Navigation

Dünya Devrimi Bir Hayal mi?

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Ortadoğu’daki emekçi halk seferberliği, Tunus’tan başlayarak giderek militanlaşıp bölgenin belli başlı tüm ülkelerine yayılmaya başladığında, burjuva medya bu olguyu domino etkisi olarak adlandırdı. Bir ülkede başlayan bir devrimci seferberliğin onunla doğrudan ilişkili ülkelere yayılması anlamında betimleyici bir işlevi olan bu “domino etkisi” kavramının olayları anlamamız bakımından bir yararı vardır kuşkusuz. Gerçekten de devrimci kabarış dalga dalga yayılarak bir ülkeden diğerine sıçrıyordu. Ama devrimci kabarışların kaçınılmaz uluslararası etkileri olduğunu bilen biz devrimci Marksistler için bu kavram hiç de yeni bir keşif anlamına gelmiyor.

Bu kavramın çağrıştırdığı etkileşim olgusu, zaten Marksistlerin devrim olgusunu algılayışlarının temeline işaret etmektedir. Marx ve Engels’ten başlayarak Lenin ve Troçki’ye değin tüm enternasyonalist komünistler, devrim olgusunu, enternasyonalist bir içerik ve kapsamla ele aldılar. Onlar sosyalist devrimi hiçbir zaman bir ülkenin sınırları içinde başlayıp bitecek bir şey olarak tasavvur etmediler. Kuşkusuz ki devrim bir noktada başlayacaktı, ama orada durmayacak, kapitalist ilişkilerin hüküm sürdüğü tüm coğrafyaları içine alarak yayılacak ve büyüyecekti. Aksi düşünülemezdi ve onlar da böyle bir şeyi düşünmediler bile. Dolayısıyla çok belirgin olarak söylemek gerekir ki, Marksizmde sosyalist devrim dendiğinde anlaşılan şey proleter dünya devrimidir. Elif Çağlı konuyu temel boyutları itibarıyla şöyle açımlıyor:

“Bir dünya sistemi kurmuş bulunan kapitalizmin tasfiyesinin ancak dünya ölçeğinde gerçekleşeceği ve sınıfsız toplum düzeninin de ulusal değil bir dünya düzeni olacağı çok açıktır. Bu bakımdan işçi sınıfının devrimi (sosyalist devrim) bir dünya devrimidir. Ancak bu devrimin niteliğini derinlemesine kavrayabilmek için, bazı sorunları onun siyasal ve toplumsal boyutunu ayırt ederek tartışmak gerekiyor. Örneğin tek ülkede işçi sınıfı iktidarının kurulması mümkündür ve bu olasılık devrimin siyasal boyutunu ilgilendirir. Oysa sosyalist kuruculuk asla tek ülkede tamamlanamaz ve bu gerçeklik de devrimin toplumsal boyutuna işaret eder. Siyasal devrim boyutuyla sosyalist devrimin hangi ülkeden başlayarak patlak vereceği, ekonomik gelişme düzeyinin basit bir türevi olamaz. İşin bu yönü, bir ülkede siyasal ve toplumsal çelişkilerin derinleşip keskinleşmesiyle alâkalı bir sorundur.

“Siyasal devrim pekâlâ şu ya da bu gelişkinlik düzeyine sahip bir kapitalist ülkede patlak verebilir ve işçi sınıfını iktidara taşıyabilir. Fakat esasen sosyalist devrim, işçi sınıfının çeşitli ülkelerde iktidara gelmesiyle birbirine eklemlenen ve bu sayede kapitalizmin geri dönüşsüz tasfiyesini mümkün kılan sürekli bir devrim sürecidir. Ve bu devrim ancak dünya ölçeğinde tamamlanabilir. Ayrıca tek ülkede sosyalizmin imkânsızlığı bir yana, bir işçi iktidarının tek ülkede yalıtık vaziyette uzun süre yaşaması da mümkün değildir. Bir başka deyişle, tek ülkede proletarya diktatörlüğünün akıbeti de tamamen iç ve dış koşullara bağlıdır. Kapitalist sistem tarafından kuşatılan yalıtılmış bir işçi iktidarı, dış müdahale tehdidi bir yana, nihayetinde içte biriken çelişkilerin kurbanı olabilmektedir. Bu gibi hususlar, 1917 Ekim Devrimi pratiğinin Marksist teoriyi zenginleştiren katkılarıdır.” (Elif Çağlı, “Tek Ülkede Sosyalizm” İddiası Sosyalizmin İnkarıdır, MT, no.17)

Dünya devrimi fikri

Sosyalizmin zaferinin ancak dünya devrimiyle mümkün olabileceği fikri, kapitalizmin, üretimi ve işbölümünü uluslararası ölçekte gerçekleştirmek zorunda olan ve bu nedenle bir dünya pazarı yaratıp ona dayanan bir dünya/küresel sistem oluşuna dayanmaktadır. Kapitalizm yalnızca bugün ulaştığı düzey açısından değil, daha en başından itibaren bu küreselliği bir nüve olarak kendi içinde barındırmaktaydı. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da kapitalizmin bu boyutunu çarpıcı satırlarla tasvir ederler. Kapitalizm bir dünya sistemi olarak var olduğuna göre, onu aşan bir üretici güçler düzeyine, sınıfları ve dolayısıyla sınıf savaşını yok edecek bir bolluk, refah ve özgürlük toplumuna da ancak küresel düzeyde ulaşılabilir. Ne denli zengin kaynaklara sahip olursa olsun, tek başına hiçbir ülke kapitalizmin yarattığı uluslararası üretici güçler düzeyini bıraktık aşmayı tutturamaz bile. Bu durumda kapitalizmi devirecek işçi devrimi ancak dünyasal ölçekli, uluslararası içerikte bir devrim olabilir. Bunun için de işçi sınıfının ulusal sınırları aşan bir devrimci örgütlülüğe ve ortak devrimci eylemliliğe ihtiyacı vardır.

Gerek Marx ve Engels gerekse Lenin çeşitli dönemlerde “devrimin merkezi”nin hangi ülke olacağını, hangi ülkeden başlayıp diğerlerine yayılacağını analiz eden sayısız yazılar kaleme aldılar; tek başına bu bile onların proleter devrimi ulusal değil, uluslararası ölçekte kavradığının açık bir göstergesidir. Bu onlar için çok açıktı, çünkü önemle üzerinde durdukları burjuva devrimleri bile zaten uluslararası kapsama ve etkilere sahip devrimlerdi. Marx ve Engels, kapitalizmin nasıl bir dünya toplumunun (bileşik gelişme) temellerini attığının çok iyi farkındaydılar. Bu nedenle kapitalizmin egemenliğini ilan etme girişimleri olan burjuva devrimlerinin nasıl da ulusal sınırları aşan bir kapsama sahip olduğunu her fırsatta vurgulamışlardır: “1648 ve 1789 devrimleri, İngiliz ve Fransız devrimleri değillerdi; bunlar Avrupa tarzında devrimlerdi. Bunlar toplumun belirli bir sınıfının eski siyasal düzen karşısındaki zaferi değillerdi; bunlar yeni Avrupa toplumu için siyasal düzen ilanlarıydılar. (…) 1648 Devrimi, 17. yüzyılın 16. yüzyıl karşısındaki zaferi, 1789 devrimi ise, 18. yüzyılın 17. yüzyıl karşısındaki zaferiydi. Bu devrimler, içinde yer aldıkları dünya kesiminin, İngiltere'nin ve Fransa'nın gereksinmelerinden çok, o günkü dünyanın gereksinmelerini ifade ediyorlardı.” (Marx-Engels, Seçme Yapıtlar, c.1, Sol Yay., s.171)

Burjuva devrimleri, geliştirdikleri ve dayandıkları milliyetçilik ideolojisine rağmen, gerçekleştikleri ülkelerin sınırlarının çok daha ötesinde etkilere sahip oldular. Ulusu inşa etmeye girişmelerine rağmen, sadece o ulusun gereksinimlerini değil, “o günkü dünyanın gereksinimlerini” ifade ediyorlardı. Ulusal çıkarlarla nesnel olarak bölünmeyen, ayağında mülkiyetin prangasını taşımayan, uluslararası çıkarlara sahip bir sınıf olan proletaryanın girişeceği devrim hareketinin, çok daha organik ve örgütlü bir temelde uluslararası bir karakterde olacağı açık değil midir? Proletaryanın etkin bir şekilde ve kendi bayrağı altında katıldığı 1848 devrimlerinin iki yıl boyunca Avrupa’nın o dönemki önde gelen tüm ülkelerini sarıp sarmalaması bu yüzdendi. Marx ve Engels, bu devrimi dünya devrimi olarak ele alıyor ve devrimin merkezini önce Fransa, sonra da Almanya olarak saptıyorlardı. İlerleyen yıllarda Rusya’da kapitalizmin gelişimi ve isyanların patlak vermesiyle Engels, devrimin merkezinin Doğu’ya doğru kaymakta olduğunu tespit ediyordu.

1905 devrimi, Marksistlerin dünya devrimi algılayışını doğruluyordu. 1905 Rus devrimi, üstelik de yenilgiye uğramasına rağmen, bir ulusal devrim olarak kalmadı, yarattığı etki 1911’deki Çin devrimine kadar devam etti. Türkiye’de, İran’da ve Çin’de yeni devrimleri tetikleyerek Doğu halklarının dünya siyaset arenasına girişinin kıvılcımını çaktı. Şöyle diyor Lenin: “Rus devriminin başarısı, Avrupa'nın en büyük ve en geri ülkesini nihayet uyandırmış ve devrimci bir proletaryanın önderliğinde devrimci bir halk yaratmış olmasında değildir sadece. Rus devrimi bundan fazlasını da başarmıştır. Bütün Asya'da bir hareket doğmuştur. Türkiye, İran ve Çin devrimleri 1905'teki yaman ayaklanmanın derin izler bıraktığını, yüz milyonlarca insanın ileriye doğru hareketinde göze çarpan etkisinin silinmez olduğunu ispat etmektedir.” (Lenin, Doğu’da Ulusal Kurtuluş Hareketleri, Ant Yay., s.263)

1917 devriminin doğrudan etkileri yirmi yıl boyunca tüm dünyaya hükmetti. İkinci Dünya Savaşının ardından gelen devrimci dalga Avrupa’da burjuva iktidarları fena halde köşeye sıkıştırdı, Asya ve Afrika’da ise çok daha büyük bir dalgaya yol açtı ve sömürgelerin kurtuluşuyla sonuçlandı. 1968 dalgası Avrupa’yı salladı, Portekiz ve İspanyol faşizmlerinin çöküşüyle kapanan yaklaşık on yıllık bir döneme damgasını vurdu. Bugün Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanan yükseliş süreci de bize dolaylı olarak, devrimci süreçlerin nasıl uluslararası etkilere sahip olduğunun örneklerini sunmaktadır.

Dünya devriminin cellâdı Stalinizm

Dünya devrimi fikri, 1920’li yılların ortalarına kadar komünist hareketin en temel fikirlerinden biriydi. Lenin’in büyük çabası ve ısrarı ile kurulan Komünist Enternasyonal (Komintern), dünya devriminin dünya partisi olarak inşa edilmiş ve tüm bileşenleri tarafından da böyle algılanmıştı. Komintern’in tüm kararlarına dünya devrimi anlayışı çok açık ve net bir biçimde sinmiş, bu kavrayış onun program ve tüzüğünde de açık bir şekilde ortaya konmuştu. Şöyle deniyordu Komintern’in ilk tüzüğünün birinci maddesinde: “Yeni Uluslararası İşçiler Birliği, değişik ülkelerin proleterlerinin, kapitalizmi yıkma, proletarya diktatörlüğünü ve sınıfların tümden ortadan kaldırılmasına ve komünist toplumun ilk evresi olan sosyalizmin gerçekleştirilmesine yönelecek bir uluslararası Sovyetler Cumhuriyetini kurma hedefiyle girişecekleri ortak eylemleri örgütlemek için kurulmuştur.” Burada, sosyalizmin, komünist toplumun ilk evresi olan sınıfsız bir dünya toplumu olduğu, proletarya diktatörlüğünün sosyalizme geçiş dönemine denk düşen bir örgütlenme olduğu, onun da ancak uluslararası ölçekte anlamını kazanacağı ve tüm bunlar için işçi sınıfının dünya çapında ortak eyleminin gerekliliği fikri son derece açıktır.

Komintern’in Üçüncü Kongresinde ise şunları söylüyordu Lenin: “Uluslararası devrime başladığımızda, bunu devrimin gelişiminin önüne geçebileceğimiz inancı yüzünden değil, bilakis bir dizi koşul bizi bu devrimi başlatmaya ittiği için yaptık. Şöyle düşünüyorduk: Ya uluslararası devrim yardımımıza gelir ve o zaman zaferimiz tam olarak sağlama alınmış olur; ya da mütevazı devrimci çalışmamızı yenilgi durumunda bile devrim davasına hizmet etmiş olacağımız ve deneyimlerimizin diğer devrimlere yararlı olacağı bilinci içinde yerine getiririz. Uluslararası dünya devriminin desteği olmadan proleter devrimin zaferinin olanaksız olduğu bizim için açıktı. Devrimden önce ve hatta sonra da şöyle düşünüyorduk: Ya devrim diğer ülkelerde, kapitalist bakımdan daha gelişmiş ülkelerde hemen veya en azından çok çabuk patlayacak, ya da yok olacağız. (Lenin Döneminde Komünist Enternasyonal, c.2, Maya Kitapları, s.160-161) Lenin’in katıldığı son kongrede bu temel fikrin altı bir kez daha çizilmişti: “Dördüncü Dünya Kongresi, bütün ülkelerin proletaryalarına, proletarya devriminin tek bir ülkede asla bütünüyle zafer kazanamayacağını, zaferin, dünya devrimi olarak uluslararası alanda kazanılması gerektiğini hatırlatır.”

Ne var ki, buna benzer sayısız karar ve metne rağmen, Lenin’in ölümünün ardından işler hızla değişti. Yukarıdaki belirgin ve son derece net fikirlerin hepsi önce sulandırılıp muğlaklaştırıldı, ardından revize edildi ve nihayetinde de açıkça reddedildi. Lenin’in ölümü ve kısa bir süre sonra Bolşevik-Leninistlerin parti içerisinde yenilgiye uğramasının ardından, Stalin önderliğindeki bürokrasinin yeniden canlandırdığı ulusal sosyalizm anlayışı (tek ülkede sosyalizm) hem SBKP’nin hem de Komünist Enternasyonal’in (Komintern) resmi tezi haline getirilmişti. Böylelikle 1928’deki Komintern 6. Kongresinden itibaren, dünya devrimi kavramının kullanımı Stalinist bürokrasinin denetimi altındaki resmi komünist hareket içerisinde adeta yasaklandı. O yıllardan itibaren dünya devrimini savunmak “Troçkist” olmak ile eş anlamlı hale gelmişti. Bu kavrama gerek SBKP gerekse de Komintern belgelerinde rastlamak artık neredeyse imkânsızdı. Komintern’in kendisi giderek önem kaybetmeye ve unutulmaya başlamış, Komintern’in 7. ve son kongresi ancak aradan yedi koca yıl geçtikten sonra 1935’de toplanmış ve o son kongredeki ana rapor ve konuşmalarda dünya devrimi kavramı hiç kullanılmamıştır. Onu da bir tarafa bırakalım, 1933’ten itibaren Stalin’in konuşma ve yazılarında Komünist Enternasyonal’in ismi bile ancak birkaç kez zikredilmiştir. Sonunda 1943’de Komünist Enternasyonal Stalin’in emriyle kapatılmıştır.

Devrim olgusunun işçi hareketi içerisinde esasen ulusal bir olgu olarak algılanışının en büyük sorumlusu Stalinist bürokrasi ve onun “tek ülkede sosyalizm” dogmasıdır. Ancak Stalinizmin egemenliğiyle birliktedir ki, tek tek ülkelerde yaşanan devrimler, bizzat o ülkelerdeki devrimciler tarafından ulusal bir ölçekle sınırlı olarak ele alınmışlar ve çoğunlukla da ulusal kurtuluş mücadelesiyle sınırlı kalmışlardır. Bunun sonucu, enternasyonalist komünist kavrayış ve bilinci zehirleyen bir ulusalcılığın işçi hareketi içinde giderek yaygınlaşması olmuştur.

Tek ülkede sosyalizm safsatası

Stalinist bürokrasi 1928’deki 6. Kongrede kabul edilen Komintern programına “tek ülkede sosyalizm” anlayışını yerleştirmişti. Hangi teorik gerekçeye dayandırılıyordu bu anlayış? Eşitsiz gelişme yasasına! Buna göre eşitsiz gelişme “kapitalizmin kesin bir yasası” idi ve “emperyalist çağda daha da belirgin” idi. Dolayısıyla “sosyalizmin zaferi” tek bir ülkede mümkün idi! Ne var ki bu akıl yürütme baştan aşağıya yanlıştı.

Lenin kapitalizmin eşitsiz gelişimine işaret ederek, tek bir ülkede sosyalizmin tam zaferinin mümkün olduğuna değil, proletaryanın diğerlerinden önce belli bir ülkede iktidarı alabileceğine (yani siyasal devrime) işaret ediyordu, hepsi bu. Stalin’in iddiasının aksine, eşitsiz gelişim yasasını keşfeden Lenin değildi. Bu yasa zaten Marx ve Engels tarafından yeterli açıklıkla ortaya konmuştu. Dahası Marx ve Engels gibi Lenin de kapitalizme özgü olan şeyin eşitsiz gelişim değil bileşik gelişim olduğunu çeşitli analizlerinde defalarca açıklamıştır. Eşitsiz gelişim yasası insanlık tarihinin yasasıydı, kapitalizmle birlikte ise ilk kez insanlık bileşik bir gelişimin yani ortak bir tarihin parçası olarak kaderini birleştiriyordu. Dolayısıyla Marksizmin kapitalizme dair tespit ettiği eşitsiz ve bileşik gelişim yasası, Stalin’in iddiasının aksine, tek ülkede sosyalizmin kurulamayacağı anlamına gelir. Stalin’in iddiası doğru olsaydı, yani eşitsiz gelişim yasası Lenin’in keşfi olsaydı, emperyalist çağa özgü bir yasa olsaydı ve bu yasadan sosyalizmin tek ülkede zaferinin mümkün olduğu sonucu çıksaydı, bu durumda Stalin’e gerek kalmaksızın zaten Lenin’in bu düşünceyi hem Bolşevik Parti programına, hem Komintern programına, hem de kendi yazı ve konuşmalarına nakşetmesi gerekmez miydi? Ama biliyoruz ki durum tam tersidir ve Lenin tüm siyasal yaşamı boyunca sosyalizmin sınıfsız bir dünya toplumu olduğunu ve proleter devrimin de bir dünya devrimi olarak zafere ulaşacağı fikrini savunmuştur.

Stalinist önyargılardan kurtularak Lenin’in ve Komintern’in belgelerini inceleyecek her devrimci açısından bu son derece nettir. Bu durumda asıl dikkat çekici olan şey Stalinist bürokrasinin tek ülkede sosyalizm anlayışını SBKP’ye nasıl olup da kabul ettirebildiğidir. Bunun cevabını birbirini tamamlayan birkaç hususa işaret ederek verebiliriz. Bolşevik Devrimi tek ülke içerisinde yalıtık ve yalnız kalmış, Avrupa devrimi geri çekilmişti; bu durum dünya devrimine bağlanan umutları gerçekçi olmayan düşler olarak göstermek isteyenler için elverişli bir zemin yaratmıştı. İkincisi, iç savaşın getirdiği yıkım, sabotajlar, açlık, kıtlık ve savaştan bıkkınlık ve gelişen yılgınlık psikolojisidir. Bu durum, bir an önce olağanüstü koşullara son verilip, istikrarın ve normale dönüşün sağlanmasına dönük beklentinin geniş emekçi kesimler içerisinde hâkim olması anlamına geliyordu. Ve üçüncüsü, en iyi Bolşevik işçi ve militanların iç savaşta hayatlarını kaybetmesi ve hemen ardından partinin kapılarının bilinçsiz ve kariyerist unsurlara açılması ve neticede partinin niteliğinde ciddi bir dönüşümün yaşanmasıydı. Böylelikle, dünya devrimi fikri sonuçsuz bir maceracılık olarak propaganda edilmeye ve tek ülkede sosyalizm fikri yılgın kitleler için bir kurtuluş umudu olarak pompalanmaya başlamıştı.

SBKP artık Lenin’in kurduğu Bolşevik Parti değildi, başkalaşmış ve Stalinist bürokrasinin bir enstrümanına dönüşmüştü. Komünist Enternasyonal de kısa süre içerisinde aynı başkalaşım sürecini yaşayacaktı. Stalinist bürokrasi, partiye yeni doluşmuş en geri üyelerin boğucu tezahüratları altında gerici fikirleri parti kongrelerinde kararlaştırırken, salonda ancak küçücük bir yer tutabilen 1917 devriminde sorumluluk üstlenmiş kadrolar çaresizce çırpınıyorlardı.

“Dünya devrimi geri çekildi” mazereti

Lenin’in ölümünden hemen sonra, Stalinist bürokrasi tek ülkede sosyalizm anlayışını kabul ettirebilmek için, dünya devrimi dalgasının uzun süreliğine geri çekildiği ve Sovyet iktidarının emperyalist müdahaleye açık hale geldiği argümanlarını yükseltmiş ve bu korkuyla kitleleri ve partiyi uyutmaya girişmişti. Oysa bu argümanlar ancak işin yüzeydeki görüntüsünden ibaretti. Gerçekte Avrupalı emperyalist güçler SSCB’ye müdahale edebilecek durumda değillerdi, bunu denemişler, iç savaşı kışkırtmışlar ama işçi devletini yıkmayı başaramamışlardı. Yeni bir saldırı için ne İngiltere’de ne de Fransa ya da Almanya’da buna uygun bir iç siyasal atmosfer mevcuttu.

Almanya’da 1918 devriminin yenilgisinin ardından 1921 ve 1923 isyanlarının da başarısızlığa uğraması Bolşevik saflarda dünya devriminin geri çekildiği algısını doğuran temel gelişmelerdi ve kuşkusuz bu değerlendirmede haklılık payı vardı. İtalyan işçi hareketinin yenilmesi ve faşizmin İtalya’da iktidara gelmesi de bu algıyı pekiştirmişti. Ancak buradan türetilen “dünya devrimini unutup kendi işimize bakalım” şeklinde özetlenebilecek politik psikoloji bürokratik gericiliğin temel dayanağı oldu. Bu mantalite bugün bile çeşitli Stalinist ve merkezci çevreler tarafından savunulmaktadır: “Tek ülkede sosyalizm bir tercih değil, tarihin dayatmasıydı; Avrupa devrimi geri çekilmişti, Sovyet devleti kendini korumanın ötesinde ne yapabilirdi” vb. 1924’ün boğucu atmosferinde bu safsataya inanmak mümkün olabilirdi belki, ama onca yaşanmışlıktan sonra 1924 tarihli bu mazeretin arkasına sığınmanın anlaşılabilir bir tarafı yoktur. Kapitalizm kapitalizm olarak sürdüğü müddetçe dünya devrim dalgasının tekrar kabaracağı kesindi. Kaldı ki bu dalganın hiç de tamamen sönümlenmediği ve yeniden canlanması için uzun süre beklenmesinin gerekmediği kısa bir süre sonra ortaya çıkacaktı.

Nitekim bu psikoloji Rus işçi hareketi içerisinde hızla yayılırken, devrimci dalga büyük bir gürültüyle 1925’te Çin’de patlak verdi. Çin’in tüm büyük kentlerinde proletarya ayağa kalktı, Çin Komünist Partisi kısa bir süre içerisinde birkaç yüz üyeden onbinlerce işçiden oluşan büyük bir siyasal bir güce dönüştü. Çin kırsalı yoksul köylü ayaklanmalarıyla sarsıldı. Çin emekçileri arasında komünistlere ve Sovyetler Birliği’ne dönük muazzam bir sempati vardı. Tüm bu olumlu yöndeki gelişmelere rağmen Stalinist bürokrasi İngiliz emperyalizmini “kızdırmamak” için Çin’de devrimin ilerlemesini yavaşlatıp durdurmaya, o mümkün değilse bile en azından bu devrimin proleter bir yönelime girmemesi için her türlü dalavereyi çevirmeye girişti. Çin devrimine ihanet edildi. Bunu kabullenemeyen Çin komünistlerinin Kanton’daki çaresiz ayaklanması ise muazzam bir katliamla bastırıldı. Orada binlerce komünist katledilirken Stalinist bürokrasi ve onun egemenliğindeki Komintern yaşananları seyrediyordu.

Stalinist bürokrasinin ürkütmemeye çalıştığı İngiltere’de de durum aslında hiç parlak değildi. Hemen ardından 1926’da İngiltere’de işçi hareketinde o güne dek görülmedik bir radikalleşme dalgası ve oldukça uzun bir süre devam eden büyük bir genel grev patlak vermişti. Bu dalga da, İngiliz emperyalizmiyle ve onun ajanı durumundaki oportünist İngiliz sendikacılarla aranın açılmaması adına genel grevin sonlandırılmasıyla bastırıldı.

Bu iki büyük olay da gösteriyordu ki dünya devrimi dalgası uzun süreliğine ve tam olarak sönümlenmiş değildi. Ne var ki, SSCB’deki hızlı değişim çoktan bir ulusal içe kapanmacı ruh halini egemen kılmıştı ve SBKP ile Komintern’in yönetimini ele geçiren Stalinist bürokrasi, dünya devrimci dalgasındaki kısa süreli bir kesintiyi, dünya devrimi fikrinden kurtulmak için bir bahane olarak kullandı. Ardından dünya devrimi perspektifinin yerine geçirdiği “tek ülkede sosyalizm” anlayışıyla, yeni kabarışların önüne de daha baştan büyük bir engel dikilmiş oldu. Öyle ki, 1929’da patlak veren kapitalizmin büyük krizi 1930’lu yıllar boyunca tüm Avrupa’yı sarsıp, yeni bir devrim için olgunlaştırdı. 1936’da Fransa ve İspanya’da proleter devrimci hareket büyük bir yükseliş yaşadı ama bu yükselişler Stalinist partilerce dizginlenerek burjuva demokrasisine can vermek için kullanıldı. Ne de olsa, Komintern’e bağlı KP’lere biçilen misyon, kendi ülkelerinde burjuva demokrasisini korumak ve SSCB’de yürüyen sözümona sosyalizmin inşa sürecine destek olmak idi. Bu politikaların da büyük katkısıyla, sonuç, Avrupa’da esen karşı-devrim ve faşizm rüzgârının ardından patlak veren İkinci Dünya Savaşında 50 milyon insanın katledilmesi oldu.

Zamandaş devrim karikatürü

Stalinist bürokrasi, dünya devrimi perspektifini aşağılamak için, zamandaş, aynı anda gerçekleşecek bir dünya devrimi karikatürü icat etmiştir. Dünya devrimini tek bir eylem, aynı an ya da gün içerisinde tüm dünyada ya da en azından ileri ülkelerin tümünde gerçekleşecek bir devrim olarak tasarlayan birileri varmış gibi bir izlenim yaratılmış ve ardından bu saçmalığın mantıksızlığı üzerine, “eşitsiz gelişmeye” yapılan atıflarla sayfalar dolusu bir literatür geliştirilmiştir. Troçki’nin dünya devrimi anlayışının bu şekilde olduğu yönünde ileri sürülen büyük yalan, Stalinist propaganda aygıtı aracılığıyla maalesef komünist harekete yutturulmuştur. Oysa böylesi bir devrim anlayışını aklı başında hiç kimse savunmaya kalkışmamıştır, kalkışamaz da. Troçki de tıpkı Marx, Engels ve Lenin gibi dünya devrimi anlayışına bağlı kalmış ama onu tek bir eylem, saatlerin ayarlanmasıyla kapitalizme vurulacak tek bir darbe olarak görmemiştir.

Bıraktık dünya devrimini, tek bir ülkenin sınırları içerisinde gerçekleşecek bir devrimin bile tek bir anda olabileceğini söylemek mümkün değildir. Devrimler duru bir gökte çakan yıldırımlar değildirler. Uzun mayalanma süreçleri olur, ardından sıkıntı kendini dışa vurur, devrimci durumlar doğar ve bu durumlar diğer koşullar uygun ise devrime doğru ilerlerler. Bu süreç içerisinde ülkenin şu ya da bu merkezinde yaşanan devrimci gelişmeler ülkenin diğer köşelerine de dalga dalga yayılarak yaygınlaşır. Tıpkı doğa olayları gibi bu dalga burjuvazinin dayattığı yapay ulusal sınırları da dinlemez, tanımaz. Devrim ateşi bulduğu tüm deliklerden sızarak diğer ülkelere de sıçrayıp onları da kendi girdabının içine katarak büyür. Bugüne dek yaşanan tüm devrimler ya da büyük devrimci dönemler, bu gerçeği çok açık olarak ortaya koymuştur.

Ancak, dünya devriminin, Stalinistlerin karikatürleştirdiği gibi zamandaş/eş zamanlı vb. olmaması demek, onun tek tek ülkelerde birbirinden tamamen kopuk uzun zaman aralıklarıyla gerçekleşecek devrimlerin aritmetik bir toplamı olacağı anlamına da gelmez. Her şeyden önce böylesi bir tasavvur, devrimi ulusal ölçekle sınırlı bir şey olarak ele alıp, onun uluslararası etkilerinin olmayacağını varsayar. Diğer ülkeleri etkilemeyen devrimci ayaklanmalar tasavvurunun gerçek hayatta ve tarihte bir karşılığı yoktur. Kaldı ki, her birinin arasına tarihsel kopuş mahiyetinde uzun zaman aralıkları girmiş devrimlerin tamamına birden dünya devrimi diyen bir anlayış, besbelli ki, dünya kapitalist sistemini de tek tek ülkelerdeki kapitalizmlerin yan yana gelmesi şeklinde algılayan Marksizm dışı bir yaklaşımdır. Dünya devrimi, kapitalizmin uluslararası organik yapısından türer, bu nedenle bir ülkede başladığında, bu sarsıntı hızlı bir biçimde diğer ülkelere de ulaşır. Tek tek devrimlerin aritmetik bir toplamı değil organik bir bütündür. Devrim dalgasının içine çektiği her ülkedeki devrimci yükselişler, bu genel dalganın birer momentinden başka bir şey değildirler. Bu nedenle de dünya devrimini, çeşitli ülkelerdeki devrimler farklı anlarda gerçekleşseler bile araya uzun kopuşların girmediği bir devrimci dönem olarak, “kopuşsuz bir tarihsel süreç içinde çeşitli ülkelerde patlak veren proleter devrimler zinciri” olarak algılamak gerekir: “dünya devrimi süreci ancak kapitalist kuşatma tarafından esaslı bir kesintiye uğratılmaması, yani süreklilik arz etmesi koşuluyla ilerleyebilir ve zafere koşabilir. Bunun için, bir ülkedeki veya bölgedeki devrimin etkisinin dünyanın diğer alanlarına yayılması, şu ya da bu ülkede kurulan işçi iktidarının bir diğeri ile tam manasıyla enternasyonalist komünist tarzda kardeşleşmesi şarttır. Ve de dünya işçi sınıfının devrimci enternasyonalist önderliği olmadan bu görevlerin üstesinden asla gelinemeyeceği aşikârdır. Bu öznel koşulun yanı sıra, nesnelliğin önemi de büyüktür. Bir ülkede meydana gelen devrimin dünya devriminin ilerletici gücü olabilmesi için, kapitalist sistemin yalnızca çeperlerine değil merkezine esaslı darbeler indirmesi şarttır.” (Elif Çağlı, Tek Ülkede Sosyalizm” İddiası Sosyalizmin İnkârıdır, MT, no.17)

Dünya devrimi bir hayal değil, tek çıkar yoldur

Kapitalizm krizlerle sarsılıyor. Bu krizlerin kapitalist ekonominin işleyişine has periyodik krizler olmanın daha ötesinde bir anlama sahip olduğunu, kapitalizmin tarihsel bunalımına işaret etiğini Marksist Tutum sayfalarında birçok kez vurgulamıştık. Krize eşlik eden toplumsal huzursuzluk, dünyanın çeşitli coğrafyalarında farklı tempolarda bile olsa üç aşağı beş yukarı aynı toplumsal içerikle gelişip mayalanıyor. Düşen ücretler, yaygınlaşan ve derinleşen yoksulluk, sıçramalar kaydeden işsizlik oranları, ağırlaşan çalışma ve kötüleşen yaşam koşulları, sosyal hakların gaspı... Bunlar tüm dünya işçi sınıfını aynı anda vuran iktisadi göstergeler. Diğer yandan dünyanın dört bir yanında artan anti-demokratik uygulamalar, yaygınlaşan faşizan baskılar, ileri ülkelerde körüklenen ırkçılık ve faşist hareketler, bunların hepsine eşlik eden emperyalist savaş ve giderek artan militarizasyon. Tüm bunların doğurduğu huzursuzluk aslında tarihsel ölçekte tek bir şeye işaret ediyor: Yeni bir dünya devrimi dalgasının mayalanmakta oluşuna.

Neresinden bakarsak bakalım, karşımızda olan bu mayalanma tablosudur. Milenyum dönemeciyle birlikte içine girdiğimiz çağın genel tablosu kapitalizmin bu tarihsel bunalımı ile karakterize oluyorsa, bu bunalıma bir tepki olarak küresel ölçekte yeni bir dalganın kabarmasının kaçınılmaz olduğunu söylemek için her türlü gerekçeye sahibiz.

Avrupa’da burjuvazinin saldırılarına karşı işçi sınıfının göreli kuvvetli direnişiyle sergilediği tutum, savaş karşıtı gösterilerle gençliğin politize olması ve ardından onun da kriz karşıtı eylemliliklerde seferber olması önemli işaretlerdi. Arjantin’de başlayan ve ardından Venezuela ile harlanan devrimci ateşin tüm Latin Amerika’yı sarması ve bugün kıtanın neredeyse tamamında sol görünüm ya da söylemli iktidarların işbaşına gelmesi de bu doğrultuda gelişmelerdi. Güney Asya’da işçi hareketinin yükselen ivmesini ve en başta da geçtiğimiz yıl sergilediği militanlıkla Çin işçi sınıfının uyanmaya başlamasını da unutmamak gerekiyor. Ve nihayet, güney Avrupa ülkelerindeki işçi sınıfı ve gençlik hareketinin mobilizasyonuyla birlikte Ortadoğu’daki gelişmeler, emekçi kitlelerin yoksulluğa karşı ve aynı zamanda demokrasi ve özgürlük için başkaldırısı bu tabloyu tamamlamaktadır. Tüm bu olgular birbirleriyle yüzeyden bakıldığında ilişkisiz olarak görülebilir olsa bile derinlerde ilişkili ve bağıntılıdır. Hepsi de küreselleşen kapitalizmin şimdiye dek görülmedik ölçüde derin ve yaygın bir küresel krizine ve buna eşlik edecek olan çok güçlü bir devrimci dalganın mayalanmakta oluşuna işaret etmektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 77, Ağustos 2011