Venezuela ve Burjuva Solun Çıkmazı


Reformları devrim diye satan burjuva sol ya da sosyal-demokrat hükümetler, hiçbir zaman emekçilerin derdine kalıcı bir derman olmadılar, olmayacaklar da! Yıllardır emekçileri oyalamanın bedelini giderek yalnızlaşan bir iktidarla ödemek zorunda kalan Maduro ve partisi, ya sonunda finans-kapitale tam teslim olacaktır ya da sıkıştığı oranda devletin baskı aygıtlarına sarılarak daha da otoriter bir rejime yönelecektir. Chavezci iktidar işçiler ve köylülerin devrimci mücadelesiyle aşılıp geçilmezse, finans-kapital eninde sonunda onu yıkacaktır. Aynı zamanda işçi sınıfına ağır bir saldırıyla birlikte yürüyecek böylesi bir yıkım ise, emekçiler için bugünkünden de daha ağır bir felâket anlamına gelecektir.


Nicedir tüm dünyada sağ bir dalganın uluslararası finans-kapital tarafından yükseltildiğini söylüyoruz. Bu kimi ülkelerde sağ iktidarların yerine daha sağda duran iktidarların gelmesi, kimi ülkelerde faşist ya da faşizan hareketlerin güç kazanarak iktidara güçlü bir şekilde talip olması, kimi ülkelerde de zaten iktidardaki sağ partilerin daha da sağa kayarak otoriterleşmesi biçiminde tezahür ediyor. Latin Amerika’da da bu süreç epeydir yürürlükte. Ancak süreç orada biraz daha farklı işliyor. Son yıllarda Venezuela ve Brezilya’da köpürtülen sağ dalga, burjuva devlet kurumlarınca girişilen “hukuk darbeleri” aracılığıyla iktidardaki burjuva sol hükümetlerin yıpratılması ve devrilmeye çalışılması şeklinde somutlanıyor. Şu anda Venezuela’da burjuva sağ kesimlerin örgütlediği ve şiddet düzeyi her geçen gün artan, ölü sayısının arttığı gösterilerin amacı budur.

Hatırlanacağı gibi, geçtiğimiz yıl, Brezilya İşçi Partisinin lideri ve devlet başkanı olan Rousseff, yolsuzluk suçlamasıyla karşı karşıya kalmış, yürütülen kampanyalar sonucunda da görevinden azledilmişti. Venezuela’da da benzer bir süreç olgunlaştırılmaya çalışılıyor. Bu sürecin arkasında yerli büyük burjuvazinin yanı sıra ve hatta ondan da önce ABD emperyalizminin olduğu ise çıplak bir gerçektir. Milenyum dönemecinde yaşanan kriz Latin Amerika’yı baştan aşağı sarsmış, büyük emekçi halk hareketleri ortaya çıkmış, kimi ülkelerde devrimci durumlar yaşanmış, birçok ülkede iktidara gelen burjuva sol hükümetlerle bu yükseliş güç belâ zapturapt altına alınabilmişti. Aradan geçen yıllarda, önderlik eksikliği nedeniyle yükselen devrimci durumu bir devrimle taçlandırmayı başaramayan emekçi kitlelerin hareketliliği giderek pörsümüş ve geriye çekilmeye başlamıştı. Aslında kapitalizmin tarihi boyunca defalarca yinelenen bir durum tekrar karşımıza çıkmıştı: Hedefine varamayıp geri çekilen devrimci yükseliş, yeni bir sağ dalganın önünü açmıştı. Brezilya’da emekçiler, burjuva solun ya da reformist solun, yükselen kitle hareketini ilerletmeye değil düzen içinde tutmaya dönük adımlarının bedelini ödemekteler. Daha Chavez hayattayken bile benzer bir akıbetle karşı karşıya kalacağını öngördüğümüz Venezuela’da da son yıllarda yaşananlar aynı doğrultudadır. Üstelik Venezuela’da yoksul emekçi kitlelerin burjuva sol liderlere dönük yanılsamaları çok daha derin ve maalesef çok daha temelsizdir. Zira Brezilya’da bu tarz liderler, askeri faşist diktatörlüğe karşı yıllarca illegal bir mücadele yürüten işçi hareketinin ve onun örgütlülüklerinin içinden çıkmıştı. Bu hareketin partileşmesi olarak ortaya çıkan Brezilya İşçi Partisi, reformist unsurların eliyle hızla kapitalist düzene entegre olmuş, onun kopmaz bir parçası haline getirilmişti. Venezuela’da ise, albay Chavez ve ekibi, yükselen bir halk hareketi içerisinden değil, devlet bürokrasisinin içinden gelen, sol bir söylemle kitle desteğini kazanıp bu destekle ayakta duran bir hareketi temsil ediyordu.

Hiç kuşku yok ki Venezuela gibi muazzam bir yoksulluğun hâkim olduğu, emekçilerin önemli bir kesiminin açlıkla boğuştuğu, sağlık ve eğitim gibi kamu hizmetlerinden tümüyle yoksun olduğu bir ülkede, Chavez ekibinin giriştiği kimi reformlar, emekçilerin yaşam koşullarında bir iyileştirme anlamına gelmişti. Küçücük iyileştirmelere bile suya hasret toprak gibi muhtaç olan emekçi kitleler, bu reformlara Chavez’e dönük muazzam bir sempati ve destekle karşılık vermişlerdi. Chavez ve ekibinin, 21. yüzyıl sosyalizmi diye parlatıp satmaya kalktıkları reformlar, emekçi kitleleri bir süre boyunca uyutma işlevi gördü. Chavez ve ekibinin gerçek niyeti, yükselen hareketi gerçek bir anti-kapitalist devrime yönlendirmek değil, bu doğrultudaki gelişmeleri bolca dillendirilen bir devrim ve sosyalizm lafazanlığıyla boğmaktı. Burjuva sol bir liderliğin devrimci bir yola girmesi zaten düşünülemezdi, dahası dünyayı sarsan kriz ortamında düzen sınırları içerisinde kalarak bu reformları sürdürmek ve geliştirmek bile mümkün değildi. Devlet gelirlerinin ağırlıkla petrol ihracına dayalı olduğu bir ülkenin emperyalizmin doğrudan ve dolaylı saldırı ve sabotajlarından da, petrol fiyatlarındaki dalgalanmaların yaratacağı sarsıntılardan da muaf olması düşünülemezdi. Kapitalizmin derin kriziyle birlikte düşen petrol fiyatlarının Venezuela ekonomisini ve hükümetin reform programlarını büyük bir çıkmaza sürüklemesi kaçınılmazdı. Nitekim Chavez’in son döneminden itibaren bu gelişmeler açıkça kendisini göstermeye başlamış ve onun ölümünün ardından iktidara gelen Maduro döneminde bir felâket boyutuna ulaşmıştır.

Bugün Venezuela büyük bir iktisadi sıkışmışlıkla karşı karşıyadır. Reform programlarına ayrılan kaynakların kurumasıyla birlikte, emekçi halk bir kez daha sefaletle boğuşmaya başlamıştır. Açlık bir kez daha emekçilerin temel sorunu haline gelmiş durumda; bir araştırmaya göre insanların üçte biri günde sadece bir ya da iki öğün yemek yiyebiliyorlar, geçtiğimiz yıl ise bu oran onda bir idi. Araştırmaya katılanların %93’ü gelirlerinin yiyecek ihtiyaçlarını karşılamaya yetmediğini belirtiyor. Ama gelirleri yetse bile temel ihtiyaç maddelerine ulaşmak halen sorun. Çünkü temel ihtiyaç maddelerinde, en başta da gıda ve temizlik malzemelerinde “kıtlık” var. Marketlerin rafları boş. İnsanlar saatlerce bir şeyler alabilmek için market kuyruklarında beklemelerine rağmen eli boş dönenler çoğunlukta. İklim koşullarından ötürü boşalan barajlar nedeniyle elektrik üretiminde de büyük sorunlar var ve günün çoğu elektriksiz geçiyor. Fabrikalar çalışamıyor ve kamu sektöründe çalışanların iş günleri haftada ikiye düşürüldü.

Emekçilerin yoksulluğunu derinleştirerek arttıran faktörlerden biri de enflasyon. 2012’ye kadar %30 civarında seyreden enflasyon rakamları her geçen gün katlanarak artmış, son iki yılda almış başını gitmiş ve dünyada birinci sıraya oturmuştur. Bu yıl %700’ler civarında bir enflasyondan söz ediliyor! Bu denli yüksek enflasyonun temel nedenlerinden biri dolar spekülasyonları. Karaborsada doların değeri aynı dönemde 110 kat artmış. Buna rağmen devlet büyük ithalatçılara 15 kat daha düşük olan resmi kurdan döviz sağlıyor, bu şekilde on yıllık dönemde 305 milyar dolar verilmiş. Ancak bu şirketler bu parayla ithalat yapacakları yerde, onu karaborsada fahiş fiyatlarla satarak büyük kârlar elde ediyorlar.

Ekonomideki bu felâket tablosunun sorumlularının başında yerli finans-kapitalin, ABD emperyalizminin ve onların elbirliğiyle çevirdiği dolapların olduğu açıktır. Bankaların içi boşaltılıyor, dolar karaborsada dolaşıyor. Finans-kapital bilinçli bir şekilde karaborsayı körüklediği gibi ithal edilen temel ihtiyaç maddelerini piyasaya sürmeyerek yapay bir kıtlık yaratıyor. Tıpkı 1970’lerin başında Şili’deki Allende hükümetini ve ikinci yarısında da Türkiye’deki Ecevit hükümetini yıpratmak için hayata geçirilen kıtlık senaryosu gibi. Amaç bellidir: halkı canından bezdirip tepkileri hükümete yöneltmek, sokak gösterilerine sevk etmek, sonra da askeri bir darbenin zeminini döşemek.

Sağ muhalefet bu tablonun sorumluluğunu olduğu gibi Maduro’ya yıkmaya çalışıyor. Oysa bu yapay kıtlığın gerçek sorumlusu sağ muhalefetin bir parçası olan büyük şirketler; zira devam eden ithalata rağmen bu mallar piyasaya sürülmüyor. Kimi durumlarda, devletin sübvansiyonlarıyla ithal edilen bu mallar Kolombiya’ya ihraç edilip, oradan yasadışı yollarla tekrar ülkeye sokuluyor ve karaborsada fahiş fiyatlarla satılıyor. Böylelikle büyük ticaret tekelleri kârlarını inanılmaz ölçüde katlarken bir de yaratılan yapay kıtlıkla hükümeti zora sokmuş oluyorlar. Maduro ve onun sözde sosyalist partisi, tıpkı Chavez gibi, sosyalizmin ancak adını anıyor; bu tezgâhları kuran büyük sermaye kesimlerinden başlayarak finans-kapitali mülksüzleştirmek tek çareyken, Maduro yönetimi bundan ısrarla kaçınıyor, işçilerin buna fiilen girişmesini engelliyor ve büyük sermayeyle uzlaşmanın yollarını arıyor. Tüm bunlar onun arkasındaki halk desteğini erittikçe, o ve partisi tek dayanak olarak orduya ve devletin baskı aygıtlarına sarılıyor. Bu bir rastlantı da değildir, Maduro’nun masum bir hatası da! Gerçekte o burjuva düzen sınırlarının ötesine geçecek bir perspektifi olmayan burjuva solcu bir politikacıdır.

Bu tablonun siyasi sonuçlarının ortaya çıkmaması düşünülemezdi. Devrim ve sosyalizm söylemleriyle kitlelerin ruhları bir süreliğine tatmin olabilir ama aç midelerin yükselen gurultusunun bu söylemleri boğması kaçınılmazdır. Kitleler daha fazlasını elde edememenin hayal kırıklığıyla sokaktan çekilirler, siyasete karşı giderek ilgisizleşirler ve gündelik yaşam kavgasına geri dönerler. Bu sokağın ve siyasetin sağa açılması anlamına gelir. Venezuela’da daha Chavez’in son döneminden başlayarak yaşanan budur. Seçim ve halk oylamalarına halkın katılımı giderek ciddi bir şekilde düşerken, Chavez’e verilen oy desteği de büyük ölçüde yıpranmış ve sağ muhalefetin destek oranı artmıştı. Chavez’in ölümünün ardından Maduro küçük bir farkla yeni başkan olarak seçilse de, sağ yükselişi durdurmaktan acizdi. Nihayet 2015 Aralığında yapılan seçimler sonucunda Maduro ve sözde sosyalist partisi PSUV önemli bir yenilgi aldı. Parlamentoda nitelikli çoğunluk sağ muhalefetin eline geçti. Başkanlık sistemiyle yönetilen Venezuela’da başkanlık Maduro’da kalırken, meclis sağ bir meclis haline gelmiş ve ikisi arasındaki siyasal çatışma ciddi bir siyasi krize dönüşmüştü.

Mecliste elde ettiği çoğunlukla meşruluğunu güçlendiren sağ muhalefet o günden bu yana sözkonusu iktisadi ve siyasi krizi, sokak eylemleriyle bir toplumsal krize dönüştürmeye çabalıyor. Burjuva sağı, başta ABD ve İspanya olmak üzere, uluslararası finans-kapitalin tam desteğini alarak hareket ediyor. Bir yandan Meclisin elindeki yetkileri kullanarak Maduro’yu devirmeye çalışırken, diğer yandan da açık bir şekilde sokak hareketliliği aracılığıyla provokasyonlar örgütlüyor. Sokak eylemleri, özellikle kentlerin zengin mahallelerinden başlıyor, ama kent merkezine yaklaştıkça gerek lümpen proletaryadan gerekse de emekçilerin bir bölümünden destek buluyor. Sağ muhalefet, bu gösterilerin bir çatışmayla ve insanların öldürülmesiyle sonuçlanması için her türlü provokasyonu deniyor. Böylelikle ülkede katliam yapılıyor görüntüsü oluşturularak, orduyu bir askeri darbeye kışkırtmaya ve olası bir emperyalist askeri müdahaleye “uluslararası kamuoyu” nezdinde meşruluk kazandırmaya çalışıyor. Son günlerde yapılan gösterilerde çıkan çatışmalarda ölen insanlar, büyük burjuvazinin hedefine ulaşmakta olduğunu gösteriyor.

Meclis çoğunluğuna dayanarak kendi meşruluğunu güçlendirmeye çalışan burjuva sağın son dönemde köpürttüğü siyasal gelişmelerin başında Yüksek Mahkemenin Meclisin yasama yetkisini geçici olarak kendi üzerine alması geliyor. İlk bakışta burjuva demokrasisiyle gerçekten de bağdaşmayan bu gelişmenin ardında yatanlara bakıldığında ise kazın ayağının hiç de burjuva sağın propaganda ettiği gibi olmadığı anlaşılıyor. Her ne kadar Maduro’nun da dâhil olduğu Milli Güvenlik Konseyi, Yüksek Mahkemeye çağrıda bulunarak yasama yetkisini Meclise geri vermesini istediyse ve ertesi gün Mahkeme buna uyarak yetkileri Meclise geri verdiyse de, bu durum burjuva sağın ikiyüzlü suiistimallerinin önünü kesmeye yetmedi. Aslında Yüksek Mahkeme ile Meclis arasındaki bu savaşım, 2015 Aralık seçimlerinden itibaren sürüyor. O seçimlerde, Amazon bölgesinde açıkça seçim hilesi yapıldığı, muhalefete bağlı devlet görevlilerinin rüşvet dağıtarak oy satın aldığı ses kayıtlarıyla resmen kanıtlanmıştı. Bunun üzerine Yüksek Mahkeme o bölgedeki seçimleri iptal edip yenilenmesini isteyerek, seçilmiş görünen dört milletvekilinin vekilliğini onaylamamıştı. Maduro’nun partisinden olan bir milletvekili bu durumu kabullenirken, sağ muhalefetten üç milletvekiline Mecliste ikinci kez yemin ettirilmiş ve Meclis Yüksek Mahkemenin kararını açıkça çiğnemeye ve kabul etmemeye devam etmişti. Bu üç milletvekili sağ muhalefet açısından büyük önem taşıyor, zira ancak onların katılımıyla Mecliste anayasayı değiştirecek çoğunluğa ulaşabiliyorlar. Bu gelişmeler üzerine Meclisin, öyle bir hukuki yetkisi olmamasına rağmen Maduro’nun devlet başkanlığı görevinden azledilmesi yönünde bir karar alması ve üstelik bunu kamuoyuna Maduro’nun devlet başkanlığı görevini bıraktığı şeklinde sunmasıyla gerginlik daha da tırmanmıştı. Yüksek Mahkeme bu kararı da Meclisin böyle bir yetkisinin olmadığı gerekçesiyle veto etmişti. Son gerilim, ülke ekonomisinin en önemli ayağını oluşturan petrol sektöründe özelleştirmenin önünü açan bir değişikliğin Meclisten geçirilmeye çalışılmasıyla patlak verdi. Ardından Yüksek Mahkeme, bu tip girişimleri nedeniyle bir önlem olarak, geçersiz milletvekillikleri iptal edilene kadar Meclisin yasama yetkisini kendi üzerine aldığını duyurdu. İşte yerli ve uluslararası büyük sermayenin “darbe” diye nitelendirdiği şey budur. Her ne kadar bu karar Maduro’nun müdahalesiyle geri çekilmiş olsa da, sağ muhalefet buradan yürüyerek gerginliği tırmandırıp Maduro’yu devirmeye çalışmaktadır.

Marksistler toplumsal ve siyasal gelişmeleri burjuva hukukunun normlarıyla değerlendirmezler. Bizler açısından haklılık ve haksızlık meselesi, hukuki değil, toplumsal bir meseledir. Haklı olan, toplumun geniş sömürülen ve ezilen kesimlerinin yanında olup onun hakları için mücadele edendir. Venezuela’da ister Maduro olsun ister sağ muhalefet, her ikisinin de burjuvazinin farklı kesim ve eğilimlerinin temsilcisi olduğundan şüphe edilemez. Ancak bu gerçeklik, sağ muhalefetin, kendi burjuva hukukunu bile tanımayan, ikiyüzlü ve sahtekâr politikalarını mahkûm etme gerekliliğini ortadan kaldırmıyor. Sağ muhalefetin Venezuela’yı yerli ve yabancı finans-kapitalin çıkarları için bir kez daha dikensiz gül bahçesine çevirmeye çalıştığı aşikârdır. Maduro’nun ise bu gidişatı durdurabilecek ne siyasal vizyonu ne de toplumsal desteği mevcuttur. 18 yıldır hükümette olan Chavezciliğin ülkeyi getirdiği nokta bellidir. Kitleler bu sahte sosyalist söylemin peşine takıldılar diye bu tür hükümetlere koşulsuz destek verip, onların akıl hocalığına soyunan sosyalistler için büyük bir utanç değil midir bu?

Reformları devrim diye satan burjuva sol ya da sosyal-demokrat hükümetler, hiçbir zaman emekçilerin derdine kalıcı bir derman olmadılar, olmayacaklar da! Yıllardır emekçileri oyalamanın bedelini giderek yalnızlaşan bir iktidarla ödemek zorunda kalan Maduro ve partisi, ya sonunda finans-kapitale tam teslim olacaktır ya da sıkıştığı oranda devletin baskı aygıtlarına sarılarak daha da otoriter bir rejime yönelecektir. Chavezci iktidar işçiler ve köylülerin devrimci mücadelesiyle aşılıp geçilmezse, finans-kapital eninde sonunda onu yıkacaktır. Aynı zamanda işçi sınıfına ağır bir saldırıyla birlikte yürüyecek böylesi bir yıkım ise, emekçiler için bugünkünden de daha ağır bir felâket anlamına gelecektir.