Navigation

Mısır’da İsyan, Darbe ve Zorunlu Dersler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Mısır’daki son isyan dalgası ve arkasından gerçekleşen askeri darbe, birçok dersi içerisinde barındırıyor. Sosyalist çevreler tarafından yapılan kimi değerlendirmeler ise, devrimden ne anlaşılması gerektiği, darbelere karşı tutum, ordunun sınıf doğası, kendiliğinden hareketlerin öneminin yanısıra zaafları ve sınırlılıkları, burjuvazi içindeki hegemonya kavgası, yürüyen emperyalist paylaşım kavgasının iç siyasete yansımaları ve emperyalist komplolar gibi konularda ciddi kafa karışıklıkları olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye’de önümüzdeki dönemde sertleşeceği kesin olan hem burjuvazi içi kapışmanın hem de proleter sınıf kavgasının önümüze koyduğu görevleri doğru kavramak bakımından Mısır’da yaşananlar önemli ipuçları veriyor.

Yaşananlar ne basitçe bir emperyalist komploya indirgenebilir, ne de komplonun varlığı hepten yadsınarak yaşananlar bir devrim olarak kutsanabilir. Mısır’da yaşananları “o mu bu mu” şeklinde skolastik bir kalıba sokmak daha baştan baltayı taşa vurmak anlamına geliyor. Gerçek şu ki, Mısır’da yaşananlar üç katmanlı bir durumu anlatıyor; bir yandan burjuvazi içerisinde son derece sert bir iktidar kavgası yaşanmakta, diğer yandan emekçi sınıflar kendi talepleriyle dişe diş bir mücadele yürütmekte ve son olarak hem emperyalist güçler hem de bölgedeki diğer güçler bu kavgayı kendi lehlerine manipüle etmeye çalışmaktadırlar. AKP ve İhvan’ın gerici propagandasının karşısına dikilme gereği, gelişen süreç içerisinde asker-sivil bürokrasi başta olmak üzere Mısır burjuvazisinin, emperyalistlerin ve bölge güçlerinin etki ve belirleyiciliğini görmezden gelmek ya da kendiliğinden kitle hareketine övgüler düzmek anlamına gelmemelidir. Marksistlerin görevi gerçekleri siyasal propagandaya feda etmek değil, gerçek ne ise onu soğukkanlı bir şekilde değerlendirerek gerekli devrimci dersleri çıkartmak olmalıdır.

Mısır’daki isyan dalgasının ardındaki temel güç, AKP’li ve İhvancı burjuvaların iddia ettiği gibi kimi yerli ve yabancı şer odakları değil, bizzat kapitalizmin yarattığı derin yoksulluk, sefalet ve devlet terörüdür. Sahneyi belirleyen temel faktör budur. Mübarek’i deviren devrimci sürecin ilk dalgası da aynı kaynaktan besleniyordu. Mübarek’in devrilişinin ardından geçen iki buçuk yıl boyunca geniş emekçi kesimlerin yaşam ve çalışma koşulları iyileşmediği gibi daha da kötüye gitti. Hem Yüksek Askeri Konsey (YAK) hem de Mursi yönetimi sırasında ülkenin tüm makro ekonomik verileri daha da kötüleşti. Mursi, her ne kadar seçimle göreve gelse de, iktidarının başlangıcından itibaren, esasen kendi partisinin iktisadi ve siyasi çıkarları doğrultusunda hareket ederek, 2011’de alanları dolduran milyonların “ekmek, adalet ve özgürlük” talepleri doğrultusunda hiçbir ciddi adım atmadı. Kadın haklarını geliştirmek yerine kısıtlayan yeni yasa ve uygulamalarla özellikle kadınların ve gençliğin özgürlük isteklerine sırtını dönen Mursi, giderek kötüleşen ekonomi nedeniyle de büyük tepki toplamaya başladı. Toplumsal çürüme, rüşvet, yolsuzluklar devam ederken, kaynaklar ve ikbal kapıları İhvan üyelerinin hizmetine sunuldu; siyasal baskılar ve devlet terörü tüm hızıyla sürerken toplumun demokratik hak ve özgürlük taleplerine kulak asılmadı. Hedeflenen demokrasi, emekçi kitlelere uzak bir hayal olarak görünmeye başladığı gibi, işsizlik ve artan gıda fiyatları isyan fitilini tekrar ateşledi. Temmuz başında zirvesine ulaşan muazzam kitlesel seferberliği besleyen bu faktörlere biraz daha yakından bakalım.

Artan hoşnutsuzluk

Mübarek’in devrilmesiyle ortaya çıkan çalkantılı dönemde, ülkenin temel gelir kaynaklarından olan (milli gelirin %12’si) ve aynı zamanda büyük bir istihdam alanını oluşturan (2,8 milyon işçi bu sektörde çalışıyor) turizm çöktü. Dolar gelirlerinden yoksun kalınmasıyla birlikte devletin döviz rezervleri hızla tükenmeye başladı; 2011’de 36 milyar dolar olan rezerv miktarı 2013 Haziranında 13 milyar dolara inmişti. Oluşan açık, rekor düzeye ulaşan dış borçlarla kapatılmaya çalışıldı. Yalnızca 2013 yılının ilk altı ayında Mısır parasının değer kaybı yüzde 10’u buldu ve enflasyon tırmanışa geçti. Özellikle gıda fiyatlarındaki yüksek artış, geniş emekçi kesimlerin sefaletini daha da derinleştirdi. 2009’da nüfusun yüzde 21’i yoksulluk sınırının altındayken, Mursi’nin son döneminde bu oran resmi olarak yüzde 25’e çıkmıştı. Aslında birçok gayrı resmi iktisadi araştırma gerçekte bu oranın yüzde 50 olduğunu vurguluyor. Bir başka deyişle toplumun yarısı günde iki doların altında bir gelirle yaşam kavgası veriyor!

Uluslararası finans kuruluşları Mısır’ın notunu “çöp” seviyesine indirirken, yabancı sermaye yatırımları tamamen durdu, Mısır borsası 2013 yılbaşına göre yüzde 15’lik büyük bir düşüş yaşadı. Mübarek’in devrilmesinin ardından 4500 işyeri ve fabrika kapandı ve işsizlik, özellikle de genç işsizlik tırmanışa geçti. Resmi işsizlik oranı bile yüzde 14’ü buldu. Gerçeğin bunun misliyle fazlası olduğu biliniyor.

Temel tüketim maddeleri ile elektrik, benzin, doğalgaz gibi ürünler üzerindeki devlet sübvansiyonlarının kaldırılmasını hedefleyen neo-liberal saldırı paketleri, emekçiler nezdinde büyük tepkilerle karşılanıp hayata geçirilmeleri büyük ölçüde engellenmesine rağmen, başka bir sorun iktisadi hoşnutsuzluğun üzerine tüy dikti. Tüm bu artan işsizlik, yoksulluk ve sefalet tablosunu, su, gaz ve elektrik kesintilerinin yanı sıra, benzin sıkıntısının ve uzayıp giden yakıt kuyruklarının oluşturduğu manzara tamamladı. 10 saate varan su, elektrik ve gaz kesintileri, yalnızca emekçileri değil toplumun neredeyse tamamını canından bezdirdiği gibi üretim faaliyetini daha da kesintiye uğratmıştır. Bu hizmetler, Mısır gibi sıcak bir ülkede özellikle yaz aylarındaki soğutma ihtiyacından dolayı modern yaşamın olmazsa olmazlarındandır. Mursi’nin seçimlerde, elektrik, su ve doğalgaz hizmetlerinin çok daha kaliteli hale getirileceği vaadinde bulunmasına rağmen oluşan bu tablonun geniş toplumsal kesimlerin artan hoşnutsuzluğunda önemli bir payı vardır.

Mursi döneminde, rüşvet, yolsuzluk ve adam kayırma olgusu daha da öne çıkmış, ya da en azından, bunları ortadan kaldırmayı hedefleyen bir “devrim”in koruyucusu olduğu iddiasındaki İhvan yönetimi altında daha fazla göze batar hale gelmiştir. Çıkardığı yasalarla elindeki yetkileri sınırsız hale getirmeye çalışan Mursi ve İhvan hükümetinin, gerek yerel yönetimlerde gerekse de devlet aygıtı içerisinde İhvan üyelerine yer açarak yaygın ve hızlı bir kadrolaşmaya gitmesi de özel bir tepki uyandırmıştır.

Bu iktisadi ve sosyal hoşnutsuzluk, siyasal rejimin neredeyse aynen süren baskıcı, anti-demokratik niteliğine duyulan öfkeyle daha da pekişmiştir. Hiçbir temel iktisadi sorun çözülmediği gibi, Mübarek dönemindeki devlet aygıtı aynen kalmış, rejimde bıraktık devrimci bir dönüşümü, ciddi sayılabilecek bir reforma bile gidilmemiştir. 2011 isyanının temel taleplerinden olan özgürlük talebi karşılanmamış, siyasal baskılar devam ettiği gibi, sosyal baskılar da yoğunlaşmıştır: gösterilere yönelik devlet terörü, grevlerin yasadışı ilan edilmesi, sendikal hak ve özgürlüklerin güvence altına alınmaması, ordu baskısı, sokak ortasında işkenceler, basına getirilen yasak ve sansür uygulamaları, sıkıyönetim ya da olağanüstü hal uygulamaları, sokağa çıkma yasakları, Mursi döneminde yüzden fazla göstericinin devlet güçleri ve İhvancı çeteler tarafından öldürülmesi, Hristiyanlar ve Şiiler başta olmak üzere dini azınlıklara dönük pogrom ve katliamlar girişimleri, “devrim” şehitlerinin katilleri yargılanmazken binlerce “devrimci” aktivistin hapislerde tutulması, kadınlara dönük tacizlerin giderek artması ve kadınları sokaktan ve işyerlerinden çekip evlerine kapamaya dönük girişimler, gündelik yaşama artan ölçüde muhafazakâr-dinci müdahaleler vb.

Tüm bunlar, toplumun geniş kesimlerinde, en başta da emekçi kesimlerde hiçbir şeyin değişmediği ve “devrimin çalındığı” hissiyatını güçlendirip dev bir hoşnutsuzluk selini doğurmuştur. Nisan-Mayıs aylarında yapılan bir araştırmaya göre; hükümetin demokratik hak ve özgürlükleri güvence altına almadığını düşünenler %72, hükümetin ekonomik performansını beğenmeyenler %74, hükümeti suçla mücadelede başarısız bulanlar %74, hükümetin kamu hizmetleri performansını beğenmeyenler %74 oranındaydı. Bu anket, yaşananları iki ay öncesinden tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor; Mursi ve İhvan yönetimi toplumun ancak 4 ilâ 5’te biri tarafından desteklenmekteydi; ki aslında bu oran tam da Mursi’nin cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda aldığı oy oranı kadardı! Aynı ankette, askerin geçici de olsa yönetimi devralmasına katılımcıların %56’sı karşı çıkıp yakın bir oy oranıyla erken seçimi gerekli görürken, katılımcıların %87’si samimi bir diyalog sürecinin başlatılmasını istemişti. Mursi’nin iktidar kibriyle tüm çağrılara kulaklarını tıkaması onun sonunu hızlandırdı. Oturduğu iktidar koltuğuna dört elle sarılarak erken seçim çağrılarını reddetmesi nedeniyle, mevcut iktidarı değiştirmenin tek yolu olarak ordunun müdahalesini görenlerin sayısı hızla arttı. Kuşkusuz burjuva muhalifler ve onların dümen suyuna giren sahte solcu çevreler, kitlelerin askeri bir müdahaleyi olumlu karşılaması için ellerinden geleni yaptılar.

Askeri darbe gerici bir restorasyon girişimidir

Mısır’da darbenin hemen öncesinde yaşanan üçüncü devrimci dalga, tüm görkemine, nadir bulunan muazzam bir kitleselliğe ulaşmasına rağmen halk isyanının hükümetleri çok kısa bir sürede düşürebildiğini ama devirdiğinin yerine emekçilerin iktidarını geçirmenin hiç de kendiliğinden mümkün olmadığını gösteriyor. Tıpkı 2011 Ocağında başlayan birinci dalga gibi üçüncü dalga da bir hükümet değişikliğiyle sonuçlanmış, siyasal rejim ve kapitalist sömürü düzeni olduğu gibi kalırken iktidar bir burjuva gücün elinden bir başkasının eline geçmiştir. Muazzam devrimci potansiyellerine rağmen, devrimci bir önderliğin olmadığı koşullarda, kitle isyanının siyasal gericiliğe alet olabileceğinin özgün, istisnai ve trajik bir örneği yaşandı Mısır’da. Devrimci bir önderlik olmadığında, yerli ve yabancı güçlerin, emekçiler başta olmak üzere toplumu yapay burjuva kamplara bölecek adımlar attığını, emekçilerin meşru taleplerini ve hoşnutsuzluğunu suiistimal ettiğini, gelişen kendiliğinden kitle hareketlerini manipüle ederek kendi çıkarları doğrultusunda kullanabildiğini görüyoruz. Mısır’da altı çizilmesi gereken en önemli derslerden biri budur.

Mursi’nin devrilişinin apaçık bir askeri darbeyle gerçekleşmesi kitle hareketi açısından gerçekten de tam bir trajedi anlamına geliyor. Trajedidir, çünkü kitle hareketi burjuvazinin melun planlarının dayanağı ve sivil bir şala bürünmüş askeri diktatörlüğün meşruluk kaynağı haline getirilmiştir. Liberal geçinen burjuvazinin, Nasırcı-devletçi burjuvazinin, küçük-burjuva demokratların ve solların, hatta Nasırcılıktan bir adım öteye geçemeyen sözümona solcu sendika yöneticilerinin desteği askeri rejime önemli bir meşruluk sağlamaktadır. Bu kesimlerin hiçbiri yaşananı bir darbe olarak adlandırmadığı gibi canhıraş bir şekilde bunun bir devrim olduğunu savunuyorlar. Bu koşullarda asker-sivil bürokrasinin kodamanları ve hükümet yetkilileri her fırsatta medya önünde devrimden ve devrimi savunmaktan bahsederek, giriştikleri katliamları aklamaya çalışıyorlar.

Mısır’da gerçekleşen askeri darbenin devrimle, devrimcilikle ve hatta genel olarak solla hiçbir ilişkisi yoktur. İşin özü şudur: bu darbe bir restorasyon girişimidir. Darbenin amacı, kitle seferberliğini suiistimal ederek İhvan hükümetini devirmek, Müslüman Kardeşler’i bir taraftan devlet terörüyle ve kitle katliamlarıyla ezmek, bir taraftan da bu basınç altında başkalaştırarak daha da evcilleştirmek, sözümona “devrime” sahip çıkar bir pozisyonda kalarak kitle hareketini pörsüterek sönümlendirmek ve sonuçta da Mübarek rejimi dönemindeki güç dengelerini yeniden tesis ederek demokratik bir makyajla da olsa ordu merkezli otoriter rejimi restore etmektir. Kuşkusuz Mübarek rejimi aynen ihya edilemez, çünkü bu rejim hem iç gelişmeleri karşılayamaz hale gelmişti hem de artık emperyalist güçler açısından iş göremez bir noktaya kaymıştı. Restorasyonla kastımız, Mübarek rejiminden nemalanan burjuvazinin ve asker-sivil bürokrasinin hegemonik pozisyonunu restore etmek ve bunu eskisine göre daha demokratik görünümlerde bile olsa özünde yine otoriter bir burjuva rejimle sürdürmektir.

Ordunun bu gerici planını engellemek mümkün mü? Ya da bu otoriter gidişatı kim engelleyebilir? Müslüman Kardeşler mi, emperyalist büyük güçlerin dışarıdan uygulayacağı baskı mı, yoksa halk hareketi mi?

Müslüman Kardeşler’in böylesi bir gidişatı tersine çevirmeye gücü olmadığı gibi, bu doğrultuda kendisinin dışındaki geniş toplumsal kesimleri seferber edebilecek tutarlı bir demokratik anlayışa sahip olduğundan da söz edilemez. O, kapitalistleşme ve kapitalist dünyayla entegrasyon yoluna daha yeni girmişti ve bu doğrultuda büyük mesafe kaydetmediği de ortada. Orta burjuvaziden büyük burjuvaziye geçiş halinde olup giderek güçlenen bir sermaye kesiminin temsilcisi olan İhvan, diğer taraftan halen radikal İslamcı söylem ve zihniyetin damgasını taşımaktadır. Gerek onun burjuva doğası gerekse de siyaseten de gerici dünya görüşü nedeniyle İhvan’dan demokrat bir çizgi beklemek ham hayal olacaktır. Bir yıllık iktidarı dönemindeki uygulamaları bu açıdan yeterli bir gösterge olmuş ve seçimlerde onu ehven-i şer olarak destekleyen kesimler bile bu manzara karşısında isyan hareketine katılmışlardı.

Emperyalist güçlerin daha başından itibaren askeri darbeye “darbe” bile dememeleri onların demokrasi ve özgürlükler konusundaki ikiyüzlü tutumunu bir kez daha sergilemiştir. Onlardan Mısır’daki askeri cuntanın önüne demokratik bir bariyer olarak dikilmelerini beklemek ancak liberallere özgü bir ham hayal olurdu. Başta ABD olmak üzere emperyalist güçlerin hem darbecilere hem de İhvan’a karşı eşit mesafede olduklarını beyan eden tutumları, darbeye “hazırlıksız yakalanmaları” ve “ihtiyatlı bir tutum takınmaları”yla açıklanamaz. Kimi sosyalist çevrelerin bile benimsediği bu yorum baştan aşağıya yanlıştır. Bu tarz değerlendirmelerin, Mısır’da gerçekleşen darbeyi hayırhah sayan, ona şu veya bu şekilde ilerici misyon biçerek onu anti-Amerikan göstermeye çalışan çevrelerden geldiğinin altını çizelim. Bu çevrelerin iddialarının aksine ABD emperyalizmi darbeden haberdardı ve onay da vermişti. Ne var ki bu durum, askeri cuntanın darbe sonrasında attığı her adımın, doğrudan ve kesin olarak ABD tarafından belirlendiği anlamına gelmez. ABD emperyalizmiyle sağlanan mutabakatın temel eksenini, Mursi’nin devrilerek İhvan’ın ehlileştirilmesi ve Ortadoğu’da ABD politikalarıyla daha uyumlu bir çizgi izlenmesi oluşturmaktadır.

Diğer taraftan Mübarek’i gözden çıkaran ABD emperyalizmi o dönemde ikiyüzlüce de olsa bölgede demokrasi ve özgürlüklerden yana olduğunu vurguluyordu, çünkü otoriter rejimler artık kitleleri yeterince kontrol altında tutamıyor ve bu şekilde gidilirse kitle hareketlerinin kapitalist sisteme karşı gerçek bir tehdit haline gelmesi riski büyüyordu. Bugün de geçerli olan bu tehdit nedeniyle ABD’nin askeri cuntayı dizginlediği ve restorasyonda çok ileri gitmemesini salık verdiğini görüyoruz. ABD ve AB emperyalizmi İhvan’ın ehlileştirilerek sisteme entegre edilmesini ve bir an önce seçimlerin yapılmasını salık veriyor, burjuva istikrarın yolunun buradan geçtiğini düşünüyorlar. Ancak yeni bir anayasa ve parlamento seçimlerinin yapılması, hiç de demokratik bir işleyiş ile demokratik hak ve özgürlüklerin garanti altına alınması anlamına gelmiyor. Kuşkusuz askeri yönetim çok uzun sürmeyecektir ve yerine daha normal görünümlü bir yönetim gelecektir. Ancak ordunun yönetimden elini çekmeyerek perde arkasından yöneteceği, askeri vesayetin belirgin bir biçimde süreceği de bir o kadar kesindir. Emperyalist güçler, demokratik görünümlü, parlamento şalıyla örtülmüş bir otoriter rejim, demokrasi makyajlı bir polis-asker devleti hususunda orduyla uzlaşmış görünüyorlar. Bu otoriterliğin boyutlarını ve kaderini, Ortadoğu’daki dengeler, dünya konjonktürü, iktisadi krizin gidişatı ve hiç kuşku yok ki Mısır’daki emekçi kitlelerin sergileyebilecekleri direniş belirleyecektir.

Bu durumda Mısır’da otoriter rejimin restore edilip istikrar kazanmasının önünde gerçekte tek bir engel vardır: Başta Mısır olmak üzere bölgenin emekçi halkları. Yaklaşık üç yıl önce Tunus’tan başlayarak bölge ülkelerine yayılan devrimci isyan dalgası bugün yavaşlamış gözükse de aslında ortadan kalkmış değildir. Bu dalga kapitalist dünya ekonomisinin içine girdiği krizin misliyle derinleştirdiği sefaletten, bölgeyi kasıp kavuran emperyalist savaş vahşetinden ve kitlelerin yükselen demokratik hak ve özgürlük taleplerinden kaynaklanıyordu. Bu taleplerin hiçbiri karşılanmadığına ve hatta bu talepleri doğuran koşullar daha da ağırlaştığına göre, sözkonusu isyan ateşi halen körükleniyor demektir. Ancak bu nesnel gerçekliğin altını çizmek asla ortaya çıkan isyan hareketlerini abartmak noktasına varmamalıdır. Gerçek bir proleter devrimci önderliğin yokluğunda, en muazzam görünen kitle hareketleri bile meseleyi yalnızca ortaya koyabilir, onun çözümünü gerçekleştiremezler.

30 Haziran hareketi, muazzam ve istisnai kitleselliğine rağmen, birçok sosyalist çevrenin abartılarının tersine, çok büyük zaaflara sahiptir. Öyle ki, iki buçuk yılı aşan bir devrimci durum deneyimine karşın, bu muazzam kitle hareketi, meseleyi gerçek kapsamıyla halen ortaya koyabilmiş bile değildir. Mısırlı emekçi kitlelerin maalesef büyük bir bölümü halen düzen içi çözüm seçeneklerinin peşinden gitmekte, burjuva ve küçük-burjuva siyasetlerin esaretinde orduyu bir kurtarıcı olarak algılamaktadırlar. Aslında 2011 isyanının devamını ifade eden üçüncü dalga, gelişiminin bir aşamasında, burjuvazinin çeşitli kesimleri ve sol-Nasırcı siyasal akımların oluşturduğu Ulusal Selamet Cephesi’nin denetim ve yönlendirmesi altına girdi. Bu kez hareketin içerisinde Mübarek’in Ulusal Demokratik Partisi de vardı. Gerek Mübarekçiler, gerek liberaller, gerekse de sol-Nasırcılar ordunun müdahale ederek Mursi’yi devirmesini savunuyorlardı. Devrimci bir önderliğin olmadığı koşullarda bu projeyi kitlelere benimsetmek o kadar da zor olmadı. İslamcı kesimler dışındaki tüm burjuva kesimlerin içinde bulunup desteklediği kitle hareketi, ordu ve polisten de üstü örtük bir destek gördü. Bu burjuva kesimlerin tamamı kitlesel hoşnutsuzluğu arttırmak için ellerindeki tüm imkânları kullandılar; buna yapay krizler yaratmak, elektrik kesinti programları uygulamak, akaryakıt başta olmak üzere kimi tüketim mallarında kıtlık yaratmak vb. de dahil. Ardından da Mursi iktidarı tamamen gözden düşüp koşullar oluştuğunda ordu, artık çoktan manipüle edilmiş olan kitlelerin coşkun tezahüratları altında darbeyi gerçekleştirdi. Darbenin ardından, ordunun direktifleriyle kurulan geçici hükümete, Ulusal Selamet Cephesi’nin tüm bileşenleri ama en başta da Mübarekçi kadrolar doldurulurken, kitlelerden sakinleşip beklemeleri, hükümeti desteklemeleri istendi. Sonrasında da katliamlar, işçi hareketine baskılar, yasaklanan grevler, bir kez daha ilan edilen sıkıyönetim ile sokağa çıkma yasağı ve nihayet Mübarek’in hapisten çıkarılması geldi. Burjuvazi kendi meşrebine uygun davranmıştır; ama emekçi kitlelerin askeri darbeye payanda yapılmasına göz yuman hatta bunun önünü açan Mısır’ın reformistinden sol-Nasırcısına, sözümona sosyalist ve komünistlerine kadar geniş bir sol yelpaze, bugün de kitleleri askeri rejime destek vermeye çağırarak büyük bir suç işliyorlar. Bu sol yelpaze, gerçek tehlikenin “İslamcı faşistler”den geldiğini propaganda ederek orduyu halktan yana ilerici bir kurum olarak gösteriyor.

Halbuki Mısır’da da ordu yönetimi (askeri üst bürokrasi), tıpkı diğer tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, burjuvazi içindeki işbölümünün bir parçası olarak egemen burjuva sınıfın bir kesimini oluşturmaktadır. Ordunun görevi, tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, burjuvazinin sömürü düzenini işçi sınıfından gelecek devrim tehdidine karşı korumak ve burjuvazinin ulusal çıkarlarını rakip yabancı güçlere karşı muhafaza etmektir. Burjuva bir ordudan, hele onun genelkurmayından, emekçi halkın çıkarları doğrultusunda adım atmasını beklemek bu nedenle tümüyle beyhudedir.

Üstelik Mısır ordusunun bir özgünlüğü de bulunmaktadır. Sömürü düzeninin koruyucusu olmanın çok daha ötesinde, iş âleminin bir parçasını oluşturmaktadır. Askeri bürokrasi, burjuvazinin temsilcisi ve sınıf çıkarlarının koruyucusu olmanın yanı sıra, kapitalist Mısır ekonomisinin belkemiğini oluşturan dev bir kapitalist tekeller ağının doğrudan yöneticisi ve kolektif sahibi olarak, burjuvazinin hegemon kesimini teşkil etmektedir. Bir başka deyişle, Batı tipi kapitalist ülkelerden farklı olarak ordu burjuvazinin sıradan bir hizmetkârı değildir, kendisi hem siyaseten hem de iktisaden egemen burjuva güçlerin bir parçasıdır. Ordunun bu konumunu ve burjuvazinin iç katmanlaşmasını kavramaksızın, Mısır’da gelişen sürecin ana noktalarını doğru değerlendirmek mümkün değildir.

Ordunun ekonomi içerisinde kontrol ettiği büyüklük hakkında tam ve kesin bir veri aktarmak mümkün değil. Yıllardır süren askeri diktatörlük rejimi bu bilgileri tam olarak açıklamadığı gibi, kapitalist ekonominin girift yapısı da tam bir oranı vermeyi imkânsız kılmaktadır. Orduya ait şirketlerin kazançları, varlıkları vb. “devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle açıklanmıyor. Yine de ifşa olmuş veya resmi olarak açıklananlardan hareketle yapılan değerlendirmeler, ordunun ülke ekonomisinin dörtte biri ilâ yarısı arasında bir oranına doğrudan ya da dolaylı olarak hükmettiğini ortaya koymaktadır. Bu oranları abartılı bulanların dile getirdikleri yüzde 10-15’lik bandı kabul edersek, bu bile yıllık 25-35 milyar dolarlık bir gelir anlamına geliyor. Bu sayılarla karşılaştırıldığında, askeri bürokrasinin her türlü denetim dışında kalarak cebine indirdiği yıllık 1,3 milyar dolarlık ABD yardımı devede kulak kalmaktadır.

Askeri bürokrasi siyasal gücünü, yalnızca silahları elinde tutmasından, tarihi geleneklerden, toplumsal itibarından vs. değil bu devasa ekonomik güçten de alıyor. Her türlü iktisadi faaliyet alanında doğrudan ya da dolaylı olarak ordunun mülkiyetindeki kapitalist şirketler iş yapıyor; gayrımenkul alım satımları (ülke topraklarının yüzde 87’si ordunun fiili kontrolü altında, bu alanlardaki her türlü projenin yürütümü de ordunun inisiyatifinde), ağır sanayi, enerji üretimi, elektronik sanayii, gıda ve kimya sanayii, eğlence sektörü bu alanların başlıcaları. Müslüman Kardeşler, bir yıllık iktidarları boyunca, ordunun bu muazzam iktisadi gücünü kıracak, onun ayrıcalıklarına son verecek girişimler yerine muhalefet cephesiyle boğuşmayı seçti. Mursi’nin dayattığı yeni anayasada da ordunun ayrıcalıkları ve iktisadi faaliyetleri güvence altına alındı, onun kendi bütçesini belirleyip denetim dışı tutmasına izin verildi.

Mısır’da emekli subaylar, çeşitli kamu kuruluşlarının ve devlet işletmelerinin yöneticiliğini yapıyorlar. Bunların sayısının binlerle ifade edilebileceği söyleniyor. Ama ekonomik alanda üstlendikleri bu rolle siyaset sahnesinin dışına çekilmiş olmuyorlar. Valilerin çoğu emekli generallerdir, yerel yönetimlerin tamamına yakınının başında da emekli subayların olduğu biliniyor. Bir başka deyişle muvazzaf subaylar doğrudan ve dolaylı olarak siyasal alana hükmederken, emekli subaylar da bu hükümranlığın yerel ayaklarını oluşturuyorlar.

“Devrimci ordu”

Askeri darbe Mısır’daki sahte sol tarafından nasıl ilerici bir adım ve devrim olarak adlandırıldıysa, Türkiye’de de solun bir kesimi tarafından aynı şekilde alkışlandı. Bunda şaşılacak bir şey bulunmuyor aslında. Türkiye solu, proleter sınıf devrimciliği temelinde değil, sol-Kemalist ve Stalinist gelenekler temelinde şekillenmiştir. 27 Mayıs darbesini devrim olarak kutsayan, 60’lı yıllarda orduya güzellemeler düzen, sol bir darbe beklentisinde olan “devrimci”lerin sayısı hiç de az değildi. Bereket bugün sosyalist harekette sol-cunta planları yapan kalmadı, halen bu tarz planların aktif bir parçası olan Aydınlık geleneğini ise sosyalist hareket içerisinde saymak için bir neden bulunmuyor. Ama buna rağmen Türkiye solunun Kemalizm ve Stalinizmden kesin bir kopuşu gerçekleştirmemiş oluşu, bu tarz darbeci, devletçi, ulusalcı eğilimlerin ya da en azından bu eğilimlere prim verme yaklaşımının sık sık hortlamasının ardında yatan temel nedendir.

Mursi’nin “İslamcı” iktidarına karşı orduyu “ilerici” diye alkışlayanlar, ordunun hazırladığı Anayasal Beyanname’nin ilk maddesinde Mısır devletinin resmi dininin İslam olduğu, yasaların şeriata uygun olmak zorunda ve şeriatın da Sünni içtihadı olduğunun belirtilmesi karşısında suspuslar. Bu sevimsizlikleri yok hükmünde sayan Aydınlık çizgisi askeri darbeyi bir devrim olarak selamlıyor: “Mübarek’in yıkılması da, Mursi’nin yıkılması da devrimdir. Her ikisinde de asker somut vardır. Zaten ordusuz devrim yoktur. … Daha pratikten gidersek; eğer ordu halk evindeyken iktidara el koyuyorsa bu darbedir fakat halk alanlarda ve eylem yapıyorken onlara destek veriyorsa, bu devrimdir.” (Darbe mi oldu, Devrim mi?, Aydınlık, 5/7/2013) Aydınlıkçılar nezdinde, ordu sınıflardan bağımsız bir kurumdur, tıpkı devletin kendisi gibi! Tam da bu yüzdendir ki, onlar TC devletini de kutsayıp onun ordusunun yöneticileriyle darbe planları yapmaktan geri durmuyorlar. Hiç kuşku yok ki her devrimin silahlı bir güce ihtiyacı vardır, çünkü her gerçek devrim her şeyden önce devlet iktidarını ele geçirmeye yönelir ve karşısında devlet aygıtının silahlı güçlerini yani orduyu ve polisi bulur. Bu yüzden de devrimler ihtiyaç duydukları silahlı güçleri, harekete geçirdikleri kitlelerin öz savunma güçlerinde bulurlar, düzenin ordularında değil. Gerçek şu ki, kitleler ne denli örgütlü ve donanımlı ise düzenin sürekli ordularında da o denli büyük parçalanmalar oluşur, ordu devrimin arifesinde kısmen dağılmaya başlar, halkın çocukları olan erler silahlarıyla birlikte halkın yanına geçerken, üst rütbeli subayların neredeyse tamamı düzenin yanında ve karşı-devrim saflarında yer alırlar. Şimdiye kadar ne denli büyük olursa olsun hiçbir kitle hareketinin, düzenin ordusunu bir bütün olarak kendi yanına çekebildiği görülmemiştir, görülemez de.

Aydınlıkçıların bu anti-Marksist iddiası biraz daha sulandırılmış ve revize edilmiş şekliyle, maalesef sol hareketin bir kesimi tarafından da benimsenmektedir. Onlar da, ordunun attığı adımı bir şekilde “halkın yanında olmak” olarak yorumlayabilmektedirler. Ulusalcı-devletçi sosyalizm anlayışının bayraktarı SİP-TKP, “haklı” ile “meşru” kavramlarıyla kelime oyunu yaparak darbeyi meşru ilan ediyor: “Unutmayalım, Mısır’daki askeri müdahale meşrudur. Meşrudur çünkü halk Mursi’ye karşı ayaklanmış, onun istifasını istemiş, ama Amerikancı bazı şahsiyetler dışında iktidar seçeneği yaratamamıştır. Savunma Bakanı’nın açıklaması bu açıdan çok önemlidir. «Biz halkın isteği doğrultusunda hareket ettik, yaptığımız bir kamu hizmetidir»! Müdahale haklı demiyorum, meşru diyorum!” (Kemal Okuyan, sol.org, 5/7/2013)

Kızıl Bayrak’a göre ise, “İhvan yönetimini yıkan muhteşem bir halk isyanı olmasına rağmen, olayları «ordu darbesi» olarak niteleyenler çoğunlukta. … Oysa durum hiç de öyle değil. … Sisi tarafından ilan edilen yol haritası, isyan eden milyonların taleplerine göre hazırlandı.” (4/7/2013) Kızıl Bayrak’a göre, halk isyanı olmasa “ordu Mursi’nin kılına bile dokunamaz”mış! Dahası da var: “Bu «darbe»nin dikkat çekici yönlerinden biri, ordunun doğrudan iktidara gelmemiş olması ve ilk andan itibaren, «sivil hükümet» oluşturma çalışmalarının başlatılmasıdır. … bilinen askeri darbelerde rastlanan bir icraat değil.” (Kızıl Bayrak, 8/7/2013)

Oysa askeri darbelerin burjuva hükümetlere karşı da yapıldığını, kıllarına dokunmamak bir yana tepelerine binildiğini bilmemek mümkün mü? Ya da dünyadaki onlarca örneğini bir tarafa bırakalım, Türkiye’deki 12 Mart askeri darbesi de benzer şekilde “sivil” bir yönetimle hükmünü icra etmemiş midir?

Burjuva düzenin ordusunun ve onun genelkurmayının, halkın yanında olabileceği, onun taleplerini benimseyebileceği gibi Marksizm dışı bir düşünce benimsendiğinde, darbe karşısında körleşmek de kaçınılmaz oluyor. İşte buna Kızıl Bayrak’tan somut bir örnek: “Mısır’a bakıldığında askeri darbe olduğunu hissettiren somut olaylar görünmüyor. Ordu müdahalesi olduğu elbette yadsınamaz. Ama bu müdahalenin hem gündeme gelişi hem icraatları açısından, bilinen askeri darbelere uymadığı da açıktır.” (Kızıl Bayrak, 8/7/2013)

Bu körlük, generallerin sol bir darbe de yapabileceği hayaline kapılmakla mümkündür ancak. Genelkurmayın “müdahalesi”nin darbe olup olmadığını ya da bu darbenin doğasını kavramak için onun icraatlarını görmeyi beklemek Marksist değil izlenimci bir yaklaşımın tipik örneğidir. Askeri darbe olduğunu hissettiren somut olaylar çok değil bir ay içerisinde çırılçıplak ortaya çıktı: binlerce insan katledildi, basın özgürlüğü sınırlandırıldı, tutuklama ve gözaltı kampanyaları başlatıldı, gösteriler ve grevler yasaklanıp sıkıyönetim ilan edildi. Bunların yaşanacağını önceden görüp hissetmek devrimci politikanın gereğidir; aksi bir tutum, burjuva orduyla uzlaşma arayışını ifade eder.

Sosyalist hareketin önemli bir kesimi ise darbeyi adını koyarak tespit etti. Ne var ki, ordunun 3 Temmuzda “devrimin önünü kesmek”, “devrimi çalmak” vb. için devreye girdiği şeklindeki tespitler, son tahlilde kendiliğindenliğe sınırsız ve dizginsiz bir övgü halini alıyor. Troçkist hareketten bir örnek verelim: “Bonapartist darbe, zafere kavuşursa, bundan çok daha önemli bir şey başarmış olacaktır: devrimi engellemiş olacaktır! 30 Haziran’da Mısır sokaklarında kendini gösteren sosyal güç her hâkim sınıf temsilcisini ürkütecek türdendi. … Ordu, bu adımıyla hem onun yanında görünmüş ve böylece en azından bir bölümünün desteğini almış, hem de onun kendi başına daha ileri gitmesini engellemiş oluyor! … Darbe devrimin önünü almak için yapılmıştır. Mısır devrimi modern tarihin gördüğü en güçlü devrimlerden biridir.” (Mısır’da Bonapartist Darbe, Gerçek, 4/7/2013) Stalinist hareketin bileşenlerinde de aynı abartıları görmek mümkün: “Ordu tam da Tahrir’in bütün organlarıyla iktidarı parçalayacak bir güce kavuşmasının, o yönelime girmesinin önüne geçmek için hamle yaptı. … Bu kez (yine) ordu çalmaya soyundu devrimi… Belli oranda da bunu başardı. … Mursi'yi deviren asıl olarak halk ayaklanması oldu. … Ordu Tahrir'den bir iktidar doğmasının önüne geçmek için hamle yaptı.” (Alınteri, 4/7/13)

Kendiliğinden kitle hareketleri karşısında sarhoşluğa kapılma ve en devrimci, en sivri gözüken değerlendirmeyi yaparak sosyalistler arasındaki rekabette öne çıkma dürtüsü, küçük-burjuva bir hastalıktır. Bu hastalık, muzdariplerini tam bir körlüğe sürükleyebiliyor. Avrupa solundan bir örnek verelim. Kitle hareketine düzülen güzellemelerden sonra International Marxist Tendency (IMT) yazarı, darbeden bir gün önce şunları yazabilecek kadar gerçeklikten kopmuştur: “Birçok yorumcu, ordu ültimatomunun bir darbeye götürdüğünü söylediler. Gerçekte, hareket halindeki devrimci halka askeri bir darbeyi dayatmak ordu generallerinin istediği son şeydir. Böylesi bir darbe mevcut koşullarda imkansızdır.” (Jorge Martin, marxist.com, 2/7/2013) Ertesi gün darbe gerçekleştirildiğinde, IMT, Mısır’da yaşananları “ikinci devrim” diye alkışlamaktan geri durmadı, ne de olsa bu kadar güçlü bir kitle hareketi varken, darbeci generallerin esamisi bile okunmazdı!

Ordu darbesi “devrimi engellemiştir” düşüncesi, öncelikle, darbe olmasaydı devrim olacaktı düşüncesini barındırdığı için, doğru değildir! Kitle hareketinin olgunluk düzeyi yeterli olsaydı bunun önünde ordu duramaz, en azından ordunun temsil ettiği düzen ile emekçi halk arasında ciddi silahlı çatışmalar yaşanır, bir iç savaş kapıya dayanırdı. Ordunun bu kadar kolayca “çalabildiği” bir “devrim”, olsa olsa kitle hareketinin gerçekteki güçsüzlüğünü ve zaaflarını, Tahrir’den bir emekçi iktidarı çıkmayacağını, gerçek bir toplumsal devrimin henüz gerçekleşmekten uzak olduğunu anlatır. “Önünü kesme” tezi, sonuçta dönüp dolaşıp, kitle hareketinin basıncının orduyu “halkın yanında gözükmek zorunda bıraktığı” düşüncesine, yani yukarıdaki anti-Marksist yorumun bir çeşidine bağlanıyor. Kendiliğindenliğe tapınanlar, ordunun halk hareketinin yanında görünmek zorunda kaldığını söylemeyi, halk hareketinin burjuva ordu darbesinin dayanağı haline getirildiğini söylemeye tercih ediyorlar. Harekete toz kondurmamak için yaşanan gerçekliğe gözler kapatılıyor. Bu “tercih” tehlikelidir, çünkü ordunun halk hareketinin taleplerini karşılamak zorunda olduğu şeklinde bir beklenti yaratmakta, kitlelerde zaten mevcut olan orduya dair yanılsamaları ve boş beklentileri körüklemektedir. Askeri yönetimin İhvan yönetimiyle kıyaslandığında ehven-i şer olduğu düşüncesi, bugün örgütsüzlük ve önderlik eksikliğiyle birlikte Mısır devrimci hareketinin en büyük handikabıdır.

Ordu müdahale etmeseydi ve kitle hareketinin kendisi Mursi iktidarını devirseydi, bu iktidarın yerine mevcut koşullarda ne konulabilirdi sorusu temel önemdedir. Mısır’daki kitle hareketine övgü üstüne övgü düzerek onun gerçek zaafları üzerine kafa patlatmayanların iddia ettiğinin aksine, emekçi kitlelerin proleter devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyi hiç de yüksek değildir. Bunun en tipik göstergesi, Mısır solu içerisinde hareketin devrimci önderliğini üstlenebilecek nitelik ve güçte bir proleter devrimci örgütün olmayışıdır. Bu öznel koşullar sağlanmadığı sürece oluşan devrimci durumun gerçek bir toplumsal devrime kendiliğinden büyümesi de mümkün değildir. Proleter devrimci hareketin bayrağı altında toplanmadığı sürece, ne denli kitlesel olursa olsun kendiliğinden hareketler, olsa olsa yıktığı burjuva hükümetin yerine yeni bir burjuva tabiatlı iktidarı koymanın ötesine geçemezler. Bugün halk hareketi sonucunda iktidara ordu değil de tek somut alternatif olarak gözüken Ulusal Selamet Cephesi gelseydi, sonuçlarını çok iyi bildiğimiz “halk cephesi” politikalarının bir uzantısı olan bu cephenin kuracağı hükümet de bir burjuva hükümeti olacaktı.

Netice itibarıyla, üçüncü dalga trajik bir şekilde sona ermiş, Mısır askeri darbeyle bir adım ileri gitmemiş, çok daha derin bir siyasal krizin içine sürüklenmiştir. Kitle hareketi şimdilik bir kez daha geri çekilmiş, bekleme durumuna geçmiştir. Düne kadar orduya ve Yüksek Askeri Konsey rejimine nefretle bakan geniş emekçi kesimlerin Mübarek tarzı bir askeri rejimi kolayına benimseyip onaylamaları beklenemez. Şimdilik bekleyen ve ordunun verdiği sözleri tutup tutmayacağını izleyen kitlelerin yakın bir zamanda sabrının taşması pek muhtemeldir. Ordu yönetiminin her geçen gün gerçek yüzünü daha açık göstereceği kesindir; bu ise orduya çeşitli siyasal akımlar tarafından verilen desteğin giderek azalacağı, darbe karşıtlığının giderek artacağı anlamına geliyor. Askeri yönetim halkın taleplerini hiçbir şekilde karşılamayacaktır ve bu yüzden de eninde sonunda emekçi hareketi tekrar yükselişe geçecektir. Müslüman Kardeşler’in gerek iktidarları döneminde gerekse de darbenin ardından işlediği suçların üstünü asla örtmeksizin ama ordu yönetiminin karşı-devrimci doğasını ve giriştiği katliamları da aynı şiddetle teşhir ederek, emekçi kitlelerin önüne bağımsız bir üçüncü seçenek koymak tek çıkar yoldur. O yol da, emekçilerin kendi özyönetim organlarını oluşturmaya girişerek, kendi dışlarındaki burjuva güçlerden medet ummaktan vazgeçip iktidarı kendi ellerine almaya yönelmeleridir. Kitlelerde bu bilincin gelişmesini sağlamak ve onları bu temelde örgütlendirmek görevi kuşkusuz komünistlerin sırtındadır.

Darbeye nasıl gelindi

2012

30 Haziran: Mursi, Mısır’ın beşinci cumhurbaşkanı seçildi. Ülkeyi 100 gün içinde düzlüğe çıkartacağı vaadini veren Mursi, feshedilen parlamentoyu tekrar toplantıya çağırdı. 10 Temmuzda toplanan parlamento, yeni anayasayı hazırlamak için bir komisyon oluşturdu.

2 Ağustos: Hişam Kandil başbakanlığında kurulan hükümet göreve başladı.

5 Ağustos: Mısır-İsrail sınırında düzenlenen saldırının ardından Mursi bunu fırsata çevirip ölen askerlerin sorumluluğunu “beceriksiz” bürokratlara yıktı; istihbarat şefini, askeri polisin komutanını, bazı İçişleri Bakanlığı çalışanlarını ve Kuzey Sina valisini görevden aldı.

12 Ağustos: Mursi, Savunma Bakanı Muhammed Hüseyin Tantavi ve Genelkurmay Başkanı Sami Anan’ın istifasını istedi. Bu arada onların ve arkalarındaki ordunun tepkisini yumuşatmak için, her ikisini de Mısır’ın en büyük nişanı ile ödüllendirdi. Kara, hava ve deniz komutanlıklarına da yeni isimler atadı.

23 Ağustos: Mursi, yeni parlamento seçilene dek tüm yasama yetkilerini üzerine aldı.

8 Ekim: Mursi, Ocak 2011 isyanı sırasında ve sonrasında tutuklananlar için af ilan etmeyi ancak iktidarının 4. ayında “akıl edebildi”. 25 Ocak 2011 ilâ 30 Haziran 2012 tarihleri arasında “devrimi desteklemek ve devrimin amaçlarını gerçekleştirmek” için yapılan bütün eylemler af kapsamına alındı.

11 Ekim: Mursi Başsavcıyı görevden aldı; başsavcı, Mübarek karşıtı gösterilere saldıranları beraat ettirmişti. Ne var ki Mursi’nin bu adımı yargı bürokrasisinin tepkisini çekti.

22 Kasım: Mursi, Mübarek rejiminin temel dayanaklarından olan yüksek yargının baltalama girişimlerinin önüne geçme bahanesiyle, kendisini “firavun” yetkileriyle donatan bir kararname yayınladı. Gerekçe, “devrimin hedefine ulaşması amacıyla devrik rejimin yapısını yıkmak, … devlet kurumlarını temizlemek, … özgürlük, adalet ve demokrasi temelli yeni anayasanın oluşmasını sağlayacak altyapıyı oluşturmak ve halkın beklentilerini karşılamak” idi.

23 Kasım: Kahire, İskenderiye ve diğer kentlerde düzenlenen gösterilerle bu kararname protesto edildi. Yüksek Yargı Konseyi de anayasa değişikliğini “yargının bağımsızlığına yapılmış saldırı” olarak nitelendirdi. Artan gerilimle birlikte borsa yüzde 10 oranında değer kaybetti. İhvan yanlılarının saldırıları sonucunda birçok kişi hayatını kaybetti.

27 Kasım: Tahrir’i dolduran on binler anayasa taslağının geri çekilmesi talebinde bulundu, polisle çıkan çatışmalarda bir kişi hayatını kaybetti.

29 Kasım: Anayasa Hazırlık Komisyonu, anayasa taslağının oy birliğiyle kabul edildiğini açıkladı. 15 Aralık anayasa referandum tarihi olarak ilan edildi.

5 Aralık: Yüz binlerce kişi, anayasa taslağını protesto etmek amacıyla Tahrir Meydanına akın etti. Çıkan çatışmalarda 11 kişi öldü, yaklaşık bin kişi yaralandı. İhvan’ın Süveyş, İsmailiye ve Zagazig kentlerindeki ofisleri ateşe verildi.

6 Aralık: Mursi, muhalefeti şiddet olaylarını kışkırtmakla suçladı. Kahire’ye çok sayıda tank ve zırhlı araç sevk edilip sokağa çıkma yasağı ilan edildi.

8 Aralık: Ordu, “kamu kurum ve kuruluşları ile masum halkın asker koruması altında olduğunu ve olayların daha da ciddileşmesine izin verilmeyeceğini” açıkladı. Hükümet, orduya güvenliğin sağlanması için yetki verdi. Kitle hareketinin yükselişi karşısında Mursi, kendisini yargı denetimi dışına çıkaran anayasa düzenlemesini iptal ettiğini açıkladı.

15-22 Aralık: Muhalefetin boykot çağrısında bulunduğu iki aşamada gerçekleşen referandumda yeni anayasa yüzde 63,8 evet oyuyla kabul edildi. Referanduma katılım oranı yüzde 33’ler civarında kaldı. Yani 52 milyon seçmenin yalnızca 10 milyonu yeni anayasaya evet dedi.

22 Aralık: Üç büyük sanayi işletmesindeki grevler başarıyla sonuçlandı.

2013

25 Ocak: İsyan hareketinin başlangıcının ikinci yıldönümünde, on binlerce insanın katıldığı gösterilerde Mursi’nin istifası istendi. “Kahrolsun rejim, Kahrolsun Mursi” sloganlarının atıldığı gösterilerde, Mursi’nin dayattığı anayasanın askıya alınması ve resmi bir asgari ücretin saptanması talepleri dile getirildi. Yaşanan çatışmalarda en az 7 gösterici öldürüldü. İşsizlik uzun süredir yükselişte olduğu gibi dış yatırımlar ve turizm gelirleri de dibe vurdu.

26 Ocak: Port Said Stadyumu’nda çıkan olaylarda suçlu bulanan 21 kişiye verilen ölüm cezasıyla gerilim yeniden tırmandı, çatışmalarda 33 kişi öldü.

27 Ocak: 33 kişinin cenazesinde polisin ateş açması sonucu 7 kişi daha yaşamını yitirdi. Mursi, İsmailiye, Port Said ve Süveyş kentlerinde 30 günlük olağanüstü hal ilan etti.

1 Şubat: Port Said kentinde başlayan eylemler, işçilerin süresiz grev ilanıyla daha da büyüdü. Liman tümüyle devre dışı kaldı.

7 Şubat: Günler süren gösterilerde 50’den fazla insanın öldürülmesi ve Tunus’taki hükümet karşıtı Şükrü Belayid’in İslamcılar tarafından katledilmesinin ardından, Mısırlı bazı din adamlarının hükümet karşıtlarının idam edilmesi ya da öldürülmesi çağrısında bulunmasıyla siyasal ortam iyice gerginleşti.

11 Şubat: Mübarek’in devrilmesinin ikinci yıldönümünde cumhurbaşkanlığı sarayı önünde toplanan kitleler Mursi’yi protesto etti.

7 Mart: IMF ile 4,8 milyar dolarlık standby anlaşması, İhvan içindeki muhalefet nedeniyle askıya alındı. Benzin sıkıntısı ve elektrik kesintileri başlarken, gıda fiyatları giderek arttı.

30 Mart: Mısır Başsavcısı, İslami değerleri ve Mursi’yi aşağıladığı gerekçesiyle ülkenin tanınmış komedyenlerinden Basim Yusuf hakkında yakalama kararı çıkardı. Muhalefet, yakalama kararını muhalefeti susturma hareketi olarak niteledi.

7 Nisan: Başlayan mezhep ve din temelli çatışmalarda birçok insan öldürüldü. Son olarak Kıpti kilisesine yapılan saldırılarda iki kişinin öldürülmesinin ardından, Mursi soruşturma başlatacağını açıkladı. Ülkedeki Hrıstiyanlar, Mursi’nin iktidara gelmesinin ardından, İslamcı grupların kendilerine dönük artan saldırılarından şikâyet ettiler.

20 Nisan: Mursi, hükümette “geniş çaplı” bir revizyona gitmesine rağmen, bu değişiklik muhalif hareketi tatmin etmedi.

7 Mayıs: Mursi’nin istifasını ve seçime gidilmesini hedefleyen Temerrüd (İsyan) hareketi iki milyon imza topladığını açıkladı.

26 Haziran: Mursi’nin halka sesleniş konuşması büyük tepki topladı. Muhalefet, 30 Haziranda protesto için sokağa çıkma kararı aldı.

28 Haziran: Tahrir’i dolduran yüz binler Mursi’nin istifasını istedi.

30 Haziran: Tahrir’deki gösteriler, ülkenin diğer büyük kentlerine de yayıldı. İskenderiye, El-Mahalla ve Süveyş Kanalındaki kentlerde gösteriler düzenlendi. Temerüd Hareketi, Mursi’nin istifası için 22 milyon imza topladığını açıkladı. Pazar günü ülke çapında yapılan gösterilere içişleri bakanının açıklamasına göre 14 ilâ 17 milyon arasında insan katıldı. Temerrüd, Mursi’ye 2 Temmuza kadar süre tanıyarak, aksi taktirde “sivil itaatsizlik eylemleri”ne girişeceğini ilan etti. Hükümetten istifa eden bakan sayısı 6’ya çıktı.

1 Temmuz: Ordu Mursi’ye ültimatom vererek 48 saat süre tanıdı. Tahrir’deki kitleler ordunun açıklamasını kutladılar. Mursi, ültimatomu da erken seçim önerisini de reddetti.

3 Temmuz: Akşam saatlerinde ordu darbesi gerçekleşti. Hemen öncesinde yaşanan çatışmalardakilerle birlikte ölü sayısı 30’a yaklaştı. Mursi, darbeye direnme çağrısında bulundu.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 102, Eylül 2013