Bonapartizmden Faşizme Kitabının Güncelliği


Dünyada otoriterleşmenin güçlendiği, Türkiye’de ise daha da ötesine gidilerek totaliter bir rejimin kurumsallaştırılmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Olağanüstü rejimler olağanüstü koşulların ürünüdür. Bugün tüm dünyayı sarsan kapitalist kriz, Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist savaş ve bu savaşın alevlerinin Avrupa ve Amerika dâhil dünyanın birçok noktasını yalaması olağanüstü siyasal ve toplumsal koşullar yaratmış bulunmaktadır. Siyasal gericilik yükselip burjuva demokrasisini daha da soldururken, kapitalist düzenin efendileri olağanüstü rejimleri devreye sokuyorlar.


Dünyada otoriterleşmenin güçlendiği, Türkiye’de ise daha da ötesine gidilerek totaliter bir rejimin kurumsallaştırılmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Olağanüstü rejimler olağanüstü koşulların ürünüdür. Bugün tüm dünyayı sarsan kapitalist kriz, Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist savaş ve bu savaşın alevlerinin Avrupa ve Amerika dâhil dünyanın birçok noktasını yalaması olağanüstü siyasal ve toplumsal koşullar yaratmış bulunmaktadır. Siyasal gericilik yükselip burjuva demokrasisini daha da soldururken, kapitalist düzenin efendileri olağanüstü rejimleri devreye sokuyorlar.

Elif Çağlı’nın 2004 yılında kaleme aldığı Bonapartizmden Faşizme adlı kitabı, çeşitli biçimlere bürünen olağanüstü rejimlere ve bu süreçleri kavramak bakımından temel araçları ifade eden siyasal kavramlara açıklık getirirken, günümüzde yaşanan gelişmelere de ışık tutması bakımından büyük önem taşıyor. Bu kitapta Çağlı, Fransa’daki III. Napolyon’un Bonapartist rejiminden, Almanya’daki Bismarkçılığa, İtalyan, Alman ve İspanyol faşizminden II. Dünya Savaşı sonrasının askeri faşist diktatörlüklerine dek uzanan geniş bir yelpazede burjuvazinin olağanüstü devlet biçimlerini hem detaylarıyla ve pratik görünümleri itibarıyla inceliyor, hem de bunların anlaşılabilmesi için gerekli teorik çerçeveyi yine ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Osmanlı’dan TC’ye geçiş ve Türkiye’de yaşanan askeri darbeler de kitabın üçüncü bölümünde ele alınıyor. Özellikle bu son bölüm, Türkiye’nin Asyatik geçmişine dair Elif Çağlı ve Mehmet Sinan’ın özgün yaklaşımlarını da yansıtarak hem TC tarihinin hem de bugün yaşananların kavranmasına büyük bir katkıda bulunuyor.

Çağlı, Marx ve Engels’ten başlayarak, Lenin, Troçki ve Komünist Enternasyonal’in devrimci döneminin oluşturduğu çizgiyi temel alarak, Marksizmin devlet teorisini bu kez de olağanüstü burjuva rejimler üzerinden yeniden ortaya koyuyor. Çağlı tüm çalışmalarında olduğu gibi bu kapsamlı çalışmasında da, bu devrimci çizgiye sadık kalmakla yetinmeyip, Marksizmin üstü örtülen temel ilkelerinin adeta tozunu alıyor, onları tekrar parlatıp öne çıkarıyor ve ardından bu değerli araçlarla hem Marx’tan Troçki’ye uzanan dönemin tarihsel olgularını hem de onların zamanının ötesinde gerçekleşen deneyimleri ele alıyor. Bu yönüyle bir yandan Marksizmin ilkelerini yeniden canlandırmaya çalışırken bir yandan da özgün değerlendirmelerini ortaya koymuş oluyor.

Devlet teorisinden proleter devrim teorisine, gündelik mücadelede izlenecek taktikler meselesinden komünistlerin genel görevlerine kadar son derece geniş bir yelpazeyi tarayan bu çalışma, günümüzde yaşanan sürece de ışık tutuyor.

Günümüzde faşizm tehdidi

Çok değil bundan on yıl önce hem Türkiye’de hem de dünyada burjuvazi barış, demokrasi ve refah nutukları atıyordu. Sol liberaller aracılığıyla bu iddialar işçi hareketine ve sosyalist harekete de taşınıyor, yaratılan yanılsamalar bu mecralara da sirayet ettiriliyordu. Bugünse burjuvazi bile savaş, otoriterleşme ve sefalet gerçeğini kabul etmek zorunda kalıyor.

Vaktiyle ileri sürülen, faşizmin (asıl olarak da Nazizmin) dünya halkları tarafından lanetlenmiş olması nedeniyle bir daha yaşanmayacağı iddiasını tarih çürütmüştür. Nazizm faşizmin en uç ve son derece özgün bir tarihsel örneğiydi; kuşkusuz aynen tekrarlanmadı ve tekrarlanamazdı. Ama Türkiye de dâhil çeşitli ülkelerin emekçi yığınları askeri faşist diktatörlükler altında acı çekmekten kurtulamadılar. Burjuva düzen devam ettiği sürece faşizm tehdidi de varlığını sürdürür. Faşizm, burjuvazi açısından zorunlu hale gelip, buna gücü de yettiğinde, tüm melânetiyle karşımıza dikilir. Bugün Türkiye’de yaşadıklarımız bunun canlı kanıtını oluşturduğu gibi, neredeyse tüm dünyada otoriterleşme dalgasının yükselişi de aynı gerçekliğe işaret ediyor.

Dünya halkları tarafından lanetlendiği ya da kendisine taban oluşturacak küçük-burjuvazinin erimiş olduğu gerekçesiyle faşizm tehlikesinin ortadan kalktığını iddia edenlerin tersine, biz bu tehlikenin her zaman var olduğuna en baştan beri işaret ediyoruz. Tatlı su sosyalistleri ve sol liberaller pembe hayaller görürken Çağlı kitabında şunları diyordu:

“Faşizm tehlikesinin gelişmiş kapitalist ülkeleri, Avrupa’yı ilgilendiren boyutuna gelince. Öncelikle belirtmek gerekir ki, işçi sınıfını kendisini bekleyen muhtemel tehlikeler konusunda donanımsız bırakmaya çalışan sol görünümlü burjuva ideolojisi Avrupa ülkelerinde fazlasıyla etkili olmaktadır. Oysa Avrupa’da demokrasinin istikrarlı bir biçimde yerleşmiş olduğu ve faşizmin bu kıtada bir daha asla iktidar olamayacağı anlamına gelen görüşler kocaman bir palavradan ibarettir. Emperyalist sistem iki paylaşım savaşı arasında olduğu gibi derin bir bunalım içine düştüğünde ve işçi sınıfı burjuva düzeni devrim dalgalarıyla sarsmaya başladığında, Avrupa’da faşizm güncel bir tehlike haline gelir mi gelmez mi görülür. Bu faşizmin, Almanya’daki Nazizmin boyutlarına ulaşıp ulaşmayacağı konusunda şimdiden boş tartışmalar yürütmeye gerek yok. Sonunda bu gibi olgular, dünya ölçeğinde iki temel sınıf arasındaki mücadelenin seyrine, kapitalist sistemi sarsan bunalımın şiddetine ve gidişatına bağlıdır.” (s.188)

Nitekim, kapitalizmin yeni milenyumla birlikte içine sürüklendiği tarihsel kriz, bir dünya savaşı biçimine bürünen yeni bir emperyalist paylaşım savaşıyla ve burjuva gericiliğin her alanda tırmanışa geçmesiyle karakterize olmaktadır ve bu olağanüstü koşullar olağanüstü rejimlere de yol açmaktadır. Buna paralel olarak faşist hareketler de yeniden hortlamaktadır: “Kapitalist sistemin uzun süreli yükselişlerin ardından içine düştüğü ciddi kriz dönemlerinin, çok önemli siyasal değişiklik ve gelişmelere gebe olduğu açıktır. Böylesi dönemler, üretici güçlerin yalnızca özel mülkiyet engeliyle değil ulusal sınırlarla da uzlaşmaz çelişkisini patlamalı biçimlerde ortaya koyar. Bu türden tarihsel dönemeçler, emperyalist güçler arasında yeniden paylaşım savaşlarının yükselişi, burjuva gericiliğin tırmanışı gibi gelişmelerle karakterize olurlar. İşte bugün yüz yüze bulunulan bu gerçekler, faşizmin bir daha yaşanmayacağı düşüncesiyle teselli bulmayı değil, işçi sınıfının devrimci bilinç ve örgütlülük düzeyinin yükseltilmesi için atılım yapmayı gerektiriyor.” (s.190)

İçinden geçilen tarihsel kriz, egemenlerin toplumsal devrimden duydukları korkunun artmasına yol açıyor, uluslararası toplantılarda her fırsatta bunu dillendiriyorlar. Ama sadece dillendirmekle kalmıyorlar, önlem almaya girişiyorlar. Zira bu derin krize rağmen Türkiye’de de dünyada da kapitalist düzenin temellerine yönelen devrimci hareketler henüz gelişmemiş olsalar bile, bu son derece somut ve kaçınılmaz bir olasılık olarak ortada duruyor. “Sistem derin kriz sinyalleri verdiğine göre, bu durumun işçi kitlelerindeki yansımaları da zamanla büyüyecektir. İşçi hareketinde geçmiş tarihsel dönemlerde olduğu gibi ciddi devrimci yükselişlerin yaşanmaya başlanması halinde burjuvazinin karşı atağa geçmeyeceği, eğer işler o noktaya gelirse sınıf mücadelesi alanına yine faşizm kartını sürmeyeceği asla düşünülemez” diyor Çağlı.

Burjuvazi bu yükselişi daha doğmadan engellemek için devlet aygıtını tahkim etmeye, onu giderek daha büyük ölçüde bir asker-polis devletine dönüştürmeye, demokratik hak ve özgürlükleri tüm ülkelerde budamaya girişiyor. Bu otoriterleşme eğilimi ve ona eşlik eden yabancı düşmanlığı, ırkçılık, militarizm ve demokrasiyi küçümseyici söylemlerin daha da körükleneceğine kuşku yoktur. Burjuvazi düzeninin yıkılacağı korkusuyla önleyici rejimler inşa etmeye giriştikçe, Bonapartist, faşist diktatörlüklerle ve bunların farklı bileşimlerdeki karışımlarıyla daha çok karşılaşacağız. Unutmayalım ki faşizm ve devrim aynı nesnel gerçekliğin iki karşıt ifadesi, aynı soruna birbirine düşman iki sınıfın iki karşıt çözümüdür.

Hem proleter devrimin olanaklarını güçlendiren hem de bir karşı-devrim olarak faşizmi besleyen tarihsel kriz koşulları, komünistlerin önüne çok ciddi görevler koyuyor: “Günümüz koşulları, işçi sınıfının enternasyonal düzeyde yaşadığı devrimci önderlik bunalımının çözümü için harekete geçilmesini ertelenmez bir görev kılmaktadır. Dünya kapitalist sisteminin zirvesinin savaş düzenine geçtiği, dünya halklarının önemli bir bölümünün peşpeşe emperyalist savaş cehenneminin ateşlerine atıldığı, burjuva ideologların bile ekonomik krizlerin kolayca savuşturulabileceği yolundaki iyimserliklerini yitirdiği günümüzde, rehavete ve rutinizme kapılıp sürüklenmek ölümcül bir tehlikedir. Geçmiş dönemlerin yerleştirdiği atalet nedeniyle günü geçiştirmeye çalışan siyasal çevreler, daha önceki tarih kesitlerinde işçi sınıfının hazırlıksız yakalanmasına neden olan siyasi liderliklerin akıbetine sürüklenmekten kurtulamazlar.” (s.192)

Faşizm tehdidini, faşist tırmanış sürecini ve daha da önemlisi faşist bir rejimi doğru saptayabilmek büyük önem taşıyor. Zira demokratik hakların ortadan kaldırılması, kitle örgütlerinin yok edilmesi, devrimci muhalefetin vahşi yöntemlerle ezilmesi anlamına gelen faşist diktatörlük altında sosyalist hareketin görev seti ile şu ya da bu genişlikteki bir burjuva demokrasisindeki görevler seti arasında kuşkusuz ciddi farklılıklar olacaktır. Ama gerek Batı solunda gerekse de Türkiye solunda bu açıdan hiç de sağlıklı bir yaklaşım göremiyoruz. Stalinist gelenek (özellikle onun devrimci popülist kanadı) her siyasal gericiliği faşizm olarak adlandırıp, “sürekli faşizm”, “örtülü faşizm” gibi kavramlaştırmalarla meseleyi sulandırırken, Troçkist saflarda da şabloncu bir yaklaşım ağır basmakta ve faşizmi adıyla çağırmaktan geri durulmaktadır.

Yöntem meselesi ya da şablonculuktan uzak durma gereği

Gerçekliği algılamakta diyalektik olmayan bir bakış açısı her zaman başa belâdır. Bu hususta en önde gelen sakatlıklardan biri de dogmatizm veya şablonculuktur. Marksizmin kurucularının ve büyük Marksist önderlerin yaptıkları değerlendirmeleri ele alırken, kullandıkları yöntemi göz ardı etmek, ruhunu anlamaya dönük bir çaba göstermek yerine lafzına takılıp kalmak en sık görülen yanlış yöntemlerden biridir. Hal bu olunca, söylenenlerden bir şablon üretmek, analizleri dondurmak ve onları içi boş kalıplara dönüştürmek kaçınılmaz olur. Bu yaklaşımın Stalinizmle sınırlı olduğu düşünülmesin, zira Troçki de yaşadığı dönemde kendi takipçilerinin şablonculuğundan illallah ettiği gibi, katledilmesinden sonra onun takipçisi olduğunu ileri sürenlerin şablonculuğu en karikatür noktalara kadar gitmiştir.

Siyasal olgular, yalnızca kimi görünümleri üzerinden kurulacak benzerliklerle ele alınamaz. Esas olan, bu siyasal olguya yol açan toplumsal dinamikleri kendi tarihsellikleri içinde ele almak, genel yönlerini saptamaya çalışmak ve gerek bu genel yönlerini gerekse de özgün yanlarını yine hareketliliği içerisinde, gelişimi ve evrimi üzerinden kavramaya çalışmak olmalıdır. Hiçbir olgu durağan değildir. Örneğin Çağlı, Bonapartizm kavramına tam da böyle yaklaşır. Marx ve Engels’in analiz ettiği Bonapartizm ile emperyalizm çağının Bonapartizmi arasındaki ayrımlara dikkat çeker: “Kapitalist toplumun ilerleyişi içinde Bonapartizm kavramıyla anlatılmak istenen gerçeklik bazı yeni özellikler de sergileyecektir. Bu nedenle Bonapartizm olgusunu, tarihsel akışı içinde bürüneceği yeni kimlikleriyle kavramaya çalışmak gerekecektir. (…) Türkiye örneğine de ışık tutacak olan tepeden burjuva devrimler ve bu temelde vücut bulan Bismarkçı Bonapartizm olgusu bunun somut örneklerinden biridir. Ancak Bonapartizm sorununun incelenmesi bu tarihsel dönemeç noktasında da sona erdirilemez. Zira ilerleyen yıllar içinde Bonapartist devlet biçimlenmesi, bu kez de emperyalizm dönemine özgü karakteristikleriyle karşımıza çıkacaktır.” (s.9) Ne var ki meseleye böyle bakmayıp, egemen mülk sahibi sınıf ve kesimler arasındaki iktidar kavgasını bir şablon haline getiren ve böylelikle de aslında Bonapartizmi Bonaparte’ın başında olduğu rejimle sınırlayan yaklaşımlar hiç de nadir değildir.

Bu noktada Troçkist harekette faşizm konusunda sergilenen bazı şabloncu yaklaşımları örnek olarak gösterebiliriz. Bu şablonculuk, ister açıkça söylensin ister söylenmesin, faşizmin geçmişte kalmış ve bir daha yaşanmayacak kötü bir anı olduğu sonucuna götürür insanı. Böylece faşizm, tarihin belli kesitine ve belli tip ülkelere has, son derece özgün ve istisnai bir olgu haline getirilir. Kimileri, faşizmin finans-kapitalin kanlı diktatörlüğü olması gerçeğinden hareketle onu ileri ülkelerle sınırlayıp geri ülkelerde ortaya çıkan örnekleri faşizm kategorisine sokmaz. Troçkistlerin neredeyse tamamı, faşizmi ancak sivil biçimiyle kabul eder, zira onlara göre faşizm geniş küçük-burjuva kitlelerin örgütlenmesi, seferber edilmesi ve proletaryanın üstüne salınması anlamına gelir ve dolayısıyla böylesi bir tabana dayanan sivil bir faşist partinin iktidarı ele geçirmesiyle kurulur. Bazı Troçkistler de bu şablondan, faşizmin ileri kapitalist ülkelerde artık mümkün olmadığı sonucunu çıkarırlar, çünkü ileri kapitalist ülkelerde küçük-burjuvazi erimiş ve böylesi bir taban oluşturabilecek nitelikten çıkmıştır onlara göre. Çağlı, faşizmi Almanya ve İtalya’daki klasik örneklerle sınırlayan bu yaklaşımlarla (ki Troçkistlerin yanı sıra ister kendisini Marksist olarak adlandırsın ister adlandırmasın akademisyenlerin çoğu özünde bunu savunurlar) hesaplaşır. Onların tüm argümanlarını gerek barındırdıkları teorik yanlışlıklarla, gerek yöntem sakatlıklarıyla, gerekse de tarihsel-pratik olgularla çürütür.

Çağlı, kitabında, faşizmin askeri diktatörlük biçiminde de iktidar olabileceğini kanıtlar. Dahası, bazı istisnai tipleri bir tarafa bırakılırsa, askeri diktatörlüklerin esasen faşizm ya da Bonapartizm kategorisinde açıklanabileceğini belirtir: “Deniliyor ki, tıpkı Bonapartizm ya da faşizm gibi, askeri diktatörlük de başlı başına burjuvazinin olağanüstü yönetim biçimlerinden biridir. Oysaki askeri diktatörlük olgusu kendi başına bir şey anlatmaz. Troçki’nin dediği gibi, «Kılıcın kendi başına bağımsız bir programı yoktur. Bir ‘düzen’ aletidir. Varolanı korumak için çağrılmıştır». Parlamenter işleyişi tamamen ortadan kaldıran yahut göstermelik düzeye indirgeyen çeşitli tipte askeri diktatörlükler vardır. Çatışan burjuva fraksiyonlar veya çatışan sınıflar arasından sıyrılıp, kılıçların gölgesinde «denge» sağlamaya çalışan Bonapartist tipte askeri diktatörlükler olacağı gibi, işçi sınıfının devrim dalgasını açıkça ezmeyi amaçlayan tam karşı-devrimci faşist askeri diktatörlükler de olabilir. Bir de işçi-emekçi kitlelere yönelttiği saldırılarla değil de, örneğin yabancı sermaye karşısında ulusalcı bir ekonomiyi savunmasıyla ve bu temelde giriştiği devletleştirmelerle vb. sivriliveren ve kitleler nezdinde ilerici, sol bir görünüme bürünen tipte askeri diktatörlükler vardır.” (s.108-9)

Troçkistleri askeri faşizm olmaz noktasına götüren şey, Alman ve İtalyan faşizmi örneklerini bir şablon haline getirmeleridir. Onlara göre faşizm, proleter hareketi sokakta yenilgiye uğratan bir kitle hareketi temelinde iktidara yürür ve bu açıdan askeri darbelerden ayrışır. Oysa Çağlı, sayısız örnekle, yakın tarihteki askeri faşist diktatörlüklerin de iktidara gelmeden önce genelde küçük-burjuva ve lümpen kitlelerin hoşnutsuzluğunu kullandığını, paramiliter faşist çeteleri örgütleyerek toplumu bezdirip yorduğunu ve sonra da toplumsal kaosu yatıştırma bahanesiyle kitleler nezdinde pasif destek de bularak iktidara yerleştiğini gösterir ve ekler: “Bu yüzden askeri faşist diktatörlükler öncesinde de bir tür toplumsal desteğin yaratıldığını görürüz. Bu desteğin mutlaka nasyonal sosyalizmin tantanalı demagoji kampanyalarına birebir benzer şekilde yaratılmış olması veya aynı kitleselliğe ulaşması gerekmiyor. (…) Kapitalizmin krizleriyle umutsuzluğa sürüklenen ve burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çatışmanın yarattığı istikrarsızlık koşullarından bezen küçük-burjuva, işsiz, lümpen kitlelerin askeri faşist bir diktatörlüğün iktidarına giden zeminin döşenmesinde üstlendikleri rol asla gözardı edilemez. Askeri faşist darbeler ansızın üstten geliyor gibi görünseler de, bir ön hazırlığa dayanmayan, iktidarı için önceden ortamı hazırlamayan bir askeri faşist diktatörlük düşünülemez.” (s.111-12)

Faşist hareketlerin söyleminde anti-kapitalist demagojinin ağır bastığı iddiası da bir şablonlaştırmadır. Zira faşizmin tüm ülkelere genelleştirilebilecek, kendine has net bir ideolojisi olmadığı gibi, bizzat klasik faşizm örneklerinde de iktidara yürüyen faşizm ile iktidardaki faşizm arasında ciddi söylem farklılıkları vardı. Dahası, “kimi örneklerde, askeri faşist diktatörlük kurulmazdan önce faşizmin kendine kitle tabanı edinebilmek için sivil görünümlü faşist örgütlenmeleri kullandığı ve bunların da benzer demagojileri sahiplendiği açıktır. Unutulmamalı ki 12 Eylül öncesinde ortamı faşist iktidar için hazırlayan MHP örgütlenmesi bu tür bir demagojiye başvuruyordu. Ayrıca faşizmin öne çıkardığı demagojiler zamana ve zemine göre değişmektedir.” (s.112)

Bir başka şablon, faşist hareketle faşist iktidar arasında süreklilik kurma şablonudur. Çağlı, klasik örneklerde bile, hem Almanya’da hem de İtalya’da, faşizmin iktidar koltuğuna kurulduktan kısa bir süre sonra kendi önde gelen kadroları arasında temizliğe giriştiğini hatırlatır.

Tüm bunlar, faşist bir iktidarın nitelenmesi bakımından onun yalnızca iktidara yürüyüş biçimine bakmanın yeterli olmadığını, önemli olanın kurulan iktidarın taşıdığı özellikler olduğunu yeterince ortaya koymaktadır. Burjuvazinin faşizmden beklediği bir görev vardır: devletin tüm baskı aygıtlarını açık ve çıplak biçimde kullanarak düzene dönük tehdidin tümüyle bertaraf edilmesi: “İktidar koltuğuna yerleşen faşizm, ister sivil bir faşist parti iktidarı, ister faşist bir askeri cunta görünümüne bürünmüş olsun sonuç değişmez. İşçi sınıfı açısından her iki durum da, kazanılmış demokratik haklara, mücadeleci sendikal ve devrimci siyasal örgütlenmelere, sınıfın çalışma ve yaşam koşullarına açık saldırı anlamına gelir. Bunların tümü, burjuva diktatörlüğünün kanlı ve şiddeti egemen kılan faşist biçimlenmeleridir.” (s.112-13)

Troçki’nin tüm önemli saptama ve değerlendirmelerinin tersine Troçkist hareket iktidara tırmanan faşizm ile iktidardaki faşizm arasındaki ayrımı göz ardı eder. Tüm bu şablonlaştırmalar ve askeri diktatörlükler ile faşizm arasında kategorik ayrım yaratma çabaları, bunların farklı dinamiklere dayanmasından ötürü akıbetlerinin de farklı olacağı düşüncesiyle gerekçelendirilir. Bu mantığa göre askeri diktatörlükler faşizme göre çok daha kararsızdırlar ve çok daha kolay yıkılabilirler! Ne var ki, bu iddia da sayısız deneyle pratikte çoktan çürütülmüştür. Başka türlüsü de düşünülemezdi, zira iktidara bir kez kurulan faşizm, işini devletin baskı aygıtlarıyla görmeye girişir, toplumsal taban desteğine, hazırlık ve tırmanış süreçlerinde olduğu ölçüde asla ihtiyaç duymaz. Çağlı’nın değindiği sayısız örnekten birini aktaralım: “Şili örneği unutulmasın. Doğru dürüst kitle desteği bulamadan, topuna tüfeğine ve bu sayede yürüteceği zulme güvenerek iktidara oturan bir faşizmin, alabildiğine kitlesel bir devrimle tepetaklak edileceği umulurdu. Peki ama, bu zalim rejimin tarumar ettiği sınıf örgütlülüğü, yaratılan dehşet ortamında hafızaları silinen kuşaklar, yitirilen devrimci bilinç ve bu arada gelişecek yeni dış dengeler, ülke içinde burjuvazinin yeniden «demokrasi kahramanı» rolüne bürünmesi şeklinde sıralayabileceğimiz yeni koşulları da hesaba katmak gerekmez mi? Gerçek yaşamın sergilediği sonuçlar mantıksal kurgulara pek de benzemez. İşin aslına bakacak olursak, faşist rejimlerin akıbetini çeşitli ve karmaşık etkenlerin belirlediği açıktır.” (s.114) Çeşitli faktörlerin, faşist rejimin akıbetini etkileyebileceği reddedilemez. Ancak etkilemek ile belirlemek arasındaki fark unutulmamalı. Faşist rejimin akıbetini belirleyen temel faktörleri şöyle özetler Çağlı:

Birincisi,ülke içinde faşist iktidarın kuruluşuna yol açan krizin derinlik ve boyutları, egemen burjuvazinin bu krizi aşabilmek bakımından devrimci hareketi ezmede ve ihtiyaç duyduğu yapısal değişimi sağlamada elde ettiği başarı derecesi belirleyici bir etkendir. İkincisi, kapitalist sistemin içinde bulunduğu genel konjonktürün, derin toplumsal kriz veya krizden çıkış koşullarının, devrimci işçi hareketinin dünya ölçeğindeki saldırı veya geri çekilme durumunun faşist iktidar altındaki ülkeye yansıması fevkalâde önemlidir. (…) Üçüncüsü, klasik örneklerde faşizm iktidara tırmanış döneminde geniş kitlelerden büyük destek almış olsa bile, iktidara oturduğunda kendisine destek veren kitlelere «ihanet» etmiştir. Tantanalı bir kitle desteğiyle iktidara tırmanan faşizmin bile, iktidara geldiğinde küçük-burjuva fazlalıklarından kurtulduğu açıktır. O halde sorunu faşizmin iktidarı açısından ele aldığımızda, bu «kitle desteği» faktörünün onun akıbeti üzerinde sanıldığı kadar belirleyici olmadığı ortaya çıkmaktadır.” (s.115)

Burjuvazinin korkuları

Bugün Türkiye’de de dünyada da işçi sınıfının devrimci hareketinde düzenin temellerini sarsan bir yükseliş olmadığına göre, faşizmden nasıl bahsedebiliriz diye sorulabilir. Eğer şablonlardan kurtulup olayın ruhunu kavrarsak sorun son derece açık hale gelir. Her şeyden önce, faşizmin anlık bir tepki olmadığını, ister sivil olsun ister askeri, faşist diktatörlüğü önceleyen bir tırmanış ve hazırlık sürecinin kaçınılmaz olduğunu hatırlayalım. Burjuvazi tarihten çıkarttığı derslerle, yaşanan tarihsel krizin başına açacağı belâları daha baştan önlemeye çabalayan adımlar atmakta ve faşist rejimlerin temelini döşemektedir. Büyük sermaye güçleri, düzenlerinin yıkılması korkusu nedeniyle, parlamenter rejimi giderek gericileştirmekten başlayarak, parlamenter işleyişi askıya almak, ordu ve polis gücüne daha çok yetki vermek gibi bazı ara formülleri de deneyebilecekler ve faşizan uygulamaları tırmandıracaklardır. Düzene veya devletin bekasına dönük tehdit tüm bu önlemlerle dahi engellenemiyorsa, burjuva düzen kendini korumaya almak üzere gidebileceği en ileri noktaya dek saldırıya geçmeye hazırlanacaktır.

Burjuvaziyi olağan burjuva demokratik işleyişten vazgeçmek zorunda bırakan şey, sistemin olağanüstü krizlerle sarsılıyor oluşudur. Burjuvazinin toplumsal düzeni sarsılmaya başlamış ya da onun devleti bir beka sorunuyla karşı karşıya kalmıştır. Böylesi bir durum derin bir iktisadi krizin büyüyerek siyasal ve toplumsal bir krize evrilmesi ve emekçi kitlelerin devrimci mücadelesinin yükselmesiyle oluşabileceği gibi, işlerin sarpa sardığı bir savaş durumundan ya da ezilen bir ulusun yükselttiği mücadele sonucu burjuva devletin bölünmesinin gündeme gelmesinden de kaynaklanabilir. Bunlara burjuvazi için bir hayat memat meselesi olan kimi tarihsel-yapısal dönüşümlerin olağan burjuva rejim içerisinde gerçekleştirilemez oluşu gibi durumları da eklemeliyiz. Zira bugün Türkiye’de yaşanan süreç, genelde kapitalizmin tarihsel krizinden, özelde ise tam da Ortadoğu’da yürüyen emperyalist savaş ve Kürt sorununun egemenler nezdinde doğurduğu beka sorunundan kaynaklanmaktadır. Aslında Çağlı kitabında bu olasılığa da değinir:

“[II. Dünya Savaşı sonrasında -bn] kapitalist sistemin merkez ülkeleri olağan koşullar içinde yaşarken, periferide yer alan şu ya da bu ülkede derin krizler patlak vermiştir. Bu ülkelerde işçi-emekçi kitlelerin devrimci başkaldırılarıyla gelişen devrimci durumlar, düzen güçlerini büyük bir telâşla faşizm doğrultusunda ayağa kaldırmıştır. 12 Eylül öncesinde Türkiye’de tanık olunduğu gibi, bazen çevre ülkelerde girişilen devrim deneylerinin veya ulusal kurtuluş mücadelelerinin yükselişi tekelci sermayenin duyduğu endişeyi katlayarak büyütmüştür.” (s.187)

Burjuvaziyi olağanüstü rejimlere başvurmaya sevk eden şey kuşkusuz ki onun korkusudur. Sömürü düzeninin yıkılması korkusu burjuvaziyi, iktisadi egemenliğini sürdürebilmek için parlamentonun egemenliğinden feragat etmeye iter. Böylesi dönemlerde, olağan demokratik talepler bile burjuvaziye sosyalist (ya da bölücü, anarşist vb.) talepler olarak görünür. Aslında burjuvazi iktisaden ne kadar güçsüzse, tarihsel mücadele birikimi ne denli cılızsa, yer aldığı coğrafyadaki dış rakipleri ne ölçüde güçlüyse onun korkuları da bir o kadar büyüyüp paranoya haline gelecektir.

Bu nokta özellikle önemlidir. Zira burjuvaziyi olağanüstü rejimlere başvurmak zorunda bırakan korkunun, nesnel zemininin yanı sıra öznel boyutları da vardır. Türkiye tarihi burjuvazinin abartılı korkularından kaynaklı gaddarlıklarla doludur. Bu korkulara zemin hazırlayan nesnellik, işçi sınıfının yarattığı düzen tehdidi, Kürtlerin hak arama mücadelesinin rejime yönelttiği tehdit ve burjuvazinin manevra alanını kısıtlayan güçsüzlüğüyle ilgilidir kuşkusuz. Ama Türk burjuvazisinin genlerine işlemiş ödlekliğini de bir o kadar hesaba katmak gerekiyor. Çağlı Şili ve Türkiye örnekleriyle bu meseleyi ele alır:

“Şili’de düzen güçlerini sarsan devrim korkusu, Türkiye örneğine oranla çok daha ciddiydi. Şili’de sol, Türkiye’ye oranla çok daha güçlüydü. İşçi sınıfı daha önemli boyutlarda örgütlüydü. Bu nedenle Şili’nin sermaye güçleri, düzenleri sona erecek diye dehşetli bir sarsıntı içine düştüler. Türkiye’de ise, devrimin bizzat kendisi olmasa bile onun ayak sesleri, yükselen bir devrimci durum burjuvaziyi faşizm doğrultusunda harekete geçirmeye yetti. Unutulmasın ki, bir ülkede gerek işçi sınıfına ve gerekse onun karşıtı burjuvaziye önemli dersler veren devrim deneyimleri yaşanmamışsa bunun yaratacağı zaaflar iki sınıf cephesinde de hissedilecektir. Türkiye’de burjuvazinin işçi sınıfının devrimci kalkışması veya halk ayaklanmaları ihtimali karşısında korku eşiği alabildiğine düşüktür.” (s.142)

Bugün örgütsüzlük ve bilinçsizliğin kıskacındaki emekçi kitleler korku içindeki egemenler tarafından faşist bir rejimin payandası haline getirilmeye çalışılıyor. Kürt halkı bu totaliter diktatörlüğün ilk ve dolaysız hedefi durumundadır. Saldırılar tüm muhalif kesimlere dönük olarak yaygınlaşmaktadır. Ama biliyoruz ki, burjuvazi duyduğu korkularla ne denli zalimleşirse zalimleşsin, eninde sonunda korktuğu başına gelecektir. Hiçbir güç tarihin akışını ilanihaye durduramaz, hiçbir zalim rejim ilelebet payidar kalamaz. Sözlerimizi Çağlı’nın günün görevlerine de ışık tutan şu satırlarıyla bitirelim: “Her büyük yenilgi sonrasında olduğu gibi, sınıfın yediği muazzam darbenin etkisinden kurtulabilmesi, yaraların sarılıp sağlam kuvvetlerle yeniden yola çıkılabilmesi için kuşkusuz belli bir süre geçecektir. Yeter ki bu süre boşa heba edilmesin! Faşist iktidarın saldırısının en yoğun olduğu bir dönem boyunca devrimci inanç ve kararlılığı yitirmemek, yeniden toparlanmayı sağlamak üzere sabırlı ve uzun soluklu bir (…) [çalışmaya] geçiş yapabilmek, gerçek proleter devrimciliğin başlıca kriterleridir. Bu arada dünya dönmeye devam edecek ve gerek içteki mayalanma gerek dış dünyadaki gelişmeler dönüp faşist diktatörlüğün varlık koşullarını da etkileyecektir. Hiçbir zalim diktatörlük, mevcudiyetini başlangıçta sahip olduğu güçle sürdürememiştir.” (s.154)