Navigation

Çin Devrimi Üzerine

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesiyle zafere kavuşan Çin devrimi ve onun doğrudan ve dolaylı sonuçları bugün hâlâ sol hareketin değişik kesimleri arasında süren bir tartışmanın konusu olmaya devam ediyor. 1949 devrimini doğru değerlendirmek için biraz gerilere uzanıp, daha az bilinen ve hiç üzerinde durulmayan 1925-27 Çin devriminin yenilgisinin nedenlerini anlamak gerekiyor.

1925-27 Çin devriminin yenilgisi

I. Dünya Savaşının sonlarına doğru yükselmeye başlayan dünya devrimi dalgası Ekim Devrimiyle bir zirve noktasına ulaşmış, ardından Avrupa’nın birçok ülkesini sarsarak devam etmiş, ancak muhtelif ülkelerdeki yenilgiler ya da gerilemelerle birlikte 1921 yılında geri çekilmeye başlamıştı. İlerleyen yıllarda peş peşe gelen yenilgilerde Stalinist bürokrasinin gelişen devrimci durumlara olumsuz müdahalesinin belirleyici rolü vardır. Bu duruma örnek teşkil eden olaylardan biri de, 1925-27 Çin devriminin Stalinizmin açık ihaneti nedeniyle aldığı ağır yenilgidir.

1925-27 Çin devriminin yenilgisi, Asya’daki ve diğer geri ülkelerdeki devrim süreçleri açısından özellikle önemli sonuçlara yol açmıştır. Stalinizmin ihaneti olmasaydı 1925-27 Çin devriminin başarıya ulaşma şansı vardı. O dönemde SSCB ile birlikte Çin’de de gerçek bir işçi devletinin ortaya çıkmasının muazzam bir etkisi olurdu. Unutmamak gerekir ki, o dönemde Ekim Devriminin manevi üstünlüğü ve dünya proletaryası nezdindeki saygınlığı son derece büyük idi. Komünist Partiler henüz yozlaşmamış, işçi sınıfının en devrimci kesimlerini kendi bünyelerinde toplamıştı. Ve hepsinden öte Komünist Enternasyonal henüz Stalinist bürokrasinin basit bir aracı haline gelmemişti.

1925-27 Çin devriminin yenilgisinin taşıdığı önem yalnızca ulusal değil daha da önemlisi uluslararası bir kapsama sahiptir. Bu devrim bozguna sürüklenmeseydi doğabilecek devrimci olasılıkları kabaca tahmin etmek bile Stalinist egemenliğin nelere mal olduğunu anlamamıza yeter. Her şeyden önce I. Dünya Savaşından yorgun ve bitik durumda çıkmış olan İngiliz emperyalizmi, böylelikle toparlanma fırsatı bulamaz ve Çin’de aldığı yenilginin de etkisiyle hızla toplumsal bir altüst oluşa sürüklenebilirdi. Çin’in hemen ardından Hindistan’daki ulusal bağımsızlık mücadelesi de, bu ülkede zaten belli bir gücü olan Hint komünistlerinin hegemonyası altında şekillenebilir ve böylece daha 1930’ların başlarında Asya’nın neredeyse tamamı kapitalist dünyadan kopabilirdi. Böylesi bir kopuş daha o dönemde sömürge imparatorluklarının çöküşü anlamına gelirdi ki, bu durum, zaten zayıf düşmüş ve üstelik 1920’lerin sonlarında ve 1930’ların başlarında bir kez daha derin bir iktisadi krizin içine sürüklenmiş emperyalist kapitalist ülkelerde çok daha güçlü bir şekilde proleter devrimlerin gündeme gelmesine yol açabilirdi. Böylelikle Avrupa’da faşizmin önü kesilebilir, henüz bir dünya gücü olarak ortaya çıkmamış olan ABD’de işçi hareketinin 1930’larda alacağı yenilgi önlenebilir ve tüm bunların sonucu olarak II. Dünya Savaşı hiç yaşanmayabilirdi. Tek kelimeyle 20. yüzyılın tarihi bambaşka bir şekilde yazılmış olurdu.

ÇKP köylü partisine dönüşüyor

1925-27 Çin devrimi yenildi ama Çin’deki devrimci hareket sona ermedi. Ne var ki, 1927’nin son aylarında ve 1928’in başlarında alınan büyük yenilgi ve bozgunlardan sonra, Çin işçi sınıfı bir daha devrimci proleter temellerde ayağa kalkamadı. Proleter öncü bu yenilgi sürecinde, Çin milli burjuvazisinin partisi Kuomintang’ın gerçekleştirdiği büyük katliamla birlikte biçildi, böylece partinin kentlerdeki ana gövdesi bütünüyle yok oldu.

Proleter sınıf temelini yitirmiş olan Çin Komünist Partisi bu kez Mao’nun önderliğinde köylü kitlelerine yaslanmaya ve silahlı bir köylü ordusuna dönüşmeye başladı. Kapitalizme karşı sosyalizm mücadelesi belirsiz bir geleceğe ertelenirken, Stalinist ideolojinin tüm argümanları Çin’in köylü denizine adapte edilerek daha da “yetkinleştirildi”. Stalinizmin tüm resmi KP’lere aşıladığı aşamalı devrim anlayışı ve “milli demokratik devrim” teorisi Mao’nun temel kılavuzu oldu. Milli ve demokratik bir devrimi esas alan Mao, bunu silahlı köylü kitlelerine dayalı bir “halk savaşı” stratejisiyle hayata geçirmeye girişti. Buna göre, gerçek düşman yerlisiyle yabancısıyla burjuvazi ve kapitalizm değil, sömürgeciliğe indirgenmiş soyut bir emperyalizm ve onun yerli işbirlikçileri idi. “İşbirlikçi olmayan ulusal burjuvazi”, işçiler, köylüler ve küçük-burjuva aydınlar hep birlikte “yeni demokrasi”yi inşa edecek bir “milli” ve “yeni” demokratik devrim gerçekleştireceklerdi. Elbette ki bu ittifakın başını Mao’nun ÇKP’si çekecekti!

Mao’nun milli demokratik devrim “stratejisi” gerçekte burjuva demokratik devrim perspektifinden başka bir şey değildi. Bu genel çizgi, ÇKP’nin 1949’da iktidarı ele geçirmesine ve hatta bu devrimden birkaç yıl sonrasına kadar değişmeksizin kaldı. Bu genel stratejik çizgi temelde şu noktalardan oluşuyordu: Çin’in ulusal birliğinin sağlanması ve ulusal bağımsızlığının kazanılması; “feodal beylere” ve onların büyük toprak mülkiyetine karşı bir toprak reformu; işçi sınıfının durumunun düzeltilmesine dönük toplumsal reformlar; Japon işgalcilerine karşı anavatan Çin’in savunulması. 1945’e kadar, tüm bu burjuva görevlerin, burjuva Çan Kay-şek hükümetinin de dahil olacağı bir Halk Cephesi formülüyle gerçekleştirileceği varsayılıyordu. Mao’nun bu “yeni demokrasi”si gerçekte küçük-burjuvazinin demokratik cumhuriyet perspektifinden bir adım öteye geçmiyordu.

1927 yenilgisinden kimi dersler çıkaran Mao önderliği, Stalinist Komintern’in tüm dayatmalarına karşın, askeri birliklerini Çan Kay-şek’in genel kurmayına tâbi kılmadı. Çan Kay-şek’e güvensizliğini sürekli koruyan Mao, ÇKP ordusunu Çan Kay-şek birliklerine karşı teyakkuz durumunda tuttu. Bu arada Çan Kay-şek’e karşı herhangi bir girişimde bulunmayacağına dair sözler vererek Moskova’nın desteğini kaybetmemeye de özen göstermişti! Çünkü bu dönemde Moskova, burjuva Çan-Kay-şek’in partisini destekliyordu.

Ulusal ve uluslararası çeşitli güç odakları arasında oportünistçe manevralar yapan Mao ve ekibinin izlediği “demokratik devrim” çizgisinin ağırlık merkezi, günün koşullarına göre bir başlıktan öbürüne kayıp durdu. Japon işgalcilerine karşı girişilen gerilla savaşı kimi dönemlerde son derece alevlenirken kimi dönemlerde geri çekildi. Çan Kay-şek hükümetiyle ilişkiler de benzer gelgitleri gösterdi. Bu arada bir köylü ordusu açısından en önemli maddelerden biri olan toprak reformu programı kimi zaman son derece keskinleştirilirken, kimi zaman da “ulusal birlik” ve toprak sahiplerini ürkütmeme adına toprak kiralarının “makul” bir düzeye çekilmesi noktasına indirgendi.

Parti-Devlet-Ordu kaynaşması: bürokrasinin iktidar provası

Mao’nun ÇKP’si açısından 1938’den 1947’ye dek sürecek olan “Yenan dönemi” gelecekteki bürokratik iktidarın provası olmuştu. Bu dönem içerisinde Japonlara karşı yürütülen gerilla mücadelesi kısmen ikincil bir önem arz etti. 1938’de Japonların ülkenin kıyılarını bütünüyle işgal etmesiyle, kıyılardan ülkenin içlerine doğru bir göç başlamış, birçok sanayi tesisi yüzlerce mil içeride yeniden kurulmuş, okulların çoğu ya ülkenin iç bölgelerinde ÇKP denetiminde yeniden öğrenime başlamış ya da kapanmıştı. Japonlara karşı yükselen milliyetçi duygular nedeniyle ÇKP etkisi altına giren aydın ve öğrenci kesimler, yani kentlerin küçük-burjuva entelijensiyası, bu okullarda eğitim alarak ÇKP’nin kadroları haline geliyorlardı. 1945’e kadar yaklaşık 100.000 kadro bu okullarda yetiştirildi ve bunlar ileriki yıllarda bürokratik iktidarın belkemiğini oluşturdu. Bu nokta, daha merkezi iktidar ele geçirilmeden, ÇKP’nin yerel iktidar organları yaratarak belli bir bürokratik yapıyı örgütlemesi ve dahası bu yapıyı devrimle birlikte pekiştirerek yaygınlaştırması açısından oldukça önemlidir. Sovyet bürokrasisinden esinlenmiş ve bir anlamda da eski Asyatik-despotik devlet yapısı geleneğini yansıtan bir aygıtın temel iskeleti zaten bu dönemde oluşturulmuş oluyordu.

Yenan bölgesinde geçirilen yıllar ÇKP için bir toparlanma süresiydi. Uzun Yürüyüşü takip eden yıllarda 40.000 civarında olan üye sayısı, 1938’de 200.000’e, 1940 sonunda ise 800.000’e yükselmişti. 1942’den itibaren Mao’nun görüşüne karşı çıkanlar partiden uzaklaştırılmaya başlandı. Parti içindeki “temizlik” en ufak muhalefet belirtisinin dahi yok edilmesi ile birlikte sona erdi. Üye sayısı 1942’de 763.447’ye, sonra da 736.191’e düştü. Üyelerin üçte ikisi köy kökenli, %15’i de aydın ve küçük-burjuvaydı.

ÇKP’nin etkili olduğu Yenan bölgesinde toplumsal hayatı düzenleyiş tarzı, 1949 devrimi sonrasında yaptıklarıyla büyük ölçüde paralellik göstermektedir. Elinde tuttuğu bölgelerde, emekçi kitlelerin sovyet tipi örgütlere dayanan doğrudan iktidarı yerine kendi parti ve ordusunun iktidarını kuran ÇKP böylece merkezi iktidarın provasını yapmış oluyordu. 1945’e gelindiğinde “kızıl” üslerin sayısı 19’a, burada yaşayan nüfus ise 100 milyona ulaşmıştı. Bu dönemde ÇKP, Çin topraklarının %10’unu elinde tutuyordu. Yenan’ın, bu kurtarılmış bölgeler arasında kurulan iletişimin merkezi ve ÇKP mücadelesinin başkenti haline geldiği bu dönemde, Maoizm bir yol olarak ortaya konulmuş ve bununla birlikte bir Mao kültü de yaratılmaya başlanmıştı.

Aynı dönemde Çan Kay-şek’in birlikleriyle tekrar çatışmalar yaşanmaya başlanmıştı. II. Dünya Savaşından yenik çıkmasının ardından Çin’den çekilen Japonların geride bıraktıkları silahları, cephaneleri, sanayi işletmelerini ve kentleri ele geçirmek üzere ÇKP ile Çan Kay-şek’in Kuomintang hükümeti arasında süren rekabet hızla bir iç savaşa dönüştü. 1946 yazında resmen başlayan iç savaşta önce geri çekilmek zorunda kalan ÇKP, bir yıl sonra toparlanarak karşı saldırıya geçti. Kuomintang parçalandı, kimi generalleri ve üst düzey bürokratlar ÇKP’ye katıldılar. Çürümüş ve yozlaşmış Kuomintang’a karşı çıkan burjuva partiler de ÇKP’yi belli ölçülerde destekliyorlardı. Ocak 1949’da Pekin’e giren ÇKP’nin Halk Ordusu, baharda Nanking ve Şanghay’ı, sonbaharda ise Kanton’u aldı. Ve böylece ÇKP’nin otoritesi tüm Çin’e yayılmış oldu. Çan Kay-şek, Çin’in hazinelerini taşıyan binlerce sandık ve avenesi ile Formoza’ya (bugünkü Tayvan) sığındı.

Bürokratik diktatörlüğün gelişimi

Kuomintang’dan geriye kalan ve devrimci Kuomintang olarak adlandırılan parti de dahil olmak üzere, tüm burjuva partilerden gelen delegelerle ÇKP’den gelen delegeleri içeren 1576 temsilci, Halk Siyasal Danışma Konseyi adıyla 21 Eylül ile 1 Ekim arasında toplandı. Ve 1 Ekimde Çin Halk Cumhuriyeti’nin (ÇHC) kurulduğu ilan edildi. Ortak bir program, geçici bir anayasa, bayrak, milli marş, takvim kabul edilmiş ve başkent olarak da Pekin seçilmişti. Bir hükümet oluşturuldu ve hükümet konseyinin başkanlığına Mao getirildi. Seçilen altı başkan yardımcısı ise şunlardı: burjuva partiler cephesi konumundaki Demokrasi Birliği’nin başkanı, Halk Kurtuluş Ordusu başkomutanı, Mançurya hükümet başkanı, devrimci Kuomintang Komitesi başkanı, bir ÇKP politbüro üyesi ve bayan Sun Yat-sen (Kuoamintang’ın kurucusu ve 1911 devrimiyle kurulan burjuva cumhuriyetin ilk cumhurbaşkanı olan Sun Yat-sen’in eşi). Diğer parti ve bireyler ÇKP’nin hükümetteki ağırlığını kabullenmişlerdi. Böylelikle, 1925-27 Çin devrimini felâkete sürükleyen “dört sınıf bloğu” anlayışı, Mao’nun teori katına yükselttiği şekliyle ve Çan Kay-şek kliğinin tasfiyesi gibi küçük bir revizyonla hayata geçirilmiş oldu.

Bir küçük-burjuva demokratik cumhuriyet olarak şekillenen bu yeni devlet aygıtının esas bileşenini, daha Yenan günlerinde biçimlenen, Mao’nun bürokratik ÇKP’si ve onun tarafından örgütlenen halk ordusunun askeri kadroları oluşturuyordu. İdeolojik eğitimini Stalinizm okulunda alan Mao, Yeni Demokrasi’yi az gelişmiş ülkelerdeki devrim modeli olarak geliştirmekle, küçük-burjuva milliyetçiliğine teorik bir çerçeve hazırlamış oluyordu. Bu küçük-burjuva milliyetçi demokrasiye (yani devlete) göre, ekonomik alanda altyapı, bankacılık, dış ticaret ve bazı kilit sektörler devlete ait olmalıydı. Ancak başlangıçta kapitalist mülkiyet kaldırılmayacak tersine teşvik edilecekti. Toprağın köylülere dağıtılarak “eşitliğin” sağlanması planlanıyordu. Mao’nun, bu oldukça mütevazı programı, son tahlilde, Çin’in modern bir ülke olarak dünyada yerini almasını talep eden, modernleşmeci ve ulusal kalkınmacı bir programdan başka bir şey değildi aslında.

Mao her ne kadar ÇKP’nin mutlak denetiminde ve devlet kapitalizmi biçimi altında çok uzun yıllara yayılacak bir kapitalist gelişme öngörüyor olsa da, her şeyden önce uluslararası koşulların doğrudan basıncı altında, Çin Halk Cumhuriyeti farklı bir yöne doğru evrilmeye başlayacaktı. II. Dünya Savaşı sonrasında büyük bir askeri varlıkla Japonya’ya çöreklenen ABD ile komşusu SSCB arasına sıkışan Çin Halk Cumhuriyeti, ABD ile SSCB ittifakının bozulup resmen Soğuk Savaş döneminin başlamasıyla bu ikisi arasında bir tercih yapmak zorunda kaldı. Bir tarafta ÇKP’nin ezeli düşmanı olan Çan Kay-şek’in müttefiki ABD duruyordu. Diğer tarafta ise hem tarihsel kökleri itibarıyla ve hem de resmi politik bağlarla ilişki içerisinde olduğu ve kendisine çok somut bir ulusal kalkınma stratejisi ve bu stratejiyi hayata geçirmek üzere maddi yardım sunacak olan SSCB. Stalin ile Mao arasında daha önce varolan tüm anlaşmazlıklar, Çin’in dahil olarak ABD ile karşı karşıya geldiği Kore Savaşının (1950-53) sıcaklığı içerisinde ve Soğuk Savaş’ın basıncı altında çözülerek, Çin’in SSCB ile ittifakını doğurdu.

Bu durum Çin burjuvazisinin güvensizliği ve tedirginliğini arttırıp, ÇKP ile kurulan koalisyondan giderek uzaklaşmasına yol açtı. 1951’de başlayan kampanyalarla siyasal temizliklere girişiliyor ve toplumsal yaşamın her alanı devletin denetimine alınıyordu. 1952’de toprak reformunun ilk adımının tamamlanması, siyasal temizliklerin gerçekleştirilmesi ve buna bağlı olarak burjuvaziye karşı örtük saldırıların yoğunlaşması ve en sonu planlı ekonomiye geçilmesi ile birlikte 1956’ya kadar sürecek olan bir “anti-kapitalist” dalga gelişti. Yaşanan süreç 1928’de Sovyet bürokrasisinin yaşadığı süreçle paralellikler arzeder. SSCB’de de siyasal iktidarı ve bu iktidar aracılığıyla devlet sektörünü elinde tutan bürokrasi, NEP burjuvazisiyle kaçınılmaz bir hesaplaşma içerisine girmişti. Ya NEP burjuvazisinin giderek daha da gelişmesine ve dolayısıyla eninde sonunda siyasal iktidar üzerinde hak talep etmesine göz yumulacaktı, ya da özel sektör tümüyle yok edilerek bürokrasinin siyasal iktidarı garanti altına alınacaktı. Sovyet bürokrasisi ikinci yola girmişti. Çin bürokrasisi de aynı şekilde davrandı. Ekonomide özel mülkiyete karşı saldırıya geçilmesiyle birlikte burjuvazinin bir bölümü ülkeden kaçarken, diğer bir bölümü, idareci, müdür olarak çalışmaya razı gelecek ve böylece yönetici bürokrasinin arasına katılacaktı. Burjuvazinin bazı unsurlarına ise sermayeleri oranında belli bir kâr payı ya da faiz geliri şeklinde bir gelir bağlandı. Böylece, özel mülkiyet devletleştirilmiş oluyordu, ama asıl önemlisi, burjuvazinin ÇKP ile uzlaşan kesimlerinin ayrıcalıkları korunmuş oluyor ve bunlar iktidarı elinde tutan egemen bürokrasiye entegre bir katman haline geliyordu. Hemen hatırlatmak gerekir ki, işçi sınıfı ne bu devletleştirmelerde aktif bir rol aldı, ne de devletleştirilen işletmelerin yönetiminde işçilere şu ya da bu şekilde bir söz ve karar hakkı tanındı!

Benzer bir süreç kırda da yaşanmıştır. Yeni Demokrasi’nin başlangıçta amacı, kırda kapitalist mülkiyeti geliştirerek, ulusal kalkınma için gerekli sermaye birikimini tarım kesiminden sağlamaktı. Fakat devrim sonrasında topraklar küçük köylülere dağıtıldığı ve dolayısıyla toprak küçük birimlere bölündüğü için beklenen verimlilik ve sermaye birikimi elde edilememişti. Bu durumda, tıpkı Stalin’in Rusya’da yaptığı gibi kırsal kesimde zorunlu bir kolektifleştirmeye girişildi. 1955-56 yıllarıyla birlikte, üst kooperatifler gündeme geldi. Bunlar alt kooperatiflerin birleşmesi ile oluşan ve 100-300 haneyi içeren kooperatiflerdi. 1956 sonunda köylü ailelerinin yüzde 88’i bu büyük kooperatifler içinde örgütlenmişlerdi. Nihayet 1958’de toprakların tamamı “köylü komünleri” halinde yeniden örgütlendi. Ama orada da komünlerin yönetiminde emekçilerin herhangi bir söz ve karar hakkı bulunmuyordu.

Böylelikle Çin’de de SSCB’deki gibi, devlet mülkiyetine ve planlı ekonomiye dayansa da, işçi devleti ile ilişkisi olmayan bir bürokratik-despotik diktatörlük şekillenmiş oldu. Bu bürokratik diktatörlük, sosyalizme, ilerleyen yıllarda sosyal-emperyalist ve revizyonist olarak adlandıracağı SSCB’den bir adım bile daha yakın değildi!

Çin devriminin yarattığı yanılsamalar ve kafa karışıklığı

Başlangıçta küçük bir silahlı ordunun, uzun yıllara yayılan bir gerilla savaşıyla güçlenerek siyasal iktidarı fethetmesi ve ardından toprağın, sanayinin, ulaşımın, bankacılık ve dış ticaretin devletleştirilerek sözde sosyalist bir toplum inşa etmesi, tüm dünyada yankı bulmakla kalmadı, muazzam bir kafa karışıklığına da yol açtı. Sosyalizm kavramıyla birlikte Marksizmin işçi devleti ve proleter devrim anlayışı da iyiden iyiye iğdiş edildi.

II. Dünya Savaşından sonra Afrika, Asya ve Latin Amerika’da yükselen ulusal kurtuluş hareketleri, Mao’nun izlediği köylülüğe dayalı gerilla mücadelesi perspektifini bir çözüm yolu olarak algılamaya başladılar. Sömürgecilere ve emperyalist devletlere duydukları öfkeyle harekete geçmek isteyen küçük-burjuva radikaller, gerek kendi küçük-burjuva doğaları nedeniyle gerekse de bu geri ülkelerin çoğunda işçi sınıfını denetim altına almış SSCB çizgisindeki resmi Komünist Partilerin izledikleri işbirlikçi ve uzlaşmacı çizgiye duydukları tepki nedeniyle, Mao’nun köylü devrimi perspektifini kolayca benimsediler. Hiç kuşkusuz ki, tüm bu küçük-burjuva önderliklerin mantalitesinde, sosyalizm, kendilerinin bir seçkinler sınıfı olarak yukarıdan aşağıya kuracakları ulusal kalkınmacı bir sanayileşme, “Batılılaşma” ve modernleşme yolu idi. Toplumun karşısına onu yabancıların ve “işbirlikçilerinin” egemenliği ve sömürüsünden kurtarmış birer Mesih olarak dikilmenin manevi saygınlığından duydukları haz ve ele geçirdikleri siyasal iktidar aygıtının kendilerine sağladığı maddi ayrıcalıklar, kabarık maaşlar ve refah da, kuşkusuz bu ulusal kalkınmacı küçük-burjuva “sosyalizm”inin kaçınılmaz bir getirisiydi! Üstelik bu sözde sosyalizm yolu, SSCB ve/veya Çin gibi ülkelerin doğrudan maddi desteğini de garanti altına alıyordu! Böylelikle, Stalinist bürokrasinin ürettiği ve Mao’nun köylü kitlelerine dayanarak da gerçekleştirilebileceğini “kanıtladığı” bir ulusal-kalkınmacı ve “milliyetçi sosyalizm” anlayışı, küçük-burjuva milliyetçiliğinin düsturu haline gelerek Marksizm-Leninizm olarak yutturulmaya başlandı.

Bununla yakından bağlantılı bir başka çarpık kavrayış da işçi sınıfı devrimciliğini benimsediği iddiasındaki akımlarda baş gösterdi. Özellikle Troçkist hareket, Çin devrimini ve bu devrimin doğurduğu teorik-programatik sorunları Marksist bir temelde çözümleyememenin basıncı altında 1953’ten itibaren darmadağın oldu. Yugoslav ve Çin devrimlerinin sonucunda SSCB benzeri yapıların ortaya çıkması, küçük-burjuvazinin devrimci rolünün sınırları, Stalinist bürokrasinin karşı-devrimci doğası, sürekli devrim teorisinin temel argümanları, işçi devletinin temel normları gibi çok önemli teorik-programatik sorunları bir kez daha gündeme getirmişti. Ne var ki, Troçki’nin gözleri önünde şekillenen bürokratik diktatörlüğü anlamak ve analiz etmek için geliştirdiği ve dinamik bir içerikle doldurduğu kavramları tam bir ölü formüller yığını haline getiren Dördüncü Enternasyonal önderliği, kendi yarattığı bu saçmalığın kurbanı oluverdi. Varolan gerçeklik esaslı bir Marksist sorgulamaya tâbi tutulacağı yerde, Troçki’nin SSCB konusundaki analizleri dondurularak, gerçeklik skolastik bir teori şablonuna uydurulmaya çalışıldı. Bir alamet-i farika haline getirilmiş olan devlet mülkiyeti, planlı ekonomi ve dış ticaret tekelinin olduğu tüm rejimler birer işçi devleti olarak kutsandı, övüldü ve kerhen ya da açıkça desteklendi. Proletaryanın belirleyici bir rolünün olmadığı bu devrimler birer proleter devrim olarak sunuldu, dahası, devlet mülkiyeti ve planlı ekonomiyi program edinmiş herhangi bir önderliğin bile proleter devrim gerçekleştirebileceği savunulmaya başlandı. Tüm bu saçmalıklar, sayısız sekter tartışmayı ve kaçınılmaz olarak bölünmeyi de beraberinde getirdi. Ancak yine de Troçkizmin çeşitli mezhepleri bugüne kadar temel programatik ve teorik sorunlarda kapsamlı bir sorgulamadan şeytandan kaçar gibi uzak durdular. SSCB’nin çöküşünün üzerinden geçen onca yıla rağmen, daha düne kadar onu devlet mülkiyetinin sahip olduğu ağırlığı hesaba katarak “kapitalist restorasyon sürecinde ilerleyen” bir rejim olarak değerlendirenleri bulmak mümkündü. Bıraktık SSCB’yi, Troçkist çevrelerin çoğu, 1978’den itibaren girdiği kapitalist restorasyon sürecini çoktan tamamlamış ve bugün emperyalist bir güç olma yolunda son adımlarını atan Çin’i bile yine devlet mülkiyeti kıstası üzerinden hâlâ “kapitalist restorasyon sürecinde ilerleyen bir işçi devleti” olarak görmeye devam ediyorlar!

Ama mızrak çuvala sığmıyor. Stalinist SSCB’nin bir kutbunu oluşturduğu iki kutuplu Soğuk Savaş dönemi boyunca kendilerini kızıla boyayan gerilla hareketleri, artık “Marksizm-Leninizm”i bir yük olarak görüyor ve hızla bu yükten kurtuluyorlar. Bürokratik despotik bir rejim altında işçi sınıfının en acımasız sömürüye tâbi tutulması temelinde iktisadi atılım yapan sözde sosyalist ülkeler, kapitalist dünya pazarının basıncı altında ekonomik olarak iflas ederek çöküp gittiler. Bu çöküşle birlikte tek ülkede sosyalizmin zafer kazanabileceği düşüncesinin gerici ütopik doğası da pratikte kanıtlanmış oldu. Ulusal-kalkınmacı ve milliyetçi bir sosyalizm anlayışının son kalesi olarak kimilerinin göklere çıkardığı Küba’nın kaderi de, açık konuşalım, Fidel Castro’nun manevi otoritesine ve dolayısıyla onun sağlığına pamuk ipliğiyle bağlı durumda. Çin ise, sözde komünistlerin despotik iktidarı altında, kapitalist restorasyon sürecini dört nala tamamlayıp emperyalistleşme sürecinde hızla yol alıyor. Onu SSCB benzeri bir çöküşten kurtaran tek şey de, bu restorasyon sürecini devletin baskıcı ve despotik karakterinden asla taviz vermeden, çok önceleri başlatmış olmasıdır. Ama bu durum, onu da altından kalkılmaz çelişkilerle yüklü kılıyor ve hızla büyük bir toplumsal altüst oluşa doğru sürüklüyor.

Küçük-burjuva sosyalizmi, Marksizm tarafından teorik olarak çürütülmekle kalmamış, onun bir yanılsama olduğu 20. yüzyıl tarihi tarafından pratikte de kanıtlanmıştır. İnsanlığın gelecek umutları dünya devriminde ve proleter sosyalizminde yatmaktadır. Bu sosyalizmin 20. yüzyılın küçük-burjuva, köylücü, bürokratik sosyalizm sahtekârlıklarıyla hiçbir ilişkisinin olmadığı son derece açıktır. Proleter sosyalizmin yolunu, muazzam işçi kitlelerin seferberliğine, öz örgütlülüğüne ve doğrudan demokrasisine dayanan dünya çapında muzaffer olmuş bir işçi devleti döşeyecektir. Gelecek işçi sınıfınındır ve onun kurtuluşu da kendi eseri olacaktır, yeter ki inatla 1917 Ekiminin yolu takip edilsin.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:19, Ekim 2006