Navigation

Emeğin Bolluğu ve Olmayan Ekmek

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

  “Önce ekmek,
  en mühim işi bu olmalı kişinin” derdi.
  Hayatında, rüyasında,
  hep ekmek vardı kafasında.
  Aç kalmış, yokluğun hazımsızlığının sancılarını
    çekmiş.
  Etrafından uzanmasını beklediği bir el ummuş,
  gel gör ki, açlıktan gördüğü hayaller dışında kimse
    varmamış yanına.
  Gör ki, dünyada yokluktan gayrı bir şey düşmemiş
    payına.
  Bundandır ekmekteki ısrarı.
  Daha kendini bilmeden atılmış ekmek kavgasına
  ve muhtemelen ikisinden mahrum ölecekti.
  Tıpkı dedesi gibi,
  babası gibi,
  çocukları gibi...
  Düşmek yollara, tutmak hasretin hıçkırıklarını.
  kendi ezilmişliğinden sonra
  en iyi bildiği işti.
  Bir çırpıda gözden kaybolur,
  çoluk çocuk rızkı derdiyle
  atardı kendini zalim gurbet ellere.
  Bir gün orada, bir gün şurada, amacı ekmeği, dünya
    olmuş evi
  belli değildi nerede olacağı, nerede yatacağı
  Belli olan, sıcak tutmayı başaramadığı evinden uzak
    kalışıydı...
  Elleri kaba, dili keskin bir bıçak
  Hiç fırsat bulamadı ki güzel sözler üretmeye
  Hayatında inceliğin yeri asla olmadı.
  Karşı değildi ama farkında değildi hiçbir güzelliğin
  fakat hayatını adadı ekmek parasına
  Kuvvetli bir sevgisi vardı karısına
  bir gül idi karısı gözünde
  doyamadığı, rahata kavuşturamadığı bir gül.
  Gül saydığı karısı sevmez değildi onu
  fakat yalan olurdu delice bir aşık diye varsaymak.
  [Küçücüktü karısı henüz evlendiğinde,
  babası imam, dört tarafı muhafazakâr fikirlerin
    duvarı.
  Yani aşk nedir bilememişti, günah varsaydı böyle “sapkınlıkları”
  fakat çocuktu henüz evlendiğinde ve asıl sapkınlığın
    bu olduğunu bilemiyordu.
  Gel zaman git zaman alıştı kocasına
  ve ona bağımlı, muhtaç bir hayata dönüştü yaşamı.
  Yani aşk denemezdi bu zorba koşulların dayatmalarına
  belki yaşamaya tutunmak idi,
  belki alışkanlık
  ama aşk değildi hayır.]
  İkinci çocuklarını doğurduğunda karısı,
  daha da ağır gelmişti ekmek kaygısı.
  Çalışıyordu çalışmasına fakat,
  emeğin bolluğu artıkça ekmek eksiliyordu.
  Kim yazmış bu kara talihi,
  kim yazmış bunca çalışmaya rağmen,
  çocuklarını doyuramayan babanın talihini?
  Kim demiş sefil kalsın bazıları
  yatacak döşek, yiyecek aş bulamasın birileri diye kim
    tutturmuş?
  Karısı, Allah derdi bu kara talihin yazarına
  katlanmak gerek derdi, mükâfatını alacağız nasıl olsa.
  Fakat sefillik gerçek, mükâfat uydurma idi.
  Bu dünyada sefillikleri sürecekti böyle düşündükleri
    için,
  diğerinde ise toprak olacaklar, yem olacaklar,
  bir ağacın meyvesinde can bulacaklardı...
  Çalışmak için yaratılmış elleri ve asla,
  çalışmaktan bıkmayan direnci vardı.
  Çalışmaktan ve ekmek temininden başka,
  kafasında hiçbir şeye yer ayırmazdı.
  Bir gün öleceğini bile düşünmedi,
  bunca ihmalkârlıkla dolu iş hayatı koşullarına rağmen.
  Fakat bir gün, en tepesindeyken iskelenin,
  en korunmasız, ölüme en yakın haliyle sorguladı
    hayatı:
  ...Ben dedi, ben ki çalışmaktan anam ağladı, 
     bu yaşıma kadar dinlenmeden bunca yol aldım.
     Ne kazandım? Ellerimde ne var? Çoluk çocuk perişan,
     hanım desen gün yüzü görmedi garibim…
     Ne işe yaradı bunca emeğim, sıcak bile tutamadım
    evimi, 
     hanımın istediği o çamaşır makinesini...
     Ahh ellerim, ahhh ayaklarım,
     sizin bu perişan halinizden anlaşılmaz mı
    yıpranmışlığım.
     Ahhh üzerimde toz duman içinde kalmış yamalı
    giysim, ahhh aç karnım 
     nasıl da haykırırsınız, adaletsiz paylaşımı, kör
    dağıtımı, aptal çelişkiyi..
     Ben ki 16 saat çalışırım nerede benim hakkım? 
     Siz söyleyin ömrümün geçtiği bu ev iskeletleri…
     Siz söyleyin yüzlercesini yapıp da oturamadığım
    apartman daireleri.
     Siz söyleyin haktan bahseden cami imamı,
     Allah’tan mı bu perişanlığım, yok mudur başka
    faili?
     Sen söyle eyy alın terim ile Karun olan patron
     Biriniz anlatın, ben okuyamadım, cahilim anlamam bu
    işleri,
     fakat aklım almıyor bu yaman gidişi, ne olur
    anlatın aklım almıyor...
  Sallandı iskele, uyandı daldığı hayallerden,
    koruyamadı dengesini
  Düştü ömrünün geçtiği iskelenin tepesinden
  El uzatmadı iskele çırpınan kirli ellerine
  Toprak yumuşatmadı karnını, düşüşün nihayete ermesini
    sabırsızlıkla bekledi.
  Emniyet kemeri tutmadı sırtından, çünkü hiç olmadı.
    Ucuzdu hayat, kemer ise pahalı!
  Çakıldı toprağa.
  Öldü, bitti sefil bir yaşam.
  Düşerken aklına geldi ev ahalisi, daha düşmeden yandı
    yüreği.
  Keşke yaşama hakkı verilseydi bize, deyip göçtü.
  Karısı dışında kimseye dert olmadı bu cinayet.
  Karısı, Allah’a sığındı; patronlar, düzene.
  Karısı kaybetti, düzen kazandı.
  Bir gün kaybederse düzen, insanlık o zaman kazanacak.