Navigation

Kürt Sorunundan Kaçış Yok!

Referandum sürecinin ardından Kürt sorunu yine tüm ağırlığıyla gündemdeki yerini almış durumda. Bir yandan Hakkâri’deki provokatif saldırı, diğer yandan Avrupa’dan gelen ve hem Kürt hareketinin temsilcileriyle hem hükümet yetkilileriyle görüşen Ahtisaari gibi bu tür sorunlardaki arabuluculuk uzmanı şahsiyetler, ateşkesin uzatılması, hatta gerillaların sınır ötesine çekilmeye başladığına dair haberler, dört bir koldan yürüyen görüşmeler, ziyaretler, vb. Kısacası baş döndürücü bir trafik yaşanıyor.

Bu gelişmeler ve medyada yer alan haber ve değerlendirmeler ışığında devlet ile Kürt ulusal hareketi arasında çeşitli düzeylerde yürüyen yeni bir görüşme sürecinin başladığı ya da hız kazandığı söylenebilir. Bir yandan hükümet bakanlar düzeyinde BDP ile görüşürken, diğer yandan da İmralı’da Öcalan’la görüşmelerin sürdüğü haberi basına yansıyor. Bu görüşmelerin yanı sıra başka kanallardan da PKK ile gizli görüşmelerin yapıldığına dair bilgiler basında yer alıyor. Tüm bu gelişmelerin birbiriyle bağlantılı olduğu açıktır, aksi düşünülemez. Barındırdığı tüm çelişkilerle birlikte yeni bir sürecin başladığı anlaşılıyor.

Kürt sorunu bağlamında yeni bir sürecin başlatılması beklenmedik bir gelişme değildir. Zira hem iç ve dış güç dengeleri hem de bunun temel bir parçası olarak Kürt hareketinin ulaştığı güç ve etkinlik düzeyi bunu kendiliğinden dayatmaktaydı. “Demokratik özerklik” talebinin cisimleştirilmesi yolunda Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK) etkinleştirilmesi ve hızlı bir biçimde meşru bir ulusal meclis olma yolunda gelişmeye başlaması, referandumda izlenen zorlu boykot taktiğinin Kürt illerinde başarıyla sonuçlandırılması ve demokratik özerklikle bağlantılı bir eylem olarak okul boykotunun uygulanması vb., tüm bunlar Kürt hareketinin daha da güçlendiğini açıkça gösteren gelişmelerdi.

Ancak referandum öncesine kadar hükümetin planının bu işi seçimler sonrasına ertelemek olduğu da görülebiliyordu. Ne var ki referandumdan kuvvetli bir “evet” sonucunun çıkması ve bunun MHP’nin referandumda tümüyle şovenist bir propaganda yürütmesine rağmen gerçekleşmesi, hem de MHP’nin geleneksel olarak baskın olduğu birçok yerde oyların “evet” yönünde çıkması, hükümet için görece elverişli bir konjonktür doğurmuştur.

MHP yürüttüğü koyu şovenist propagandadan beklediği sonucu alamamış ve referandumda ciddi bir yenilgi tatmıştır. Buna, Kürt kelimesini bir kez olsun ağzına dahi almış olmamasına rağmen Kılıçdaroğlu’nun en azından şimdiye kadar Baykal tarzı bir yoğunlukla şovenist propagandaya yönelmemiş olmasını da ekleyelim. Bu durumun Kürt sorunu bağlamında bazı sonuçları olabileceğine zaten burjuva yorumcular bile işaret etmiştir.

Böylece gelinen noktada, geçen yıl başlatılmış olan, ama Habur sınır kapısında yaşanan sevinç gösterilerinin bahane edilmesiyle akamete uğratılan “açılım” sürecinin bir biçimde yeniden ayağa kaldırılmaya çalışıldığını söylemek yanlış olmaz. “Açılım” sürecinin başlatıldığının ilan edildiği günlerde konuya ilişkin yaptığımız değerlendirmede hükümetin iç ve dış konjonktürün zorlamasıyla Kürt sorununda Türkiye’de 20 yıldır ağır aksak çalışan sarkacı bir kez daha “çözüm” yönüne çevirmeye yöneldiğinden söz etmiştik. Özal’dan beri 20 yıldır fırsat bulundukça gündeme getirilmeye çalışılan bu tür girişimlerin genel özünü şu şekilde ortaya koymuştuk: “Düzen cephesi içinde en azından bir kesimin, dünyanın başka yerlerindeki ulusal/silahlı hareketler örneklerinde yaşananlara benzer bir süreç başlatma denemesi yapmak istediği açıktır. Nasıl Filistin’de FKÖ ile ve İrlanda’da da IRA ile görüşmeler yapılmak suretiyle, karşılıklı verilen hak ve ödünlerle buralardaki sorunlar yeni bir mecraya sokulmuş ve sonunda bu hareketler ehlileştirilerek yeni bir konuma gelmişlerse, Kürt sorununda da kaba hatlarıyla benzer bir şey istenmektedir.” (Kürt Sorununda “Açılım” Sancısı, MT, Eylül 2009)

Ancak daha önceki safhalarda olduğu gibi bugün gelinen nokta da ciddi çelişkiler barındırmaktadır. Geçen yılki “açılım” sürecinin akamete uğramasına yol açan çelişkiler temelde bugün de işlemektedir. Bir kere, burjuvazinin statükocu kanadı darbeler almış ve geçmişe göre zayıflamış olmakla birlikte, etkisizleşmiş değildir, hâlâ elinde ciddi bir güç barındırmaktadır. Gerek referandumun hemen öncesinde gerekse sonrasında gerçekleştirdikleri kanlı saldırı ve provokasyonlarla bunu bir kez daha göstermişlerdir. Diğer taraftan hükümetin kendisi hâlâ kuyruğu havada tutmakta, Kürt ulusal hareketiyle her düzeyde görüşmeler yaparken, diğer yandan her gün yeni kırmızı çizgiler ilan etmekte, “şu olmaz, bu olmaz” demekte, Kürt halkını aşağılayıcı şoven söylemden geri durmamaktadır.

Ayrıca ABD ve Irak Kürdistanı yönetimiyle içeriği bilinmeyen gizli görüşmeler yürüterek PKK’yi tasfiyeye yönelik girişimlerde bulunmaktadır. Bunlardan bir sonuç çıkıp çıkmayacağı ayrı bir konudur elbette. Öte yandan AKP hükümetiyle ABD ve İsrail arasında son dönemde ilişkilerin soğuması ve pürüzlerin çıkması nedeniyle süreç bu açıdan da karmaşık yönler barındırmaktadır.

Bunların yanı sıra, her ne kadar referandum sonrası hükümet açısından görece elverişli bir ortam doğduysa da, bu ortamın sınırları olduğu da muhakkaktır. O nedenle ciddi anlamda bir adım atılacaksa bile bunun seçimlerden önce yapılması ihtimalinin zayıf olduğunu görmek gerekiyor. Hükümet her zamanki korkaklığıyla seçim sürecinde aleyhine kullanılabilir diye adım atmaktan kaçıp, bir oyalama taktiği güdebilir. Ancak diğer taraftan Kürt halkının ve Kürt hareketinin böylesi bir oyalamaya daha ne kadar tahammül göstereceği ayrı bir sorudur.

Bu noktada şovenizmin tüm belirti ve görünümlerine karşı mücadele sorunu büyük bir önem taşımaktadır. Şovenizme darbe indirilmeden, yıllardır yürütülen propagandayla halkta yaratılan önyargıları kırmaya çalışmadan atılacak adımlar derme çatma adımlar olmaya mahkûmdur.

Bugün daha işin başında “anadilde eğitim olmaz”, “tek resmi dil Türkçedir”, “üniter devlete dokundurmayız” gibi pespaye şoven iddialar, başta başbakan olmak üzere hükümet sözcülerinin ağzından eksik olmuyor. Oysa resmi dil (ya da tek resmi dil) ya da üniter devlet değişmez tanrı kelamı değildir. Yeryüzünde birçok ülkede, ulusal ya da yerel düzeyde geçerli birden fazla resmi dil vardır, hatta bazı ülkelerde bir resmi dil bile yoktur. Yine yeryüzünde birçok ülkede federatif yapılar söz konusudur, ya da üniter yapı söz konusu olsa bile geniş özerkliğe sahip yerel birimler mevcuttur. Başkanlık sistemi gibi çok ciddi ölçekli siyasal sistem değişikliklerini bile tartışmaya gelince pek hevesli olan ve “her şey tartışılmalı” diyen hükümet ve egemen sınıf çevrelerinin, iş federasyon, özerklik, anadilde eğitim gibi konulara geldiğinde bunları hâlâ tabu gibi sunmaya çalışmaları kaba bir ikiyüzlülüktür.

Ulusal sorun bağlamında şovenizme karşı mücadelenin olmazsa olmazı hiç şüphesiz Ulusların Kendi Kaderlerini Tayin Hakkı ilkesini (UKKTH) kayıtsız şartsız tanımaktır. Ezilen ulusun kaderini nasıl tayin edeceğini ancak kendisinin bileceğini hazmetmeyen kişi kendisini şovenizmden kurtarmamış demektir. O nedenle devrimci işçi sınıfının ulusal sorunda savunduğu ve her fırsatta öne çıkardığı temel talep UKKTH’dir. Bu kalıcı çözümdür. Ancak genel ilke olarak UKKTH’nin yanı sıra, sorunun mevcut güncel somut boyutları bağlamında da devrimci işçi sınıfının yaklaşımlarını ve taleplerini ısrarla vurgulamak gerekiyor.

Örneğin şu günlerde Kürt halkının özellikle yoğunluk kazanmış “anadilde eğitim” talepleri bağlamında, enternasyonalist komünistler, hiçbir dile ayrıcalık tanınmamasını, başta Kürtçe olmak üzere, talep edilen tüm dillerin devlette, siyasette, eğitimde serbestçe kullanılmasına olanak sağlanmasını, bununla bağlantılı olarak anadilde eğitim hakkını savunurlar. Bu konuda Lenin’in sözleri temel bir yol göstericidir: “Demokratik bir devlet, yerli dillere tam bir özgürlük tanımak ve herhangi bir dilin bütün ayrıcalıklarını ortadan kaldırmak zorundadır.” Aynı Lenin keza, “Kim ulusların ve dillerin eşitliğini tanımıyor ve savunmuyorsa, kim her türlü ulusal baskı ya da eşitsizliğe karşı savaşmıyorsa, o, Marksist değildir” diyordu.

Aslında bu ayrıcalık meselesiyle hem de güncel yeni anayasa tartışmaları ile doğrudan doğruya bağlantılı bir husus da “Türk milleti” ibaresidir. Şovenizmin resmi temsilcileri bu adlandırmanın etnik bir göndermesi olmadığını savunacak kadar pişkinlik göstermektedirler. Bir yandan anayasadaki Türklük tanımının değiştirilmesinin tartışıldığı ve Kürt hareketiyle görüşmelerin yapıldığı bugünlerde Erdoğan, “Türküm demekten kimsenin gocunmaması gerektiğini” söyleyebilmektedir. Eğer bir ülkenin adı ya da o ülke yurttaşlığının adı o ülkede yaşayan halkların birine ayrıcalık tanıyorsa ve diğer halklar bundan rencide oluyorsa, bunun demokratik açıdan savunulabilir hiçbir tarafı olamayacağı açıktır. Hatırlanacağı gibi Ekim Devrimi sonrası Çarlık topraklarında kurulan işçi devletinin adında ne etnik ne de coğrafi bir gönderme yapılmış, yalnızca devletin niteliğini (Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği) vurgulayan bir adlandırma seçilmişti. Bu da demokrasi ve özgürlük söz konusu olduğunda işçi sınıfının üstünlüğünü gösteren somut bir örnektir.

Diğer taraftan enternasyonalist komünistler Kürt ulusal hareketini hedef alan askeri ve polisiye operasyonlara derhal son verilmesini, koruculuk sisteminin lağvedilmesini ve Kürt halkının siyasi temsilcilerinin talepleri doğrultusunda onlarla masaya oturulmasını savunmaya devam ederler. Bununla da bağlantılı olarak, tüm politik tutsaklar serbest bırakılmalı ve özgürce siyaset yapmalarının koşulları sağlanmalıdır. Yakın tarihlerdeki benzer silahlı hareketlerde (örneğin İrlanda’da IRA) de süreç böyle olmuştur.

Toparlayacak olursak, bugünlerde yeniden canlandırılmaya çalışılıyor görünen “açılım” süreci fiiliyatta nasıl ilerlerse ilerlesin, devrimci işçilere düşen görev, bir yandan ısrarla ilkesel olarak UKKTH’yi ileri sürmek, bir yandan da onu somut süreçle bütünleyici biçimde demokratik talepleri ileri sürerek demokratik çözüm yolunu sonuna kadar zorlamaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 67, Ekim 2010