Navigation

Kapitalistler Kurtarılıyor, İşçiler İşsizlik ve Açlığa İtiliyor

Ekonomik kriz her geçen gün etki alanını yaygınlaştırıp daha da derinleşirken, burjuva medya günün 24 saati, borsadaki düşüşten, doların fırlamasından, yüz milyarlarca dolarlık kurtarma paketlerinden söz ederek krizin vurduğu tekeller için sızlanıyor. Bankalar patır patır batıyormuş, otomobil tekelleri çok zor durumdaymış, bunları kurtarmak için devlet elini taşın altına sokmalıymış! Devlet elini taşın altına soksun derken, emekçilerin ödediği vergilerin sermayeye peşkeş çekilmesinden söz ediyorlar. “Kâr bizim kârımız” diyen patronlar sınıfı, iş zarara gelince toplumsallıktan, devletten, korumacılıktan söz etmeye başlıyor.

Peki ya işçiler, emekçiler? Onların zararlarını kim karşılayacak? Patronunu korumak için seferber olup oluk oluk para akıtan devlet, işsiz kalan işçiyi de koruyor mu? Bankaların borçlarını üstlenen devlet, aldığı üç kuruş ücretle yaşaması olanaksız olduğu için borç batağına saplanan işçinin borçlarını da üstleniyor mu? Hayır, çünkü düzen sermayenin düzeni, devlet sermayenin devleti.

Tekeller, ekonomik kriz yüzünden kâr beklentileri düştüğü için ağlaşırlarken, on binlerce işçiyi işten atma planlarını en ufak bir iç sıkıntısı duymaksızın ilan ediyorlar. Kâr beklentisini %3,5’ten 1,3’e (her iki rakam da milyar dolarlara karşılık geliyor) indirdiğini açıklayan Peugeot, Fransa’daki fabrikalarından bazılarını kapatacağını ve Türkiye ya da Polonya’da yeni bir fabrika kurabileceğini dile getiriyor. Yani, binlerce Fransız işçisi sokağa atılırken, fabrikalar emeğin çok daha ucuz olduğu ülkelere kaydırılacak. Volkswagen, 25 bin geçici ve sözleşmeli işçiyi çıkarma planları yaparken, Renault ve Ford’da da binlerce işçi işten atılıyor.

Burjuvazi krizin herkesi vurduğundan dem vurarak, işçilere kaderinize razı olun diyor. Ama aynı kriz patronları kârlarından zarar etmeye sürüklerken işçileri açlığa mahkûm ediyor. Onlar örneğin Daimler- Mercedes gibi 7 milyar dolar kâr etmek yerine 6 milyar dolar kârla yetinmek zorunda kalırken, milyonlarca işçi için asgari ücret bile bir lüks haline geliyor.

Türkiye’de de patronlar kriz sopasına sarılıyorlar. Metal sanayiinde 100 binden fazla işçiyi ilgilendiren ve MESS’le yürütülen grup toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde uyuşmazlığa gidilirken, patronların imdadına ekonomik kriz yetişti. %4’lük komik ücret artışı önerileri, fazla mesai ücretlerinin düşürülmesi, ikramiye gün sayısının azaltılması, esnek çalışmanın dayatılması karşısında greve çıkmaya hazırlanan on binlerce işçi, şimdi de kriz sopası gösterilerek işsiz kalmakla tehdit ediliyor.

Çok sayıda fabrikada daha şimdiden ücretli ve ücretsiz zorunlu izin uygulamaları başladı, vardiya sayıları düşürüldü, işten atmalar hız kazandı. Renault, Ford, Toyota gibi otomobil fabrikalarında üretime belirli sürelerle ara verilirken işçiler zorunlu izne çıkarılmaya başlandı. Sadece Ford’da yılbaşından bu yana binden fazla işçinin işine son verildi. Otomobil tekellerinin izlediği üretimi düşürme politikası, otomotiv yan sanayiini de vuruyor. Ücretsiz izinler, işten çıkarmalar, tazminatların ödenmemesi, sıfır zamla çalışmanın dayatılması gibi durumlar tüm sektörde alabildiğine yaygınlaşıyor. Geçtiğimiz yıl patronların siparişler birikti diyerek dayattıkları zorunlu fazla mesailerden yaka silken işçiler, şimdi vardiya sayılarının üçten ikiye hatta bire inmesiyle ve işsizlikle yüz yüzeler. Ücretlerin düşüklüğünü fazla mesai ücretleriyle telafi edebilmek için günde 12 saat, haftada 7 gün çalışmaya boyun eğen işçiler, şimdi de “işler kesildi” denerek kapı önüne konuluyorlar. Ekonominin büyüme dönemlerinde siparişleri yetiştirmek için ölümüne çalıştırılan işçiler, kriz dönemlerinde stoklar birikince sokağa fırlatılıyorlar. Kapitalizmin plansız ve anarşik doğası, işçiyi ya aşırı çalışmaktan ya da işsiz bırakılarak aç kalmaktan ölümle burun buruna getiriyor.

Krizden dolayı zarar ettiklerini söyleyen patronlar, işçilerden fedakârlık istiyorlar ve onları en kötü şartlarda çalışmaya boyun eğmeye zorluyorlar. Ama aynı patronlar, muhasebe kayıtlarını işçilerden bir sır gibi saklıyorlar. Oysa işçilerden fedakârlık isteyenler önce muhasebe defterlerini işçilere açarak işe başlamalıdırlar. Açsınlar ki bizim için krizin ne anlama geldiğiyle onlar için ne anlama geldiğini açıkça öğrenelim; havsalamıza sığmayan kârlarından bir parça olsun zarar etmemek için gözlerini kırpmadan bizi nasıl da sokağa fırlattıklarını açık açık görelim.

İşler yoğunlaşınca fazla mesailerde posamızı çıkaranlar, işler kesilince bizi kapının önüne koyma özgürlüğüne sahip olmamalıdırlar. Onların açgözlülüğünün neden olduğu bu krizin faturasını bize ödettirmek isteyenlere yanıtımız net olmalıdır. İş saatleri düşürülmeli, işçilerin kayıpları İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanmalı, patronların işçi çıkarma özgürlükleri ellerinden alınmalıdır. Ücretsiz izinlere son verilmeli, üretime ara verildiği takdirde işçilerin ücreti çalışıyormuş gibi ödenmelidir.

Devlete, batık bankaları, iflas eden şirketleri kurtarmak için bizim vergilerimizi sermaye gruplarına peşkeş çekme hakkı tanınmamalıdır. Devlet, bu krizin sorumlusu olan burjuvaları değil onun mağduru olan ve borç batağı içinde yüzen işçi-emekçileri kurtarmalı, onların iflasının önüne geçmek için her türlü önlemi almalıdır. Bankalardaki mevduatlara sınırsız garanti getirebilecek kadar zengin olan bu devlet, öncelikle işçilerin-emekçilerin ödenemez duruma gelen kredi kartı borçlarını silmeli, doğalgaz, elektrik ve su faturalarını sıfırlamalıdır. Asgari ücret tamamen vergi dışı bırakılmalı, vergiyi zengine yükleyen bir kademeli vergilendirme sistemine geçilmelidir.

Bunun yanı sıra, yapılan tüm zamlar geri alınmalı, ev kiraları dondurulmalı, işçilerin-emekçilerin barınma hakkı devlet tarafından güvence altına alınmalıdır. Eğitim, sağlık ve ulaşım tümüyle ücretsiz olmalıdır. Kamu hizmetlerinin yaygın bir biçimde örgütlenmesi talebi, işsizliğe karşı mücadele açısından da son derece yakıcı bir taleptir.

İşçiler tüm bu talepleri ancak örgütlü bir mücadeleyle savunabilirler ve kendilerini yıkımdan ancak bu sayede koruyabilirler. Bu mücadelenin başarıya ulaşabilmesi için, sendikalı olsun olmasın her fabrikada derhal işyeri komitelerinin oluşturulması ve bunlar arasında organik bir birliğin kurulması gerekiyor. Sendikalı işçiler, patronların bindirdiği basınç karşısında geri adımlar atan, işçileri boyun eğmeye zorlayan ve dolayısıyla onların işsizliğe, açlığa sürüklenmesine göz yuman sendika bürokrasisinin karşısına da örgütlü güçleriyle dikilmek zorundalar.

Egemen sınıf ve temsilcileri elbette bu taleplerin “gerçekçi olmadığını” söyleyeceklerdir. Hatta iflasa sürüklenen küçük kapitalistlerden hesap defterlerini gösterip kendini acındıranlar da olabilecektir. Ancak işçiler bu tür savunmalara prim vermemelidirler. İşçilerin talepleri sonuna kadar meşrudur.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:44, Kasım 2008