. Aradık taradık bulamadık hiçbir yerde. Angelos dışarı çıktı, çok geçmeden ağlayarak koştu içeriye, bana sarıldı hiçbir şey diyemeden titreyerek, hıçkırarak ağlamaya devam etti. Anlamıştım bir şey olduğunu onlara. Sokağın ucuna doğru gittiğimizde gördüm, çırılçıplak, mosmor, horlanmış, cansız bedenlerini. Biliyor musun, anneme en çok Daryn ablam benzerdi. Aynı onun gibi naif ve narindi. En sevdiğimiz ablamızdı, en sevdiğimiz akıl hocamız… Angelos’a âşık olduğumda koşarak heyecanla ona anlatmıştım ilkin. Gaia daha sert görünürdü ama tertemiz bir kalbi vardı, en merhametlimizdi. Daryn ile Gaia sadece abla-kardeş değil en yakın arkadaşlardı, görür görmez usulca kaldırıp başlarını öyle sıkı sarıldım, öyle bir figanla çığlık attım ki, bütün insanlık duysun istiyordum feryadımı.

Balat’taki eve vardık, paramparça olmuştu, o kadar çok derindi ki kaybettiklerimiz, o kadar çok sevdiğimizi yitirmiştik ki, evi umursamadık bile. Angelos ilk gemiye bilet aldı üçümüze. Gemiye bindiğimizde bir daha dönmemek üzere gittiğimizi biliyorduk. Ölülerimizin mezarlarını, anılarımızı, sevinçlerimizi, atalarımızı bırakıp öylece gitmek, çok, çok acıydı bizim için. Hepimiz, annen de dâhil, öyle hüzünlü, öyle çaresiz bakıyorduk ki İstanbul’a, başka bir hayata değil de yatınca kalkamayacağımız bir ameliyat masasına alınıyorduk sanki.”

Angeliki’nin, o gemideymişim gibi içten hissettiğim hıçkırıklarıyla son bulmuştu ses kaydı. Ne çok ağlamıştık oracıkta öyle saatlerce. Dedenin mezarını bulamamıştık ama anneannenin, Gaia ve Daryn teyzenin mezarlarını bulmuştuk. Şişli Ortodoks Mezarlığında sade, kimsesiz, yan yana üç mezar… Kimselerine kavuşmuşlardı uzun yıllar sonra…

Dünyanın bütün halkları kadar çoktu acılarınız Nitsa. Bizim acılarımız, bizim utançlarımız, bizim çaresizliğimizdi hepsi.

Şimdi ise Nitsa, maalesef şimdi ise senin topraklarında bir felâketle yok oluyor insanlarımız. Bu kez felâket alev topu olup yağıyor üzerine insanlığın. Her gün Atina’dan gelen acı haberlerle sarsılıyoruz burada. Dün gazeteyi açtığımda gördüğüm hikâye ise paramparça etti bütün sarsıntılarımı. Onlardan geriye uzun ve acılı bir yas kaldı. “6-7 Eylül olaylarında göçen çift, Atina yangınında yaşamını yitirdi.” Hızla açtım haberi okumaya koyuldum: “Atina’yı saran yangında, 6-7 Eylül olayları sonrası Yunanistan’a göçen 88 yaşındaki Angelos ve 85 yaşındaki Angeliki Masha çiftinin cansız bedenleri birbirlerine sarılı halde bulundu.” Ah Angeliki! Bir ses kaydından ibaret tanışıklığımız ne kadar yakın ve ne kadar içtendi bir bilsen Nitsa. Nasıl canlanmışsa yüzü ses kaydını dinlerken, gazetedeki fotoğrafın aynısıydı. Hemen telefona koştum ve seni aradım, bir türlü ulaşamadım. Tıpkı Gölcük depremi zamanlarındaki gibi omuz omuza, hıçkıra hıçkıra usul usul bir törene dönüşmeliydi yine ölmelerimiz. Ama olmadı ulaşamadım sana. Ben de gelmeye karar verdim oraya ama ondan bahsetmeden önce bahsetmek istediğim çok önemli birkaç husus var sana.

Ölüm ve yıkım karşısında bireysel olarak ben haklı çıktım demenin hiçbir gurur verici ve keyifli tarafı yok, hatta acıdır da, bunu ikimiz de çok iyi biliriz Nitsa. Ancak politik haklılık, çıkaracağımız dersler açısından hayati önem taşıyor. Onun için son gelişindeki tartışmalarımızı hatırlatmak istiyorum sana ve senin nezdinde tüm Rum dostlara.

Son gelişini hatırlarsın, biz harıl harıl iş kazaları ile ilgili kampanyamızı yürütürken, siz de ayağa kalkan sınıfınızı da peşinize takarak şimdiki efendilerinizi güle oynaya iktidara taşıyordunuz. Yorgundun, uzunca mücadelelerden, sokak gösterilerinden, grevlerden, seçimlerden sonra, soluk alacağın ilk fırsatta yanıma gelmiştin. Hatırlar mısın Onur Ünlü’nün “Kavmin yanlış tufanlardan geçip duruyor, sen gözlerime baka baka ağlayıp aşk diyorsun” dizeleriyle takılmıştım da ne kadar güzel gülmüştün hınzırca. “İğneleyici dizelerin bittiyse, ne düşünüyorsun Yunanistan ve bizimle ilgili, söyle bakalım” demiştin. Ne düşünebilirdim ki Nitsacığım, kavmimiz yine yanlış tufanlardan geçiyordu işte, bu kez de Yunanistan’da. Zira Kautsky’den bu yana onların adı hep aynı ihanet sayfalarında dolaşıyordu tarihin, bizim de hanemize yenilgi yazılıyordu, bu kadar. “Yanlış yapıyorsunuz, efendileriniz kölelerini kırbaçlayarak yola getiremedi, şimdi pışpışlamaya başladılar saltanatlarından olmamak için. Siz de azıcık pışpışlanınca kandınız, efendilerinizin saldırgan kurt köpekleriyle boğuşup, sadık çoban köpekleriyle işbirliği yaptınız. Tarih, bu kuyudan su çıkmayacağını, zehir içeceğinizi, varacağınız son durağı daha kaç kez göstermeli ki? Bak bizde nasıl ki sınıf mücadelesi yükseldiğinde bir Karaoğlan çıkmış, Sizde de Çipras ve onun Syriza’sı çıktı işte, gömlekleri bile aynı!” demiştim. Çok kızmıştın ama kafan da çok karışıktı. “Biz radikal sol bir ittifak yaptık, program, tüzük vs. olarak çok farklı. Tamam, bu ittifak bizi devrime götürmez ama bu da mücadeleyi yükseltmenin bir biçimi, emin olabilirsin.” Emindim aslında ama öyle olmadığına emindim Nitsa. “Doğru şeyler umut etmenin, doğru şeyleri düşünmenin politikada hiçbir önemi yoktur, doğru yerde doğru işler yapmıyorsan. Tarihi bir fırsatı heba ediyorsunuz, sınıfınız ayağa kalkmış, yüklenseniz tüm duvarlarını paramparça edebilirsiniz bu aşağılık düzenin ama kendinize güvenmiyorsunuz.” Ben haklıydım, sen ise söyleyecek bir şey bulamıyordun bu haklılık karşısında. İnanmak istiyordun sadece Nitsa, coşkulu ama aldatıcı bir inanca sığınmak daha kolay geliyordu sana. Seni ilk kez böyle görüyordum ve sarsmak, kendine getirmek istiyordum. Ama yaşayarak görecektin. Bir daha da açmadın zaten bu konuyu, defalarca zorlamama rağmen. Zaman gösterecek demiştin, zaman gösterdi!

İktidara geldiğinden beri sermayenin bir dediğini iki etmeyen hükümetiniz, hepinizin hayallerini yıktı, hepinizi umulmadık derin boşluklara itti. Şimdi de, ilk işi yoksullara ihanet etmek ve kemer sıkma politikaları uygulamak olan bu yeni efendilerinizin ihmali ve ihaneti sonucunda yanarak can verdi insanlarımız. Angeliki’nin, Angelos’un, onlarca insanımızın katili kim? Büyük efendilerinden azıcık daha pay kapmak için onların bir dediğini iki etmeyen, bu uğurda itfaiyeye ayrılan bütçeyi bile kısan, hiçbir felâket için hazırlık yapmayan ikiyüzlü hükümetinizdir. Onların katili bu kemer sıkma politikalarını uygulatan, ağzı salyalı, kokuşmuş büyük efendiler, demokrasi ve insan hakları havarileri(!) AB burjuvalarıdır. Ve sevgilim, onların katili, dünyamızı cehenneme çeviren bu aşağılık düzendir. Bu aşağılık düzen yıkılmadıkça savaşlarda, depremlerde, yangınlarda, madenlerde, fabrikalarda ölümlerden ölüm beğenebiliriz ancak.

Son dönemlerdeki yorgun ruh halinle bu acıları, yıkımları harmanlamamanı umuyorum. Aslında biraz da bunun için gelmek istiyorum. Seni sana hatırlatmak için! Atalarının topraklarında harıl harıl umut mayaladığımızı, hem de tüm dünya mazlumlarına yetecek bir umudun kılıcını bilediğimizi anlatmak için. Tarihi rolümüzü oynamaya hazırlanıyoruz Nitsa, sahnenin boş durduğuna bakma, daha provalara yeni başladık. Atina’dan Kamboçya’ya, Endonezya’dan Güney Kore’ye, Singapur’dan Çin’e dünyanın her yerinde mazlumlar, farkında olsunlar ya da olmasınlar, tarihi rollerini oynamaya hazırlanıyorlar. Mayaladığımız kararlılık, büyüttüğümüz umut dünyanın bütün mazlumlarının kurtuluşu, bu aşağılık bezirgân saltanatının sonu olacak! Ve sizlerin de tam da şimdi, tam da olması gerektiği gibi, kendi ellerinizle yarattığınız canavardan başlayarak yeni bir mücadeleye atılmanız gerekiyor.

Çok geç oldu Nitsacığım, yarın işleri hemen yoluna koyup pasaport, bilet işlerini de halletmem lazım. Geliyorum Nitsa, bu kez ben geliyorum sana, özlem ve merak dolu geliyorum. Seni, sana hatırlatmaya geliyorum! Mektubuma burada ara vermek zorundayım. Yarın akşam devam edeceğim. İyi geceler!

Ertesi sabah gazeteler: “Daha 19 yaşındayken Gölcük depremine yardıma gelen genç hemşire Nitsa Elanour’un da cansız bedeni bulundu.”

Nitsa! Bu doğru mu Nitsa! Lütfen aç telefonumu Nitsa! Sevgilim, Hocam, Öğrencim, Sevincim, Öfkem, Dostum, Nitsam! Lütfen bir ses ver bana. Lütfen Nitsa Lütfen! Yanlış haber de bana, bak sesimi duyuyorsun işte, kaygılanma artık de, Ara! Yalvarırım ara beni Nitsa! Hadi gel de, seni bekliyorum de. İnanmadın değil mi böyle bir şeye de. Ben ölecek kadın mıyım de bana Nitsa! Lütfen duy çığlıklarımı, acı inlemelerimi, vahşi bir hayvan gibi böğürmelerimi duy ve bana bir ses ver Nitsa!

(Saatler sonra)

Nitsam!

Demek artık yoksun, demek ben artık mahrumum seni beklemek sabrından. Sesin yok mesela artık öyle mi? Peki ya gözlerin? Onlar da mı olmayacak artık? Bir daha sarılamayacağız ha? Koşmayacak mısın bana Nitsa, sımsıkı sarılmak için? Usulca okşamayacak mısın artık yüzümü? Artık umut şiirleri yollamayacak mısın mesela? Neden Nitsa neden? Şaşırtmayacak mısın, güldürmeyecek misin, ağlatmayacak mısın artık yani? Çok canım acıyor Nitsa, sanki kocaman bir neşter boğazımdan aşağı doğru kesmeye başlayarak ikiye bölüyor beni. Şimdi seni kocaman soğuk hava depolarında tutuyorlar demek. Ah Nitsam! Onlarca yanmış bedenin yanına yatırdılar seni de öyle mi? Kokun hiç değişmemiştir eminim. Sonra seni işlemeli bir tabuta alacaklar yani öyle mi? Peki küçücük bedenini sığdırdılar diyelim, o kocaman yüreğini nasıl sokacaklar tabuta Nitsa? Gözlerin Nitsa; umut dolu, sıcacık ve kocaman gözlerin nasıl girecek o tabutun içine?

Eeeeyyyy Dostlar!

Bu cihandan bir devrimci kadın Nitsa Elanour geçti. Geçmişten bugüne kurban verdiğimiz milyonlarca insanımızın adlarının yanına gururla yazın onun adını da. Sevgimizle atsın yüreği, öfkemizle dolsun ciğerleri, kararlılığımızla yürüsün ayakları ve mücadelemizle yeşersin umudu. Kılıçlarımız bir kez de Nitsa Elanour için saplansın düşmanın o taş kalbine.

Eeeeeyyy Düşmanlar!

Nitsa’yı da aldınız elimizden. Sanmayın ki azaldık biz. Sanmayın ki meydan size kalacak. Sıra bizde artık! Son bulacak bu iğrenç, kokuşmuş düzeniniz, sülük gibi yapıştığınız hayatlarımızdan söküp atacağız sizleri. Yolun sonuna geldi bu pislik üreten, ölüm üreten, acı üreten düzeniniz. Son kavgada kanınızla yeşerecek güzel günlerin tohumları!

Atalarının topraklarından, bir şafak vakti kadar umutlu, bıçağın keskin yüzü kadar öfkeli, bir ağıt kadar hüzünlü ELVEDA Nitsa!