Navigation

"Balyoz"cu Paşaların Tutuklanmasına Dair!

Yüzlerce kişinin gözaltına alındığı ve pek çoğunun sonrasında tutuklandığı Ergenekon davası başlayalı 2 yıl oldu. Bu süreçte gerçekleşen gözaltılara, tutukluluk sürelerine ve bunların cezaevi koşullarına CHP’den, MHP’den, ulusalcı cenahın medya mensuplarından, akademisyenlerinden, yazarlarından ve sanatçılarından yüksek tonda tepkiler geldi. Geçen ay yaşanan “Balyoz” tutuklamaları ile birlikte bu tepkilerin dozu da arttı. Çünkü tüm bu süreçte TC ordusunun komuta kademesinin 10’da 1’i hakkında tutuklama kararı çıkmıştı. Yer yerinden oynadı tabii ki. İtirazlar alabildiğine yükseldi. Burjuva medyanın bir kesimi olayı dramatikleştirmek için elinden geleni yapıyor. Örneğin bir paşanın üzüntüden ölen annesinden söz ediliyor. “Aydınların”, “vefakâr komutanların” yaşlı ve hasta olmalarına rağmen bu durumlarına uygun olmayan koşullarda tutuldukları söyleniyor.

Sonra 17 Şubat tarihinde bir haber düşüyor ajanslara: “Üst düzey komutanların koğuşlara yerleştirilme işlemlerinin tamamlanmasının ardından cezaevinin iç güvenliğinden sorumlu jandarmada alarm verildi. Akşam gazetesinin haberine göre bu çerçevede, emekli komutanların saygınlıklarının korunması için Silivri’de görevli rütbeli askerlere bir dizi talimatlar gönderildi; Sık sık ziyaret edin, yalnız bırakmayın, sıkıntılarının olup olmadığını sorun, revire çıkmak istediklerinde bekletmeyin, psikolojilerinin iyi, morallerinin üst düzeyde tutulmasını sağlayın, sağlık durumlarını yakından izleyin, mutlaka ‘paşam’ diye hitap edin, kimse saygısızlık yapmasın.” Bu haberi okuyunca paşalar için üzülenlerin yüreklerine biraz su serpilmiştir herhalde. Arkasından da duyuyoruz ki, 18 Şubat günü Genelkurmay’ın tüm kuvvet komutanları Hasdal kışlasında tutuklu meslektaşlarına görüşe gitmişler!

Yaşadığımız topraklarda var olan haksızlıklara, adaletsizliklere, Kürt halkına yapılan asimilasyon ve ırkçılığa, işçilerin sınırsız sömürüsüne, ezilenlere yaşatılan açlığa, yoksulluğa karşı çıkan sosyalistler, devrimciler, öncü işçiler, Kürt aydınlar TC kurulduğundan bu yana gözaltına alınıyor, işkence görüyor, hatta gözaltı sürecinde “kayboluyorlar”. Devrimcilerin evlerine silah vb. konularak “silahlı örgüt üyeliğinden” yargılanmaları sağlanıyor. Tutuklu yargılandıkları süre içinde tedavi ve muayene istekleri hiçbir zaman gerektiği gibi karşılanmıyor ve yıldırılmaya çalışılıyorlar. Hâkimler, savcılar, cezaevi yetkilileri tarafından olabilecek en kötü muamelelere layık görülüyorlar. Yıllarca tutuklu yargılanıp sonrasında beraat ediyorlar, yattıkları yıllar da devletin yanına kâr kalıyor.

Hal böyleyken sorarlar adama, paşaları için, darbe yalakaları için ağıtlar düzen, bir yandan da solcu pozlar kesen bu zevat, yaşananlardan bu kadar şikâyetçiyse daha önce akılları nerelerdeydi? Bu muhteremler 19 Aralık’ta devrimciler cezaevlerinde diri diri yakılırken, Engin Çeber gözaltında işkenceyle katledilirken, kanser hastası Güler Zere son günlerini evinde geçirmek için yıllarca hukuk mücadelesi verirken, onbinlerce devrimci polis tarafından evlerine konulmuş silah ve benzeri malzeme yüzünden yıllara uzayan hükümler giyerken, Cumartesi Anneleri kaybolan çocukları için her hafta polisten dayak yerken neden hukukun tarafsız olması gerektiğini söylemediler? Neden adalet istemediler? Çünkü onlar bugün olduğu gibi o zaman da aslında müesses nizamın yanındaydılar.

Hayattaki her şey gibi adalet isteği de insanların sınıfsal konumuna göre değişiyor. Bugün Ergenekon ya da Balyoz davalarından tutuklanan “paşa”larına yapılanları eylemlerle protesto edenler kendi sınıf doğalarına uygun hareket ediyorlar. Devrimcilere, öncü işçilere yapılanlara tepkisiz kaldıklarında da aynı sınıfsal dürtüyle hareket ediyorlardı. Tüm bunlar safları karıştırmamanın önemini, burjuvazinin çıkarlarının işçi sınıfıyla hiçbir alanda ortaklaşamayacağını tekrar gözlerimizin önüne seriyor.

İşçi sınıfı yalnızca kendi gücüne ve örgütlülüğüne güvendiğinde dünyaya gerçek adaleti yine kendi elleriyle getirecektir.