Navigation

Ulus-Devletten Emperyalistleşen Ulus-Devlete ve AKP

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
2.bölüm

AKP’nin tercihlerini dinciliği değil kapitalistliği belirler

AKP 2007’deki seçim başarısından sonra, 2011’de yapılan milletvekili genel seçimlerinde de yüzde 50 oy alarak, kendisine yönelen büyük seçmen kitlesinin desteğinin artarak devam ettiğini kanıtladı. AKP’nin bu seçim başarısından sonra yalnızca üst düzey TSK mensupları ve yargı bürokrasisi değil, onların yanında saf tutmuş olan sivil burjuva siyasetçiler ve Kemalist “solcu” aydınlar da şaşkınlık içine düştüler. Bu cenahta yer alan orta sınıf mensubu kimi “seçkin” bay ve bayanlar, seçim sonuçlarını gördükten sonra iyice zırvalamaya başladı. İçlerinden bazıları “AKP gibi gerici, şeriatçı bir partiyi destekleyen bu cahil halkla bizim oyumuz nasıl bir tutulur ve eşit sayılır” diyerek hayretlerini dile getirdiler. Bunların yanı sıra, ideolojik ve siyasal açıdan sınıf pusulası iyice şaşmış olan ve bu bakımdan tarihsel gerçekleri görme yetisini yitirmiş bulunan küçük-burjuva ulusalcı sosyalistlerin durumu da pek iç açıcı değildi. Bunların “ne olursa olsun bugün esas olan AKP’ye karşı olmaktır” diyerekten Kemalist askeri bürokrasinin yanında saf tutar bir pozisyon almaları, AKP’nin değirmenine su taşımaktan başka bir işe yaramadı. Çünkü halk nezdinde, AKP demokrasiyi bunlar ise darbecileri savunur bir pozisyona düşürmüşlerdi kendilerini. Ayrıca yaşanan olayları hem tarihsel hem de güncel bağlamda sınıfsal temeline oturtarak değerlendiremedikleri ve hep düzen içi bir muhalefet partisi edasıyla konuştukları için, sonunda AKP karşıtı burjuva muhalif partilerden bir farkları kalmadı kamuoyu nezdinde.

Bizler Marksist Tutum sitesinde yer alan yazılarımızda gelişmeleri hep tarihsel bir perspektif içinde ele alıp değerlendirmeye ve sonuçlar çıkarmaya çalıştık. Burjuva rejimin içinde bulunduğu durumu, gelişen somut siyasal olayları ve bu bağlamda AKP’nin kuruluşunu ve iktidara geliş sürecini sınıfsal açıdan bir tahlile tâbi tuttuk ve anlattık. Amacımız, mevcut gelişmeler hakkında sınıfımızı doğru bilgilendirmek ve önümüzde uzanan sınıf mücadelesi sürecine doğru bir siyasal perspektifle hazırlanabilmekti kuşkusuz. Marksist Tutum sitesinde yer alan yazılarımızda bu konudaki görüşlerimizi açık bir şekilde ortaya koyduk. Özetle şu tahlilleri yaptık:

AKP’nin 2002 yılında iktidara gelişiyle birlikte burjuva siyasal rejimde patlak veren kavga, ne bir ilerici-gerici kavgasıdır ne de bir laik-dinci kavgası. Ama öte yandan bu kavga, AB’ci sol liberallerin büyük bir gayretkeşlikle göstermek istedikleri gibi, AKP’nin AB’ye katılma doğrultusunda verdiği, geri dönüşsüz bir demokrasi kavgası da değildir. Hayır, bize göre bu kavga birinci olarak, modern kapitalizm koşullarında egemen sınıf içinde patlak veren ve özü bakımından da sınıfsal olan bir kavgadır. İkinci olarak ise bu kavga, burjuvazi içinde tarihsel kökleri gerilere uzanan bir kavgadır. Ama hem tarihsel hem de güncel bakımdan sınıfsal olan bu kavga, karşıt sınıflar arasında değil de aynı sınıf içinde geçtiği ve tarafların ideolojik bombardımanı altında kamuoyunun kafası iyice karıştığı için, sınıfsal özünün görülmesi bir hayli zorlaşmış bir kavgadır. Bu kavganın tarafları aynı egemen burjuva sınıfı içinde yer almakla birlikte, farklı görüş ve eğilimleri temsil etmektedirler. Hiç kuşku yok ki bu çatışmada taraf olan her iki burjuva kesimin de siyasal hedefi, burjuva devletin zirvesinde ve yönetim mekanizmalarında üstün bir konum elde etmektir. Türkiye gibi ülkelerde bunun anlaşılır bir nedeni de vardır. Tarihi kökleri Osmanlı’ya, dolayısıyla Asyatik-despotik bir geçmişe uzanan bir ülkenin devlet yönetiminde siyasal hegemonya sahibi olmak demek, o devletin sahip olduğu muazzam ekonomik olanaklardan rakipleri aleyhine alabildiğine yararlanma ayrıcalığını elde etmek anlamına gelir aynı zamanda.

Öte yandan, özü sınıfsal olan bu kavganın, sonuçları bakımından burjuva demokrasisini genişletici dolaylı etkileri de olacaktır elbette. Çünkü bu kavganın taraflarından biri olan AKP ve onu destekleyen İslami burjuva kesimler, kendi meşruiyetlerini askeri vesayet altındaki devlet aygıtlarına kabul ettirebilmek için, önlerine dikilen anti-demokratik engellere ve bu engelleri onların önüne diken statükocu devlet güçlerine karşı çetin bir mücadele vermek zorunda kalacaklardır. Bu kavgada burjuva demokrasisine daha fazla ihtiyaç duyacak olan kesimin AKP olduğu açıktır. Nitekim AKP’nin iktidara gelir gelmez, sırf kendi meşruiyetini güvence altına alabilmek için, AB kriterleri kapsamında giriştiği demokratik reformlar da bunu göstermektedir.

Evet, AKP’nin iktidara gelişiyle ilgili olarak kaleme aldığımız yazılar özetle bu temel analiz üzerine oturuyordu. Ve tabii bir de buna tarihsel arka planla ilgili yaptığımız özet değerlendirmeleri ilave etmek gerekir ki, o da şöyledir:

Osmanlı’da siyasetin de ekonominin de merkezinde devletlû bürokrasi oturmaktaydı. Çünkü Osmanlı’da siyaset de ekonomi de devletin tekelindeydi. Batı ile ilişkiler de yalnızca bürokrasi üzerinden yürüyordu. Osmanlı’da merkezin dışında kalan geniş halk kesimi (reaya) ise sistemin çeperlerine itilmiş durumdaydı. Merkezden her zaman uzak tutulmuş olan bu çevresel sosyal gücün kentlerde yaşayan kesimleri ise genellikle kendi içine kapanıktılar ve dinsel cemaatlerde, tarikatlarda örgütlenmiş durumdaydılar. Cumhuriyet kurulduğunda da merkez-çevre ilişkilerinde bu anlamda çok büyük bir değişiklik olmadı. Gerçi cumhuriyet döneminde Türkiye gelişmesini kapitalizm yönünde sürdürdü ama ekonomide ağırlık uzun yıllar boyunca hep devlet sektöründe kaldı. Dolayısıyla, Osmanlı’da olduğu gibi cumhuriyet döneminde de bürokrasi hem siyasetin merkezinde yer aldı, hem de ekonomik kararları merkezi düzeyde etkileme gücüne o sahip oldu. Cumhuriyetle birlikte gelişen ilk dönem burjuvazisi ise, daha baştan kurucu bürokrasiye biat ettiği ve gelişmesini onunla birlikte sürdürdüğü için, merkezi düzeyde iktidarı bürokrasiyle paylaşmaya razı oldu. Nitekim bu cumhuriyet burjuvalarının ilk örneği, devlet ihaleleriyle büyüyen ve aynı zamanda devlet partisi CHP’nin de üyesi olan Vehbi Koç’tur. Daha sonra bu sürece, kapitalizm geliştikçe başka sermayedarlar da katıldı. İstanbul, İzmir, Adana, Çukurova menşeli olan bu ilk dönem cumhuriyet burjuvaları, merkezi bürokrasiyle olan ittifaklarını hep sürdürdüler.

Kapitalizm geliştikçe bu burjuvalar da geliştiler ve 70’lerden itibaren tekelciliğe, holdingciliğe yükseldiler. Bunların hepsi de biçimsel olarak Atatürkçü idiler ve de Batıcı, modern, laik sermayeyi temsil ediyorlardı. Türkiye’nin Batı’yla (ABD ve Avrupa’yla) ilişkileri bürokrasinin yanı sıra bunlar üzerinden de yürüdü. Batı ile ekonomik ortaklıkların gelişmesinde öncülüğü gene Koç grubu yapmıştı; ardından bu kervana Sabancı, Eczacıbaşı gibi büyüyen sermaye grupları da katıldı. Neticede Türkiye kapitalizminin merkezini bu sermaye gruplarına dahil burjuvalar işgal ettiler ve çevresel düzeyde kalan daha küçük sermayedarların merkeze doğru ilerlemelerine uzun yıllar fırsat tanımadılar. Taşra sermayesinin merkeze katılabilmesi için, önce bir dönüşüm geçirmesi gerekiyordu çünkü. Taşra sermayesinin ya da burjuvazisinin dönüşüm geçirebileceği yerlerin adresi de belliydi: 1960’lardan itibaren bu adres, Batıcı, modern, laik sermaye kesimlerinin içinde yer aldıkları AP ve CHP gibi “modern” burjuva partileri oldu. 1970’lerden itibaren çevresel sermayeye dayanarak bu kuralı delmeye çalışan partiler de olmadı değil elbette. Örneğin Milli Nizam, Milli Selamet gibi Milli Görüş çizgisinde kurulan partiler bunu denemişlerdi. Ama bu partiler tırmandıkları yerlerden alaşağı edilerek her seferinde merkezin dışına itildiler. Askeri bürokrasi ve geleneksel burjuva koalisyonu bunların merkezde kalıcı olmalarına izin vermedi. Ve neticede bu durum 2000’lere kadar da hep böyle devam edip geldi.

2000 yılının başından itibaren ise muazzam bir hareketlenme yaşanmaya başlandı burjuva siyasal yelpazede. Bu hareketlenmenin yönü, çevreden merkeze doğruydu elbette. Cumhuriyet kurulduğundan beri böylesine sarsıcı ve dengeleri altüst edici bir “yer değiştirme” olayı daha önce hiç yaşanmamıştı Türkiye ekonomisinde ve siyasetinde. Geçmişte siyasetin ve ekonominin merkezinden hem kendileri uzak durmuş, hem de merkezi otorite (Kemalist bürokrasi) tarafından uzak tutulmuş olan dindar çevreler, 90’lardan itibaren müthiş bir atak yaparak görünür kıldılar kendilerini. Sosyo-kültürel bakımdan yıllarca içine kapanık bir yaşam sürdüren ve kamusal alandan uzak duran bu çevreleri birden bire harekete geçiren temel etmenler nelerdi acaba? Bizce en önemli etmen, bu kesimlerin maddi açıdan güçlenmeleri ve kapitalist üretim sürecinin önemli bir sermaye gücünü oluşturur hale gelmeleriydi. Merkezi otorite karşısında uzun bir dönem zorunlu bir korunma ve güç toplama güdüsüyle hareket eden bu çevresel sermaye grupları, aynı zamanda dinsel cemaatler içinde ve etrafında da örgütlenerek kendi birlikteliklerini oluşturdular.

Bu cemaatlerin içinde 80’lerden itibaren öne çıkan grup Gülen cemaati oldu. Bu cemaat bazı sermaye çevrelerini hem inanç temelinde bir araya getirmeyi, hem de onlarla birlikte yaygın ve planlı bir örgütlenmeyi gerçekleştirmeyi başardı. Bu “cemaatleşmiş sermaye” kesiminin başarı öyküsünde göze çarpan en önemli yön, eğitime verdiği önemdir. Gülen cemaati Türkiye’nin her il ve ilçesinde, hatta Türkiye sınırları dışında da geniş bir eğitim ağı örgütlemeyi başarmış bir cemaattir. Dolayısıyla, bu eğitim ağı içerisinde hem kendi kadroları yetişti, hem de ilerde cemaate sempatiyle, dostlukla yaklaşacak olan meslek sahibi bir insan birikimi sağlandı. Kendi kadrolarından bazıları iş hayatına atıldılar, bazıları ise bürokraside, siyasette, medyada, üniversitede kariyer sahibi oldular. Bugün Batı ile ilişkileri de sadece merkezi bürokrasi ve modern-laik burjuva kesimler değil, cemaatçi sermaye çevreleri de yürütebiliyor artık. Üstelik cemaatçi sermaye kesimi bu konularda çok daha eğitimli ve uzman kadrolara sahip bugün. Bu iş bilir uzman kadroları sayesinde, artık daha geniş bir hinterlanda yayılmayı, yeni piyasalara uzanmayı ve yeni ortaklıklar kurmayı başarabilmektedir cemaatçi sermaye çevreleri.

İşte 2000’lerin başında AKP’yi destekleyen ve iktidara taşıyan bu sermaye çevreleridir. Sürekli genç, dinamik, girişken unsurlarla beslenen bu sermaye çevreleri de diğer burjuva kesimler gibi büyümeye, dışa açılmaya, yayılmaya can atmaktadırlar. Karşıtları tarafından “İslami sermaye”, “yeşil sermaye” denerek küçümsenen bu kesimlerin menşei Anadolu’dur kuşkusuz. Önceden beri gelen ama esas sermaye birikimini Turgut Özal döneminde (80’li ve 90’lı yıllarda) yapan ve kısa zamanda hızlı bir gelişme göstererek büyüyen bu kesimlerin asıl hedefi, kapitalist ekonominin ana yatağı olan İstanbul’da kendilerine bir yer açmak ve buradan hareketle Türkiye’nin ekonomik ve siyasal merkezinde söz sahibi olabilecekleri bir konum elde etmekti. Günümüzde çok sözü edilen MÜSİAD, TUSKON gibi sermaye sınıfı örgütleri de işte bu cenahtan işadamlarının kurduğu örgütlerdir.

“İslami sermaye” denen bu kesimlerin karşısında ise, cumhuriyetin kuruluşundan beri iktidar ortağı oldukları Kemalist devletin kendilerine sunduğu ekonomik imkânlardan alabildiğine yararlanarak palazlanan ve yıllar içinde hem sanayii hem de banka sermayesini kendi bünyelerinde kaynaştırarak tekelciliğe, holdingciliğe yükselen geleneksel büyük sermaye kesimleri yer almaktaydı. Ağırlıklı olarak İstanbul menşeli olan ve TÜSİAD, TİSK, MESS gibi güçlü işveren kuruluşlarını örgütlemiş bulunan bu sermaye kesimleri, uzun yıllar Türkiye ekonomisinin merkezini işgal etmiş ve sahip oldukları medya organları ve siyasal ilişkiler aracılığıyla da siyaset üzerindeki yönlendirici etkilerini hep sürdüregelmişlerdi. Gerek 1980’lerdeki ekonomik kriz döneminde orduyu devreye sokarak 12 Eylül darbesini tezgâhlaması, gerekse darbeden sonraki dönemde ekonomi kurmaylarından Turgut Özal’a parti kurdurup iktidara taşıması ve kapitalist ekonomide zorunlu hale gelmiş yapısal dönüşümleri onun iktidarına yaptırabilmesi, bu büyük sermaye kesiminin Türkiye ekonomisi ve siyaseti üzerindeki yönlendirici gücünün ne düzeye ulaştığını çok açık biçimde gösteriyordu.

AKP 2002 yılında seçimleri kazanıp iktidara gelince, büyük sermaye kesiminin temsilcisi olan TÜSİAD da doğrudan kendisinin kurdurmadığı bu partiyi çaresiz desteklemek zorunda kaldı. Çünkü o günün koşullarında bir başka seçeneği bulunmuyordu TÜSİAD’cı sermayenin. Nitekim AB’ye katılım ve reformlar konusunda tüm burjuva muhalefet partileri AKP’nin atacağı adımların önüne takoz koymaya çalışırken, TÜSİAD net bir şekilde AKP’yi destekleyecekti. Çünkü dışa açılma ve uluslararası sermayeyle bütünleşme konusunda AKP’nin attığı cesur adımlar ve Türkiye’yi bölgede etkin bir güç düzeyine yükseltmek için gösterdiği çabalar ve hepsinden önemlisi de geleceğe yönelik beslediği yayılmacı emeller, yerli finans-kapitalin örgütü TÜSİAD’ın da arzularını yansıtıyordu. AKP hükümeti bu konularda TÜSİAD’la aynı dalga boyunda hareket ettiği ve amaç birliği yaptığı sürece, aralarında hiçbir sorun çıkmayacaktı. Bu iki kesim arasında uyuşmazlık ve görüş ayrılıklarının baş göstermesi ise daha ileriki bir safhada olacaktı. Bu konuya ilerde değineceğiz.

AKP iktidarda ilk beş yılını doldurduğunda (2007), Türkiye ekonomisi krizli yıllarını geride bırakmış ve önemli bir büyüme trendi yakalanmış durumdaydı. AKP hükümetinin ve özellikle de hırslı bir işadamı gibi pazar peşinde koşturan başbakan Erdoğan’ın girişimleri sayesinde, hem Türkiye sermayesinin uluslararası sermayeyle entegrasyon süreci eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde ilerledi, hem de devletin ve özel sermaye gruplarının bölge ülkeleriyle ekonomik ilişkileri çok yönlü olarak gelişti. Bu dönemde Türkiye’ye önemli ölçüde uluslararası sermaye girişi oldu ve sermayesi Türk menşeli olan pek çok bankanın hisseleri yabancı sermaye tarafından satın alındı. Aynı şekilde, Türk banka sermayesi de dışarıda uluslararası sermaye gruplarıyla ortaklıklara girişti. Yani ciddi bir yerli ve yabancı finans-kapital kaynaşması yaşandı Türkiye kapitalizminde. Türkiye bu süreçte, ekonomik büyüklük bakımından kapitalist ülkeler sıralamasında 17. sırada yer alan ve dünyanın çeşitli bölgelerinde yatırımlar yapan büyük sermaye gruplarına sahip bir kapitalist ülke haline geldi. Elif Çağlı’nın tespitiyle söylersek, “Türkiye artık alt-emperyalist bir ülke, bir bölge gücü” idi. Dolayısıyla, Türkiye’nin ileri derecede gelişmiş emperyalist ülkelerle ilişkisi de artık tek yanlı bir bağımlılık ilişkisini ya da taşeronluğu değil, karşılıklı çıkarlara dayanan ve emeğin uluslararası düzeyde ortak sömürüsünü amaçlayan bir “emperyalist ortaklık” ilişkisini yansıtacaktı. Türkiye’nin kendisinden daha gelişmiş emperyalist ülkelerle aynı ekonomik işbirliği oluşumları içinde yer alması ve onlarla stratejik ortaklıklar kurması da bunun canlı bir göstergesi oldu aslında.

Emperyalistleşen Türkiye’nin partisi AKP

Üst üste üç seçim zaferi kazanan ve sekiz yılda oylarını yaklaşık yüzde 50 civarında arttıran AKP, bu süre zarfında hem ekonomik alanda hem de iç ve dış siyasette yaptığı icraatlarıyla, en azından şimdilik, emperyalistleşme moduna giren Türkiye’nin alternatifsiz burjuva partisi haline gelmiştir. Parlamentodaki diğer burjuva partiler (CHP ve MHP) ise henüz bu konuda AKP’nin yanına bile yanaşamamaktadırlar. Onlar hâlâ eskide yaşıyor ve içine kapanıklığı, statükoculuğu savunan o eski ulus-devlet döneminin siyasal jargonlarıyla konuşuyorlar! Bu da tabii, hem büyük burjuvazinin taleplerine cevap veremeyen, hem de orta sınıflara yaranamayan partiler durumuna düşürmüştür onları. Bu partilerin içine düştüğü bu garip durum, tam da bir “siyasal kabızlık” durumudur aslında! Emperyalistleşen sermayenin, böylesine iş bilmez, donuklaşmış burjuva partilerine ihtiyacı yoktur artık! Emperyalistleşen burjuvazinin ihtiyaç duyduğu parti, yerli sermayenin dışa açılması, yayılması, yeni yatırım alanları elde etmesi ve Türkiye’nin en azından bir bölge gücü haline gelmesi için çalışacak bir partidir. Sermayenin gözünden bakılacak olursa, 2000’lerin Türkiye’sinde bu parti AKP’den başkası değildir. Çünkü AKP, yayılmacılığı arzulayan girişimci burjuvalarıyla, kapitalist metropollerde yetişmiş iş bilir uzman kadrolarıyla, fetihçiliğe göz kırpan ve sık sık “şanlı Osmanlı geçmişine” atıfta bulunan popülist, pragmatist, karizmatik lideriyle ve de halktan aldığı yüzde 50’lik oy desteğiyle bulunmaz bir nimettir iştahı kabarmış kapitalistler için! Ama AKP’yi hiç de modern bulmayan (modernlikten anladıkları şey neyse!) ve onu hâlâ “dinci, yobaz, şalvarlı sermayedarların partisi” olarak tahayyül eden ulusalcı küçük-burjuva modernlerimizin bu gerçekliği görmeleri hiç de kolay değildir.

Bilindiği üzere 2008-2009 yılları, önce ABD’nin, ardından da Avrupa Birliği’nin derin bir ekonomik ve mali krizle sarsıldığı yıllardır. Hem ABD’de hem de Avrupa’da büyük banka batışları yaşanmış ve borsalar dibe vurmuştur. Ardından, kapitalist sektörlerde uzun sürecek bir durgunluk dönemine girildi. Üretim daraldı, pek çok fabrika kapandı, işsizlik oranlarında muazzam artışlar yaşandı. Oysa aynı dönemde Türkiye kapitalizmi bu krizi, AKP hükümetinin 2002-2007 yılları arasında aksatmadan uyguladığı ekonomik program sayesinde hafif atlatabildi. Çünkü AKP hükümeti bir önceki kriz döneminden çıkardığı dersler sayesinde, güçlendirilmiş bir bankacılık sektörüyle karşıladı gelen krizi. Erdoğan “bu kriz bizi teğet geçecek” lâfını da bu dönemde etti. Nitekim bilindiği gibi, krizden sonraki yıllarda Türkiye ekonomisi büyümesini sürdürdü ve dünyadaki yıllık büyüme rakamlarında bir ara Çin’den sonra ikinci sıraya yerleşti. Bu bağlamda 2009 yılı, Erdoğan ve partisinin gerek iç politikada gerekse dış politikada yeni bir yol haritası çizdiği ve önemli kararlar aldığı bir yıl oldu.

İktidarda geçirdikleri yedi yıl zarfında, Erdoğan ve AKP’li işadamları şunu çok iyi gördüler: Dünyaya açıldıkça ve yeni deneyimler kazandıkça özgüvenleri artıyordu. Küreselleşen şu kapitalist dünyada, İslami kimliğe sahip kapitalistler olarak etkili işler yapabildiklerini görmeleri kendilerini gururlandırıyordu. Kendilerinin de artık bu kapitalist dünyada gözardı edilemeyeceklerini düşünmeye başladılar. Tüm bu başarılarda, lider belledikleri insanın, yani Erdoğan’ın imzası vardı. Nitekim AB ile ilişkilerin gelişmesi ve AB ülkeleri nezdinde takdir görmelerini de hep liderlerinin duruşuna borçlu olduklarını düşündüler. Üstelik bu takdiri, İslami bir partinin mensupları olarak gördüler Batı’dan! Bu da hiç kuşkusuz, özgüven artırıcı bir faktör oldu onlar için. Doğrusu bu tür duygulara, Türkiye’nin içe kapalı “ulusal kapitalizm” döneminin siyasal aktörlerinden hiçbirisi sahip olamamıştır. Tüm İslami kapitalistler, bu başarılarında asıl pay sahibinin Erdoğan olduğunda hemfikirdiler.

Kendini muhafazakâr ve İslami referanslarla tanımlayan AKP ve onun lideri Erdoğan, gerek iç politikada verdikleri meşruiyet mücadelesinde kazandıkları başarılardan, gerekse uyguladıkları neo-liberal politikalarla ekonomik alanda elde ettikleri başarılardan dolayı, Batı tarafından tüm Ortadoğu’ya ve İslam âlemine bir rol model olarak sunulmanın gururunu da yaşadılar. İşte bu durum, Batı karşısında yeni bir çıkışa hazırlanmak için Erdoğan ve ekibine şevk verdi. Evet, bu “itibarlı durumlarını” tüm Ortadoğu’da ve İslam âleminde kazanca dönüştürmek için, uluslararası ilişkilerde çıtayı biraz daha yükseltmek ve buna uygun yeni bir yol haritası çizmek artık gerekli hale gelmişti Erdoğan ve kurmayları için.

Nitekim çizilen bu yeni yol haritasına ilişkin ilk mesajın verildiği yer de İsviçre’nin Davos kenti olacaktı. Başbakan Erdoğan 29 Ocak 2009’da Davos’ta yapılan Dünya Ekonomik Forumu toplantısında İsrail’e karşı o meşhur “one minute” çıkışını yaptı. Bu çıkışı onu Ortadoğu’daki Müslüman toplumların gözünde, “Batı karşısında dik duran” bir lider haline getirmişti birden. Zaten Erdoğan’ın vermek istediği mesaj da buydu Müslüman kardeşlerine! Avrupa Birliği’nin aday üyesi Müslüman bir ülkenin lideri olarak, o, Ortadoğulu Müslüman toplumların hamisi rolünü oynamaya soyunmuştu Davos’ta. Bu, kafalarda oluşturulmuş kapitalist yayılma projesinin de bir işaretiydi aynı zamanda. Nitekim bir süre sonra sıra bu projeyi hayata geçirecek bir dış politika stratejisinin adım adım uygulanmasına gelecekti.

Bir siyaset bilimci ve Ortadoğu uzmanı olan akademisyen Ahmet Davutoğlu’nun dışişleri bakanı olarak atanması da işte tam bu aşamada (tarih 1 Mayıs 2009) gündeme geldi. Stratejik Derinlik adında bir kitabı da bulunan Davutoğlu, AKP hükümeti kurulduğundan beri başbakan Erdoğan’ın dış siyaset danışmanlığını yapıyordu. Yani Erdoğan’ın yakın çalışma ekibinin içindeydi Davutoğlu. Bu tarihten itibaren Erdoğan ve Davutoğlu ikilisi, “komşularla sıfır sorun” şiarıyla Ortadoğu’ya yönelik yoğun bir mekik diplomasisi başlattılar. Bu diplomasi, aynı dine mensup olan “komşularla” sadece siyasal ilişkilerin geliştirilmesini değil, karşılıklı olarak ekonomik ilişkilerin geliştirilmesini de sağlayarak, bölgedeki diğer rakipler karşısında bir üstünlük elde etmeye yönelikti. Ama bu “diğer rakipler” kavramına, yalnızca bölgedeki rakip ülkeler (İran gibi) değil, bölge genelinde hegemonya savaşı veren büyük emperyalist güçler de (ABD, AB, Rusya gibi) dâhildi kuşkusuz. Yani sözün kısası, bölge gücü olabilmek o kadar kolay bir iş değildi ve bu anlamda Erdoğan ve ekibinin işi zordu!

Fakat zorluk sadece karşıdaki rakiplerin büyüklüğünden kaynaklanmıyordu. Bölgeye yönelik çizilen bu stratejinin başarıyla uygulanabilmesinin önünde ciddi bir başka engel daha vardı. Bu engel, yıllardan beri çözülmemiş ve son yirmi beş yıldan beri de iyice kangrenleşmiş olan Türkiye’nin tarihsel Kürt sorunuydu. 1923’de çözülmesi gereken ama Kemalist devletin milliyetçi despotik tutumu nedeniyle 21. yüzyıla sarkmış bulunan bu son derecede gecikmiş ulusal sorun, şimdi büyüyen kapitalist Türkiye’nin ayağına dolaşmış bulunuyordu! Türkiye kapitalizminin Ortadoğu’ya açılmasının ve yayılmacı projelerini hayata geçirmesinin önünde gerçekten de büyük bir engel teşkil ediyordu Kürt sorunu. Çünkü çözümü son derece gecikmiş olan bu sorun, artık büyük emperyalist güçlerin de doğrudan veya dolaylı şekilde müdahil oldukları bölgesel, hatta uluslararası bir sorun haline gelmişti.

İşte AKP hükümeti tam da böyle bir dönemeçte hamle yaparak, sorunu çözeceğini ilan ediyor ve 1 Ağustos 2009’da o meşhur Kürt açılımını gündeme getiriyordu. 5 Ağustosta ise başbakan Erdoğan, daha önce “PKK’yi kınamazsa kendisiyle asla görüşmem” dediği DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’le görüşmeyi kabul ediyordu. 27 Ekim 2009’da ise bir grup HPG gerillası, Öcalan’ın çağrısına uyarak Habur sınır kapısından giriş yaptı. Gerillalar barış elçisi olarak geldiklerini söylediler. Gerillaların gelişini genciyle yaşlısıyla on binlerce Kürt karşıladı ve bu karşılamalar iki gün sonra Diyarbakır’da dev bir mitinge dönüştü. Bu gelişmeler kendi bilgileri dâhilinde olduğu için, başlangıçta hükümet yetkilileri de bu duruma ses çıkarmadılar ve hatta olumlu karşıladıklarını beyan eden demeçler verdiler. Sanki yeniden bir barış havası doğmuş ve bu hava geleceğe dair umutları yeşertmişti!

Fakat bu barışçı hava, milliyetçi cepheden (CHP, MHP ve diğerlerinden) gelen ve TSK’nın da el altından kışkırttığı saldırgan, şovenist söylemlerle kısa sürede tersine döndü. Parlamentodaki tartışmalarda CHP ve MHP, AKP’yi bölücü olmakla, teröristlerle işbirliği yapmakla suçlamaya başladılar. Amaçları AKP’yi ürkütmek ve yeniden çatışmacı, militarist bir pozisyona çekmekti kuşkusuz. Nitekim milliyetçi cepheden gelen bu demagojik saldırılar karşısında ikircime düşen ve gerileyen AKP, yaşanan olaylardan sanki onlar sorumluymuş gibi DTP yöneticilerini ve Kürt halkını suçlamaya girişti. Kendi evlatlarının dönüşüne sevinen ve barış için umutlanıp kutlamalar yapan Kürt halkının bu sevinci, CHP ve MHP’nin yanı sıra, AKP hükümetinde de derin bir öfke yaratmıştı şimdi! Yüz seksen derecelik bir geri dönüştü bu.

Kürt sorununu çözme konusunda hiç de kararlı olmadığını bu tutumuyla ortaya koymuş olan AKP, gerçek niyetinin ne olduğunu da çok geçmeden ele verecekti. Gerçekte AKP, Kürtler karşısında bir tüccar kafasıyla hareket etmiş ve az verip çok kazanmanın hesabını yapmıştı. Açılım politikasını da zaten bu Makyavelist kafayla gündeme getirmişti. Kürtler üzerindeki baskıları ve bazı yasaklamaları kaldırırsa ve onlara belirli kültürel hakları zamana yayarak gıdım gıdım tanırsa, bununla Kürtleri yatıştıracağını ve böylece zaman kazanacağını hesaplamıştı. Kürtlerin ulusal demokratik haklarını gerçekten tanımak ve özerklik taleplerini barış içinde karşılamak, diğer burjuva partileri gibi AKP’nin de kafa yapısına uygun değildi aslında. Zira başta Erdoğan olmak üzere, AKP kadrolarının yetişme tarzı, sosyolojik-kültürel arka planları ve bunun uzantısı olan devlet algıları (bölünmez bütünlük!) ve hepsinden önemlisi de derinlerinde yatan milliyetçilikleri, Kürt sorununun gerçek çözümü konusunda rol üstlenmelerini ciddi şekilde engellemekteydi. Dolayısıyla, bu konuda kendi içlerinde bir “zihniyet devrimi” geçirmeden, Kürt sorununun gerçek çözümü konusunda esaslı bir sorumluluk üstlenmeleri beklenemezdi Erdoğan ve AKP kadrolarından.

Nitekim Kürt sorunu etrafında yaşanan gelişmeler ve Habur olayından sonraki süreçte AKP’nin takındığı milliyetçi-devletçi saldırgan tavır, bu gerçekliği çok net bir biçimde ortaya koyacaktı. AKP hem barışçı bir çözüm için sözümona sorumluluk üstlendiği havasını yaratıyor, ama hem de milliyetçi burjuva muhalefetin en ufak bir demagojik taarruzu karşısında hemen ürküp geriliyordu! Üstelik gerilemekle de kalmıyor, ordunun uyguladığı o eski saldırgan “güvenlik politikalarına” derhal geri dönebileceğini pratikteki savaşçı tutumuyla ortaya koyuyordu. Nitekim Habur olayından sonra ordu ile el ele veren AKP, “güvenlik politikalarının” tekrar ön plana geçirilmesinde ve yeni bir savaşın başlatılmasında hiç duraksama göstermedi.

AKP hükümetinin Kürtlere karşı almış olduğu savaş kararının hemen ardından, Anayasa Mahkemesi de DTP’nin temelli kapatılmasına ve Ahmet Türk ile Aysel Tuğluk’un milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vererek, “devleti koruma” görevini anında yerine getirdiğini kanıtlayacaktı. Böylesi durumlarda, laik-milliyetçi Kemalistlerin gösterdiği “devletin bölünmez bütünlüğünü savunma” refleksini, aynı şekilde AKP kadroları da göstermekten geri kalmadılar. Bu konuda her iki kesimin arasında pek bir farkın bulunmadığı ve 700 yıllık “kadim devlet geleneğinin” her iki kesimin de beyin hücrelerinde yaşadığı ve yaşatıldığı apaçık ortaya çıktı. Üstelik başta Erdoğan olmak üzere, bazıları Milli Görüş’ten, bazıları da MHP çizgisinden gelen AKP kadrolarının devlet konusundaki geleneksel ideolojik tutumları da bir sır değildi zaten. Onlar insandan önce devlet diyen ve insanın yaşatılmasının da esasen devletin yaşaması için gerekli olduğuna inanan o “kadim devlet” geleneğinin izleyicileriydiler. Erdoğan ikide birde boşuna demiyordu “insanı yaşat ki devlet yaşasın” diye! Sözümona Şeyh Edebali tarafından söylendiği iddia edilen bu lâf, resmi tarihçilere göre de Osmanlı devletinin kuruluş ideolojisinin temelini oluşturan bir laftır! Osmanlı’nın devlet inancına göre, devlet insanı (tebaayı, reayayı) koruyup yaşatmalıydı ki, o tebaanın vereceği sütle (artık ürünle) kendisi de ilelebet yaşayabilsin!

Ecdatlarının ideolojisini sahiplenen Erdoğan için de esas olan “devletin yaşatılması”dır tabii ki! Erdoğan bu anlayış temelinde devletini yaşatmak için, bir yandan Kürtleri çatışmacı askeri bir strateji ile devlete boyun eğdirmeye çalışıyor, ama öte yandan sıkıştığında da onların silahlı temsilcileriyle (PKK ile) gizli müzakereler yürütmek zorunda kalıyor! Bu da gösteriyor ki, başbakan Erdoğan ve AKP kurmayları, Kürt sorunu karşısında hep bir kararsızlık ve çelişki içinde bocalayıp durmaktadırlar. Sermayenin hem sahibi hem de temsilcileri olarak, bölgeye yönelik yayılmacı emeller taşıyan AKP kurmayları, bu emellerine ulaşabilmek için Türkiye’nin önündeki tarihi engelin ortadan kalkmasının, yani Kürt sorununun çözülmesinin bir zorunluluk olduğunun pekâlâ farkındadırlar. Ama öte yandan, resmi devlet ideolojisinin yıllardan beri empoze ettiği, inkârcılığa dayalı şoven milliyetçi duygulardan da kurtulamadıkları için, sorunun çözümü konusunda kararlı davranamamaktadırlar. Diğer faktörlerin yanı sıra, sahip oldukları bu çelişkili ruh hali de sorunun çözümü konusunda ciddi bir engel olarak çıkmaktadır karşılarına.

TC’yi büyük devlet yapmaya soyunan Erdoğan ve ekibinin zihniyet dünyası

Kapitalist ekonominin modernleştirilmesi ve dışa açılması gayretleri, aslında 12 Eylül askeri darbesinden sonra ve bu darbe sayesinde iktidara gelmiş olan Turgut Özal döneminde başlamıştı. Erdoğan’ın iktidarı döneminde ise bu gayretler katlanarak devam etti. Özellikle ulaşım ve gayrimenkul sektöründe devletin organize ettiği büyük çaplı yatırımların yoğunlaşarak devam etmesi ve diğer sektörlerdeki yüksek teknolojili özel sektör yatırımlarının da bunu izlemesi, bir yandan kapitalist iç pazarın genişlemesini ve büyümesini sağlarken, diğer yandan dış pazarlara açılma imkânlarını da eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde artırdı. Daha önce de belirttiğimiz üzere, AKP iktidarı döneminde ekonominin modernleştirilmesini esas alan kapitalist yatırımlardaki bu yoğun artış, geçekten de Türkiye kapitalizminin kabuk değiştirmesini sağladı. AKP iktisadi alanda elde ettiği bu başarılar sayesinde geniş bir halk desteğini arkasına aldı ve bunu siyasete tahvil etme becerisini de göstererek, siyasal iktidardaki konumunu güçlendirdi. İşte Erdoğan da partisinin iktidarda elde ettiği bu güçlü konuma dayanarak ve uluslararası ilişkilerden devşirdiği konjonktürel desteğe de güvenerek, karşısına dikilen askeri vesayet sistemini adım adım geriletmeyi ve giderek tamamen etkisizleştirmeyi hedefleyen bir planı uygulamaya koydu. Erdoğan’ın uygulamaya koyduğu bu plan, askeri vesayet sisteminin kesin bir tasfiyesini değil, ama etkisiz hale getirilmesini amaçlıyordu.

Neticede devlet katında geleneksel (Kemalist) bürokratik mevzilere karşı giriştikleri siyasal savaşı kendileri lehine sonuçlandırmayı başaran Erdoğan ve ekibi, nihayet iktidarın tek sahibinin kendileri olduğundan emin olduklarında, bu kez kendi iktidarlarının gücünü herkese göstermeye başlayacaklardı. Ama bundan önce, işi sağlama almak için gene de atmaları gereken birkaç adım daha vardı. Yenilgiye uğrattıkları askeri bürokrasiyle de bir barış anlaşması yapmanın yolunu bulmak ve böylece onları da barışçı yoldan kendi otoritelerine tâbi kılmak! 2011 seçimlerinde elde ettikleri üstün başarıdan sonra, sıra işte bu adımı atmaya geldi. Kendi iktidarına karşı sert ve çatışmacı bir muhalefet yürütmüş ve hatta bunun için darbeler planlamış olan generalleri sonunda Silivri’ye göndermeyi başaran Erdoğan, yenilgiyi kabul edip geri çekilen generalleri ise önce üst makamlara terfi ettirdi, ardından da onlara kendi barış koşullarını (pax-Erdoğana) dayattı. Generalleri hepten karşısına alması akıl kârı bir iş olmazdı zaten! Çünkü bu devlet makinesine ve o makinenin aparatlarından biri olan silahlı bürokrasiye sonuçta Erdoğan’ın da ihtiyaç duyduğu kesindi. En azından, “büyük devlet” olma hayallerini onsuz gerçekleştiremeyeceğinin bilincindeydi Erdoğan.

Bir siyasetçinin hangi sınıf adına siyaset yaptığı ve siyaset yaparken de asıl amacının ne olduğu, böylesi somut problemlerin çözümü noktasında daha net olarak ortaya çıkar. Erdoğan ve ekibinin de asıl olarak büyük sermaye adına hareket ettikleri ve bölgeye yönelik emperyalist-yayılmacı emeller taşıdıkları, bu son gelişmelerle daha bir netlik kazanmış oldu. Devleti “büyük devlet yapma” hayalleri peşinde koşan Erdoğan ve ekibinin, her şeyden önce o büyük yapmak istedikleri devlete gerçekten sahip olmaları, yani devlet makinesine bütünüyle hükmedebilmeleri gerekiyordu. Çünkü devlet makinesine bütünüyle hâkim olmadan, onu kendi hayalleri doğrultusunda biçimlendirip çalıştırmak da mümkün olamazdı. Dolayısıyla, Erdoğan ve ekibi için esas sorun, devlet makinesinin demokratik tarzda işleyip işlemediğine bakmak değil, o makineyi bütünüyle kendilerine tâbi kılmanın yollarını aramaktı. Nitekim kendilerinden önceki burjuva siyasetçiler buna yeterince dikkat etmedikleri ya da bunu yapmaya cesaretleri yetmediği için, sonunda ellerini kollarını o devlet makinesine kaptırıp sakatlanmışlardı! Oysa Erdoğan ve ekibinin bu duruma düşmeye hiç mi hiç niyetleri yoktu. O nedenle de Erdoğan ve ekibinin amaçladıkları ya da oluşturmaya çalıştıkları devlet, duygusal liberal aydınların sandığı ya da hayal ettiği gibi “toplumda barış ve huzuru sağlayacak demokratik bir devlet (!)” değil, kendilerini her daim iktidarda tutmayı ve bölgesel güç olmayı hedefleyen emperyalist bir devletti.

İktidar sorunuyla ilgili olarak geçmişte yaşanan deneyleri gayet iyi bilen ve dersler çıkartan Erdoğan ve ekibi, bu dönemde sadece askeri bürokrasiye karşı değil, onlara destek olan yargı bürokrasisine, sivil siyasetçilere ve medya organlarına karşı da topyekûn bir geriletme savaşı yürüttü ve sonunda hepsini hizaya getirmeyi başardı. Daha düne kadar laik-Kemalist cephede yer alıp AKP iktidarına karşı savaş yürütmüş olan burjuva medya organları da bu iktidara biat eder duruma getirildiler. Ama hepsi bu kadar değil. AKP iktidarının kanatları altında büyüyüp, bu sayede müthiş bir zenginliğe ulaşmış olan sermaye gruplarının satın aldığı gazete ve TV kanalları da bu süreçte AKP’nin emrine tahsis edildi. AKP, doğrudan kendi kontrolünde olan büyük bir medya grubuna da sahip oldu bu sayede.

Böylesi bir güç ve üstünlük, bundan önceki hiçbir burjuva partiye nasip olmuş değildir. Erdoğan ve kurmaylarının gerek ekonomide gerekse iç ve dış siyasette ve hepsinden önemlisi de devlet makinesine hâkim olma noktasında gösterdikleri bu üstün başarının onlarda bir özgüven patlaması yarattığına hiç kuşku yoktur. Nitekim bu özgüven şişinmesinin AKP’lilerde yarattığı ruh hali, 2011 seçimlerinden sonra Erdoğan’ın hızla değişen siyasi üslubunda ve karar alma süreçlerinde takındığı benmerkezci, üstenci ve başkalarını küçümseyici tutumlarında kendini apaçık dışa vurmaktadır. Bu süreçte gerek AKP burjuvazisinden, gerekse AKP’nin siyasal kadrolarından Erdoğan’a mutlak biat edenler ve onu bir “rehber-lider” katına yüceltenler, aynı zamanda onu yeni bir “Erdoğan” imajıyla geleceğe de hazırlamaktadırlar. Bu yeni Erdoğan, ilerde karşımıza Osmanlı’nın imparatorluk ruhunu kendi ruh dünyasında “mezcetmiş” bir “büyük” şahsiyet olarak çıkarsa, buna da hiç şaşmamak gerekiyor! Unutmayalım ki, geçmişteki tüm sivil Bonapartlar da aynen böyle zuhur etmişler ve “imparatorluk” ya da “Başkan Baba” makamına, kendilerini yüceltenlerin omuzlarında böyle taşınmışlardır!