Navigation

Dünyada ve Türkiye’de İnşaat Kapitalizmi

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
Türkiye’de ekonomik büyüme hedefi neden ağırlıklı olarak inşaat eksenli bir büyümeye dayandırılıyor? Bu yalnızca bu ülkeye özgü mü, yoksa genelleştirilebilecek bir durum mudur? AKP’nin bu eğiliminin arkasında yalnızca iktisadi güdüler mi mevcuttur, yoksa bu yaklaşımın benimsenmesinde siyasi, ideolojik ve toplumsal kaygılar da var mıdır? Bu yazıda bu sorulara yanıt vermeye çalışacağız.

Türkiye ekonomisinde inşaat sektörü önemli bir yer tutuyor. Bunun böyle olduğunu ekonomiye dair tüm verilerde olduğu kadar, özellikle büyük kentlerde yaşayanların gündelik yaşamlarının her anında bu gerçeğin sonuçlarıyla boğuşmak zorunda kalmasında da görüyoruz. Artan konut fiyatları, yoksulların kentlerin dış çeperlerine sürülmesi, her gün bir yenisi dikilmeye başlayan dev binalar, dönüşüm adı altında yıkılıp yenisinin inşasına başlanan yapılar, yıkımlardan ve inşaatlardan kaynaklı hava kirliliğinin sağlığı tehdit edici boyutlara ulaşması, on binlerce hafriyat kamyonunun şehir içinde estirdiği terör ve yol açtığı kazalarla aldığı canlar, inşaatlarda her yıl 500’e yakın işçinin hayatını kaybetmesi, yok olan yeşil alanlar, kirlenen su kaynakları, yol yapım ya da bakım çalışmaları nedeniyle daha da katlanıp insanları çıldırma noktasına getiren trafik çilesi… Tüm bunlar büyük kentlerde her gün deneyimlediğimiz sorunlar. Bunlara kamu yatırımları adı altında yapılan otoyolları, büyük köprüleri, tünelleri, havaalanlarını, enerji santrallerini, HES’leri vb. eklediğimizde yalnızca büyük kentlerin değil, kırın da şantiyeye döndüğünü görüyoruz. Böylesine körüklenen inşaat sektörüne gerekli ara malları üretmek için harıl harıl işleyen sanayi ve madencilik faaliyetlerinin nasıl bir doğa katliamına yol açtığını da unutmayalım: Dev oteller ya da siteler inşa edebilmek için yakılmasına göz yumulan ormanlık alanlar, güzelim tabiat varlıklarının inşaatlar, madenler ve ocaklar için talana açılması, dağların ve tepelerin mermer ve taşocakları tarafından kemirilmesi, insanlık mirası olarak korunması gereken arkeolojik alanların barajların sularına gömülmesi, tarım alanları ve zeytinliklerin yerine sanayi tesislerinin kurulması…

Kapitalist sistemde açgözlü sermaye, daha hızlı büyümek için insan emeğini ve doğayı dizginsiz bir şekilde sömürme telaşındadır. Sermaye her ikisini de en uç noktalarına kadar sömürmeye çalışır. İktidarın dayandığı sermaye kesimleri daha hızlı büyüyüp büyük burjuvazi içinde daha etkin bir konuma ulaşma arayışındayken, onların çıkarlarının temsilcisi olan hükümetlerden bu talanı dizginlemeleri yönünde kendiliklerinden adım atmalarını beklemek hayalcilikten başka bir şey olmaz.

Peki, Türkiye’de ekonomik büyüme hedefi neden ağırlıklı olarak inşaat eksenli bir büyümeye dayandırılıyor? Bu yalnızca bu ülkeye özgü mü, yoksa genelleştirilebilecek bir durum mudur? AKP’nin bu eğiliminin arkasında yalnızca iktisadi güdüler mi mevcuttur, yoksa bu yaklaşımın benimsenmesinde siyasi, ideolojik ve toplumsal kaygılar da var mıdır? Bu yazıda bu sorulara yanıt vermeye çalışacağız.

İnşaat sektörü ve ekonomi içindeki yeri

İnşaat sektörü, konutlardan, üretim ve ticaret mekânlarının inşasına ve devletin bir şekilde yürüttüğü altyapı yatırımlarına (yollar, köprüler, kanal ve kanalizasyon sistemleri, tüneller, demiryolları ve metrolar, havaalanları, limanlar, enerji santralleri, hastaneler, okullar, kamu binaları vb.) kadar geniş bir yelpazeyi içeriyor.

2000 yılından itibaren çeşitli ülkelerde inşaat sektörünün ekonomi içindeki ortalama payına baktığımızda, yüzde 4,5 ilâ 10 arasında değişen oranlarla, yani aslında dar bir aralıkla karşılaşıyoruz. İspanya dışındaki ileri kapitalist ülkelerde bu oranın ortalama olarak en fazla %6,2 olduğunu, Çin gibi sonradan yükselen emperyalist bir güç ile alt-emperyalist olarak tanımladığımız Türkiye, Brezilya, Meksika vb. ülkelerin ortalamalarının %6-8 aralığında seyrettiğini görüyoruz.[1] İspanya yaklaşık on yıl boyunca inşaat sektörüne en fazla ağırlık veren ülke olarak sivrilmiş, ancak 2008 kriziyle birlikte muazzam bir çöküş yaşamıştı, bugün bile o çöküşün oluşturduğu yıkımı telafi edebilmiş değildir. İspanya’da on binlerce konutun boş ve satılmayı bekler durumda olmasının yanı sıra o dönemde inşa edilmiş statlar, kültür merkezleri ve çeşitli kamu binalarının uzun zamandır kullanılmamasından ötürü bugün harabeye dönüştüğü söyleniyor. Benzer bir durum Yunanistan için de geçerlidir, kriz öncesinde %9,4’e kadar çıkan inşaat sektörünün payı bugün %2,4’le sınırlıdır.

Bazı ülkelerde inşaat sektörünün GSYH içindeki payı (yüzde, kaynak: OECD)

2008 krizinde ipotekli konut kredileri (mortgage) ve onlardan türetilen kâğıtlarla şişirilen devasa balonun patladığını biliyoruz. Bu nedenle neredeyse tüm ülkelerde 2009 yılında inşaat sektörünün payı düşmüştü. Krizi en derinden yaşayan emperyalist ülkelerde inşaat sektörü müteakip birkaç yıl boyunca gerilemiş ya da olduğu yerde saymıştır. Bunda yaşanan ekonomik sıkıntıya bağlı olarak kredi mekanizmasının daralması ve faiz yükü nedeniyle konut alacakların çok daha ihtiyatlı davranması önemli bir etkendi, ancak son yıllarda bu ülkelerde de inşaat sektörünün payı tekrar yükselmektedir. Diğer taraftan, Türkiye ve Endonezya gibi ülkelerde inşaat sektörünün payı kriz sonrasında neredeyse kesintisiz olarak artmaktadır. Her iki ülkenin de vaktiyle İspanya’nın yaşadığı akıbete doğru koşar adım gittiklerini söylemek mümkündür. Bu verilerden çıkartılabilecek sonuç, inşaat sektörünün ekonomi içinde tuttuğu pay açısından tüm modern ekonomilerde birbirine yakın bir seyir izlediği, Türkiye gibi hızlı bir atak peşinde olan ülkelerin ise bu oran açısından bir tık daha yukarıda olduğu şeklindedir.

Bu oranlar diğer sektörlerin paylarıyla karşılaştırıldığında düşük gibi gözükse de, aslında bu rakamlar gösterdiği niceliğin çok daha ötesinde bir anlama sahipler. İnşaat sektörüne tüm kapitalist ülkelerde “lokomotif” bir sektör, bir “büyüme motoru” gözüyle bakılmaktadır. Bunun sebebi farklı sektörlerle kurduğu bağlardır. İnşaat sektörü, hem sayısız çeşitte ara mal imal eden sektörlerin çıktılarını (çimento, demir-çelik, ahşap, cam, plastik, boya, kablo, mermer, seramik, elektrik malzemeleri vb. sanayiler) girdi olarak kullanarak o alanlardaki büyümeyi teşvik etmekte, hem de konutların satışından sonra da dayanıklı tüketim malları üreten sektörlerin ürünlerine (beyaz eşya, elektronik ürünler, mobilya, ev tekstil ürünleri ve hatta otomobil vb.) olan talebi canlandırmaktadır. Örneğin TÜİK verilerine göre Türkiye’de inşaat sektörünün ekonomi içindeki doğrudan payı %8 ilâ 9 arasındayken, yalnızca inşaat için gerekli malzemeler dikkate alındığında bu pay dolaylı olarak %30’lara çıkmaktadır.

İnşaat sektörünün özellikle yoğun nüfus hareketlerinin (kente göç dalgaları) olduğu dönem ve ülkelerde öne çıkmasının bir nedeni de, emek-yoğun bir sektör oluşu ve vasıfsız emeğe yüksek istihdam sağlama kapasitesidir. Bilhassa orta gelişkinlikteki kapitalist ülkelerde, sektörde taşeron çalışmanın genel bir kural olması, sendikalaşma oranının çok düşük oluşu, sigortasız ve güvencesiz çalışmanın yaygınlığı gibi faktörler, kırdan kente yönelen vasıfsız emekçi kitleleri hem kolayca istihdam edebilmek hem de onların emeklerini dizginsizce sömürebilmek açısından kapitalistlere geniş olanaklar sunuyor. Örneğin Türkiye’de inşaat sektöründe istihdam edilen kişi sayısı, özellikle 2008 krizinden itibaren çok büyük oynamalar göstermeden neredeyse sürekli olarak artarak, 2016 yılında 2 milyona ulaşmıştır. Aynı dönem boyunca, inşaat işçilerinin sayısının tarım dışı istihdam edilen toplam işçi sayısına oranı da %7,5’tan %9’a çıkmıştır.[2]

Bunların yanı sıra, inşaat sektörü özellikle finans alanında da ciddi bir hareketliliği beslemektedir. Kredi sistemi olmaksızın kapitalist ekonominin işleyişi imkânsız hale gelmiştir.[3] İnşaat sektöründe bu durum çıplak bir şekilde ortadadır; inşaat ve finans sektörü tam bir kompleks oluşturmaktadır. İnşaatların yapılması için şirketlere sağlanan kredilerden, konut ya da işyeri satın alacaklara verilen kredilere ve hatta sonrasında mekânların donatılması için kullandırılan tüketici kredilerine kadar, sürecin her aşamasında finans kuruluşları devrededir. Bugün Türkiye’de 200 milyar liraya yaklaşan bireysel konut kredileri, GSYH’nin %20’sine ulaşan tüketici kredilerinin yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Bankaların inşaat şirketlerine verdiği[4] 40 milyar doları geçen kredi miktarını da eklediğimizde, finans sektörü ile inşaat sektörü arasında organik bağ daha iyi anlaşılır. Yine Türkiye’de son yıllarda dünyadan kopyalanıp önü açılan Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (GYO) da finansla kurulan organik ilişkinin somutlanmış halidir.[5] Ayrıca finans kuruluşları, yalnızca verilen kredilerden gelen faizlerle değil, çeşitli türev kâğıtlar aracılığıyla muazzam spekülasyonlar yaparak da muazzam kârları cebe indirmektedirler. Dolayısıyla inşaat sektörüne öncelik vermek aynı zamanda finans sektörüne de ciddi boyutlarda kan nakli anlamına gelmektedir.

Bu sonuncu faktörün özellikle neoliberal politikalarla birlikte körüklendiğini görüyoruz. Kapitalizmde üretilen tüm ürünler esasen satılmak amaçlı bir meta karakteri taşırlar. Kuşkusuz bu durum konutlar için de geçerlidir. Kapitalizm ilerledikçe konutların meta olma durumu çok daha belirtik hale gelmiştir. Örneğin dünyada olduğu gibi Türkiye’de de neoliberal dönüşümle birlikte, kamuda çalışan bazı kesimlerin barınma ihtiyaçlarını karşılayan lojmanlar tasfiye edilmiş, kimi ülkelerde yaygın bir yer tutan belediye evleri uygulamaları sonlandırılmış ya da sınırlandırılmış, insanların kendi kullanımları için konut inşa etmek üzere bir araya geldiği konut kooperatifleri gözden düşürülmüştür. Aslında gecekondulara karşı neoliberal hükümetlerin ve yerel yönetimlerin savaş açmasını da aynı kapsamda düşünebiliriz. Bunların hepsi de konutların esasen bir kullanım değeri olarak değil, değişim değeri olarak üretilmesini teşvik etmek için atılan bilinçli adımlardı. Konut satışlarında kullanım amacıyla değil yatırım yapma amacıyla gerçekleşen satın almaların ciddi bir orana yükselmesi de, değişen bu eğilimin çarpıcı göstergelerinden biridir.

Konutların meta karakteri baskın hale geldikçe, kentsel rantın inanılmaz boyutlara çıkması, kentleşme yoluyla sermaye birikim kanallarının genişlemesi, finansallaşma ve borçlanma temelinde tüketimin canlandırılması ve emekçilerin borç batağına sürüklenmesi gibi olgular da baskın hale gelmiştir. Konut kredisi taksitlerini ödemeye devam edebilmek için işçilerde her türlü kötü çalışma koşuluna boyun eğme eğiliminin güçlenmesi kapitalistlerin işine gelmektedir.

Türkiye’de inşaat odaklı büyüme politikaları

Tüm dünyada gözlemlenen bu eğilimler, Özal döneminden başlayarak Türkiye’de de hâkim hale gelmiştir. AKP, 12 Eylül darbesinin önünü açtığı ve Özal’ın öncülük ettiği neoliberalizasyon sürecini, özelleştirmeler, işçi haklarına saldırılar, sosyal hakların gaspı, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, esnek üretim, düzensiz çalışma biçimlerinin yaygınlaştırılması gibi başlıklarda tamamlamıştır. Bu sürecin finansallaşma ve kredi sisteminin geliştirilmesi gibi gerekleri esasen AKP döneminde yerine getirilmiştir. Yaratılan bu zemin inşaat sektörünün atılım yapabilmesi için zorunlu idi. Yeri gelmişken ilginç bir noktaya da işaret edelim. Yakın zamana kadar AKP, sağ gelenek içinde sözde demokrat bir kökene işaret etmek için Menderes ve Özal’a atıfta bulunuyordu. Her iki sağcı politikacının da AKP liderlerinin de “demokratlık” gibi ortak bir özellikleri olmasa da hepsinin de “inşaatçılık” gibi ortak bir niteliklerinin olduğunu belirtmekte fayda var. Her üç sağ iktidar döneminde de inşaattaki büyüme oranı, GSYH’deki büyüme oranının epey üstündeyken; Özal ve Erdoğan dönemlerinde, inşaatın büyüme oranları diğer tüm sektörlerden daha fazladır.

Yukarıda tüm dünya için dile getirdiğimiz genel eğilimler ve sektörün özellikleri, AKP dönemindeki inşaatçı yönelime de ışık tutup temel teşkil ediyor. Ancak AKP’nin bu yönelimini daha eksiksiz kavrayabilmek için hem Türkiye’ye özgü nesnel nedenlere, hem de AKP’ye bağlı öznel nedenlere de değinmemiz gerekiyor.

Nesnel nedenler olarak, hem göreli yüksek nüfus artışı nedeniyle hem de özellikle 80’lerin sonlarından itibaren kırdan kente göç dalgalarının katmerli bir şekilde arttırdığı konut sorununu, yıllardır birikerek gelen çarpık kentleşme sorununun yarattığı değişim zorunluluğunu, bilhassa Marmara depremlerinden sonra apaçık hale gelen yapı stokunun yenilenmesi gerekliliğini ve kuşkusuz kapitalist gelişim açısından altyapının nicel ve nitel yetersizliğini sayabiliriz. Kentlerde zaten yetersiz olan konut sayısı[6], bir de var olanların eskimiş, sağlıksız, kalitesiz ve depreme dayanıksız oluşu olgusuyla birleşip konuta olan talebi arttırmıştır. Kente göçle birlikte artan işsizlik sorununu, vasıfsız emeğin istihdam edilebileceği alanlar bulunması gereğini ve hızlı bir ekonomik canlanmaya duyulan ihtiyacın bilhassa 2001 krizinden sonra yakıcı hale gelişini de nesnel nedenler arasında sayabiliriz. Küresel eğilimler ve sektörün sıraladığımız genel özellikleriyle birleştiğinde, bu nesnel zemin, 2002 sonunda iktidara gelen AKP açısından, inşaat sektörünü dönemin acil nesnel ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir alan olarak sivriltmiştir.

İnşaatçı kapitalizmin körüklenmesinin AKP’ye has nedenleri

Yukarıda saydığımız tüm öğelerin yanı sıra AKP’nin inşaat sektörüne bu denli yüklenmesinin ona has ve birbiriyle iç içe geçen iktisadi, siyasi ve toplumsal motivasyonları da mevcuttur.

Tüm burjuva hükümetler burjuvazinin genel çıkarlarına hizmet ederlerken, daha organik bir ilişki içinde oldukları burjuva grup ya da kesimleri kollayıp palazlandırmaya çalışırlar. AKP için bu tespit misliyle doğrudur. Zira o başlangıçta TÜSİAD ve uluslararası burjuvazinin desteğini alarak iktidar koltuğuna otursa bile, siyasal köken olarak geleneksel burjuvazinin desteklediği çevrelerden gelmiyor, esas olarak İslamcı kesimden gelen ve büyük bir yükseliş içindeki sermaye kesimlerini temsil ediyordu. Dolayısıyla AKP “İslamcı” sermayeyi mümkün olan en büyük hızla palazlandırarak ekonomi alanında bu sermaye kesimlerinin de söz sahibi olmasını, bu sayede geleneksel burjuvazinin olası taş koymalarının önüne geçmeyi hedefliyordu.

AKP yandaşı sermaye gruplarının arasında inşaat şirketlerinin hızlı yükselişi tesadüf değildir. Toprak ve gayrimenkul rantı hızla zenginleşmenin en kestirme yollarından biridir, hükümetle ya da yerel yönetimlerle kurulan güçlü ilişkiler bunun için yeterlidir. Bu ilişkiler sayesinde, devlet ihaleleriyle, arazi tahsisleriyle, imar ve yönetmelik değişiklikleriyle hızlı bir büyüme yaşamak oldukça kolaydır. AKP’nin Kamu İhale Yasasında 30’dan fazla kez değişiklik yapması, sayısız imar düzenlemeleri boşuna değildir. Aslına bakılırsa AKP’li kadrolar, rant yaratma ve paylaştırma konusunda 90’lı yıllarda yerel yönetimlerde epey deneyim biriktirmişler ve kendilerine yakın firmaları daha o dönemden başlayarak ihya etmeye girişmişlerdi. Hükümet olduklarında ise bu deneyimleri adeta kurumsal hale getirdiler. AKP yandaşı inşaat şirketleri sektörde büyük ve etkin tekeller haline geldiler; Kiler, Torunlar, Sinpaş, Saf gibi kurumlar GYO’lar arasında sivrilirken, büyük ölçekli projelere ve TOKİ ihalelerine de Limak, Ağaoğlu, Varyap, Kalyon, Gap, Cengiz İnşaat gibi firmalar adeta ipotek koymuşlardır.[7]

Altını çizdiğimiz inşaat-finans kompleksi bağlamında düşündüğümüzde, inşaat sektörünün önünü açmakla, AKP bu inşaat-finans kuruluşlarının yanı sıra, hem geleneksel TÜSİAD burjuvazisinin denetimindekileri hem de uluslararası finans kuruluşlarını ihya ederek onların rızasını da güçlendiriyordu. İşleri tıkırında giden TÜSİAD sermayesinin içlerine sindirememelerine rağmen AKP iktidarına katlanmalarının bir sebebi de bu yağlı pastadan aldıkları kocaman paylardır.

AKP sermayesinin büyük burjuvazi içindeki yerinin sağlamlaştırılması, AKP’nin giriştiği siyasal hegemonya kavgasında elinin güçlenmesi için de bir gereklilikti. 28 Şubat’tan hükümet olmanın yetmediği dersini çıkaran AKP, askeri-sivil bürokrasinin ve temsilcisi olduğu burjuva kesimlerin hâkim pozisyonunu kırarak kendi siyasal istikbalini garanti altına alma telaşındaydı.[8] Darbe söylentilerinin ayyuka çıktığı ilk iktidar döneminde AKP, uluslararası burjuvazi ve TÜSİAD’ın AB’ci kanadının desteğiyle, askeri-sivil bürokrasiye karşı giriştiği hegemonya mücadelesinden galip çıktı.

2001 krizinden sonra dayatılan IMF programının 2007’de sona ermesi de AKP’nin iktisat politikaları tercihinde elini rahatlatmış, keyfiliği arttırmış ve kendi siyasi ihtiyaçları doğrultusunda politikalar belirlemesini kolaylaştırmıştı. Fakat devam eden kriz nedeniyle, KOBİ’lerin teşvikine dayalı ihracat artışıyla ekonomik büyüme politikaları tıkanmıştı. Dünya pazarının daralması gerçekliği karşısında bir yandan yeni pazarlar bulmak için seferber olunurken, bir yandan da merkezinde inşaat sektörünün olduğu “iç talep odaklı büyümeye” yönelindi. İç talebi teşvikin en kolay yolu da inşaat sektörünü daha da körüklemekti. Hem 2008 krizinin etkilerini minimize etmek hem de büyük sermaye çevreleriyle bozulan ilişkiler nedeniyle, dayandığı sermaye gruplarının önünü daha da açmak üzere AKP kriz dönemiyle birlikte bu doğrultuda tam bir inşaat seferberliği başlattı. Verilere baktığımızda gerek üretilen konut sayısında gerekse de toplam ciroda krizi takiben ciddi düşüşler olmasına rağmen, istihdamda ciddi bir düşüş olmadığını, bilakis artış yaşandığını görüyoruz. Bu artış da esas olarak, bina dışı inşaat faaliyetlerinde, yani devletin giriştiği altyapı yatırımlarında yaşanan artıştan kaynaklanıyor. Gerçekten de altyapı yatırımları, krizden neredeyse hiç etkilenmemiş, tersine, AKP bu alandaki devlet yatırımlarını daha da arttırarak hem ekonomiyi canlı tutmaya hem de işsizliğin daha da patlamalı olarak büyümesinin önüne geçmeye çalışmıştır. Bir başka deyişle, özellikle 2008 yılından itibaren, inşaat sektörü bizzat devlet eliyle ekonominin lokomotifi olarak işe koşulmuştur.

2009 yerel seçimlerinde yaşadığı gerileme de siyasal destek ile ekonomik büyüme arasındaki bağlantıyı AKP’ye net şekilde göstermişti. Ne pahasına olursa olsun hızlı büyüme anlayışı o günden bu yana AKP liderliğini belirliyor. Büyüyoruz, modernleşiyoruz, muasır medeniyetler seviyesine çıkıyoruz söylemi bu topraklarda sağıyla soluyla burjuva partilerin ortak paydasıdır. Bilhassa sağ iktidarlar, yaptıkları bayındırlık işlerini öne çıkartıp diğerlerini bunun üzerinden eleştirmeye bayılırlar. AKP’nin bundan muaf olmadığı, bilakis bu söylemi alabildiğine köpürttüğü bilinen bir gerçektir. Birçok seçim kampanyasında, yapılan duble yolların propagandasına öncelik verilmesi de bunu gösteriyor. AKP’nin yol sevdası hiçbir engel tanımıyor, hatta kendi kutsal değerlerini bile! Sıradan işçilerin de ağzından düşmeyen “ama yol yaptılar” sözleri, bu propagandanın emekçi kitleler nezdinde bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Demek ki, kentler şantiyeye dönüp rantiyeler de büyürken, çok boyutlu ve derin bir tahribat yaşanırken, AKP bunu bir dönem boyunca topluma büyük bir olumluluk olarak yutturmayı ve siyasal kazanç sağlamayı başarabilmişti. Ama giderek artan tepkiler karşısında, sanki büyük kentlerin yaşanılmaz hale gelmesi kendi eserleri değilmiş, gökdelenlerin dikilmesine onlar izin vermemiş, yeşil alanları imara kendileri açmamış gibi, bugün yapılaşmanın çirkinliğinden, “dikey kentleşme”den, yeşilin azlığından[9] vb. bahsedip hiç utanıp sıkılmadan hayali birilerini suçluyorlar!

Emekçi kitlelerde yaratılan “değişimci, çağ atlatıcı” iktidar algısının bir diğer dayanağı da, on yıllar boyunca kaderine terk edilen, altyapıdan, ulaşım imkânlarından yoksun, kışın çamur, yazın toz içindeki emekçi mahallelerinin bir ölçüde elden geçirilmesidir. Bu mahallelere dönük altyapı yatırımları, küçük parklar, spor alanları vb. ile AKP emekçilere ne denli değer verdiği yalanını inandırıcı kılmaya çalışmıştır. Bu propagandayla, sözkonusu faaliyetlerle belediyelerle sıkı fıkı göreli daha küçük inşaat sermayesinin palazlandırıldığı ve belediye yöneticilerinin banka hesaplarının şişirildiği gerçeğinin de üstü örtülmektedir.

İnşaat hamlesiyle sınıf atlama hayalleri kuran küçük-burjuvaların ve eğitimli beyaz yakalıların lüks konutlar ve sitelerde cisimleşen statü arayışlarına çözüm üretilmekte ve bu durum AKP’ye destek olarak somutlanmaktadır. Daha da önemlisi, konut sahibi olma hevesiyle altına girilen borçların işçiler üzerinde kendiliğinden işleyen bir disiplin mekanizmasına dönüşmesidir. Emekçilerin ev sahibi olmaya her yolla teşvik edilmesi, borçlanma anlamına gelmekte, borçlanma da emekçilerin her türlü kötü çalışma koşuluna “gönül rızasıyla” katlanması sonucunu beslemekte, mücadeleci dinamikleri törpülemektedir.[10] Bu borçluluğun sonsuza kadar genişlemesi mümkün değildir; işlerin bir noktada tersine dönmesi ve varını yoğunu kaybeden emekçilerin seslerini yükseltmeye başlaması kaçınılmazdır.

Nereye kadar?

Bugün gelinen noktada AKP’nin inşaat-finans kompleksini dört farklı yoldan desteklediğini görüyoruz. Birincisi, reel faizler düşük tutulmaya çalışılıyor ve böylelikle borç alınması hem kolaylaştırılmaya hem de cazip kılınmaya çalışılıyor. İkincisi, kentsel dönüşüm projeleriyle inşaat şirketleri için göreli istikrarlı bir konut talebi yaratılmış oluyor. Üçüncüsü, Kamu-Özel Ortaklığı adı verilen modelle ve diğer yollarla girişilen altyapı projeleriyle kaynak aktarımı ve ekonomik canlılık sürdürülmeye çalışılıyor. Bu projeler aynı zamanda yeni rantlar da yaratarak konut fiyatlarındaki artış eğilimini destekleyici bir faktör olarak iş görüyor. Dördüncüsü, TOKİ. Dev bir kamu girişimi olan bu tekel hem doğrudan hem de dolaylı olarak konut piyasasını kontrol altında tutmakta ve yönlendirmektedir.

AKP’nin inşaat odaklı büyüme yönelimini ve hükümetin adeta bir Yüksek İnşaat Komitesi olarak çalıştığını Bakanlar Kurulu kararlarına ilişkin olarak hazırlanan bir rapor[11] çarpıcı bir şekilde göstermektedir. Rapor, 2008 krizinden itibaren Bakanlar Kurulu kararlarının içinde imar ve gayrimenkulle ilgili olanların oranındaki çarpıcı yükselişi apaçık gösteriyor. 2009’da hükümet kararlarının sadece %5’i bu konulardayken, bu oran giderek artıp 2013’te %60’a fırlamıştır. İstanbul’a üçüncü havalimanı, üçüncü köprü ve kentsel dönüşüm projeleri ile ilgili kararlar bunlar içinde ağırlıklı bir yer tutmaktadır.

Bu gidişat daha ne kadar devam edebilir? AKP döneminde inşaat sektörü, ekonomik gidişatın abartılı bir göstergesi niteliği taşıyor. Normal dönemlerde ekonominin genelinden daha hızlı büyürken, kriz dönemlerinde de genelden çok daha büyük bir çöküntü yaşıyor. Örneğin, 2002-2014 döneminde kriz yılları dışarıda bırakıldığında ekonominin geneli %6,2 büyürken inşaat %9,9 oranında büyümüş, kriz yıllarında (2008-2009) ise ekonomi %4,2 küçülürken, inşaat sektörü %12,1 oranında küçülmüştür. Yani genel ekonomik dengelerdeki sarsıntılar inşaat sektörüne katlanarak yansımaktadır.

İnşaat sektörünü motive eden iki faktör, konut fiyatlarındaki ve konuta olan talepteki artıştır. Veriler konut fiyatlarındaki artışın bir balon olduğunu göstermesine rağmen[12], yukarıda sıraladığımız nesnel nedenler ve AKP’nin politikaları sayesinde talepte şimdiye dek süren devamlılık bu balonun patlamasını şu ana kadar engellemiş görünüyor. Ama bu politikalar başta borçluluk olmak üzere ciddi sorunların birikmesine yol açıyor.

Yarattığı tüm negatif insani, toplumsal ve doğal sonuçları, sektörün doğasından kaynaklı coğrafi sınırlamaları, insanların giderek artan tepkilerini vb. bir tarafa bırakacak olursak, inşaat sektörünün geleceği gerek şirketlerin iç ve dış borçlanmasının, gerekse de bireylerin kredi kullanımının sürdürülebilmesine bağlıdır. Her ikisi de döviz fiyatları ve faiz oranlarıyla sıkı sıkıya ilişkilidir. Şirketlerin artan borçlulukları, artan cari açık ve bütçe açıklarıyla birleştiğinde, ekonomik açıdan büyük kırılganlıklar oluşmakta, dövizi kontrol altında tutmak zorlaşmakta, faizleri arttırma gereği kendisini bastırmaktadır. Oluşan durum bir kısır döngüye dönüşmekte ve inşaata dayalı büyüme modelini bir tıkanma noktasına doğru sürüklemektedir.

AKP döneminde kredi sistemi daha da geliştirilerek körüklense de, kredi sisteminin kapitalizmin temel çelişkilerini ortadan kaldırmadığını, tersine daha da derinleştirdiğini borçlar ödenememeye başladığında çarpıcı bir şekilde görmekteyiz. Dünya kapitalizminin krizi ve Türkiye ekonomisinin dış finansmana bağımlı kırılganlıkları dikkate alındığında, hükümetin inşaat-finans kompleksiyle kurduğu bu saadet zincirinin bir noktada çökeceğini öngörmek kehanet sayılmaz. Bunun sonuçlarının ileri kapitalist ülkelerde yaşanan çöküşten çok daha ağır olacağı ise apaçıktır.



[1]      2000 yılından bu yana yıllık ortalama oranlar şöyle: ABD %4,4; Almanya %4,3; Birleşik Krallık %6,2; Japonya %5,6; İspanya %9,1; Endonezya %9,8; Çin %6,1; Meksika %8; Türkiye %7,2

[2]      İnşaat işçilerinin genel istihdam içindeki payı ise aynı dönemde yüzde 5,5 civarından 7,5’a çıkmıştır. 2008 krizine kadar istihdam çok az değişirken, ciroların muazzam arttığını görüyoruz. Yani yaklaşık aynı sayıda işçiyle çok daha fazla üretim yapılmış, çok daha büyük bir ciroya ulaşılmıştır. Bu, işçilerin sömürüsündeki artış anlamına gelir. Aynı eğilim, daha ılımlı olarak, ciroların artış oranıyla istihdamın artış oranı karşılaştırıldığında 2008’den sonra da devam ediyor. Diğer bir gerçek de sektörde makinalaşmanın ve tekelleşmenin artmasıdır. Göreli daha az sayıda işçiyle daha fazla üretim yapılabilmesinin anahtarlarından biri budur. Bu sonuca daha somut olarak, aynı dönem boyunca, yapı ruhsat sayısındaki %83’lük artışa karşın, istihdamdaki %57’lik artış gerçeğinden hareketle de ulaşmak mümkün. Hazır beton, tünel kalıp vb. yöntemler işçilikten tasarruf anlamına geldiği gibi, üretim sürelerini de kısaltıyor.

[3]      Kredi sisteminin kapitalist ekonomideki rolü ve bugün gelinen noktada yarattığı tıkanmışlık hakkında bak: Elif Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda, Şubat 2012, marksist.net/node/2954

[4]      Bu noktada ilginç bir başka olgu da şudur. Mortgage kredisini kullanmakta ortaya çıkan kimi sınırlamalar konut talebini küçültünce, inşaat şirketleri konut satın alacaklara doğrudan kredi açmaya yönelmişlerdir. Böylelikle hem daha fazla müşteriye ulaşabilmiş oluyor, hem de bankalardan aldıkları toplu kredilerin bir kısmını kendi müşterilerine parçalar halinde devrederek, borçluyken alacaklı hale geliyorlar.

[5]      GYO’lar hızla hem sayıca hem de büyüklükçe artmış, böylelikle TOKİ iştirakiyle kurulan Emlak Konut ve Torunlar gibi tekelci yapılar ortaya çıkmış oldu. Bu GYO’lar sayesinde, sermaye sahipleri doğrudan inşaat yapmak yerine bu ortaklıkların hisselerini satın alarak inşaat alanına dolaylı olarak yatırım yapabilir hale geldiler. Aynı zamanda bu yolla konutlar, oteller, plazalar, AVM’ler vb. gayrimenkuller, hisse satın alanlar açısından finansal varlıklara dönüşmüş oldu. Bu, gayrimenkullerin çok daha kolay elden ele geçebilmesinin ve sözkonusu finansal varlıklara bağlanmış türev varlıkların da oluşturulabilmesinin sağlanması anlamına geliyor.

[6]      Mevcut nüfus artış oranı, evlilik oranları, üniversite öğrencilerinin sayısı, evden ayrılıp bağımsız yaşama eğilimi gibi faktörler hesaba katıldığında, her yıl 600 bin yeni konuta ihtiyaç olduğu hesaplanıyor. Son dönemde her yıl yaklaşık 1 milyon konut satılmıştır.

[7]      Bu büyümeler o kadar “göz alıcı” ki, İstanbul Sanayi Odasının “500 Büyük Sanayi Kuruluşu 2016” raporunda, kimi büyük sanayi kuruluşlarının sanayiden çıkarak inşaat sektöründe faaliyet göstermeye başladığı söyleniyor. Türkiye’de inşaat sektörü, finans sektörüyle birlikte kâr oranları en yüksek sektörlerden biridir. 2006 yılına kadar hem genel hem de sektörel düzeyde detaylı incelemelerle yapılan hesaplara göre,1999-2006 döneminde inşaat sektöründe kâr oranları %45-60 arasında değişmekte, finans sektöründe %15’lerden %90’lara fırlamakta, imalat alanında ise %30’lar civarında seyretmekteydi. Bak. Yiğit Karahanoğulları, Marx’ın Değeri Ölçülebilir mi?, Yordam Kitap, 1.bsk, s.200 ve 201.

[8]      Bu sürece dair Marksist Tutum sayfalarında nice değerlendirme mevcuttur. Bu kavganın tarihsel kökleri de dâhil detaylı bir analizi için bak: Mehmet Sinan, Ulus-Devletten Emperyalistleşen Ulus-Devlete ve AKP, Kasım 2012, marksist.net/node/3143

[9]      AKP iktidarının ürünü olarak tam bir beton yığınına dönüşen İstanbul, yeşil alanların kent alanına oranında dünya sıralamasında en sonlarda. İstanbul’da bu oran %2 iken, Moskova’da %54, Londra’da %33, gökdelenler şehri olarak bilinen New York’ta bile %27’dir.

[10]     Başta konut olmak üzere tüketici kredilerinin AKP döneminde ne denli muazzam bir tırmanış yaşadığı ve bunun işçi sınıfı cephesinde ne tür etkilerinin olduğu konusunda bak: Oktay Baran, Aşırı Çalışma ve Borç Batağındaki İşçi Sınıfı, Kasım 2017, marksist.net/node/6079

[11]     S Bilişim Danışmanlık’ın hazırladığı “Türkiye’de Siyasi İstikrar Bakanlık Performansları X” adlı rapor.

[12]     Eskiden konutların fiyatları ile aylık kiraları arasındaki oran 20 yıl civarındaki bir sayıya tekabül ederken, şimdi 30 yılı aşmış durumda. Bu oran Türkiye’yi OECD ülkeleri arasında açık ara birinciliğe oturtuyor. Konut fiyat endeksleri sıralamasında da %10’a yakın yıllık fiyat artışıyla Türkiye ilk sıralardadır.