Navigation

Hürmüz Boğazı’nda Emperyalist Dalaş

Emperyalist sistemin siyasal ve askeri gerçekleri, dünyanın dört bir yanındaki gelişmeler vesilesiyle kendisini sürekli olarak hatırlatıyor. Emperyalistler arasında büyüyen yeniden paylaşım kavgasının tetiklediği siyasi krizler emperyalist sıcak savaş sürecinin halkaları olarak birbirinin peşi sıra ortaya çıkıyor ve sürekli bir hal alıyor. Marksist Tutum sayfalarında defalarca dile getirilen “dipten vuran derin dalgaların yarattığı olağanüstü ve çalkantılı bir dönem”den geçtiğimiz tespitinin doğrulandığı gelişmeler birbirinin peşi sıra gündeme geliyor.

Nükleer enerjiye, dolayısıyla nükleer silahlara sahip olmanın altyapısını oluşturma çalışmaları yapan İran ile buna karşı çıkma argümanıyla hareket eden ABD ve Avrupa Birliği’nin başını çektiği emperyalist güçlerin restleşmesi, bu yöndeki gelişmelerin son ve önemli bir örneği oldu. Önce Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları İran’dan petrol ithalatına 1 Temmuzdan itibaren yasak getirilmesini öngören plan üzerinde uzlaşma sağlandığını açıkladılar. Ayrıca İran’dan petrokimya ürünleri ithalatının da yasaklanacağını, bu ülkeye enerji sektöründe kullanılması mümkün olan donanım ve teknoloji transferinin durdurulacağını, yaptırımlar kapsamında AB’li petrokimya şirketlerinin İran’da yatırım yapamayacağını ve ortaklıklar kuramayacağını duyurdular.

Ardından İran böylesi bir ambargo söz konusu olursa Hürmüz Boğazı’ndan yapılacak sevkiyatları engelleyeceği restini çekti. İran Parlamentosu Ulusal Güvenlik Komitesi Başkan Yardımcısı Muhammed İsmail Kuvsari, “İran petrolünün satışıyla ilgili herhangi bir engellemeyle karşılaşmaları durumunda, Hürmüz Boğazı’nın kesinlikle kapatılacağını” söyledi. Kuvsari, Hürmüz Boğazı’nın kapatılması durumunda ABD ve müttefiklerinin, boğazı yeniden açmaya muktedir olamayacaklarını söyleyerek, ABD’yi herhangi bir “askeri maceraya kalkışmaması” konusunda uyardı.

Bu rest üzerine ABD yönetimi de derhal, İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatmasına izin vermeyeceğini belirtip, bunun kendileri için bir “kırmızı çizgi” olduğu açıklamasını yaptı. ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Martin Dempsey, İran’ın böyle bir eylemde bulunmasının “hoş görülemez bir hareket” olacağını söyleyip, “Evet, Hürmüz Boğazı’nı kapatabilirler ama bunu yaparlarsa harekete geçer ve Boğaz’ı tekrar açarız” dedi. Washington’u ziyaret eden İngiliz Savunma Bakanı Philip Hammond da Hürmüz boğazının kapatılması durumunda İran’a yönelik bir saldırıya hazır olduklarını ifade etti.

Restleşme karşılıklı sözlerle de sınırlı kalmadı. İran, Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceğini gösteren bir askeri tatbikat yaptı. 24 Aralıkta başlayan manevra 2 Ocakta bitti. Şubat ayında ise daha büyük bir tatbikat yapıldı. Tatbikatlarda kısa süreliğine Hürmüz Boğazı’nı da kapatan İran, böylece kendisine yönelik askeri ve mali yaptırımların sertleşmesi durumunda, ABD’ye, AB’ye ve Japonya’ya “petrol akışını kolayca kesebilirim” mesajını vermeye çalıştı. Aynı zamanda İran, bu tatbikatlar sırasında uzun menzilli füze denemesini başarıyla gerçekleştirdiğini açıkladı. Donanma komutanlarından Mahmud Musavi, karadan denize fırlatılan ve ilk kez denenen “Kadir” isimli füzenin Basra (İran) Körfezi’nde önceden belirlenen hedefleri vurduğunu söyledi. Yine Şubat ayında, İran, bu tatbikatlarla birlikte 190 bin kilometrekarelik bir alanda, özellikle yerleşim yerleri, hassas ve hayati yerler ile nükleer enerji tesislerini olası hava saldırılarından korumaya yönelik olduğu belirtilen bir tatbikat daha gerçekleştirdi. Bu tatbikatta da, “Nur” adlı karadan karaya atılan uzun menzilli füze denemesinin başarıyla tamamlandığını belirtti.

ABD Savunma Bakanlığı da İran’ın Hürmüz’ü kapatma ihtimaline karşı Basra Körfezi’ne denizden ve karadan takviye yapma kararı aldı. Hürmüz Boğazı çevresinde yeni mayın dedektörleri ve gözetleme radarları kurulacağı, donanmaya ait gemilerdeki silah sistemlerinin de, İran’ın ani saldırılarına ve deniz füzelerine karşılık verebilecek şekilde geliştirileceği açıklandı. ABD ile İsrail ortak tatbikatlar yapma ve bu tatbikatlarda Suriye, İran ve Lübnan’dan gelebilecek füze ve roket saldırılarına karşılık verecek hava savunma sistemlerini test etme kararı aldı. Bunun yanı sıra ABD bölgeye asker sevkiyatına da başladı. Bir uçak gemisi ile içinde havacılar, füzesavar silahları ekibi, denizciler, teknisyenler ve istihbarat subaylarının bulunduğu 9000 kişilik bir birlik İsrail’e gönderildi. Böylesine büyük bir gücün sene sonuna kadar bölgede görevlendirilmiş olması, bu adımın tatbikattan ziyade mevzilenme için atıldığının bir göstergesi. Zaten ABD üçüncü hava kuvvetleri korgenerali Frank Gorenc’in “Bu ortak kuvvet İran’ın nükleer tesislerine yönelik bir saldırı kararına ya da acil bir müdahaleye hazır durumda olmak için konuşlandırılıyor” sözleri de bu mevzilenmeyi açıkça ortaya koyuyor.

Bir yandan da ülkeler arasında “soğuk savaş” yıllarını hatırlatan operasyonlar yürütülmeye devam ediyor. Körfez’deki tatbikatın ardından, İran’ın uranyum zenginleştirme işlemini gerçekleştirmek için Fordo tesislerini işletmeye açtığını açıkladığı gün nükleer fizikçi Mustafa Ahmedi Rosan Tahran’da düzenlenen bir bombalı suikastla öldürüldü. Isfahan kentindeki Natanz uranyum zenginleştirme tesisinde görev yapmakta olan Rosan’ın ölümüyle, İran’da son iki yıl içinde suikasta uğrayan nükleer fizikçi sayısı beşe yükselmiş oldu.

Velhasıl bu restleşmeler ve peşi sıra gelen askeri hareketlilik, aynı zamanda “soğuk savaş” yöntemleriyle gerçekleştirilen operasyonlar emperyalist güçler arasındaki paylaşım kavgasının giderek büyüdüğünü ve sıcak savaşın konularından birinin de Hürmüz Boğazı’nın hâkimiyeti olabileceğini gösteriyor. Hürmüz Boğazı’nın kontrolü emperyalistler açısından gerçekten önemli. Çünkü boğaz, petrol ihraç eden Körfez ülkelerinin ve İran’ın okyanuslara açıldığı tek çıkış noktası. Ortadoğu’da çıkarılan petrolün %60’ından fazlası bu boğazdan geçerek dünya ülkelerine ulaşıyor. Avrupa’ya, Çin’e ve Japonya’ya bölgeden giden petrolün tamamı bu boğazdan geçen gemilerle bu ülkelere ulaştırılıyor. Bu stratejik önem de emperyalistlerin bu boğaz ile ilgili konularda neden “kırmızı çizgiler” oluşturduklarını netleştiriyor.

Bölgede silahlanma ve ülkeler arasındaki kutuplaşma artıyor!

Emperyalistlerin askeri hazırlıkları, aynı zamanda bölgedeki ülkelerin de hummalı bir silahlanma yarışına girmesi anlamına geliyor. ABD, bölgedeki savaş ihtimalinin yarattığı basıncın altına giren Körfez ülkelerine yoğun biçimde silah satıyor. Bu durum bir yandan kendi etrafında oluşturduğu cepheyi güçlendirirken diğer yandan da ekonomik kriz konjonktüründe milyarlarca doların piyasalara pompalamasını, kapitalist makinenin silahlanmadan sağlanan gelirlerle yağlanmasını sağlıyor.

Nitekim İran’ın Hürmüz Boğazı’nda sözünü ettiğimiz tatbikatı yürüttüğü 2011 yılının son günlerinde, ABD de, Suudi Arabistan’a 30 milyar dolar değerinde 84 adet F-15 savaş uçağı sattı. Halen Suudi Arabistan hava kuvvetlerinin kullandığı 70 savaş uçağının ABD tarafından modernize edilmesi konusunda da anlaşıldı. Üstelik bu anlaşmanın çok daha büyük bir paketin ilk bölümünü oluşturduğu söyleniyor.

ABD aynı dönemde Birleşik Arap Emirlikleri’ne de 3,5 milyar dolarlık iki adet Yüksek İrtifa Alan Savunma Sistemi satışını gerçekleştirdi. Obama yönetiminin Bahreyn ve Umman’a da 188 milyon doları bulan silah sistemlerini vermeyi kesinleştirdiğini, Irak ile de 11 milyar dolarlık bir silah anlaşmasının pazarlığını devam ettirdiğini bunlara ekleyelim. Irak’a satışı öngörülen silahlar arasında F-16 savaş uçaklarının gelişmiş modelleri ve M1-A1 Abrams ana muharebe tankları bulunuyor. Bu silahlar yıllardır sürdürülen silahlanma yarışında birikenlere eklenenler sadece. Cephaneliklerde biriken bu silah yığınağının er geç bölge halklarını yakıp kavurmak için kullanılacağını söylemek de, tarihsel örnekler hatırlanırsa, boşuna olmaz herhalde.

Silahlanmanın artışı ve emperyalist rekabetin yoğunlaşması bölgedeki devletlerin de kutuplara doğru çekilmesini beraberinde getiriyor. Tırmanarak yükselen ABD, Rusya ve Çin arasındaki hegemonya kavgası bugünkü kutuplaşmanın eksenini de belirlemektedir. Üstünlüğünü kaptırmak istemeyen ABD pek çok nüfuz alanında askeri etkinliğini büyük gövde gösterileriyle arttırmaya çalışırken, Çin ve Rusya da genelde alttan alta kendi önlemlerini almaya, pekiştirmeye uğraşmaktadır.

Körfez’deki Suudi Arabistan, Bahreyn, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Dubai ve Kuveyt yönetimleri bir bütün olarak ABD ekseninde hareket etmektedir. Ancak ABD İran’ın çevresinde daha geniş bir bölgede ittifaklar oluşturarak etkisini güçlendirmeye de çalışmaktadır. Örneğin Kafkasya’da Azerbaycan ile hem Türkiye hem de İsrail üzerinden ilişkiler kuvvetlendirilerek bu ülke yönetiminin de ABD ekseninde yer almasına uğraşılmaktadır. İsrail yakın zamanda Azerbaycan ile askeri işbirliği ve istihbarat paylaşımı anlaşmaları yapmıştır. Nüfusunun %15’i Azerilerden oluşan İran’ın üzerinde bu durum ciddi bir baskı yaratmaktadır.

Öte yandan İran da Ermenistan ile yakınlaşarak bu gelişmeleri dengeleme çabasına girmiştir. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad 23 Aralıkta Ermenistan’a gitmiş ve iki ülke arasında çeşitli konularda beş protokol imzalanmıştır. Ekonomik ve kültürel konuları içeren bu protokollere rağmen özellikle Azerbaycan medyasında çıkan haberler Ahmedinecad’ın Ermenistan ziyaretindeki esas amacın, iki ülke arasında askeri ortaklığın geliştirilmesine dönük olduğu yönündeki iddiaları kuvvetlendirmektedir. Zira bu gazeteler Ermenistan ve İran sınırında, uydu fotoğraflarıyla gözlemlenen iri tonajlı nakliye hareketliliğinin Erivan’a ait Hava Savunma Sistemlerinin Karabağ üzerinden İran’a taşındığını gösterdiğini iddia etmektedir.

Rus gazetesi Nezavisimaya’nın Rusya’nın da aynı bölgede kimi hazırlıklarından bahsetmesi bu gelişmelerle birlikte anlam kazanmaktadır. Çünkü Nezavisimaya Rusya’nın olası bir saldırıya karşı hazırlıklar çerçevesinde Ermenistan’daki 102’nci Rus askeri üssünü tam donanımlı hale getirdiğini ve buradaki asker ailelerinin de tahliye edildiğini belirtmektedir. Gazete aynı zamanda Erivan yakınlarındaki Rus garnizonundaki askeri birliklerin de Türkiye sınırı yakınındaki Gümrü bölgesine sevk edildiğini, ayrıca Güney Osetya ve Abhazya’daki Rus üslerindeki askerlerin de 1 Aralıktan itibaren savaşa hazır pozisyona geçirildiğini yazmaktadır. Rusya’nın Azerbaycan sınırı yakınındaki Dağıstan Cumhuriyeti Azerbaş bölgesine de savaşa hazır başka bir füze bataryasının yerleştirildiği, Mahaçkale ve Astrahan bölgesinde de bir dizi hazırlığın yapıldığı haberde yer almaktadır.

Bütün bu gelişmeler emperyalist savaş rüzgârlarının giderek daha geniş coğrafyaları etkileyecek biçimde kuvvetlendiğini yeterince açık biçimde göstermektedir. Hürmüz Boğazı krizi emperyalist paylaşım kavgasının hararetinin giderek yükseldiğini ortaya koyuyor. Emperyalistler arasındaki paylaşım savaşı kızışırken Türkiye işçi sınıfı da bölgesindeki yakıcı gelişmelerin önüne koyacağı sorunlardan uzak duramayacaktır. Çünkü Türkiye burjuvazisi de emperyal emellerini hayata geçirmek için bu paylaşım kavgasının içinde olma arzusundadır. Dolayısıyla Türkiye işçi sınıfı emperyalist savaş sürecinde öncelikle kendi burjuvazisinin kuyruğuna takılmaktan kaçınmalı ve bu savaşa karşı sesini yükseltmelidir.