Yunanistan’da Syriza Oyalamacasına Devam



Yunan halkı 20 Eylülde bu yıl üçüncü kez sandığa gitti. Ocak ayında gerçekleştirilen genel seçimler sonucunda iktidara gelen Syriza hükümeti, Troyka’nın dayattığı ağır kesinti programı karşısında yükselen halk tepkisini bastırmak ve kendini kurtarmak için 5 Temmuzda referanduma gitmişti. Bu referandumdan %60’ı aşan bir oranda “hayır” oyu çıkmasına rağmen, Syriza AB’li emperyalistlerin baskıları karşısında geri adım atarak, çok daha ağır koşullardaki dayatmaları, sağcı Yeni Demokrasi Partisinin de desteğiyle parlamentoda onaylattı. Ancak bu esnada Syriza içinde bir yarılma meydana geldi ve daha solda duran 25 milletvekili bu saldırı paketine onay vermediği gibi Syriza’dan da istifa etti. Bunun üzerine Çipras erken seçime giderek güven tazelemeye karar verdi. 20 Eylülde yapılan erken seçimlerde aslında Çipras beklediğinin fazlasını aldı ve Ocak seçimlerine benzer bir tabloyla birinci parti olarak, yine daha önceki ortağı ANEL’le bir koalisyon hükümeti kurdu.

Seçim sonuçlarına bakınca, aslında partilerin oy oranlarında bir önceki seçime göre fazlaca bir değişiklik olmadığını görüyoruz.

Syriza’nın oy oranı %36,3’ten 35,5’e düşerken, milletvekili sayısı 149’dan 145’e inmiş bulunuyor.

Onu takip eden Yeni Demokrasi Partisinin oy oranı %27,8’den 28,1’e çıkarken, milletvekili sayısı 76’dan 75’e inmiş durumda.

Üçüncü parti olan faşist Altın Şafak’ın ise oy oranını %6,3’den 7’ye, milletvekili sayısını ise 17’den 18’e çıkardığı görülüyor.

Komünist Parti seçmen sayısını biraz arttırmakla birlikte %5,5’luk oy oranında ve 15 milletvekilinde bir değişiklik bulunmuyor.

Syriza’nın küçük koalisyon ortağı sağcı ANEL’in (Bağımsız Yunanlar) ise milletvekili sayısı 13’ten 10’a düşmüş durumda.

Bu seçimin dikkat çekici yanlarından biri de, Syriza’dan kopan sol kanadın kurduğu Halk Birliği (Laiki Enotita) partisinin, beklentilerin çok altında kalarak aldığı %2,8’lik oy oranıyla %3’lük barajı bile geçememesidir. Bu partinin Syriza’yı Troyka’nın dayatmalarına boyun eğmekle suçlamasına ve ondan daha sol bir programla ortaya çıkmasına karşın rağbet görmemesinin temel nedeni kuşkusuz sözlerinin ve tutumlarının güvenilir bulunmaması olmuştur. Syriza hükümeti içinde yer alan, Troyka’yla görüşmelere katılan ya da onay veren bakanların, milletvekillerinin ve üst düzey parti yöneticilerinin, aylarca sessiz kalıp iş işten geçtikten sonra itiraz yükseltmiş olmaları bu güvensizliğin ana nedenidir. Bu tutumlarıyla Çipras’tan kategorik bir farkları olmadığını pratikte ortaya koyanlar halk nezdinde bir alternatif olarak inandırıcılık kazanamamışlardır.

Bu partiye dair söylenebileceklerden biri de, radikal pozlu sol söylemine rağmen, programının da ortaya koyduğu üzere, reformizm kulvarının dışına çıkmayan bir düzen partisi oluşudur. Dış borçların “bir kısmının” ödenmemesi, ulusal para birimine geri dönülmesi, bankacılık sisteminin devletleştirilmesi gibi hususlar devletçi solculara “devrimci adımlar” gibi gelse de, Halk Birliği’nin programında yer alan bu düzen içi adımlar tümüyle, rayından çıkan kapitalist ekonomiyi tekrar rayına oturtmayı hedeflemektedir.

Son olarak şunu da belirtelim ki, Syriza’dan umudu kesen reformistler bu kez aynı yanılsamaları Halk Birliği için beslemekte ve emekçi kitleleri de bu yanılsamalara sürüklemeye çalışmaktadırlar. Bu iflah olmaz küçük-burjuva sollar, aslında çoktandır devrime, sosyalizme ve işçi sınıfının devrimci potansiyeline yönelik tüm inançlarını yitiren düzen unsurlarına dönüşmüşlerdir. Onlara bırakılırsa, Syriza gider, Halk Birliği gelir, o gider yerine başka bir umut kaynağı yaratılır ve devrimci dalga söndürülerek işçi sınıfı sittin sene kapitalizmin cenderesine hapsedilir.

Nihayetinde bu seçimler de, ekonomik krizin faturasının kendisine kesilmesinden son derece rahatsız olan ve bunu son beş yıl içinde gerçekleştirdiği çok sayıda genel grevle ve zaman zaman isyana varan tepkileriyle dile getiren Yunan işçi sınıfını sandıkla kandırma çabalarının bir yenisi olmuştur. Aslına bakılırsa, seçimlere katılım oranında yansımasını bulan pasif boykot durumu, işçi ve emekçilerin ezici çoğunluğunun da bunun bir oyun olduğunun farkında olduklarını göstermektedir. Nitekim, 9,8 milyon seçmenin sadece 5,5 milyonunun sandık başına gittiği bu seçimler, 1974’te askeri faşist rejimin çöküşünden bu yana görülen en düşük katılıma sahne olmuştur. Bir önceki seçimde katılım oranı %63 iken, bu seçimde %56’ya düşmüştür. Dolayısıyla geçersiz oylar da düşüldüğünde, Syriza gerçekte %54’ün %35,5’inin, yani toplam seçmenlerin sadece %19’unun oyunu almıştır.

Seçimde oy kullanmanın anayasal bir zorunluluk olduğu Yunanistan’da, halkın büyük bir çoğunluğunun siyasi partilere ilişkin ortak kanısı aslında tek bir cümlede özetleniyor: “Hepsi birbirinin aynı!” Seçimlerden hiçbir olumlu beklentiye sahip olmayan geniş emekçi kitlelerin pasif boykotta somutlanan bu kanılarının, devrimci bir ruh halinden uzaklık koşullarında, derin bir umutsuzluğu da beraberinde taşıdığı görülüyor. Kamuoyu araştırma şirketlerinin Syriza ile Yeni Demokrasi Partisinin başabaş yarıştıkları yönündeki yanıltıcı anket sonuçları bir yana, seçim öncesine ilişkin sağlıklı saha çalışmaları ve gözlemler de aslında bu olguya işaret ediyordu ve bu nedenle sonuçlar kimse için pek de şaşırtıcı olmadı.

PASOK’laşan Syriza’nın girdiği yolun sonu bellidir. Tam da bu yüzden, AB’li emperyalistler Syriza’nın yeniden iktidara gelmesine pek memnun olmuşlardır. “Syriza kaldığı yerden, daha cesur adımlarla devam etmeli” türünden açıklamalar, “mız çıkaranlardan” arındırılmış bir Syriza hükümetinin burjuvazide yarattığı sevinci göstermektedir. Ama elbette bunun geçici bir sevinç olduğu bujuvazi tarafından da bilinmektedir.

155 milletvekiline dayanan Syriza-ANEL hükümeti, 300 üyeden oluşan Yunan parlamentosunda son derece zayıf bir temele oturmaktadır. Buna rağmen önünde, Troyka’yla imzaladığı anlaşmanın maddeleri gereği, özelleştirmeleri hızlandırmak, kamu harcamalarını daha da kısmak, emeklilik yaşını yükseltmek, ücretleri düşürmek ve vergileri arttırmak gibi ağır bir saldırı programı bulunmaktadır. Troyka’nın vadettiği yeni borç paketinin devreye girmesi için, söz konusu dayatmaların tümünün eksiksiz yerine getirilmesi gerekiyor. Bunun işçi ve emekçiler için yoksulluğun katlanarak artması, tepkilerin de patlamalı şekilde yükselmesi anlamına geldiği çok açıktır. Buna bir de tâli görünen ama Yunanistan gibi küçük bir ülke için devasa bir sorun haline gelen mülteci krizini eklemek gerekiyor. Tüm bunlar Syriza’nın yeni iktidar dönemininin “istikrar” getirmesi bir yana, hiç de uzun sürmeyeceğini daha baştan göstermektedir.

Syriza’nın bu yıl başında iktidara gelişinin ardından köpürtülen yanılsamalar, seçim sonuçlarından da görüldüğü üzere kısa sürede yerini büyük bir hayal kırıklığına ve umutsuzluğa bırakmıştır. O günlerde reformistler tüm dünyada sevinç çığlıkları atarlarken, biz gerçekleri dile getirerek işçi sınıfını uyarıyor ve asıl eksikliğe dikkat çekiyorduk. Bu hususlar bugün de aynı yakıcılıkla geçerliliğini koruyor:

“Gerçek şu ki, Syriza, umut da değildir, emekçi kitlelerin en acil sorunlarına bir çözüm de sunamaz. O, emekçi kitlelerin umutlarıyla oynamanın, emekçi kitlelere hayaller pompalayıp onları düzene bağlamanın adıdır. Yarınki büyük hayal kırıklıklarının bugünkü sorumlusudur. Ve bu durum, Yunanistan’da çok tehlikeli olabilecek gelişmelere işaret etmektedir. Yunanistan son derece derin bir ekonomik-toplumsal ve siyasal krizle sarsılmaktadır. Böylesi derin kriz anlarında kitlelerin hayalleriyle oynamanın bedeli de çok ağırdır. … Düzen içi solu temsil eden Syriza’nın, savunduğu program ve yöntemlerle, Yunan emekçilerinin ve gençliğinin beklentilerini karşılaması mümkün değildir. Vaatleriyle kapitalizmin gerçekliği arasında sıkışacak olan Syriza’nın, Yunan burjuvazisinin ve emperyalist burjuvazinin dikte ettiği yönde davranacağını öngörmek için kahin olmak gerekmiyor. … Yunanistan’daki siyasi kriz bu seçimlerle bir ölçüde yumuşamak şöyle dursun, potansiyel olarak daha da patlamalı bir hale gelmiştir. Büyük umutlarla pompalanan hayalleri hızla yıkıldığında, kitleler eğer geri çekilmezlerse, devrim ile karşı-devrim saflarında kutuplaşacaklardır. Bu kutuplaşmanın karşı-devrim saflarına önderlik edecek tarafları (Altın Şafak vb.) örgütlü olarak siyaset sahnesindedir, ancak devrim saflarına önderlik edebilecek kabiliyette olduğunu ispatlamış bir siyasi özne henüz ortada yoktur.” (Oktay Baran, Syriza’ya Bağlanan Boş Umutlar, 2 Şubat 2015)