Navigation

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
3.bölüm

Devleti kendi mülkü olarak gören bürokrat seçkinlerin ideolojisi: Kemalizm

Türkiye’de 1923 ile 1930 yılları arasındaki dönem, “milli iktisat politikası” adı altında bir ekonomik liberalizmin uygulandığı dönemdir. Yeni rejimin tek hâkim ve yönlendirici gücü olan Kemalist bürokrasi bu dönemde devletin tüm imkânlarını kullanarak, bir “milli” burjuva sınıfı yaratmaya çalışmıştır. Fakat tüm devlet desteğine ve uygulanan ekonomik liberalizm politikasına karşın, ne gerçek anlamda modern bir “milli” burjuva sınıfı yaratılabilmiş, ne de sanayide ve tarımda modern bir kapitalist gelişme sağlanabilmiştir. Dolayısıyla resmi tarihin iddialarının aksine bu dönem, köklü sosyo-ekonomik dönüşümlerin gerçekleşmediği başarısız bir dönem olmuştur.

Kemalist bürokrasi, besleme ve asalak bir burjuva sınıf yaratmanın dışında köklü ekonomik ve toplumsal dönüşümler gerçekleştiremedi. Yoksul emekçi halk sınıflarının yaşamında dişe dokunur bir iyileştirme de sağlayamadı. İşte bu bürokrasi, giderek artan toplumsal hoşnutsuzluk karşısında kendi iktidarını sağlamlaştırıcı önlemler almaya yönelecekti. Daha önce de değindiğimiz üzere liderliğini M. Kemal’in yaptığı yönetici kadrolar, bu dönemde çıkartılan Takrir-i Sükûn Kanununun kendilerine sağladığı olağanüstü yetkilerden yararlanarak, meclis içindeki ve meclis dışındaki muhaliflerini ezmiş ve devlet iktidarını itiraz kabul etmez bir biçimde kendi tekellerine almışlardı. M. Kemal ve ekibi, geçmişte emperyalist işgal güçlerine karşı birlikte savaştıkları silah arkadaşlarını (Milli Mücadele’nin önder kadrosunun bir bölümünü) ve eski müttefiklerini (Milli Mücadele’yi desteklemiş olan kimi İslamcı kesimleri, komünistleri, Kürtleri, eski İttihatçıları vb.), şimdi vatan hainliğiyle, ihanetle, irticacılıkla suçluyorlardı. Bu suçlamaların ardından ise tasfiyeler gelecekti. M. Kemal’in direktifiyle başlatılan bu tasfiye harekâtı, tüm muhalif unsurların ezilmesi ve siyaset sahnesinden uzaklaştırılmasıyla 1926 yılının sonlarında tamamlandı. Cumhuriyetin ilanından hemen sonra yaşanan bu olaylar, aslında M. Kemal’in iktidarını kimseyle paylaşmaya niyetli olmadığını ve olmayacağını çok açık bir biçimde ortaya koyuyordu.

Kendisine muhalefet eden tüm hareketleri tasfiye edip, iktidarını sağlama aldıktan sonra M. Kemal’in yaptığı ilk icraat, yeni rejimin (TC’nin) Osmanlı’nın bir devamı olmadığına, tam tersine bu rejimin Osmanlı’yı tümüyle reddeden ve “çağdaş Batı uygarlığı düzeyine yükselmeyi” amaçlayan ilerici, modern bir rejim olduğuna Batı dünyasını “ikna etmek” olacaktı. Ama bunu yapabilmesi için Kemalist iktidarın kendi kurumlarını biçimsel de olsa Batının (Batı Avrupa’nın) kurumlarına benzetmesi, yani birtakım biçimsel reformlar yaparak yeni rejimin “vitrinini” Batı tarzında düzenlemesi gerekiyordu. İşte Kemalist bürokrasinin 1927 yılından başlayarak otokratik bir tarzda uyguladığı ve sonradan resmi tarihin “Atatürk Devrimleri” diye övüp göklere çıkardığı ve bir “milli ideoloji” haline getirdiği bu reformlar, aslında Batı tarzında bir “vitrin” düzenleme operasyonundan öte bir şey değildi. Gerçekte Osmanlı’nın despotik-bürokratik devlet anlayışını hiç de terk etmemiş olan Kemalist bürokrasinin, alelacele bu reformları yapmaktaki amacı, demokrasiyle uzak yakın bir ilgisi bulunmayan kendi otoriter-bürokratik iktidarını Batı dünyasına “çağdaş ve modern” bir ambalaj içinde sunmaktı. Böyle yaparak, Batılı devletler nezdinde kalıcı bir prestij ve meşruiyet kazanmaktı.

Bu “modernleşme/Batılılaşma” projesini bizzat M. Kemal yönetiyor, uygulamasını ise CHP örgütleri yapıyordu. Ne var ki, altyapısal düzeyde köklü sosyo-ekonomik dönüşümlerin yaşanmadığı ve gerçek anlamda bir sivil toplum örgütlenmesinin gelişmediği bir ortamda, tepeden buyruklarla ve bürokratik bir tarzda uygulamaya sokulan bu üstyapısal reformlara halk ilgisiz kalacak, hatta yer yer tepkisini dile getirecekti. Açıkçası, Kemalist bürokrasinin otokratik tarzda uyguladığı bu üstyapısal reformlar, Batıya özenen ve Batılı gibi yaşama özlemi içinde olan yeni rejimin imtiyazlı elitleri (bürokratik seçkinler ile büyük kent burjuvazisi) dışında kimsenin ilgisini çekmeyecekti. Fakat halk kitlelerinin biçimsel Batılılaşmaya duyduğu bu ilgisizlik ve yer yer tepki, iktidar sahiplerinin de pek umurunda olmayacaktı. Çünkü halk kitlelerinin yaşam koşullarını gerçekten iyileştirmek ve modernleştirmek gibi öncelikli bir niyetleri ve amaçları olmayan bürokrat/burjuvaların, halk kitlelerinin eğilimlerini dikkate almak gibi bir dertleri de olamazdı tabii ki. Fesi atıp şapka giyerek Batılılaştıklarını sanan bu bürokrat/burjuvaların asıl derdi, kendilerinin ne kadar “modern”, “çağdaş” ve de “Batılı” olduklarına, bir kendilerini bir de Batıyı inandırmaktı kuşkusuz! Eğer o dönemde Kemalist bürokrasi ile yeni yetme burjuvazi, halkın yaşamını gerçekten iyileştirmek ve modernleştirmek gibi devrimci bir niyet taşısaydılar, öncelikle kılık ve kıyafetle değil halkın yaşamını geri düzeyde tutan nedenlerle, yani sosyo-ekonomik yapıdaki gerilik ve ilkelliklerin nasıl ortadan kaldırılacağıyla ilgilenir ve bu konuda devrimci demokratik dönüşümleri gerçekleştirmeye yönelirlerdi.

Gerçek bir Batılılaşma yerine, yani sosyo-ekonomik planda burjuva demokratik devrimin gerçekten tamamlanması yerine, daha çok biçimsel bir “Batılılaşma” ile ilgilenen ve bu konuda “totaliter bir kararlılık” sergileyen Kemalist bürokrasi, Türkiye’yi “çağdaş Batı uygarlığı düzeyine yükseltme” idealini, adeta ulus-devletin (TC’nin) resmi varoluş ideolojisi haline getirdi. İşte bu nedenledir ki, Türkiye’de “cumhuriyet” projesi, halkın yönetime demokratik katılımını sağlayan bir proje olarak değil, “kurtarıcı bir önder”in otoriter-bürokratik yönetimi altında devletin toplumu zorla modernleştirmesi olarak algılandı hep.

Bürokratik aydın despotizmi geleneği ve Kemalizm

Fakat öte yandan, Batılılaşma/modernleşme paradigması ilk defa cumhuriyetin ilanıyla birlikte gündeme gelmiş de değildir kuşkusuz. Aslında cumhuriyet ilan edildiğinde, Batılılaşma/modernleşme serüveninin neredeyse yüz yılı aşkın bir geçmişi bulunuyordu bu topraklarda. Bu serüvenin, Osmanlı yönetici bürokrasisinin “devleti kurtarmak” için 19. yüzyılda giriştiği reform çabalarıyla başladığı bilinen bir gerçekliktir. Bu çabalarının doruk noktasını ise Tanzimat döneminde (1839-76) yapılan reformlar oluşturmaktadır. Tanzimat dönemi, Osmanlı İmparatorluğu için sonun başlangıcı olan bir tarihsel dönemeç noktasıdır aynı zamanda.

Bu dönemde yönetici bürokrasi, Batı karşısında çökme noktasına gelen Osmanlı İmparatorluğunu kurtarmak ve yeniden güçlendirmek için birtakım reformlara girişmek zorunda kalacaktı. Tanzimat döneminde yapılan bu reformların, halk sınıflarının yaşamını iyileştirmekle ya da toplumu modernleştirmekle hiçbir ilgisi bulunmuyordu tabii ki. Bu reformların esas amacı, sistemin kurumlarını (ordu, idare, hukuk sistemi, eğitim vb.) re-organize ederek ve Batı tarzında modernleştirerek güçlendirmekti. Osmanlı merkezî bürokrasisi kendi iktidarının da ancak bu yolla güçleneceğini düşünüyordu. Tanzimat bürokrasisinin başlattığı bu reformlar, gerçekten de devlet kurumlarında belirli bir modernleşme sağlamıştı ama sosyo-ekonomik yapıda köklü bir değişimi sağlayamamıştı. Dolayısıyla, Tanzimat reformlarından sonra da halk kitlelerinin yaşam düzeyinde hiçbir iyileşme gerçekleşmeyecek ve özellikle kırsal kesimdeki üretici topluluklar gene eskiden olduğu gibi Asyatik üretim ilişkilerinin dar çerçevesi içinde yoksul yaşamlarını sürdürmeye devam edeceklerdi.

Kısaca söyleyecek olursak, Tanzimat adı verilen bu “Batıya yöneliş” döneminin ayırt edici özelliği, bu dönemde devlet kurumları ile yönetici bürokrasinin biçimsel anlamda bir “Batılılaşma” süreci içine girmeleri ve bu anlamda sınırlı bir “değişim” geçirmiş olmalarıdır. Nitekim kendini Batılı anlamda eğitmiş, birkaç yabancı dil öğrenmiş, kılık kıyafetini modernleştirmiş bir “aydın bürokrat tabaka” (bürokratik elit) ilk olarak bu dönemde yetişmiştir. Gerçek bir burjuva sınıfının henüz gelişmemiş olduğu Osmanlı toplumunda, tek imtiyazlı kesimi bu aydın bürokrat tabaka oluşturuyordu. Avrupa’da eğitim gören, Avrupa hariciyesiyle yakın ilişkiler içinde olan ve onların sefarethanelerinde çalışan bu aydın bürokrat elit, süreç içinde padişahı ve sarayı geri plana iterek, devlet politikalarını oluşturmada mutlak ağırlığını ortaya koyacaktı. Tanzimat dönemine, Babıâli’de kümelenen ve Avrupa’dan himaye gören bu aydın bürokrat tabakanın mutlakıyetçi iktidarı damgasını vuracaktı. Bu nedenledir ki tarihte bu dönem, “Babıâli diktatörlüğü” dönemi olarak da anılmaktadır. Devletle özdeşleşen ve kendini devletin asli sahibi olarak gören bu Batıcı “aydın bürokrat” tabaka, devlet yönetiminde bürokratik “aydın despotizmi” diye de tanımlanabilecek bir geleneğin temsilcisi olmuştur. Osmanlı tarihinde sırasıyla Tanzimat bürokrasisi, Yeni Osmanlılar, Jön Türkler ve İttihatçılar hep bu geleneğin taşıyıcısıdırlar. Bu geleneğin Cumhuriyet dönemindeki mirasçısı ve sürdürücüsü ise Kemalist bürokrasi olacaktı.

Bu bakımdan, Kemalist bürokrasinin cumhuriyet döneminde yaptığı reformların, aslında Tanzimat dönemindeki aydın bürokrat tabakanın otokratik bir tarzda yürüttüğü “Batılılaşmacı/modernleşmeci” reformların bir devamı olduğunu söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Nasıl ki Tanzimat ve Islahat gibi hareketler Osmanlı İmparatorluğu’nda merkezi devletin mutlak hâkimiyetini korumaya ve güçlendirmeye yönelik çabalar idiyse, “Kemalist Devrimler” de Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan topraklar üzerinde kurulan yeni ulus-devleti (TC’yi) güçlendirmeye ve onun toplum üzerindeki mutlak hâkimiyetini tesis etmeye yönelik otokratik reformlardı.

Fakat merkezi devletin mutlak hâkimiyetini sağlamak bakımından, Osmanlı ile TC arasında gene de esaslı bir fark bulunmaktaydı. Şöyle ki, Osmanlı’da toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan Müslüman halkın bütünlüğünü ve birliğini sağlamak bakımından, devletin dayandığı ideoloji İslamdı. Osmanlı’nın aydın bürokrat eliti, modernleşme/Batılılaşma projesini sürdürürken de bu ideolojiye dayanmış ve hiçbir zaman onu bir kenara itmeyi düşünmemişti. Oysa yeni ulus-devletin (TC’nin) inşası sürecinde yönetici bürokrasi dinî ideolojiyi bir kenara itecekti. Çünkü çok uluslu, çok kültürlü Osmanlı İmparatorluğu’nda devletin siyasal yapısının ruhunu oluşturan dinsel ideoloji (İslam), Batı normlarına göre inşa edilmeye çalışılan yeni ulus-devletin siyasal sistemine hiç uygun düşmüyordu. Ulusal temelde inşa edilmeye çalışılan yeni devlet yapılanmasına, yeni bir siyasal ideoloji gerekiyordu.

Bu nedenledir ki Kemalist bürokratik elitin dört elle sarıldığı yeni ideoloji, etnik milliyetçilik temelinde bir ideoloji, yani “Türk milliyetçiliği” ideolojisi oldu. Kemalist bürokrasi bu yeni siyasal ideolojinin hem dinden doğan boşluğu doldurmasını hem de yeni ulus-devletin inşasında kaynaştırıcı bir çimento işlevi görmesini istedi. Bu nedenledir ki Kemalist bürokrasi, bir yandan dinin yerine ikame ettiği şoven Türk milliyetçiliğini toplumda egemen kılmaya çalışacak, diğer yandan da dine ve dinsel temelli örgütlere karşı yürüttüğü mücadeleyi “devrimciliğin gericiliğe karşı mücadelesi” olarak sunacaktı topluma. Ve böylece, “devrimcilik” konusunda esaslı bir ideolojik yanılsama da yaratılmış olacaktı toplumda. Nitekim Kemalist bürokrasi toplumda yaratılan bu yanılsamadan yararlanarak, kendisini devrimci, rakiplerini ve muhaliflerini ise hep gerici, bölücü, irticacı vb. olarak göstererek, sorgusuz sualsiz bir şekilde tasfiyeye girişti.

Fakat öte yandan, etnik Türk milliyetçiliği temelinde inşası amaçlanan bu “ulus devlet” projesinin, öyle normal yollarlardan ve demokrasi kuralları içinde uygulanacak bir proje olmadığı da kısa zamanda açığa çıkmıştır. Esasında bu projenin kendisi anti-demokratik bir proje idi ve bu haliyle demokrasinin önündeki en büyük engeli bizzat kendisi oluşturuyordu. Kurucu unsurlardan Kürtlerin varlığını yok sayan ve resmi kurucu olarak yalnızca Türk varlığını esas alan, etnik milliyetçilik temelindeki böyle bir ulus-devlet anlayışının demokratik hiçbir yanı olmadığı gibi, bu anlayışın gelecekte de çoğulcu bir demokrasiyi yaşama geçirmek gibi bir niyetinin olmadığı daha baştan belliydi. Çünkü resmi olarak sadece bir ulusun varlığını tanıyan ve diğer ulusun varlığını yok sayan böyle bir etnik-milliyetçi ulus-devlet anlayışı, kendini ancak baskıcı-otoriter yöntemler kullanılarak diğer tarafa kabul ettirilebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Osmanlı’nın külleri üzerine kurulan yeni ulus-devletin (TC) siyasal yapısı, demokratik bir Cumhuriyet olarak değil, daha baştan otoriter-bürokratik bir “Cumhuriyet” olarak şekillendi. Yani son tahlilde, öz biçimi belirledi. Bu otoriter-bürokratik Cumhuriyet rejiminin öncelikli görevi, yurttaşların demokratik hak ve özgürlüklerini koruyup güçlendirmek değil, yurttaşlar karşısında modern despotik devletin, yani yönetici bürokrasinin kolektif çıkarlarını korumak oldu.

Daha önce de söylediğimiz gibi, bu rejimin kurucusu olan Kemalist bürokrasi kendini “devrimci” olarak gösterebilmek için, muhaliflerini ya irticacılık ya da bölücülükle suçlayarak tasfiye etmiştir. Böylece, muhalefet hareketlerine yol açan gerçek nedenler ve muhalefet hareketlerinin sosyo-politik nitelikleri hep kitlelerden gizlenmeye çalışılmıştır. Örneğin Cumhuriyetin ilk yıllarında, gerçekte ulusal demokratik taleplerle harekete geçen Kürt ulusal hareketi, dini motifler taşıdığı bahanesiyle irticaî bir hareket olarak lanse edilecekti Kemalist iktidar tarafından. Bu dönemde Büyük Millet Meclisi’nde M. Kemal’in tekelci, mutlakçı yönetim tarzına muhalefet eden Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası da aynı şekilde irticacılıkla ya da irticaa yardım etmekle suçlanıp tasfiye edilecekti. Hatta M. Kemal’in bizzat kendisinin bir “demokrasi gösterisi” olarak kurdurduğu Serbest Fırka bile irticacılıkla suçlanabilecekti iktidar tarafından. M. Kemal ve ekibi, kendi “devrimciliklerine” karine olarak, muhaliflerinin ya “bölücü” ya da “gerici” olduklarını ileri sürmüşlerdir her zaman.

Cumhuriyet kurulup ardından hilafet de kaldırılınca, Kemalist iktidarın yaptığı ilk iş, dine karşı açıkça tutum almak olmuştur. Bu dönemde din, toplumsal ve siyasal yaşamda görünür olmaktan mümkün mertebe uzaklaştırılarak “vicdanlara ve mabetlere” sıkıştırılacak, Kemalist “laiklik” anlayışı ise modernleşme/Batılılaşma sürecinin en önemli öğesi haline getirilecekti. Fakat bu Kemalist “laiklik” ilkesi, sanıldığı gibi “dinin devletten ayrılması” anlamına gelmiyordu, tam tersine, devletin dini tümüyle kendi denetimi altına alması ve ihtiyaç duyduğunda da kendi çıkarları doğrultusunda kullanması anlamına geliyordu.

Kemalist bürokrasinin bu dönemde yaptığı reformların bazıları, işte bu nevi şahsına münhasır “laiklik” ve “modernleşme” anlayışı temelinde yapılmış reformlardır. Örneğin, Şeyhülislamlığın kaldırılması ve yerine, dini otorite olarak bir devlet memurunun, yani Diyanet İşleri Başkanı’nın geçirilmesi, dini mahkemelerin ve medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, dini mevzuat yerine Batılı kanunların ikamesi (İsviçre Medeni Kanunu, İtalyan Ceza Kanunu vb.) gibi. Bunun yanı sıra, gene Batıya benzemek için tepeden inmeci bir şekilde yapılan reformlar da vardır. Örneğin, halkın fes giymesinin yasaklanması ve şapkanın milli başlık olarak halka zorla dayatılması; Batı giyiminin ve adabı muaşeretinin resmileştirilmesi; Latin alfabesinin ve Batılı ölçü birimlerinin kabulü; hafta tatilinin Cuma yerine Pazar gününe alınması; Hıristiyan takviminin kabulü; soyadı kanununun kabulü; alaturka müziğin yasaklanması, buna karşılık opera, bale ve çok sesli müziğin teşvik edilmesi ve tabii bir de Mustafa Kemal’in heykellerinin her yere dikilmesinin teşvik edilmesi! İşte “Atatürk Devrimleri” denen reformların belli başlıları bunlardır! Burada şu hatırlatmayı yapmadan da geçmeyelim: Bu “devrimler” içinde en kanlısı “Şapka Devrimi” olmuştur. Halka zorla şapka giydirebilmek için tam 70 kişiye idam cezası vermek zorunda kalmıştır Kemalist bürokrasinin “modern” cumhuriyet rejimi!

Tek adam-tek parti diktatörlüğü ya da aydın bürokrat despotizmi

Temmuz 1927’de İkinci Büyük Millet Meclisi dönemini tamamlamıştı ve Ağustosta yeni Meclis için seçimler yapılacaktı. Bu seçimlerle ilgili olarak M. Kemal vatandaşlara yayınladığı tamimde şunları söylüyordu: “1. TBMM azalığı için mebus namzetlerinin tümünü bilgilerinize sunuyorum. 2. Yeni devrede beraber çalışmayı münasip gördüğüm arkadaşlar bunlardır. 3. Bunları CHF adına bizzat kendim seçtim. 4. Bu mebus namzetlerinin hangilerinin, hangi vilayetlerin mebusu olacağını ileride yine kendi imzamla yayınlayacağım”.[1]

1 Eylül 1927’de çalışmalarına başlayan Üçüncü Büyük Millet Meclisi’ne Cumhuriyet Halk Fırkası 316 milletvekiliyle tek parti olarak girecekti. Burada ilginç olan, bu milletvekillerinin tümünün de M. Kemal tarafından belirlenmiş olmasıdır. Ekim 1927’de yapılan ve M. Kemal’in 36 saat süren ünlü Nutkunu okuduğu CHF Kongresi ise, adeta M. Kemal’in “Tek Adam”lığının tescil edildiği tarihi bir kongre olmuştur. Bu Kongrede açıkça ortaya çıkmıştır ki, M. Kemal ve yakın kadrosunun hedeflediği siyasal model kolektif bir liderliği değil, adeta mutlak yetkilerle donanmış tek adamın önderliği altında otoriter bir tek parti yönetimini esas almaktadır. Yani “tek şef-tek parti” modelidir bu. Tek şefin mutlak buyruklarını yerine getirmekle görevli bir siyasal partinin (CHF’nin) toplum üzerindeki tekelci siyasal hâkimiyeti bu modelin ruhunu oluşturmaktadır. Tek şefin ilan ettiği “ilkeleri” bütün millete kabul ettirmek bu partinin temel görevidir. Bu sayede Tek Şef’in milletle bütünleşmesi hatta “özdeşleşmesi” sağlanmış olacaktı! Böyle bir siyasal yapılanmada elbette ki çoğulcu demokrasiye, muhalefete, Tek Şef’in partisi dışında başka bir partiye yer de yoktur, ihtiyaç da! İktidar tekelini elinde bulunduran bürokratik oligarşiye (Kemalist bürokrasiye) göre, çoğulcu demokrasi, muhalefet hakkı, eleştiri özgürlüğü gibi şeyler toplumda “anarşi” yaratacağı ve Tek Şef ile millet arasına nifak sokacağı için elbette reddedilmelidir!

Bu siyasal düşünüş biçimi, Kemalist bürokrasinin savunduğu geleneksel devletçi ideolojinin despotik karakterini ortaya koymakla kalmıyor, aynı zamanda bu despotik ideolojinin hegemonyası altında biçimlenecek olan bir Cumhuriyetin de nasıl bir Cumhuriyet olacağına ışık tutuyordu. Büyük bir olasılıkla, bu rejim Tanzimat bürokrasisinin uyguladığı “aydın despotizmi” rejiminin bir versiyonu olmaktan öteye geçemeyecekti. Bir başka deyişle bu rejim, Osmanlı bürokrasisinin despotik devletçi geleneğinden köklü bir kopuş değil, bu geleneğin modern koşullarda bir devamı olacaktı yalnızca.

1930’lara gelindiğinde ise, M. Kemal’in partisinin (CHP’nin) ilan ettiği ve programına geçirdiği ilkeler (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, laiklik, devletçilik, devrimcilik) bu kez devletin de temel ilkeleri olarak kabul edilip Anayasa’ya yazılacaktı. Böylece Kemalizm devletin tek resmi ideolojisi olarak tescil edilmiş olurken, aynı zamanda “kutsal şef-parti-devlet” bütünleşmesi de tescil edilmiş oluyordu. Devletle özdeşleşen ve gücünü yalnızca devlet organlarından alan yönetici bürokrasinin bu otokratik ideolojisi (Kemalizm), devleti olduğu kadar toplum hayatını da yönlendiren ve belirleyen en üstün yasa katına yükseliyordu bir bakıma.

1930’larda CHP’nin otoriter ve totaliter yapısı daha da belirgin hale gelecekti. Bu gidişata önderlik eden gene “Tek Adam”dı kuşkusuz. M. Kemal 1936’da aldığı bir kararla CHP’ye yeni bir hüviyet kazandırıyordu. İçişleri Bakanları partinin genel idare kuruluna girecek ve aynı zamanda partinin genel sekreteri olacaklardı. Valiler bulundukları ilin aynı zamanda parti başkanlığını da yapacaklar ve parti genel müfettişleri ise bulundukları bölgelerde hem devlet işlerine bakacak, hem de partinin faaliyetlerini ve örgütlerini denetleyeceklerdi. Böylece, devlet idaresi ile parti idaresi bir anlamda birleştirilmiş, parti ile devlet iç içe geçmiş oluyordu.

Kemalist bürokrasinin “devletçiliği” ve “milli” burjuvazinin durumu

Kemalist iktidarın 1923-30 arasında uyguladığı liberal ekonomi politikası başarılı olamamış ve sonuçta birkaç yeni zengin yaratmanın dışında, arzulanan modern kapitalist gelişmeyi sağlayamamıştı. Aksine, uygulanan bu liberal ekonomi politikası sonucunda bir yanda sanayi ve tarımda üretim düşmüş, diğer yanda ise tüketim malları ithalatının sürekli artması nedeniyle dış ticaret açığı giderek büyümüştü. Bu başarısızlığın üstüne bir de 1929 dünya ekonomik krizinin yarattığı olumsuz koşullar binecekti. Bu ekonomik kriz koşullarında, orta ve küçük köylü üreticiler, tarım ihraç ürünleri fiyatlarının düşmesinden dolayı perişan vaziyetteydiler. Aynı şekilde, kentlerdeki işçi sınıfı ve küçük esnaf kesimi de yoksulluk ve sefalet sınırında yaşamaktaydı. Kemalist devletin himayesi altında beslenip palazlanan ve bir anlamda asalaklaşmış bulunan yerli burjuvazi ise, bu dönemde kendi kârlarını korumaktan başka bir şey düşünmüyordu. Bu koşullarda toplumsal huzursuzluk ve çalkantılar giderek artmakta, bürokratik oligarşinin tek parti diktatörlüğüne karşı için için kaynayan bir toplumsal muhalefet hareketi gelişmekteydi.

Bu durumda Kemalist iktidar, o güne kadar uygulamakta olduğu ekonomik politikasını değiştirmek ve yeni bir çıkış yolu aramak zorunda kalacaktı. Kemalist iktidarın beklediği kapitalist sanayileşme hamlesini özel teşebbüs (burjuvazi) gerçekleştiremeyince, bu durumda özel teşebbüsün ekonomik işlevlerini 1930’larda devlet üstlenmek zorunda kalacaktı. İşte Kemalizmin “devletçilik” diye adlandırılan o meşhur ilkesi, yani devlet kapitalizmi uygulaması da böyle gündeme gelmişti. Aslında devletin ekonomiye doğrudan müdahalesinin işlerlik kazanması, Türkiye’yi de içine alan dünya ekonomik krizinin yarattığı son derece olumsuz ekonomik koşulların bir sonucuydu. Kemalist iktidar (yani devlet) bu koşullar nedeniyle 1930’ların başından itibaren ulusal ekonomik hayata doğrudan müdahalede bulunup, ona çekidüzen vermek zorunda kalmıştır. Fakat bürokrasinin ekonomik hayata müdahaleciliği ve devletin doğrudan kapitalist ekonomik faaliyetlere iştiraki, dünya ekonomik krizinin yarattığı konjonktürle sınırlı, geçici bir olay olmayacaktır. Tam tersine, asıl amacı ulusal kapitalizme altyapı oluşturmak ve burjuvaziye kaynak aktarmak olan devletin ekonomiye bu bürokratik müdahalesi, ta günümüze kadar uzanan bir süreklilik kazanacaktır.

Bu perspektifle işe girişen Kemalist hükümet, 1932 yılında Devlet Sanayi Ofisi’ni kurarak, devletin ulusal ekonomiyi düzenlemedeki yükümlülüğünü resmi hale getirmişti. Devletin karma sermayeli işletmeler üzerindeki denetimini sağlamak amacıyla kurulan bu Devlet Sanayi Ofisi, devletin payının olduğu tüm işletmelerde yönetimi kendi üzerine alıyordu. Ayrıca sanayi alanında yeni kamu işletmeleri kurma yetkisi de bu örgütün olacaktı. Bu dönemde ilk beş yıllık plan hazırlanacak, bazı yabancı şirketler millileştirilecek, Sümerbank, Etibank ve Madencilik Bankası gibi devlet bankaları sanayi alanında (örneğin tekstil, şeker, kâğıt ve madencilik sanayiinde) doğrudan yatırımlar yapacaklardı. Ayrıca bu dönemde liman ve yol inşaatına ve demiryolları yapımına da hız verilecekti. Bunun yanı sıra devlet, dış ticareti de sıkı bir şekilde denetim altına alarak döviz kontrol sistemi getirecekti. Ancak tüm bu devlet yatırımlarına rağmen, kurulan sanayi gene de yetersiz ve zayıf kalacaktı. Nitekim 1938 yılında yapılan sanayi sayımına göre, ülkedeki sanayi kuruluşlarının yüzde 90’ı, fabrika denilemeyecek derme çatma tesislerden oluşuyordu hâlâ.

Ulusal kapitalist ekonomiyi düzenlemede devletin rolünün böylesine ağırlık kazanması, bürokrasinin burjuva iktidar bloğu içindeki ağırlığını ve siyasetteki belirleyici rolünü daha da artıracaktı kuşkusuz. Bu durumda asıl gücünü devlet iktidarını kullanmaktan alan Kemalist bürokrasi, ideolojik argümanları arasına şimdi “devrimcilik” ve “devletçilik” argümanını da ilave edecek ve böylece resmi bir “devlet ideolojisi” inşa etmiş olacaktı. Kemalizm olarak adlandırılan bu resmi devlet ideolojisine göre, “Cumhuriyeti kuran ve yöneten asker-sivil aydın bürokrat kadrolar anti-emperyalist, milliyetçi, ilerici, devrimci, halkçı bir toplumsal-siyasal gücü temsil etmekteydiler ve de her zaman öyle kalacaklardı!” Aslında bu ideolojik söylem, Kemalist bürokrasinin kapitalist sömürü düzeniyle ve burjuvaziyle olan içsel bağını gizliyor ve onun gerçek sınıf doğasının açığa çıkmasını engelliyordu. Bu durumda Kemalist bürokrasi adeta “sınıflar üstü” bir varlıkmış gibi lanse ediyordu kendini topluma.

Geçmişte pek çok solcunun, sosyalistin ve komünistin de bu ideolojik manipülasyonun etkisi altında kaldığı ve Kemalizme soldan destek verdiği bilinen bir gerçekliktir. Örneğin 1930’lu yılların başlarında Kadro adlı bir derginin çevresinde kümelenen aydınlar arasında Şevket Süreyya Aydemir ve Vedat Nedim Tör gibi eski TKP yöneticileri de bulunuyordu. Kemalizmi soldan destekleyen bu Kadrocu yazarlar, CHP iktidarının 1930’larda uygulamaya başladığı “devletçilik” programını, “sosyalist de kapitalist de olmayan (!)” yeni bir ulusal kalkınma modeli olarak değerlendiriyor ve bunun teorisini yapmaya çalışıyorlardı. Bu aydınlara göre, Türkiye gibi ulusal bağımsızlığına yeni kavuşan ülkelerde kapitalist bir sınıfın bulunmayışı sanayileşmeyi engelliyordu. Dolayısıyla bu sanayileşme görevini devletin üstlenmesi gerekiyordu. Bu görevi üstlenen devletin başında ise, “yüksek tekniği elinde bulunduran ve bunu toplum yararına işleten, yani toplumun bütünü ve ileri menfaatleri hesabına çalışan, teşkilatçılar ve idareciler” bulunmalıydı. Herkesin mutluluğu için çalışacak bu “sınıflar üstü” aydın yöneticiler sayesinde, “ülkede birbirine karşıt sosyal sınıfların, dolayısıyla da sınıf mücadelesinin doğması engellenecek” ve sonunda “imtiyazsız sınıfsız kaynaşmış bir kitle” yaratılmış olacaktı![2]

Kemalizme soldan destek veren milliyetçi-solcu aydınların savunduğu bu teori, aslında 18. yüzyıl Avrupa’sında ortaya çıkan ve “aydın despotizmi” olarak bilinen teorinin hemen hemen aynısıdır. Avrupa’da aydınlanma çağında devletin, halkın iyiliğini düşünen otoriter bir hükümdarca aydınların ortaya attıkları siyasal kuramlara göre yönetilmesini anlatan bir kavramdır “aydın despotizmi”. “Aydın despotizminin esaslarını uygulayan ilk hükümdar Prusya kralı II. Friedrich’tir. Burjuvazinin gelişmemiş olduğu bazı ülkelerde de aydın despotizmi eğilimleri öne çıkmıştır.”[3] İşte bizde de Kadrocu aydınların ortaya attığı görüşler, bu “aydın despotizmi” eğilimini yansıtmaktaydı. Eğer devlet, halkın iyiliğini düşünen otoriter bir önder (M. Kemal) tarafından, Kadrocu aydınların ortaya attıkları siyasal teorilere göre yönetilirse her şey çok güzel olacaktı!

Ve gene bu Kadrocu aydınlara göre, eğer Kemalist ulusal kurtuluş devrimi aydın-teknokrat kadroların otoriter yönetimi altında kararlılıkla sürdürülürse ve devletçi bir ekonomi politikası uygulanırsa, Türkiye’de “kendine özgü” yeni bir sosyo-ekonomik model inşa edilmiş olacaktı. Bu model, kapitalizmden de sosyalizmden de farklı bir model idi! Kemalist devrimin açtığı bu “yeni yol”un, tüm sömürge ve yarı-sömürge ulusların kurtuluş mücadelesine de esin kaynağı olacağını belirten Kadrocular, bağımsızlığına kavuşan yeni ulus-devletlerin kalkınmasına Kemalist devletçiliğin örnek olacağını iddia ettiler.

Oysa Kadrocuların “yeni yol” ya da “üçüncü yol” diye sundukları model, aslında devlet eliyle kapitalist toplum inşa etmekten başka bir anlama gelmiyordu. Türkiye’de emekçi halktan koparılıp alınan birikimler, devlet eliyle özel teşebbüse, yani burjuvalara aktarılıyor ve böylece gelecekteki özel kapitalist girişimciliğin temelleri döşeniyordu. Yani “devletçilik” denen şey, özel kapitalist yatırımların ön hazırlığının yapıldığı ve bu amaçla işçi sınıfının en yoğun sömürüye maruz bırakıldığı devlet kapitalizmi uygulamasından başka bir şey değildi.

Sol Kemalist aydınların iddialarının aksine, 1930’larda başlayan devlet kapitalizmi uygulaması Türkiye’de “sınıfsız imtiyazsız kaynaşmış bir kitle” yaratmadığı gibi, sınıflar arasında var olan uçurumları daha da derinleştirmiştir. Sözümona “kapitalist olmayan yol” olarak övülen bu sistemde burjuvalar, büyük toprak sahipleri ve düzenin bekçisi konumundaki imtiyazlı bürokratlar, devletin koruyucu kanatları altında her geçen gün daha da zenginleşirken, diğer yanda burjuva devletin baskısı altında bunalan ve düzenin egemenleri tarafından hakları gasp edilen işçi-köylü emekçi kitleler her geçen gün daha da yoksullaşmışlardır. Bir yanda imtiyazlıların ve zenginlerin artan refahı, diğer yanda ise yoksul emekçi kitlelerin artan sefaleti! İşte yoksul üçüncü dünya ülkelerinin kalkınmasına “model” olma iddiasındaki Kemalist devletçiliğin özeti budur!


[1] akt.: Melih Pekdemir, Kemalistler Ülkesinde Cumhuriyet ve Diktatörlük, c.2, Su Yay., s.117

[2] Alıntılar: Şevket Süreyya Aydemir, İnkılâp ve Kadro, 2. baskı, 1968

[3] Ana Britannica