Navigation

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
9.bölüm

Burjuvazinin şu ya da bu fraksiyonundan tutarlı demokratlık beklemek ham hayaldir

Türkiye egemen sınıfı içinde süregelen statükocu-liberal kavgası, AB’ye üyelik müzakerelerinin fiilen başladığı 1999 yılından bu yana burjuva siyasetin gündemini esaslı bir şekilde meşgul etmektedir. Egemen sınıf içindeki güç ve iktidar paylaşımıyla doğrudan ilgili olan bu kavga, emek cephesinin genel olarak örgütsüz, dağınık ve güçsüz durumda bulunduğu bir ortamda devam etmektedir bugün de. Egemen sınıf fraksiyonlarının kendi iç kavgalarını kamuoyu önünde böylesine rahat ve korkusuzca yürütebilmelerinin bir nedeni de budur kuşkusuz! Çünkü onlar, güçlü bir işçi hareketinin bulunmadığı koşullarda, kendi iç kavgalarının sömürü düzenlerini sarsmayacağından ve sınıf çıkarlarına zarar vermeyeceğinden gayet emindirler. Bunun somut bir örneği, son dönemde Doğan grubu ile Başbakan Erdoğan arasında patlak veren kavgadır. Karşılıklı suçlamaların ve iddiaların havada uçuştuğu bu kavga, sermayenin kirli çamaşırlarının da ortalığa saçılmasına (Hilton arazisi ve Deniz Feneri olayı gibi) yol açarak, kamuoyunu günlerce meşgul etmiştir.

Şu bilinen bir gerçektir ki, kapitalistler ancak sömürü düzenleri tehdit altında olduğunda ve ortak sınıf çıkarları tehlikeye girdiğinde acilen birleşme ve birlikte hareket etme ihtiyacı duyarlar. Birbiriyle rekabet halinde bulunan bu sınıfın mensupları, ancak zorunlu oldukları durumlarda kendi bireysel ya da kesimsel çıkarlarını ikinci plana iterek, ortak sınıfsal bir davranış içine girebilmektedirler. Aksi durumlarda ise, yani sömürü düzenlerine yönelik yakın bir “tehlike” ya da “yıkıcı” bir tehdit söz konusu değilse ve kendilerini güvende hissediyorlarsa, o zaman bireysel ya da grupsal çıkarları ön plana geçmekte ve kendi adlarına güç ve iktidar sahibi olma tutkuları ağır basmaktadır. Sermaye grupları arasında rekabeti ve çıkar çatışmasını kızıştıran da esasen bu sınıfın doğasında var olan bu güç ve iktidar tutkusudur!

Şimdi 2000’li yıllar Türkiye’sinde izlediğimiz egemen sınıf içi kavga da böyle bir kavgadır. Bu kavgada kimi burjuva kesimlerin “liberal”, kimilerinin de “statükocu” bir konumda ve bölünmüşlük görünümünde karşımıza çıkmaları bizleri hiç yanıltmasın. Yarın aynı çevrelerin, sınıflarının ortak çıkarlarını savunmaları sözkonusu olduğunda, işçi sınıfının karşısına birleşmiş “gerici güçler” olarak çıkacaklarından hiç kuşku duyulmasın! Gene aynı şekilde, bugün özel çıkarları için birbirlerine saldıran Aydın Doğan ile Başbakan Erdoğan’ın da, yarın sınıf mücadelesi keskinleştiğinde ve devrimci işçi hareketi kapitalist düzeni tehdit eder duruma geldiğinde, domuztopu gibi birleşeceklerinden ve kapitalist düzenin gerici saldırı oklarını işçi sınıfına yönelteceklerinden hiç kuşkumuz olmasın!

Türkiye kapitalizminin tarihsel gelişim sürecini bir de bu açılardan değerlendirmeye tâbi tutacak olursak, egemen sınıf içinde bu türden bölünmüşlük görüntüsünün birçok kez yaşandığına, ama ortak sınıf çıkarları söz konusu olduğunda derhal birleşildiğine tanık oluruz. Fakat öte yandan, sermayenin henüz gelişme aşamalarının başlarında bulunduğu 1960’lar Türkiye’sindeki burjuvazinin konumuyla, finans kapitalin egemen olduğu 2000’ler Türkiye’sindeki burjuvazinin konumunun aynı olmadığını ve bu konuda belirgin faklılıkların bulunduğunu da burada ayrıca zikretmeliyiz. Kapitalizmin bugün geldiği düzeyi kavramak bakımından da bu iki dönemin karşılaştırılması çok önemlidir kuşkusuz. İki dönem arasında pek çok açıdan farklılıklar bulunmakla birlikte, biz burada iki dönemi karakterize eden en temel farklılıklara değinmekle yetineceğiz.

Bir defa 60’lı yıllar Türkiye’sindeki kapitalizm, ne bugünkü düzeyde tekelci bir konuma yükselebilmişti ne de banka sermayesi ile sanayi sermayesinin kaynaşmasından doğan mali sermaye (finans kapital) grupları bugünkü gibi bir gelişmişlik düzeyine ulaşabilmişlerdi. Gerek “tekelcilik” gerekse “mali sermaye”, 60’lı yıllar Türkiye’sinde henüz oluşum halindeydiler daha. Öte yandan, 60’lı yıllarda burjuvazi kesimsel çıkarlarını ön planda tutmaktan veya kendi içinde kapışmaktan çok, o dönemde hızlı bir gelişme gösteren sınıf mücadelesi karşısında, kendi sınıfının “ortak çıkarlarını” savunma göreviyle yüz yüze bulmuştu kendisini. Hatta o yıllarda burjuvazi, kapitalist düzenin bekası için kendi olağan siyasal rejimini (burjuva parlamentarizmini) bile rafa kaldırmayı göze almış durumdaydı. O dönemde olağan siyasal rejimini geçici bir süreliğine rafa kaldırmayı veya sınırlarını olabildiğince daraltmayı düşünmesi, burjuvazinin keyfi bir tercihi değildi kuşkusuz. Keskinleşen sınıf mücadelesinden ve gelişen devrimci işçi hareketinden duyduğu amansız korkunun bir sonucuydu!

Ama siyasal düzlemde yaşanan bu somut pratikler, burjuvaziye dair tarihsel bir gerçekliği de apaçık ortaya koyuyordu: Sermaye sahibi büyük burjuvazi işine geldiği sürece kendini liberal, demokrat, anti-militarist, barışçı vb. gösterebilmektedir. Ama işine gelmediğinde, kendine yakıştırdığı bu sıfatları elinin tersiyle bir kenara iterek anında otoriter, militarist, anti-demokrat ve de şahin kesilivermektedir! “Liberal” ve de “demokrat” pozlara bürünüp militarizme karşı çıkan da, kılıç kuşanarak halkı hizaya getirmek isteyen de hep aynı büyük burjuvazidir! Fakat tüm bunları yaparken kendisi pek öne çıkmaz bu burjuvazinin. O genellikle arka planda kalmayı tercih eder ve yapmak istediklerini hep burjuva siyasetçilere, asker-sivil bürokrasiye, “derin devlet” adamlarına yaptırır! Böylece, dışardan bakıldığında o hep sureti haktan gözükür. Kötülükleri o değil, ya ülke içindeki “sorumsuz siyasetçiler” ya “darbeciliğe hevesli” askerler ya da deniz aşırı “dış güçler” yapmaktadır hep! 60’lardan itibaren Türkiye’deki toplumsal ve politik gelişmeler incelendiğinde ve bu dönem boyunca Türk büyük burjuvazisinin siyasal tutumu izlendiğinde, bu sınıfın siyasal liberalizm, demokrasi ve özgürlükler üzerine verdiği söylevlerin nasıl da buz üzerine yazılı olduğu ve onun dilinde bu kavramların nasıl da bir demagojiden ibaret bulunduğu daha iyi anlaşılmaktadır.

60’lı yıllar: Gelişen sınıf mücadelesi ve büyük sermayenin artan tedirginliği

Genel başkanlığına Süleyman Demirel’in getirildiği Adalet Partisi (AP), 1965 yılında yapılan milletvekili genel seçimlerini büyük bir farkla kazanmıştı. Liberal söylemlerle ve refah getireceği vaadiyle seçmenlerin %53’ünün oyunu almayı başaran bu parti, tek başına hükümet kurabilecek bir sayısal çoğunluğa ulaşmıştı parlamentoda. AP’nin elde ettiği bu seçim başarısı en başta ABD’yi ve yerli-yabancı büyük sermaye çevrelerini sevindirmişti. Zira bu çevreler, mevcut burjuva partiler içinde kapitalist düzeni en iyi yönetebilecek, yerli ve yabancı sermayenin ortak çıkarlarını en iyi savunabilecek partinin AP olduğunda karar kılmış ve ittifak halinde bu partiyi desteklemişlerdi. Sonuçta AP’nin tek başına iktidara gelmesiyle birlikte, bu çevreler de arzuladıkları siyasal iktidara kavuşmuş olduklarını düşünüyorlardı kuşkusuz.

Fakat öte yandan, arzuladıkları siyasal iktidara kavuşmuş olduklarını düşünseler bile, gene de tedirginliklerini üzerlerinden tam olarak atabilmiş değildi bu çevreler. Hem ABD emperyalizmini hem de yerli büyük sermayeyi tedirgin eden esas şey, o dönemde Türkiye’de yaşanan toplumsal ve siyasal gelişmelerdi kuşkusuz. 27 Mayıs darbesinden sonra oluşan görece liberal siyasal ortamda, hem işçi sınıfının hem de öğrenci gençliğin eylemliliğinde gözle görülür bir artış olmuştu. Bu dönemde işçi sınıfı, önceki yıllarla kıyaslanmayacak ölçüde militan bir sendikal örgütlülük ve eylemlilik içine girmiş bulunuyordu. İşçi sınıfının bu eylemliliğini, 60’ların ikinci yarısından itibaren üniversite gençliğinin yükselen eylemleri izleyecekti. Bu eylemlerin hepsi de mevcut düzene karşı toplumsal hoşnutsuzluğu dile getiren ve düzen değişikliği isteyen muhalif eylemlerdi. Egemen sınıfları da asıl tedirgin eden şey, eylemlerin bu içeriğiydi.

Önemli bir diğer gelişme ise, Türkiye’de uzun yıllardan beri bastırılmış ve yeraltına itilmiş olan sosyalizm düşüncesinin de bu hareketli dönemde yeniden gün yüzüne çıkması ve işçi sınıfı ile aydınlar ve öğrenci gençlik arasında hızla yayılmaya başlamasıydı. Nitekim bu gelişmelerin bir sonucu olarak, bu dönemde örgütlü sosyalist hareket de hızla gelişmeye başlayacak ve elle tutulur bir siyasal güç düzeyine yükselecekti. Bu yıllarda sola ve sosyalizme artan ilgi, o dönemde tek legal sosyalist parti olan Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) gelişiminde ifadesini bulacaktı. Ama öte yandan, daha çok “ulusalcı” yönü ağır basan ve bu temelde “anti-emperyalist”, “anti-Amerikancı” söylemleri öne çıkaran “ulusal bağımsızlıkçı” bir küçük-burjuva radikal hareket de gelişecekti bu dönemde. Bu ikinci hareket, özellikle üniversite gençliğini, aydınları ve hatta ordu içindeki genç subayları güçlü bir biçimde etkiliyor ve gelecekteki cuntacı “sol” örgütlenmelerin oluşumuna da zemin hazırlıyordu.

1965 seçimlerinde işçi ve emekçi haklarının savunusu temelinde bir ajitasyon-propaganda yürüten ve “bağımsızlık, demokrasi, sosyalizm” şiarını yükselten TİP ise seçimlerde %3 oy alarak parlamentoya 15 milletvekili sokmayı başarmıştı. TİP’in parlamentoya 15 milletvekili sokabilmesi, o günkü seçim sisteminin görece demokratik yapısı sayesinde mümkün olabilmişti kuşkusuz. 27 Mayıs sonrasının görece liberal siyasal ortamının etkisi altında hazırlanmış olan bu seçim sistemi, partilerin aldığı her oyun tam olarak değerlendirilmesini (milli bakiye sistemi) ve buna göre partilere dağılımını esas alıyordu. Bu seçim sistemi sayesinde parlamentoya 15 milletvekili sokmayı başaran TİP, büyük burjuvazinin ve büyük toprak sahiplerinin iktidarına karşı tek ciddi muhalefeti yürüten parti haline gelecekti parlamentoda.

TİP’in 15 milletvekiliyle bile bir burjuva parlamentosunu hop oturtup hop kaldırması, sömürücü egemen güçleri ciddi olarak endişelendirmişti. Çünkü egemen güçler, sınıf çelişkilerinin yoğun bir şekilde yaşandığı Türkiye gibi azgelişmiş kapitalist bir ülkede, sosyalist bir partinin varlığının, kapitalist düzenin ve emperyalist ittifakın (NATO) geleceği açısından ciddi bir tehlike oluşturduğunu düşünmeye başlamışlardı.

Bu konularda çok deneyimli olan ABD emperyalizminin o dönemde Türkiye’deki olayları dikkatle izlediğine ve alınması gereken önlemler konusunda müttefiki yerli büyük burjuvaziyi, burjuva siyasetçileri ve de tabii “derin devlet” adamlarını yönlendirdiğine hiç kuşku yok! Nitekim toplumsal olaylar karşısında burjuva hükümetlerin almış olduğu “önlemler”, ABD’nin daha en baştan işin içinde olduğunu apaçık ortaya koyuyordu. ABD emperyalizmine göre, bir Orta Doğu ülkesi olan ve aynı zamanda SSCB’nin de sınır komşusu bulunan Türkiye gibi sosyal çelişkileri alabildiğine yoğunlaşmış bir ülkede, burjuva demokrasisinin sınırlarının geniş tutulması ve Batıdaki gibi liberal-demokratik bir siyasal ortama izin verilmesi, bu ülkede kapitalist düzenin ve NATO’nun geleceğini tehlikeye düşürebilirdi pekâlâ! O nedenle, NATO’nun ve ABD’nin dostu olan yerli egemen güçler bu konularda çok dikkatli olmalı ve kontrolü hiçbir zaman elden bırakmamalıydılar!

Başta iktidar partisi AP olmak üzere, parlamentodaki sağcı burjuva siyasetçiler de ABD’nin bu önerilerine ve “öğütlerine” canı gönülden katıldıklarını parlamentodaki tutumlarıyla açıkça ortaya koyuyorlardı zaten. Burjuva siyasetçiler, ‘61 Anayasası’nın getirdiği görece liberal açılımları tasfiye edebilmek için, 1965-69 parlamento döneminde her yolu deneyeceklerdi. Fakat burjuva parlamentosunun mevcut bileşimi ve parlamento dışı muhalefet hareketinin gelişimi, o dönemde sağcı burjuva güçlerin Anayasa’da yapmak istedikleri gerici değişikliklere izin vermeyecekti. Böylece, ABD’nin ve yerli büyük sermayenin Anayasa’da yapmak istediği gerici değişiklikler, 12 Mart 1971 askeri darbesine kadar fiilen ertelenmiş oluyordu!

Toplumsal çelişkilerin derinleştiği ve sınıf mücadelesinin giderek keskinleştiği Türkiye gibi dışa bağımlı az gelişmiş kapitalist bir ülkede, burjuvazinin geniş bir demokrasi uygulamaya nefesinin yetmediği ve yetmeyeceği, AP’nin iktidarda olduğu 1965-69 parlamento döneminde giderek daha net ortaya çıkıyordu. ABD emperyalizmi ve yerli büyük sermayenin, “burjuva demokrasisinin sınırlarının daraltılması” yönünde telkinlerde bulunduğu bir ortamda, parlamentodaki burjuva partilerden bunun aksine bir davranış beklemek saflık olurdu zaten!

1960’ların “liberal” AP’si de tıpkı 1950’lerin “liberal” DP’si gibi, “özgürlüklerin ve demokrasinin savunucusu olacağını” ve “halktan yana bir siyasal çizgi izleyeceğini” vaat ederek oy istemişti halktan. Fakat AP’nin bu konuda samimi olmadığı ve onun da tıpkı DP gibi demokrasi ve özgürlükleri yalnızca kendisi için istediği, bu partinin iktidardaki eylemleriyle giderek daha net anlaşılıyordu. Sınıfsal yapısı gereği, bu parti ne emekçi halktan yana reformlar yapabilir ne de iddia ettiği gibi toplumsal ve siyasal yaşama demokratik bir açılım getirebilirdi. Nitekim iktidara gelir gelmez, halk kitlelerinin çıkarlarıyla temelden çelişen bir ekonomik programı uygulamaya sokarak, kimlerin partisi olduğunu zaten çok net olarak ortaya koymuş bulunuyordu bu parti.

İşçilerin, köylülerin, emekçi halk kesimlerinin oyunu alabilmek için her türlü demagojik popülist söyleme başvuran AP, aslında yerli ve yabancı sömürücü egemen güçlerin hizmetinde olan en has bir sermaye partisiydi! Nitekim bu partinin milletvekillerinin parlamentoda işçi haklarını savunan TİP’li milletvekillerine saldırması, ‘61 Anayasası’nın getirdiği liberal-demokratik açılımları tasfiye etmek için harekete geçmesi ve TİP’i bir daha parlamentoya sokmamak için seçim sistemini değiştirmesi, aslında bu partinin de tüm liberal-demokrat söylemli burjuva partileri gibi özünde anti-demokrat ve de gerici bir parti olduğunu gözler önüne seriyordu.

Gerek ABD emperyalizmi gerekse yerli egemen güçler (büyük sermaye ve büyük toprak sahipleri), 1965-70 döneminde AP iktidarını aktif olarak destekleyecek ve AP iktidarı da bu güçlerin istediği ekonomik programı kararlı bir şekilde uygulayacaktı. Fakat Türkiye’deki kapitalist düzenin zayıflığından ve bunalımlar karşısındaki kırılganlığından ciddi şekilde endişe duyan ABD emperyalizmi ve yerli egemen güçler, geleceğe güvenle bakamıyorlardı gene de. Dışa bağımlı olan ve yatırımlarının önemli bir bölümünü dış borçla sürdürmek durumunda kalan Türkiye kapitalizmi, belirli büyüme oranını sürekli tutturmak zorundaydı. Büyümedeki bir yavaşlama, ekonominin dönen çarklarını durdurabilir ve kapitalist ekonomiyi hepten durgunluğa sokabilirdi. Böyle bir ekonomik bunalımın gerçekleşmesi ise, zaten sürekli bütçe açıklarıyla ve dış borçla yaşamını sürdüren azgelişmiş kapitalist bir ülkede işsizliği daha da azdırabilir ve sosyal patlamalara yol açabilirdi. İşte ABD emperyalizmi ile yerli büyük sermayenin geleceğe yönelik duydukları bu korku ve endişe, Türkiye’de burjuva demokrasisinin kaderini de belirleyecekti!

İdeolojik ayrışma-siyasal saflaşma

Türkiye’de olaylar ABD emperyalizminin ve yerli ortaklarının endişelerini haklı çıkaracak doğrultuda gelişiyordu kuşkusuz. Özellikle 1960’ların ikinci yarısından itibaren toplumsal çelişkilerin yoğunlaşması ve buna paralel olarak toplumun hemen her kesiminde (işçiler, köylüler, öğrenci gençlik, aydınlar vb.) toplumsal sorunlara duyarlılığın artması ve bu temelde hızlı bir politikleşme sürecinin yaşanmaya başlanması, egemen sınıfların işini bayağı zorlaştıran gelişmelerdi. Bu dönem aynı zamanda, toplumda ideolojik ayrışma ve siyasal saflaşmaların eskiye oranla çok daha yoğun yaşandığı bir dönem olacaktı.

Toplumsal ve siyasal sonuçları bakımından en önemli ve en etkili ayrışma işçi hareketinde yaşanacaktı bu dönemde. Türkiye’de işçi sınıfının örgütsüzlüğünden ve sınıf bilincinin geriliğinden yararlanan yerli ve yabancı kapitalistler, yıllar yılı yoğun bir sömürüye maruz bırakmışlardı bu sınıfı. Özellikle yerli kapitalistler, emeğin bu yoğun sömürüsü sayesinde hızlı bir sermaye birikimi süreci yaşamışlar ve kısa sayılabilecek bir zaman diliminde tekelciliğe ve finans kapitale doğru yol almaya başlamışlardı. Yerli kapitalistler sermayelerini büyütmede gösterdikleri bu “başarıyı”, her şeyden önce işçileri yıllar boyunca sendikasız ve her türlü haktan yoksun çalıştırmalarına ve hiç kuşkusuz burjuva devletin her açıdan onlara sağladığı sınırsız desteğe borçluydular.

Türk burjuvazisi, çalışma yaşamı ve sendikalaşmayla ilgili konularda da ABD’deki uygulamaları örnek almıştı kendine. Yıllardan beri zaten her türlü haktan yoksun bıraktığı ve baskı altında tuttuğu işçi sınıfını, şimdi de sözümona bir burjuva demokrasisinin uygulandığı koşullarda, gerçek sınıf sendikalarında örgütlenmekten uzak tutmaya çalışıyordu. Bunun için bir yandan (ABD’den de aldığı destekle), tek sendikal konfederasyon olan Türk-İş’i sınıf işbirlikçisi ve düzen yanlısı bir sendikal konfederasyon olarak yapılandırmaya çalışırken, diğer yandan işyerlerinde gerçek sınıf sendikalarının örgütlenmesini engellemek için, yaygın bir şekilde patron yanlısı “sarı sendikacılığı” teşvik ediyordu. Bütün bunlar, sınırsız propaganda ve örgütlenme hakkının gerçekte yalnızca düzen ve devlet yanlısı burjuva partilere tanındığı “Türk tipi” burjuva demokrasisinde yaşanıyordu kuşkusuz!

Fakat öte yandan, bu “Türk tipi” burjuva demokrasisinin her türlü sınırlayıcı engellemelerine karşın, Türkiye işçi sınıfı gene de yılların durgunluğunu üzerinden atabilmiş ve ayağa dikilmiş durumdaydı. Onu bu haklı mücadelesinden vazgeçirerek tekrar yerine oturtmak ve uysal bir şekilde beklemesini sağlamak pek mümkün görünmüyordu artık! Direnişler, grevler hatta yer yer fabrika işgalleri birbirini izliyordu sanayi kentlerinde. İşçiler grev haklarını kullanmak üzere grev kararı alıyor, bu duruma hiç alışık olmayan ve içlerine sindiremeyen patronlar ise fabrikalarını kapatıyor, polis çağırıyor ve işçiler işyerine gelen polisle çatışıyordu. Grevlerin fiilen başladığı yerlerde ise, çaresiz kalan patronların yardımına bu kez burjuva devlet koşuyordu. Devlet, “halkın sağlığını ve güvenliğini tehdit ettiği” gerekçesiyle sık sık grevleri ertelemeye başlamıştı.

Paşabahçe Şişe-Cam’ın 2200 işçisinin 31 Ocak 1966’da başlattığı grev ise, hem sınıf mücadelesinin gelişiminde varılan aşamayı göstermesi bakımından, hem de işçi hareketinde artık zamanı gelmiş olan ayrışmanın somutlanması bakımından önemli bir dönemeç noktası olacaktı. Bu grevin yürütümünü doğrudan Türk-İş Yürütme Kurulu üstlenmişti. Fakat grev sürerken, Türk-İş Yürütme Kurulu grevci işçilere hiç danışmadan işverenlerle anlaşmaya varmış ve bir bildiri yayınlayarak işçilerin greve son vermelerini ve işbaşı yapmalarını istemişti. O güne kadar Türk-İş içinde zaten mayalanmakta olan ayrışma, Türk-İş Yürütme Kurulu’nun bu son davranışıyla iyice açığa çıkacaktı. Türk-İş’in bu sınıf işbirlikçi ve de düzen yanlısı sendikal anlayışına baş kaldıran sendikalar (Petrol-İş, Lastik-İş, Maden-İş, Tez Büro-İş), Paşabahçe işçilerinin grevini desteklemek üzere bir dayanışma komitesi kurduklarını açıklayacaklardı. Fakat bu sendikalar, Paşabahçe grevinin bitişinden hemen sonra Türk-İş’ten geçici olarak ihraç edileceklerdi.

İhraçlarla başlayan bu süreç, sendikal harekette kesin bir ayrışmayla sonuçlanacaktı. Büyüyen işçi sınıfı ve yükselen sınıf mücadelesi, sınıfından kopmamış sendikacıları, sınıf çıkarları temelinde daha mücadeleci ve daha militan bir sendikacılık yapmaya zorluyordu. Türk-İş içindeki bu ayrışmada başı çeken Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş sendikaları 12 Şubat 1967’de yaptıkları olağanüstü kongrede, Türk-İş’ten ayrılma kararı aldılar. 13 Şubat 1967 ise, bu sendikaların arasına Bağımsız Gıda-İş ve merkezi Zonguldak’ta bulunan Türk Maden-İş’in de katılımıyla DİSK kuruldu. Böylece, sosyalist bir partinin (TİP) kuruluşundan tam altı yıl sonra, bu kez de kendini sol ve devrimci olarak tanımlayan bir işçi kitle örgütü, yeni bir sendikal konfederasyon da kurulmuş oluyordu Türkiye’de. DİSK’in kurucularının neredeyse tamamı 1961 yılında TİP’in kuruluşunda da yer alan sendikacılardı. Dolayısıyla, DİSK’in kuruluşunda TİP’in önemli bir rol oynadığı açıkça ortadaydı. Bu dönemde parlamentoda 15 milletvekili bulunan TİP, işçi ve emekçilerden yana bir iktidarın işbaşına gelmesini savunan ve her ne kadar programında yazılı olmasa da, kendini sosyalist olarak tanımlayan legal bir partiydi.

DİSK bu dönemde Türk-İş’in izlediği sınıf işbirlikçi çizgiye karşı mücadele ederek ve sınıf sendikacılığını savunan bir anlayışıyla örgütlenerek hızla gelişmeye başladı. DİSK’in bu dönemde devlet işletmelerinde örgütlenmesinin önü çeşitli yöntemlerle kesilmiş olsa da, özel sektördeki en önemli işletmelerde örgütlenmesi engellenememişti. İşçiler akın akın DİSK’e geliyorlardı. DİSK’e bağlı sendikalara üye olmak isteyen işçileri patronlar çeşitli baskılarla ve oyunlarla engellemeye kalkıştıklarında ise, işyerlerinde çatışmalar çıkıyor, her yer militan işçi eylemlerine sahne oluyordu.

Bu militan işçi eylemleri 1968 ve ‘69 yıllarında daha da artarak sürdü. 1968 Şubatında Zonguldak’ta yirmi beş bin maden işçisi, toplu sözleşme görüşmelerinde bir sonuç alınamayınca iş bırakarak eylemlere başladı. Başka yerlerde olduğu gibi bu eylemlerde de işçiler polisle çatışacaktı. Aynı yılın Temmuz ayında Derby lastik fabrikası işçileri, işyerinde patronla anlaşıp kendilerini satmaya kalkışan Türk-İş’e bağlı Kauçuk-İş sendikasını reddettiler ve DİSK’e bağlı Lastik-İş Sendikasında örgütlenmek istediler. Bunun üzerine fabrikada olaylar çıkmış ve işçiler fabrikayı işgal etmişlerdi. Daha sonra yapılan oylamada, işyerinde yetkiyi ezici bir çoğunlukla Lastik-İş kazanacaktı. Aynı aylarda öğrenci gençler de üniversite işgallerini başlatmış bulunuyorlardı İstanbul ve Ankara’da. İlerleyen günlerde ise Türkiye, sosyalist fikirleri benimseyen öğrenci gençlerin işçi hareketiyle militan dayanışmasına sahne olacaktı. Militan işçi mücadelesinde bir ilk olan Derby işçilerinin fabrika işgali deneyimi, diğer işyerlerindeki sendikal mücadelelere de örnek teşkil etmiş ve fabrika işgali eylemleri yayılmaya başlamıştı.

Nitekim 1969 sonu ve 1970’in başlarında Singer, Demirdöküm, Sungurlar işçileri de sendikal haklarını elde etme mücadelesinde polis ve jandarmayla çatışmayı göze alarak, fabrika işgali eylemlerini başlatacaklardı. Bu eylemler esnasında kolluk kuvvetlerinin şiddetine maruz kalan işçiler, ordusu, polisi ve yasalarıyla karşılarına dikilen devletin gerçekte kimlerin devleti olduğunu daha iyi anlıyor ve bu devletin burjuva sınıf karakterini daha net kavramaya başlıyorlardı. Aynı şekilde, Türk-İş’in temsil ettiği uzlaşmacı sendikacılık anlayışının da nasıl patronların değirmenine su taşıdığını ve sınıf sendikacılığının gelişip güçlenmesinin önünde nasıl engel oluşturduğunu da bizzat mücadele içinde yaşayarak kavrıyorlardı. DİSK, mücadeleci ve militan sınıf sendikacılığı anlayışıyla artık işçi sınıfının geniş kitleleri için bir çekim merkezi haline gelmiş bulunuyordu. Ve tabii bu gerçeklik, Türkiye’de yerli ve yabancı sermaye güçlerini müthiş derecede rahatsız etmeye başlamıştı. Ama egemen güçleri rahatsız eden yalnızca işçi hareketindeki bu gelişmeler değildi. Aynı şekilde gençlik hareketindeki gelişim ve değişim de egemenleri ciddi biçimde tedirgin ediyor ve gelecek için endişelendiriyordu.

Öğrenci gençlik de düzene başkaldırıyor

1960’lara gelinceye dek, genelde Türkiye’de gençlik hareketleri, devletin korporatif yapısı içinde yer alan resmi gençlik örgütlerinin dışına çıkmamıştı. Devlete bağımlı ve devlet tarafından yönlendirilen bu “resmi” gençlik örgütleri (MTTB, TMTF, TMGT vb.) dışında her türlü örgütlenme fiilen engellenmiş durumdaydı. Gençliğe yönelik bu resmi devlet politikası da yeni bir şey olmayıp, İttihat Terakki döneminden beri devam edegelen bir politikaydı aslında. Özellikle öğrenci gençlik bu yolla toplumcu politikadan ve toplumsal duyarlılıktan uzak tutulmuş ve devletin resmi politikaları çerçevesinde milliyetçi ve şoven bir bakış açısıyla eğitilip biçimlendirilmişti. Bu nedenle de, birbirini takip eden gençlik kuşakları, yıllar yılı egemen devlet politikalarını ve statükoyu savunmaktan öteye geçememişler ve egemen sınıf içindeki iktidar kavgalarında piyon olarak kullanılmaktan kurtulamamışlardı. Ama 60’lı yılların ikinci yarısından itibaren dünyada esen değişim rüzgârları Türkiye’yi de etkiledi ve gençliğin yıllardan beri süregelen bu edilgin durumu birden değişmeye başladı. Devletin pek hoşlandığı o “resmi otoriteye saygılı”, “munis” gençlik yoktu artık üniversitelerde!

1960’ların ikinci yarısından itibaren dünyada yeni bir dönem açılmıştı. Asya, Afrika ve Latin Amerika’da ulusal kurtuluş mücadelelerinin ve demokratik devrimlerin yükselişe geçtiği bir dönem oldu bu. Özünde burjuva demokratik karakterde olan bu mücadeleler, ilk başlarda küçük gerilla gruplarının yürüttüğü gerilla savaşı biçiminde başlamışken, giderek daha geniş halk kesimlerinin katıldığı uzun süreli halk savaşlarına dönüştü. 60’lı yılların başında Küba devriminin başarıya ulaşması ve Castro liderliğinde kurulan iktidarın kendini “sosyalist“ ilan etmesi, Vietnam halkının fedakârca yürüttüğü ulusal kurtuluş mücadelesinin ABD emperyalizmi karşısındaki yenilmezliği, Filistin direnişinin ve Latin Amerika ve Afrika’daki diğer ulusal kurtuluşçu gerilla mücadelelerinin yükseliş içinde olmaları vb, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de öğrenci gençliği derinden etkiledi. Bu koşullarda, bir taraftan ABD emperyalizminin saldırganlığına ve küstahlığına karşı gençlik içinde güçlü bir anti-emperyalist, anti-Amerikancı akım gelişirken, diğer taraftan ulusal kurtuluş mücadelelerini destekleyen SSCB, Çin Halk Cumhuriyeti ve diğer “sosyalist“ ülkelere karşı giderek artan bir sempati dalgası yükselmekteydi.

Artık gençlik hareketi içinde de esaslı bir ayrışma başlamış bulunuyordu. Önceki yıllarda genelde resmi gençlik derneklerinin (TMGT, MTTB, TMTF gibi) dışına çıkmamış olan gençler, 1965’lerden itibaren alternatif bir örgütlenme arayışına girdiler. Genel olarak sola ve devrimciliğe yönelmiş olan gençler için o dönemde tek adres TİP ve onun yan kuruluşu gibi çalışan Sosyalist Fikir Kulüpleri Federasyonu (FKF) idi. O nedenle, üniversite gençliğinin politikleşen öncü kesimleri bu yıllarda TİP’in ve FKF’nin etrafında toplaşmaya başlamışlardı. Bu gelişmeler, gençlik hareketinde de bir ideolojik ayrışmanın yaşanmaya başladığının açık göstergesiydi. Öğrenci gençliğin bir kısmı sola ve devrimciliğe yönelirken, geleneksel anlayışlara ve resmi otoritelere bağlığını sürdüren ve bizzat egemen güçler tarafından yönlendirilen düzen yanlısı gençlerse resmi gençlik örgütleri içinde kalarak buraları kendi ideolojik mevzileri haline getirmeye çalışıyorlardı.

1968 yılı, hem Avrupa’da hem de Türkiye’de radikal gençlik eylemlerinin birden bire patladığı yıl oldu. 1968 yılında Türkiye’de işçi sınıfının yasal sınırları zorlayan militan eylemleri gelişirken, aynı yılın yazında gençlerin üniversitelerde başlattığı işgal ve boykot eylemleri patlak verdi. Olayların gelişimini bir bütün olarak göz önüne aldığımızda, 1968 yılının Türkiye’de gerçekten de bir dönüm noktası olduğunu söylemeliyiz. Gençlik içinde genel olarak sola, anti-emperyalist akımlara, ulusal kurtuluşçu hareketlere sempati giderek artmaya ve bu doğrultuda siyasal oluşumlar hızla gelişmeye koyuldu.

Aynı anda yükselişe geçen işçi ve gençlik eylemleri, üniversite gençliğini daha da radikalleştirmiş ve politik bakımdan devrimciliğe ve sosyalizme ilgisini daha da artırmıştı. Kendilerini ilerici-devrimci olarak tanımlayan öğrenci gençler anti-emperyalist gösteriler düzenliyor, işçilerin sendikal mücadelelerini, grevlerini, direnişlerini aktif olarak destekliyor ve en önemlisi DİSK’le dayanışma içinde oluyorlardı. O güne kadar Türkiye’nin tarihinde pek görülmüş bir şey değildi bu.

Yerli ve yabancı sermaye güçlerini asıl tedirgin eden de buydu. Birbirleriyle yakınlaşan ve eylem birliği içine giren işçi hareketi ile öğrenci hareketinin eylemleri düzen sınırları dışına taşmaya ve giderek devrimcileşmeye başlamıştı. Sadece bu kadar da değil; hem işçi hareketi içinde hem de öğrenci hareketi içinde sosyalizm düşüncesi de mayalanmakta ve bu düşünce etrafında örgütlenmeler oluşmaktaydı. Diğer taraftan, bu dönemde hem kendi demokratik örgütlerini (Devrimci Doğu Kültür Ocakları) kurmaya girişen, hem de TİP içinde Türk sosyalistleriyle birlikte örgütlenen sosyalist Kürt aydınlarının ve gençlerinin devrimci muhalefeti de Türk egemenlerini esaslı bir şekilde tedirgin eden diğer bir gelişme oldu.

ABD emperyalizmi ve yerli egemen güçlerin “düzen koruyucu” derin önlemleri!

Aslında hem işçi hareketinin militanlaşmasında hem gençliğin radikalleşip sola açılmasında hem de Kürt ulusal hareketinin öncü unsurlarının yeniden örgütlenme çabası içine girmesinde, 27 Mayıs sonrasında oluşan görece liberal siyasal ortamın önemli bir payı olduğu yadsınamaz. Oluşan bu liberal siyasal ortam, toplumsal değişim taleplerinin ideolojik düzeyde ifade edilmesine ve siyasal düzeyde örgütlenmesine eskiye oranla çok daha uygun bir zemin hazırlamıştır. Nitekim işçi hareketinin ve devrimci hareketin yükselişe geçtiği ve yaygın bir örgütlenme içine girdiği bir ortamda, burjuva demokrasisinin sınırlarının genişletilmesinin kendi aleyhlerine olacağını gören ve “tehlike” sinyallerini herkesten önce alan ABD emperyalizmi ve yerli büyük sermaye, sömürü düzenlerini koruyacak “önlemleri” almakta hiç duraksamamıştır.

Tam da ABD ile SSCB arasında soğuk savaşın tam gaz sürdüğü bir tarihsel kesitte, Sovyetler Birliği’nin burnunun dibindeki bir ülkede (Türkiye’de) işçi sınıfının ve öğrenci gençliğin eylemlerinin devrimcileşmesi ve genel olarak solun yükselişe geçmesi, kuşkusuz ABD’yi ve yerli egemen güçleri derinden tedirgin ediyordu. Özellikle ABD, bir NATO üyesi olan Türkiye’de SSCB lehine bir iktidar kaymasının vuku bulacağı endişesini yaşıyordu her an. Nitekim bu tür bir endişeyi savaştan sonra tüm NATO üyesi ülkeler için de taşımış olan ABD, olası bir sosyalist devrim tehlikesine karşı Avrupa’daki bazı ülkelerde birtakım karşı-devrimci önlemleri daha baştan almış bulunuyordu zaten.

ABD’nin almış olduğu bu karşı-devrimci önlemlerin başında ise, günümüzde çokça tartışılan ve artık günlük basında bile tefrika konusu haline gelen kontrgerilla örgütlenmeleri geliyordu. NATO bünyesinde oluşturulan bu örgütlerin görevi, NATO üyesi ülkelerde kapitalist sistemi yıkmaya yönelecek anti-kapitalist devrimci gelişmeleri engellemek ve bu ülkelerde ABD yanlısı burjuva iktidarların iş başında kalmasını sağlamaktı. Çeşitli adlar altında kurulmuş bulunan bu gizli örgütler, kapitalist devletlerin her türlü araçla donattığı ve toplumun her kesimi içinde örgütlediği bir nevi karşı-devrimci savaş örgütleriydiler. NATO üyesi ülkelerde, legal orduların yanı sıra örgütlenmiş olan bu “illegal” savaş örgütlerinin esas görevi, burjuvazinin “iç düşman” olarak gördüğü komünistlere, ilericilere, devrimcilere, hülasa emekten yana olan tüm güçlere karşı gayri nizami savaş yürütmekti. Komünistlerin ya da komünizme sempati duyan solun iktidara gelmesini önlemek ve böylece “kutsal sermaye düzenini” ebediyen korumak adına bu örgütlerin yaptığı ve yapacağı her şey (sabotaj, provokasyon, kitle kırımı, adam kaçırma, suikast, cinayet, soygun, uyuşturucu ticareti vb.) mubah sayılacaktı egemen güçler tarafından. İlk olarak Avrupa’da (İtalya, Almanya, Belçika vb.) kurulmuş olan bu karşı-devrimci örgütlerin kadroları ise, zaten bu işlere yatkın olan eski Nazi artığı subaylardan, işsiz güçsüz faşist takımından, mafya ile içli dışlı olan emniyetçilerden ve doğrudan mafya unsurlarından devşirilmiştir.

2. Dünya Savaşından sonra kendini emperyalist-kapitalist sistemin mutlak hâkimi olarak gören ve uluslararası ilişkilerini de bu bakış açısıyla yürüten ABD, 1960’ların başında Türkiye’de de bu kontrgerilla örgütlenmesini gerçekleştirmiştir. Bu örgüt 27 Mayıs’tan sonra bizzat CIA ve Pentagon tarafından ve elbette Türk egemen sınıfıyla hemfikir olunarak kurdurulmuştur. Bu günlerde gazetelerde yapılan açıklamalardan da öğrenmiş bulunuyoruz ki, Türkiye’deki kontrgerilla örgütlenmesinde yer alanların başında, o dönemde Amerika’da kontrgerilla eğitimi almış, kurslardan geçirilmiş generaller gelmektedir. Daha sonra bu örgütlenmeye, “vatanı kurtarıyoruz” düşüncesiyle (!) subaylar, emniyetçiler, profesörler, gazeteciler, işadamları ve sıradan insanlar da katılmıştır!

Doğrudan ABD’nin yönettiği ama yerli egemen sınıfın da bilgisi dahilinde olan bu Gladyo ya da Kontrgerilla isimli örgüt, Türkiye’de solun 1960’lardaki yükselişini engellemek için, en başta dinci “mukaddesatçıları” ve ırkçı milliyetçileri kullanmıştı. Bu kesimler azılı anti-komünist görüşler temelinde örgütlenerek, ilericilerin, sosyalistlerin, sol düşünceli aydınların, gençlerin vb. üzerine salınmıştı. Bu dönemde Anadolu’nun her kentinde kurulmaya çalışılan “Komünizmle Mücadele Dernekleri” ve Türkeş’in yönetimindeki paramiliter ırkçı faşist çeteler de işte bu türden örgütlenmelerdi. Gene bu dönemde, MTTB ve TMTF gibi yarı resmi öğrenci dernekleri de devletin el altından desteklemesiyle kontrgerillanın denetimi altına girmiş ve içinde gericilerin yuvalandığı dernekler haline getirilmişti.

Fakat ABD’nin ve yerli egemenlerin birlikte örgütledikleri bu karşı-devrimci faaliyetler, ne işçi hareketinin ne de öğrenci gençlik hareketinin 60’lardaki yükselişini engelleyebilecekti. Özellikle devrimci gençlik hareketi 1968 dönemecinden itibaren çığ gibi büyüyecekti. ABD donanmasından 6. Filo’nun İstanbul’a gelişini protesto etmek için binlerce gencin katıldığı yürüyüş ve miting (Şubat 1969) ise, gençlik eylemlerinin radikalleşmesinde ve aynı zamanda egemen güçlerin de buna karşılık “düzen koruyucu” karşı-devrimci önlemlerini artırmasında bir dönüm noktası olacaktı. Türkiye sol hareketinin tarihine Kanlı Pazar olarak geçen bu mitingde, ABD emperyalizmi ve yerli egemen güçlerin birlikte tezgâhladığı ve dinci gericilere uygulattığı bir saldırı sonucunda iki işçi ölmüş ve onlarca kişi yaralanmıştı. Fakat tüm bu provokasyonlara rağmen hem işçi hareketi hem de devrimci gençlik hareketi yükselişini sürdürecekti.

1969 yılında yapılan genel milletvekili seçimlerini gene AP kazanmış ve tek başına hükümet kurabilecek bir sayısal çoğunluğa sahip olmuştu parlamentoda. TİP’in parlamentoya girişini engellemek için bir önceki dönemde seçim yasası sağcı burjuva partilerin oylarıyla değiştirilmiş olduğundan, 1969 seçimlerinde TİP ancak iki milletvekili sokabilmişti parlamentoya. Öte yandan, solda yaşanan bölünmeler nedeniyle de zaten bu parti hem kadrosal düzeyde hem de kitle desteği düzeyinde önemli bir güç kaybına uğramış ve etkisini yitirmeye başlamıştı.

1969 seçimlerinden sonra parlamento bütünüyle burjuvazinin hâkimiyeti altındaydı. Ne işçilerin ne de emekçi köylü ve esnafın sesi duyuluyordu parlamentoda. Fakat buna karşın, parlamentodaki burjuva partilerin hepsi de (AP’si de, CHP’si de, CKMP’si de) parlamento dışında gelişen solun, işçi hareketinin ve gençliğin devrimci muhalefetinden müthiş ürkmekteydiler! Bu nedenle de, sola ve devrimciliğe karşı gizli bir ittifak oluşmuş gibiydi bu burjuva partiler arasında. Nitekim açığa vurulmayan bu gizli ittifakın anti-sol, anti-demokrat ve karşı-devrimci niteliği, ilerde gerçekleşecek olan yarı faşist 12 Mart darbesine karşı takındıkları tutumlarda apaçık çıkacaktı ortaya.

ABD emperyalizmiyle sıkı bir işbirliği ve ortaklık içinde işlerini yürüten yerli egemen güçler, parlamentonun bütünüyle kendi hâkimiyetleri altında olmasına karşın, işçi ve gençlik hareketinin yükselişini olağan burjuva yöntemlerle durduramayacaklarını anlayınca, olağanüstü yöntemleri devreye sokmakta gecikmediler. ABD’nin ve yerli büyük sermayenin el ele verip örgütlediği “düzen koruyucu” ve de “vatan kurtarıcı” kontrgerilla fiilen devredeydi artık. Bu aşamadan itibaren, bir yandan AP hükümetinin harekete geçirdiği toplum polisinin saldırıları artarken, diğer yandan isimleri yeni yeni duyulmaya başlayan paramiliter ülkücü faşist çetelerin üniversite gençliğine yönelik provokasyonları arttı. İlerleyen günlerde ise, devrimci gençlik hareketinde öne çıkan gençlerin art arda ölüm haberleri gelmeye başlayacaktı. Vedat Demircioğlu, Taylan Özgür, Battal Mehetoğlu ve daha birçok genç, bu dönemde devrimci gençlik hareketinin verdiği ilk şehitler olacaklardı.

Emperyalizmin ve yerli sermayenin güdümündeki karanlık güçler, hazırladıkları provokasyonlarla aslında devrimci gençleri adım adım bireysel eylemlere ve erken bir silahlı çatışmanın içine çekmeye çalışıyorlardı. Amaçlanan şey, devrimci gençlerin küçük gruplara bölünerek kendi kitlesinden soyutlanması ve aynı zamanda devrimci gençlik hareketinin işçi hareketiyle olan bağlarının giderek kopmasıydı. Emperyalizm ve yerli egemen güçler, sınıf mücadelesinin alabildiğine kızıştığı ve toplumun her kesiminin ayakta olduğu çatışmalı bir dönemde bu planlarını adım adım uygulayarak, 12 Mart darbesinin koşullarını da hazırlamış oldular bir bakıma. İstedikleri de buydu zaten! Çünkü devrimci hareketin gelişimini ve işçi hareketinin devrimcileşmesini olağan burjuva yöntemlerle engelleyemeyeceklerini artık çok iyi anlamışlardı!