Navigation

Muhtıra, Küçük-burjuva Solculuğu ve Kemalizm

Türkiye burjuvazisinin statükocu-devletçi kanadı ile liberal geçinen kanadı arasındaki çatışmaya uzun bir süredir işaret ediyoruz. Bu çatışma, işçi sınıfı hareketinin son derece cılız olduğu günümüz koşullarında, tüm siyasal alana hâkim olmuş durumdadır. Militan ve kitlesel bir işçi hareketi karşısında domuz topu gibi birleşen burjuva kesimlerin, işçi hareketini geriye savurmayı başardıklarında, birbirleriyle nasıl bir güç ve iktidar kavgasına giriştiklerinin örnekleriyle doludur tarih.

Nasıl bir süreçten geçiyoruz?

Geçtiğimiz aylarda Nokta dergisi tarafından açığa çıkarılan “darbe günlükleri”, resmi makamlarca yalanlanmasına rağmen, bugün yaşanılan gerçekliği tüm boyutlarıyla deşifre ediyor. 12 Nisan’da Genelkurmay başkanının apoletli medyayla yaptığı basın toplantısıyla ve günlüklerde adı geçen darbe heveslisi generallerin bugün başında bulundukları Atatürkçü Düşünce Derneklerinin inisiyatifinde gelişen Cumhuriyet mitingleriyle düğmesine basılan süreç, ordunun 27 Nisan’da yayınladığı ırkçı-faşizan muhtırayla devam etti.

Burjuva parlamento işleyemez duruma getirildi. AKP hükümetinin AB sürecinde izlediği politikalara destek veren burjuva medya odakları, ordunun muhtırasıyla tersine dönen rüzgârla birlikte daha orta yolcu ve hatta yer yer hükümete karşı eleştirel bir tutum takınmaya başladılar. Yargı, ordunun muhtırasına yasallık kazandıracak kararları hızla çıkartmaya soyundu. Anayasa Mahkemesi 12 Eylül faşist rejiminin anayasasını bile hiçe sayarak parlamentonun cumhurbaşkanı seçmesini engelledi. Yine Anayasada açıkça belirtilmesine rağmen, görev süresi dolan cumhurbaşkanı görevini bırakmayı reddederek fiili bir durum yarattı ve cumhurbaşkanlığı dönemini belirsiz bir süre boyunca uzatmış oldu. Yargıtay ise militarist rejimin işlediği ve basına bir şekilde yansıdığı için örtbas edilemeyen işkence, cinayet ve katliam davalarını teker teker bozmaya başladı. Şemdinli davasında Büyükanıt’ın iyi çocuklarının aldığı cezalar ve Uğur Kaymaz davasında verilen cezalar, her şey çırılçıplak ortada olmasına rağmen, Yargıtay tarafından bozuldu. 1996’da Diyarbakır cezaevinde gerçekleştirilen katliamın sanıklarının aldığı ceza da Yargıtay tarafından aynı dönemde bozuldu.

Aynı Yargıtay yine burjuva hukukunu bile hiçe sayarak eski DEP milletvekillerinin önünü kesmeye çalışıyor. Ordunun dayatmasıyla erkene alınan seçimlerde Kürtlerin bağımsız adaylarla parlamentoya girişinin önünü kesmek için tüm burjuva düzen partilerinin onayıyla ve tarihte eşi olmayan bir oy çokluğuyla anayasa değiştirildi. Fiili cumhurbaşkanı, kendisine gönderilen anayasa değişikliği paketinin yalnızca bu maddesini onaylayarak paketin geri kalan kısmını toptan geri gönderdi. Kürtlere dönük baskılar son dönemde iyice tırmandırılırken, aralarında 70’ten fazla yöneticinin de olduğu 600 civarında DTP’li tutuklandı.

1 Mayıs’ta devrimci çevrelere ve işçi hareketine dönük estirilen devlet terörü aynı hızla 1 Mayıs sonrasında da devam ettiriliyor. Gözaltılar, operasyonlar hızla devam ediyor. Hem AKP’nin geriletilmesi mümkün olmazsa seçimleri erteletmenin zeminini hazırlamak için hem de Kürtlere karşı haksız savaşı ve operasyonları tırmandırmak için büyük kentlerde canice provokasyonlar tezgâhlanmaya başlandı. İzmir’de pazar yerinin ve ardından da Ankara’da bir iş hanının bombalanması burjuva devletin kontr-gerilla aygıtlarının işinden başka bir şey değildir. Bunların hemen ardından AB süreciyle getirilen göstermelik hak ve özgürlük kırıntılarının teker teker geri alınması ve demokratik makyajın temizlenmesi süreci hızlandırılıyor, polise tekrar olağanüstü yetkiler tanınıyor.

Tüm bunlara ek olarak burjuva siyaset alanında bir yeniden harmanlanma süreci yaşanıyor. Doğrudan ordunun dayatmasıyla yaşanan bu süreç sağda ve burjuva “solda” zoraki bir birleşmeyi dayatıyor. Ordu tekrar dümenin başına geçmişken, burjuva siyasetçiler eski kaprislerini ve tekke çıkarlarını şimdilik bir tarafa bırakmak zorunda kaldıklarının bilinciyle, aldıkları emir doğrultusunda harekete geçiyorlar. Ordunun tornasında yeniden şekillenen burjuva partiler, Kürt düşmanı ırkçı-şoven-milliyetçi programa bağlılık andı içiyorlar. Bu arada sendikal örgütlerin ve demokratik kitle örgütlerinin başına çöreklenmiş olan burjuva unsurlar ve bürokratlar eliyle sınıfın ve emekçilerin örgütlü kesimleri AKP karşıtlığı maskesi altında ordunun peşine takılmaya zorlanıyorlar.

Tüm bu yaşananlar, açıkça göstermektedir ki, burjuva klikler arasındaki kapışmada bugün ibre bariz bir biçimde asker-sivil bürokrasinin başını çektiği statükocu-devletçi-ırkçı cephenin lehine dönmüştür. Liberal geçinen burjuvazi ve bugün onun hükümeti konumundaki AKP, AB ve ABD’nin desteğine güvenerek muhtıraya karşı kuyruğu dik tuttuğu izlenimi verse de açıktır ki inisiyatifi kaybetmiştir. Muhtırayı verenlere karşı en küçük bir girişimde bulunmayarak ödlekliklerini dışa vuranlar, karşı cephenin artan basıncı altında giderek geriliyorlar. Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaşın yeni hedeflerine (İran ve Suriye) dönük gelişmelere ve Güney’deki Kürt önderliğinin gelişecek süreçteki tutumlarına bağlı olarak emperyalist güç merkezlerinin daha önce AKP hükümetine verdiği destek her an zayıflatılıp ya da kesilip yerini bambaşka dengelere bırakabilir. İçinden geçtiğimiz dönemde bu açıdan özellikle Güney’de oluşmakta olan Kürt devletiyle bağlantılı sorunlardaki gelişmeler belirleyici olacaktır.

İbrenin statükocular cephesine dönmesi, hele de seçimlerden istedikleri gibi bir sonuç elde ederlerse, (ki aksi bir havayı koklamaları durumunda her türlü provokasyonla seçimleri iptal etmeleri de güçlü bir olasılıktır), zaten son derece güdük olan burjuva parlamenter işleyişin tam bir göstermelik işleyişe indirgeneceği açıktır. Böyle bir durum, mevcut demokratik hak ve özgürlüklerin iyice budanacağı bir olağanüstü hal rejimine giden yolun açıldığı anlamına gelecektir. Bölgede genişleyecek bir savaş cephesinin içine Türkiye’nin de girmesi ihtimaliyle bağlantılı olarak böylesi bir rejimin bir ucu doğrudan askeri bir yönetime, bir savaş hükümetine de açık olacaktır. Tüm bunların anlamı, içine girdiğimiz dönemin işçi sınıfı, emekçiler ve ezilen Kürt halkı açısından yeni bir karşı-devrimci saldırılar dönemi olma tehlikesidir. Sosyalistlerin sivrilterek emekçi kitlelerin gündemine taşımaları gereken tek ve gerçek tehlike budur.

Küçük-burjuva solculuğun yanılsamaları

Hal böyleyken, Türkiye sol hareketinin geniş kesimleri, gerek içine girilen sürecin tabiatı, gerek çatışmanın gerçek nedenleri, gerekse de ne yapılması gerektiği hususunda tam bir kafa karışıklığı içerisinde bulunuyor. Bizce bu boyutlarda yaşanan bir karmaşanın kökeninde birbiriyle bağlantılı iki temel neden vardır. Birincisi, Türkiye sol hareketinin geniş kesimlerinin küçük-burjuva solculuğuyla malul oluşudur. İkincisi de, yine aynı ağırlıkta olmak kaydıyla, sol çevrelerin önemlice bir bölümünün reflekslerine ve ruhuna sinmiş olan Kemalist önyargılardır. Dahası sol çevrelerin bir bölümünün Kemalist ideolojiyle hâlâ görünüşte bile hesaplaşmamış olduğu ve Kemalizme halen olumlu ve ilerici bir rol atfettiği bilinen bir gerçektir.

Küçük-burjuva solculuğunun en tipik görünümlerinden biri, gerçekliği algılamada yaşadığı zorluklardır. Sınıftan kopuk, kendi yarattıkları bir dünyada kendi hayalleri ve kurgularıyla hareket eden bir solculuğun işçi sınıfı hareketine hiçbir yararı dokunamaz.

Sol çevrelerin bir bölümü gelişmekte olan karşı-devrimci tehdidi algılayamadığı gibi, son derece yanlış ve ister istemez statükocu cepheye ve onun söylemine güç katan bir çizgi tutturuyor. Bunun bir göstergesini de parlamento seçimlerini boykot etme anlamına gelen açılımlar oluşturuyor. Devrimci bir partinin yokluğundan ötürü bilinçsiz geniş işçi yığınlarının AKP’yi bir kurtuluş umudu olarak gördüğü, sendikal düzeyde örgütlü kesimlerin ise sendikal bürokrasi marifetiyle statükocular cephesine yedeklenmeye çalışıldığı, devrimci sınıf hareketinin yok denecek denli cılız ve etkisiz olduğu bir dönemde, özü boykot taktiği olan bir çizgi tutturmak gerçeklikten tümüyle kopmak anlamına gelmiyor mu?

Benzer bir yanlışlık, statükocu burjuva güçler tarafından imal edilen ve kentli orta sınıflarda faşizan-milliyetçi bir hezeyana yol açan “şeriat geliyor” paranoyası karşısında takınılan tutumlarda kendini açığa vuruyor. Burada da küçük-burjuva solculuğunun ilkesizliğine, omurgasızlığına ve Kemalizmle nasıl damgalandığına şahit oluyoruz. Muhtırayı açıktan destekleyerek eksik bile bulanları bir tarafa bırakalım. İlkeli ve tutarlı bir demokrat olmayı bile beceremediği açığa çıkan TKP’nin, yayınladığı bildiride, “Genelkurmay Başkanlığının … hayali bir olguyla uğraşmadığı”nı, “Türkiye’de gericiliğin gerçek bir tehdit” olduğunu belirtmesi, muhtıranın “gericiliğe” karşı verildiği yalanına soldan verilen bir onaydır. Orduyla bir sorunu olmadığının altını çizen, hatta ordu içerisinde “küçümsenmeyecek bir yurtsever ve aydınlanmacı birikimin” olduğunu savunan TKP, “Türkiye Cumhuriyeti döneminde elde edilen toplumsal kazanımları reddeden” bir solculuğu dışladığını söylüyor.

TKP tarafından açıkça ifade edilen bu pozisyon, bu açıklıkla olmasa bile benzer bir Kemalist özü dışa vuran başka sol çevreler tarafından da benimseniyor. Sol çevrelerin önemli bir bölümü, AKP’nin şeriatçı bir parti olduğunu, dini gericiliği temsil ettiğini sorgusuz sualsiz kabul ediyor. Burada kullandıkları “gericilik” tanımına ise, tastamam Kemalist ideolojiden devşirilmiş, aydınlanmacı, tepeden devrimci, seçkinci bir yaklaşım damgasını basıyor.

Bu yanlışlık, kimi sol çevreleri ve sosyalist geçinen aydınları, darbeci mitinglerden medet ummaya itiyor. Örneğin Mustafa Sönmez bu mitinglerin “umutsuzluk bulutlarını dağıttığını”, “özellikle kadınların yüksek katılımının gelecek güzel günlere dair büyük umutlar yarattığı”nı, “gerici toplum projesine cüret eden AKP’ye haddini bildirdiği”ni söylüyor. Halkevleri, bu “kitle hareketinin gericilik karşıtlığının … sınıf hareketinin bu yeniden oluşum evresinde mutlaka değerlendirilmesi gereken bir dizi olanak yarattığını” belirtiyor. Yürüyüş dergisi ise bu yoruma, “yüzbinlerin toplandığı bu alanlardan yükselen ‘bağımsızlık’ özleminin, henüz yatağını bulmamış …, Genelkurmaycılar’a, darbecilere bırakılamayacak kadar değerli özlemler, önemli dinamikler” olduğunu belirterek katkıda bulunuyor.

Tüm bu değerlendirmeler apaçık bir körlüğü ve cehaleti ifade etmiyorsa, düpedüz rüzgâra göre yön değiştiren bir oportünizmi dışa vuruyor. Laiklikle hiçbir ilgisi olmayan bir rejimi laiklik adına savunanlar, ilerici olarak adlandırılıyor. Kürt halkına ve emekçilere kan kusturan burjuva devletin “bağımsızlığı elden gidiyor” diye vaveyla koparmak, anti-emperyalist duygular olarak görülebiliyor. Tüm bu çarpıtmaların üstünü örtmek için bu mitinglere katılan kitlelerin küçük-burjuva karakterini inkâr etmenin yolları aranıyor: “orta sınıf tahlillerine de ihtiyatlı yaklaşmak gerekir”miş, “yoksulların varlığı yadsınamaz”mış, “kendini hâlâ ‘orta sınıf’ olarak görmeye devam eden kitleyle yoksullar arasındaki sınırlar, oldukça incelmiş” vb.

Bu tür değerlendirmeler yapan sol çevrelerin neredeyse tamamının, Kürt hareketine karşı hasmane bir tutum benimsediği, onu şiddet kullanmakla eleştirdiği, Kürt milliyetçiliği yaptığından ötürü mahkûm ettiğini de not düşelim. Kemalist ve ulusalcı renkler içeren bir sol hareketin, günün birinde dengeler değişir de ordu ABD ile zıtlaşan bir çizgi izlemeye başlarsa, sözümona bir Amerikan aleyhtarlığı adına cuntalara nasıl destek verebileceğini düşünmek bile, ne gibi bir tehlikeyle karşı karşıya olduğumuzu yeterince anlatıyor.

Son olarak, gerek bu kesimler gerekse de Kemalizme çok daha mesafeli duran diğer sol çevrelerin önemlice bir bölümünün üzerinde hemfikir olduğu, “ne şeriat ne darbe” ya da “ne cami ne kışla” gibi sloganların, hangi niyetle benimseniyor olursa olsun bugünün koşullarında tümüyle yanlış olduğunu belirtelim. Çünkü bugün bir şeriat tehlikesi yoktur. Ama muhtıra gerçektir, darbe tehditleri gerçektir, Kürtlere karşı haksız savaşı azdırma çabaları gerçektir, parlamenter sistemi iyice işlevsizleştirme ve diyelim ki Bonapartist bir rejimi hayata geçirme tehditleri son derece gerçektir. Durum buyken, devrimci propaganda, ajitasyon ve teşhirin esas hedefine darbe tehditleri oturtulmak zorundadır. Şeriatı güncel bir tehlike olarak gösteren ya da bunu ima eden en masum formülasyonlar bile, devrimci işçi hareketinin verili güçsüzlüğü koşullarında, ister istemez darbecilerin ekmeğine yağ sürecektir.

Sorunun laiklik-şeriat şeklindeki yapay kutuplaşma ekseninden mutlaka kurtarılması gerekiyor. Sorun, burjuva iktidar bloku içinde sürmekte olan çatışmanın gerek Ortadoğu’daki savaş gerekse ulusal sorun konusunda izlenecek politikalar hususunda alabildiğine kızışmış olmasıdır. Bugün ciddi bir tehdit altında bulunan demokratik hak ve özgürlükleri tutarlı ve kararlı bir şekilde savunabilecek, onları daha da geliştirebilecek tek sınıf devrimci işçi sınıfıdır. İşçi sınıfı, bunu yapabilmek için bağımsız ve birleşik sınıf cephesini örmek ve ezilen Kürt halkına da dostluk elini uzatmak zorundadır. Gerek liberal geçineniyle statükocu-milliyetçisiyle Türk burjuvazisinin, gerekse de bölge üzerinde en melun planlarını hayata geçirmeye çalışan emperyalist güçlerin oyununu bozmanın tek yolu budur.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:27, Haziran 2007