Navigation

Sermayenin Arzusu: Her Yer Taşeronlaştırılsın!

Soma’da 300’ü aşkın maden işçisi sermayenin açgözlülüğüne kurban gitti. Kâra dayalı kapitalist üretim biçiminin işçiler için bedeli bu kez Soma’da korkunç bir işçi katliamı oldu. Yüzlerce ailenin evine ateş düştü, çocuklar babasız, eşler dul, analar-babalar evlâtsız kaldı. İşçi aileleri acılarıyla baş etmeye ve ayakta kalmaya çalışırken, meydana gelen bu katliamın sorumlularından biri olan AKP hükümeti, bir kez daha tam bir riyakârlıkla, sorumluları araştıracağını ve sorunları çözeceğini iddia etti. İş cinayetlerinin tırmanmasında büyük bir rolü olan taşeron sistemi de bu süreçte bir kez daha gündeme geldi.

AKP hükümeti, patronların arzusu doğrultusunda hazırladığı ve uzun süredir üzerinde çalıştığı taşeron düzenlemesini torba yasaya dahil ederek 30 Mayısta Meclise sundu. Çalışma Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın birlikte hazırladığı tasarının yasalaştırılmasıyla birlikte işçi sınıfı önümüzdeki günlerde yeni saldırılarla karşı karşıya kalacak. AKP hükümeti, burjuva medya aracılığıyla taşeronlaştırma paketini kamuoyuna “müjde” olarak sunarak bilinç bulandırmakta ve tam anlamıyla dezenformasyona başvurmaktadır. Üstelik utanmadan, Soma’da yitirdiğimiz üç yüzü aşkın maden işçisiyle gündeme gelen dayıbaşılık gibi hileli taşeron uygulamalarını önplana çıkarıp eleştirir görünerek, hazırlanan paketle taşeronlaştırmaya çözüm bulacağını iddia ediyor. Soma katliamı sonrasında tepkileri yatıştırmak amacıyla taşeron çalışmanın işçilerin acımasızca sömürülmesi demek olduğunu dillendiren Çalışma Bakanı Faruk Çelik, yasayı bir an önce çıkaracağız diyor: “Taşeron uygulamasını inşallah hep birlikte çözeceğiz. Bu yasama yılı kapanmadan bu taşeron sömürü anlayışını kapatacağız. Bunun bitmesi gerekir.” Taşeron sömürüsünden söz eden Çelik, böylece yeni çıkartılacak taşeronluk yasasını da meşrulaştırmayı hedefliyor. Mevcut İş Kanununa göre zaten tüm işçiler için geçerli olan kıdem tazminatı, ikramiye, yıllık izin gibi hakların taşeron işçilere de tanınacağı propagandasıyla işçiler aldatılmaya çalışılıyor. Oysa hazırlanan tasarının yasalaşmasıyla, asıl işlerin taşerona verilmesi daha da kolaylaşacak. Dolayısıyla taşeronlaşmanın değil kaldırılması daha da yaygınlaştırılması sağlanacak.

İşçiye mi, patrona mı “müjde”?

Patronlar, uzun zamandır İş Kanununun 2. maddesinin değiştirilerek asıl işlerde de taşeron sınırlamasının kalkmasını, böylelikle dava tehditlerinden kurtulmayı istiyorlar. Patronların emrine amade olan hükümet de bu doğrultuda bir taslak hazırlamıştı. Ancak işçi cephesinden yükselen tepkiler Soma’yla birlikte iyice artınca hükümet bu noktada geri adım atmak zorunda kaldı ve Meclise sunduğu tasarıda taşeron tanımına dokunamadı. Ne var ki, taşeronlaşmanın önünü açacak diğer değişiklikleri yapmayı da ihmal etmedi.

Taşeron kavramı Türkiye’de, asıl işverenin işinin bir kısmını sözleşme ile üstlenen alt işveren için kullanılıyor. Asıl işveren ile alt işveren (taşeron) arasındaki ilişkiyi tanımlayan İş Kanununun 2. maddesine göre, “işletmenin ve işin gereği ile teknolojik nedenlerle uzmanlık gerektiren işler dışında asıl iş bölünerek alt işverenlere verilemez”. Yasa, asıl işin taşerona verilebilmesi için bu üç koşulun birlikte sağlanmasını gerektiriyor. Bu tanıma uymayan koşullarda asıl işin taşerona verilmesi durumunda yargı, taşeron işçi çalıştırmayı muvazaa (hile) olarak kabul ediyor. Ancak fiiliyatta patronlar asıl işlerini de parça parça taşeronlaştırıyor ve hileli taşeronlaşma yaygınlaşıyor.

Tasarıda dikkat çeken maddelerden biri de muvazaalı çalışmanın tespiti halinde asıl patrona uygulanacak yaptırımların hafifletilmesidir. Mevcut uygulamaya göre muvazaalı işçi çalıştırılmasının müfettişler tarafından tespit edilmesi ve bu durumun kesinleşmesi halinde, taşeron işçiler işe başlangıç tarihlerinden itibaren asıl patronun işçisi (kadrolu) sayılmaktadır. Dolayısıyla işçiler geçmişe dönük haklarını da alabilmektedirler. Bu konuda, çeşitli sendikaların başvuruları üzerine pek çok kamu kurumunda muvazaa tespit edilmiş ve söz konusu kurumlar tespit edilen işçileri geçmişe dönük haklarını ödeyerek kadroya almak, kadroya almama durumunda ise tüm haklarını vermek zorunda kalmışlardır. Lakin şu an bahsi geçen tasarıda, söz konusu madde değiştirilerek taşeronlaşmanın önündeki bazı sınırlamalar ortadan kaldırılıyor.

Öncelikle kadrolu işçilerin taşerona devredilmesinin önündeki engel kaldırılıyor. Söz konusu maddenin devamında yer alan “o işyerinde çalıştırılan kimse ile alt işveren ilişkisi kurulamaz” ifadesi de çıkarılarak, işyerinde çalışan kişiler üzerine “naylon şirketler” kurmak suretiyle taşeronlaştırmaya gidilmesinin önündeki bir engel kaldırılıyor. Muvazaalık durumunun tespiti halinde taşeron işçilerin başlangıçtan itibaren asıl patronun işçisi sayılmalarını gerektiren düzenleme de kaldırılıyor. Böylelikle asıl patronun hem kadroya alma hem de geçmişe dönük hak gasplarını telafi zorunluluğu kalmıyor. Kanuna aykırılığın tespiti halinde sadece taşeron işçinin ücret ve sosyal haklarının kadrolu işçilerle aynı hale getirilmesi zorunlu kılınıyor. Kanuna aykırı davranan patronlara ise işçi başına 2 bin lira idari para cezası öngörülüyor.

Kamuda yardımcı iş-ana iş tanımını da artık Bakanlar Kurulu belirleyecek. Bu da Bakanlar Kurulu’nun dilediği işi yardımcı iş olarak belirleyebileceği ve kamuda taşeronlaştırmanın sınırsız uygulanabileceği anlamına geliyor.

Tasarıya göre kamu idarelerinin “hizmet alım” sözleşmeleri, “gerekli görüldüğünde kısaltılabilmek” üzere 3 yıla çıkarılacak. Bakanlık bununla taşeron işçilerin seneleri dolmadan işten çıkarılmasının ve kıdeme bağlı haklarını kaybetmelerinin engelleneceğini iddia ediyor. Oysa bu tam bir çarpıtmadır. Çünkü kısa süreli sözleşmeyle işçi çalıştırma ortadan kaldırılmamaktadır. Dolayısıyla taşeron patronlar ile asıl patronlar belki üç yıllığına sözleşme yapacak; fakat taşeron patronlar işçilerle kısa süreli sözleşmeler yapacakları için (meselâ 8 ya da 11 ay), işçileri istedikleri zaman tazminatsız olarak işten atabilecekler. Üstelik biliyoruz ki, işyerlerinde ister taşeron olsun ister olmasın, ister işçi belirli süreli sözleşmeli olsun ister belirsiz süreli, patronlar örgütlü bir güçle karşılaşmadıkları müddetçe keyfi bir biçimde işçileri işten çıkartabilmektedirler. İşçilerin işe iade davaları açmaları ise dava masraflarının artırılması gibi çeşitli yöntemlerle bizzat hükümet tarafından engellenmeye çalışılıyor. Peki, bu koşullarda işçilerin hakları nasıl garanti altına alınmış olacak?

Çalışma Bakanlığı, taşeron işçilerin yeni düzenlemeyle ücretlerini tam ve düzenli olarak alacağı, yıllık ücretli izin hakkına kavuşacakları propagandasını yaparak sanki tasarıyla birlikte işçilere yeni haklar lütfediyormuş gibi yanılsama yaratmaya çalışıyor. Oysa bunlar mevcut İş Kanununda taşeron olup olmadığına bakılmaksızın tüm işçilere sunulan haklardır. Lakin bu haklar patronların türlü oyunlarıyla gasp edilmektedir. Zaten kısa sözleşmeli olan taşeron işçilere sürekli giriş çıkış yaptırılarak ücretli izin haklarının gasp edildiği de hükümet tarafından bal gibi bilinmektedir. Ama bunu önleyecek hiçbir yasal düzenleme getirilmemektedir. Kuralsızlığın diz boyu olduğu işyerlerinde patronlar, çok açık ki işçilerin örgütlü gücüyle karşılaşıncaya dek istedikleri gibi at koşturabilecekler.

AKP hükümetinin işçileri ikna edebilmek, gündeme getirdiği pakete olabilecek tepkilerin önüne geçmek için kullandığı en önemli argümanlardan biri de bu yasal değişiklikle taşeron işçilerin kıdem tazminatı sorununun çözüleceği iddiasıdır. Bakanlık tasarısına göre “bireysel kıdem hesabı sistemine geçilecek ve tüm işçilerin kıdem tazminatı sorunu çözülecektir”. Oysa tıpkı yıllık ücretli izin hakkı gibi bu hak da taşeron işçilerin yasal hakkıdır. Ancak hileli giriş çıkış işlemleriyle işçilere tazminatları ödenmemektedir. Bariz bir biçimde hileli olduğu belli olan giriş çıkış işlemleri incelendiğinde, ilk işe giriş tarihi esas alınarak bu haklar yargı yoluyla alınabilmektedir. Oysa denetimler arttırılsa ve çok daha güçlü yaptırımlar getirilse, patronlar bu kadar rahat işçilerin haklarını gasp edemeyecekler. Ancak AKP’nin derdi işçilerin haklarını geliştirmek değil, sermaye sınıfının önünü açmaktır. AKP hükümeti, kıdem tazminatını bir külfet olarak gören ve kurtulmak isteyen patronların isteklerini yerine getirmektedir. Taşeron işçilerin kıdem tazminatı sorununu çözme bahanesiyle AKP, kıdem tazminatı fonunu gündeme getirmektedir. Bu fonla gerçekte taşeron işçilerin tazminat sorununun çözülmesi bir yana, tüm işçiler bu haktan yoksun bırakılmak istenmektedir.

Gerçekte işçiler için güvencesiz, esnek, sendikasız çalışma ve iş cinayetlerinde ölüm demek olan taşeron sistemi, patronlar için önlerindeki engellerin kalkması, işgücü maliyetinin düşürülmesi demektir. Resmi rakamlara göre 2002 yılında Türkiye’de taşeron işçi sayısı 358 binken, bu sayı AKP iktidarı boyunca patlamalı bir şekilde artarak 2,5 milyona ulaştı. Yani taşeron işçi sayısı bu süreçte 7 kat arttı. Yeni paketle birlikte taşeron işçi sayısının daha da artacağına ise hiç şüphe yoktur.

Mevcut koşullarda taşeron sistemi, sermaye sınıfını pek çok maliyet unsurundan kurtarmaktadır. Taşeron işçiler kadrolu işçilerle aynı işleri yapmalarına rağmen çok daha kötü koşullarda, sosyal haklardan yoksun ve daha düşük ücretlere çalıştırılıyorlar. Bu nedenle de patronlar türlü hileli yollara başvurarak taşeron işçi çalıştırmayı tercih ediyorlar. Taşeronlaştırmanın yaygınlaşması iş kazalarının ve işçi ölümlerinin tırmanmasında da çok önemli bir etmendir. Taşeron işçiler kadrolu işçilere göre çok daha fazla iş kazalarıyla karşı karşıya geliyorlar.

Taşeronlaştırmanın yol açtığı bir başka sorun ise sendikasızlaştırmadır. Taşeronlaştırmayla birlikte işçiler bölünüp parçalanıyor ve böylelikle birlikte hareket etmelerinin önüne geçiliyor. Bir taşeron firmaya bağlı işçiler, çok sayıda farklı işyerlerinde dağınık bir şekilde çalıştırılabiliyorlar. Dolayısıyla işçilerin, taşeronun diğer tüm işçileriyle birlikte toplu hareket etmesi de alabildiğine zorlaşıyor. Üstelik çoğu işçi geçici iş sözleşmeleriyle çalıştırılıyor. İşçi sınıfı örgütsüz olduğundan işçiler, patronlar karşısına tek tek çıkmak ve işsizlik kırbacı altında kalarak patronların dayattığı taşeronluk sistemini kabul etmek zorunda kalıyorlar.

Sermaye sınıfı için iştah kabartan taşeron sistemine karşı başta sendikalar olmak üzere topyekûn mücadele verilmelidir. Taşeron işçileri örgütlemek zor diye onlara sırt çevrilmemeli, sendikalar işçileri kadrolu-taşeron ayrımı yapmaksızın kucaklamalı ve birlikte örgütlemelidirler.

Hazırlanan pakette işçilerin örgütlülüklerinden bahsedilmesini beklemek kuşkusuz boşunadır. Çalışma Bakanlığı, sözümona sosyal barış adına saldırı yasasını sendikalara da sunmakta ve daha sonra tüm toplum kesimlerinin onayını almış gibi kamuoyu yaratmaya girişmektedir. Oysa işçilerin örgütleri olan sendikalar, ne yazık ki bürokratların elindedir ve bu bürokratların işçilerin haklarını kapsamlı bir şekilde savunması söz konusu değildir. Meselâ Türk-İş ve Hak-İş üst bürokrasisi tam anlamıyla AKP’nin “işçi kolu” gibi çalışırken, DİSK ise yalnızca keskin sözler etmekte ve basın açıklamalarıyla meseleyi geçiştirmektedir. Dolayısıyla gerçekleştirilen eylemler dostlar alışverişte görsün niteliğindedir. Bugün sermayenin ve onun temsilcisi AKP’nin saldırıları, ancak militan sınıf sendikacılığı anlayışıyla ve işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarları temelinde örgütlenerek püskürtülebilir. Bu anlayış ise sendikalara ancak kendisini sınıf mücadelesine adamış sınıf devrimcileri aracılığıyla yerleştirilebilir.

Kaynak: 
Marksist Tutum, Haziran 2014, no:111