Navigation

Ekim Devrimi ve Enternasyonalizm

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Dünya çapında büyük toplumsal sarsıntıların, siyasal çalkantıların, yani özetle keskinleşen sınıf mücadelelerinin yaşanacağı bir döneme girmiş bulunuyoruz. Günümüzün dünya ölçeğindeki gelişmelerinin, geride bıraktığımız 20. yüzyılın başları ve ortalarındaki gelişmelerle sık sık kıyaslanması rastlantı değildir. Bu bizi her vesileyle tarih bilincimizi yeniden tazelemeye, geçmiş sınıf mücadeleleri tarihinden çıkan dersleri ve sonuçları tekrar tekrar hatırlamaya sevk ediyor, etmeli.

Ekim Devriminin 88. yıldönümünü andığımız şu günlerde onun dersleri bize başka her şeyden fazla ışık tutuyor. Yeni Ekimler yaratabilmenin yolu ise bu tarihsel dersleri layıkıyla özümsemekten geçiyor. Türkiye’deki (ve dünyadaki) son gelişmelere baktığımızda bu derslerin en önemli bölümlerinden birini oluşturan proletarya enternasyonalizmi konusu üzerinde durmak güncel bir önem taşıyor.

Türkiye ve Enternasyonalizmin Güncel Önemi

Emperyalist paylaşım kavgasının kızışması ve bunun bölgesel düzeyde yoğunlaşan emperyalist müdahalelerle de kendini ortaya koyması, bu güç oyununda bir yer tutmaya çalışan ve aynı zamanda masada bir yem olma riski de bulunan Türkiye’de, milliyetçi eğilimlerin yeni bir yükselişi için zemin hazırlıyor. Sol içinde de bu gelişmeye uygun hesaplar yapan ve özellikle “Türk yurtseverliği” kılığı altında bundan medet uman kesimler var.

Dünya çapındaki siyasal dönüşümler ve güç dengelerindeki değişimler nedeniyle sıkışan statükocu güçler milliyetçiliği açıktan kışkırtıyorlar. Sıkça çiğnendiği için alay konusu olan “kırmızı çizgiler”, ABD ve AB emperyalizmi tarafından itilip kakılma, son yirmi yıla damgasını vuran Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin artık uluslararası bir mesele halini alarak TC’yi sıkıştırması, IMF kıskacının etkilerinin giderek daha belirgin hissedilmesi, sağda ve solda milliyetçi propaganda malzemesi olarak kullanılıyor.

Milliyetçiliğe karşı hiç de sağlam bir ideolojik belkemiği olmayan Türk solunun geniş kesimlerinin durumu özel bir zaaf alanı oluşturuyor.Milliyetçiliğe karşı hiç de sağlam bir ideolojik belkemiği olmayan Türk solunun geniş kesimlerinin durumu özel bir zaaf alanı oluşturuyor. Zira sol ezelden beri sağlıklı bir enternasyonalizm anlayışına ulaşamamış ve kendisini nihayetinde hep takatsiz bırakan milliyetçi virüsü bünyesinde taşımıştır. Bu milliyetçi maraza rağmen söz konusu sol kesimler, enternasyonalist geçinmeye de devam ediyorlar. Lafa gelince “elhamdülillah” enternasyonalistler! Ama gerçekte ise bin dereden su getirip milliyetçiliğe özür buluyorlar, onu enternasyonalizm ilkesiyle gerdeğe sokmak için akrobatlara rahmet okutacak taklalar atıyorlar. Öyle anlaşılıyor ki, Türk solunun bünyesine işlemiş bu sosyal şovenizm illeti daha uzun süre devam edecek. O halde, bu sosyal şovenizm illetine karşı her yerde proletarya enternasyonalizmini yükseltmek boynumuzun borcudur. İşçi sınıfına gerekli olan, milliyetçiliğin hiçbir biçimiyle zerrece bağdaşması mümkün olmayan katıksız bir enternasyonalizmdir. Ekim Devriminin yıldönümü proletarya enternasyonalizminin ayırt edici yönlerini bir kez daha hatırlatmak için isabetli bir vesile oluşturuyor.

Ekim Devrimi ve Enternasyonalizm

Ekim Devriminin başarısının temelinde işçi sınıfına kılavuzluk etme yeteneğindeki devrimci bir partinin, yani Bolşevik Partinin, varlığı yatıyordu.Ekim Devriminin başarısının temelinde işçi sınıfına kılavuzluk etme yeteneğindeki devrimci bir partinin, yani Bolşevik Partinin, varlığı yatıyordu. İşçi sınıfı dünyanın birçok yerinde değişik zamanlarda iktidarı almanın eşiğine geldi, hatta kimi durumlarda aldı da. Ancak bu girişimler birkaç aylık ya da haftalık sürelerle sınırlı kalan görece etkisiz ve başarısız deneyimler oldu. Ekim Devrimi hâlâ, işçi sınıfının ülke çapında iktidarı alıp, kesin biçimde bir işçi iktidarı kurmayı başardığı tek örnek olarak duruyor. Tam da bu nedenle, yarattığı güçlü etkiyle tüm bir yüzyıla damgasını vurmuş, tarihin akışını değiştirmiş ve nice kuşaklara devrimci esin kaynağı olmuştur.

Bolşevik önderliğin başarısının en önemli nedenlerinden birisi onun katıksız enternasyonalizmi idi. Bu proleter enternasyonalist anlayış Bolşevikler tarafından örnek bir azimle hayata geçirilmiş ve geniş işçi sınıfı kitlelerine mal edilmişti. Bu anlayış (ve elbette bununla sıkı sıkıya bağlı başka öğeler) nedeniyle Ekim Devrimi, kendisinden sonra “sosyalizm” adına gerçekleştirilen tüm diğer devrimlerden (Çin, Yugoslavya, Küba, Vietnam vb.) kökten farklı olmuştur. Ekim Devrimi proleter dünya devriminin bir parçası, tetikleyici bir başlangıç noktası olma hedefiyle gerçekleştirilen enternasyonalist ruhla dolu bir devrim iken, anılan diğer devrimler proleter bir nitelik taşımayıp ulusal kurtuluşçu bir bakış açısıyla karakterize olmuşlardır.

Ekim Devriminde cisimleşen proletarya enternasyonalizminin çeşitli yönlerini Lenin’in liderliğindeki Bolşeviklerin teori ve pratiği üzerinden ele almak mümkün. Bu yönler aynı zamanda bize proletarya enternasyonalizmini başka türden enternasyonalizm anlayışlarından ayıran karakteristik özellikleri de göstermektedir.

Devrim perspektifi

İşçi sınıfının kurtuluşunun ulusal değil uluslararası bir dava olduğu Marksizmin kurucuları tarafından daha en başından beri ilkesel olarak ortaya konmuştu. Manifesto, “İşçilerin vatanı yoktur,” diyor ve “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” şiarıyla bitiyordu. Marx’ın önderlik ettiği I. Enternasyonal’in tüzüğü, “Emeğin kurtuluşunun, ne yerel ne de ulusal, fakat modern toplumun varolduğu bütün ülkeleri kapsayan ve çözümü, en ileri ülkelerin pratik ve teorik işbirliğine dayanan sosyal bir mesele olduğunu” belirtiyordu.

Marx ve Engels proletarya devrimini de tüm kapitalist ülkeleri kucaklayan uluslararası bir devrim olarak görüyor ve çeşitli ülkelerde gelişen devrim süreçlerini bu çerçevede değerlendiriyorlardı. Onların politik değerlendirmelerinde her zaman özel bir yer tutan Fransa için Marx, 1848 devrimi sonrasında şunları söylüyordu: “Yeni Fransız devrimi, derhal ulusal alandan ayrılmak ve 19. yüzyılın toplumsal devriminin üstün gelebileceği tek alanı, Avrupa alanını ele geçirmek zorunda olacaktır.” (Fransa’da Sınıf Savaşımları, Sol y., 1988, s.68)

Marksizmin kurucularının bu tür sayısız değerlendirmesi mevcut, ancak hepsini buraya aktarmak mümkün değil. Paris Komününe ilişkin birini aktarmakla yetinelim: “Yüce Paris Komünü örneğinin bize öğrettiği gibi, devrim dayanışmayı gerektirir. Paris proletaryasının bu güçlü ayaklanması, Berlin, Madrid, vs. gibi merkezlerde eş büyüklükte devrimci hareketler doğmadığı için başarısızlığa uğramıştır.” (Marx-Engels, Örgütlenme Meselesi, Ekim y., 1990, s.177)

Ekim Devriminin önder kadroları bu ilkeler temelinde yetişmiş, bunları özümsemiş kadrolardı. Rus işçi sınıfını dünya işçi sınıfının bir parçası, Rus Marksist hareketini uluslararası Marksist hareketin bir parçası, Rus devrimini de özellikle Avrupa devrimiyle sıkı sıkıya bağlı bir devrim olarak görüyorlardı. Hazırladığı RSDİP Program taslağında, “Rus işçi sınıfının hareketi, karakteri ve hedefi itibariyle tüm ülkelerin işçi sınıfının uluslararası hareketinin bir parçasıdır” diyen Lenin, aynı şekilde, “sosyal-demokrat hareket tüm özü itibariyle enternasyonaldir” diyordu. (Seçme Eserler, İnter y., c.1, s.455 ve c.2, s.55)

Bu enternasyonalist ruhla eğitilmiş kadrolar, 1917’de Rus işçi sınıfını iktidarı almaya sevk ettiklerinde, bunu “yurtsever” bir dava uğruna ya da “tek ülkede sosyalizmi” kurmak için değil, uluslararası devrim davasına hizmet etmek için yapmışlardı. Lenin bu konuda çok netti: “Elbette, tek ülkede sosyalizmin zaferi olanaksızdır. Sovyet iktidarını destekleyen işçi ve köylülerimiz, şimdi dünya savaşının parçaladığı, fakat birleşmeye çabalayan o uluslararası ordunun bir parçasıdır, ve devrimimiz üzerine her haber, her küçük rapor, her ad, proletaryanın alkış tufanıyla selamlanıyor, çünkü Rusya’da ortak davanın, proletaryanın ayaklanması davasının, uluslararası sosyalist devrim davasının yürütüldüğünü biliyor.” (Seçme Eserler, c.7, s.295)

Aynı zamanda Lenin, Bolşeviklerin bir Avrupa devrimi perspektifiyle hareket ettiklerini defalarca vurguladı: “Bolşeviklerin taktiği doğruydu, biricik enternasyonalist taktikti, çünkü dünya devriminden duyulan ödlekçe korkuya, dünya devrimine karşı beslenen küçük-burjuva ‘inançsızlığa’, ‘kendi’ anavatanını (kendi burjuvazisinin anavatanını) savunma ve bundan başka her şeyin ‘içine tükürme’ biçimindeki darkafalı-milliyetçi isteğe değil, (…) Avrupa’da devrimci durum doğru değerlendirmesine dayanıyordu.” (Seçme Eserler, c.7, s.196)

Devrime bu enternasyonalist perspektifle girişen Lenin önderliğindeki Bolşevikler, devrimden sonra da buna uygun hareket ettiler. Proletarya enternasyonalizminin en yüksek ifadesi olan devrimci bir dünya partisini örgütlemeye giriştiler ve 1919 yılında Komünist Enternasyonal’in (Komintern) kuruluşu gerçekleştirildi. Zira Bolşevikler, dünya devrimi perspektifi ile dünya devrimine önderlik edecek komünist bir enternasyonalin örgütlenmesi perspektifini bir bütün olarak görüyorlardı.

Rus işçi sınıfının ve Bolşeviklerin dünya işçi sınıfının davasını ilerletmek için gösterdikleri samimi gayret her ne kadar başarılı proleter devrimlerle sonuçlanmadıysa da, tümüyle karşılıksız kalmadı. Gerçekte Rus devrimi tüm dünya proletaryasında büyük bir sempati doğurmuş, savaşın tüm ağır etkilerine rağmen değişik ülkelerde işçiler, hükümetlerinin Rusya aleyhine faaliyetlerini engellemede önemli başarılar sağlamışlardır. Lenin bu noktaya da sıkça işaret etmiştir:

“Sovyet Cumhuriyeti, eğer yanında ileri değil geri kalmış ülkeler bulunsaydı, üç yıl içinde dayandıklarına dayanabilir miydi ve tüm ülkelerin kapitalistleri tarafından desteklenen Beyaz Muhafızların saldırısına böyle başarıyla direnebilir miydi? Yalpalamadan yanıt vermek için bu soruyu sadece sormak yeter. (…) Bu olabildi ve oldu, çünkü tüm kapitalist ülkelerde proletarya bizden yanaydı. Menşeviklerin ve Sosyal-Devrimcilerin –Avrupa ülkelerinde bunların adları farklıdır– kesin etkisi altında bulunduğu durumlarda bile proletarya yine de bize karşı mücadeleyi desteklemedi. Son olarak işçiler, kodamanların kitlelere verdiği zoraki tavizlerle bu savaşı başarısızlığa uğrattılar. Yenen biz olmadık, çünkü askeri güçlerimiz çok azdır, zaferi getiren, devletlerin bize karşı tüm askeri güçlerini kullanamamaları oldu. İleri ülkelerin işçileri savaşın seyrini öylesine belirliyorlar ki, onların isteğine rağmen savaş yapılamaz, ve sonunda bize karşı savaşı, pasif ve yarı pasif direnişle başarısızlığa uğrattılar. Rus proletaryasının üç yıl dayanacak ve kazanacak moral gücü nereden alabildiği sorusuna tam yanıtı bu reddedilemez olgu veriyor. Rus işçisinin moral gücü, bu mücadelede Avrupa’nın tüm ileri ülkelerinin proletaryasının kendisine verdiği yardımı, desteği bilmesi, duyumsaması ve elle tutulacak biçimde hissetmesinde yatıyordu.” (Seçme Eserler, c.9, s.164-5)

Bu satırlar aynı zamanda proletarya enternasyonalizminin bir diğer yönüne, proleter devrim süreci ve sınıfsız toplumun kuruluşunda ileri ülkelerin kilit önemine dikkat çekiyor. Bu satırlarda ve daha nicelerinde görülebileceği gibi, Lenin, bizimki gibi ülkelerde yaygın bir yaklaşım olan gelişmiş ülkeleri küçümseme ve âdeta defterden silme tutumuna tamamen yabancıdır.Bu satırlarda ve daha nicelerinde görülebileceği gibi, Lenin, bizimki gibi ülkelerde yaygın bir yaklaşım olan gelişmiş ülkeleri küçümseme ve âdeta defterden silme tutumuna tamamen yabancıdır. O kadar ki, Lenin ve yoldaşları Alman devrimi için Rus devrimini feda etme olasılığını birçok kez tartışmışlardır. Bu bize proletarya enternasyonalizminin üçüncü dünyacılık anlayışıyla bağdaşmasının mümkün olmadığını çarpıcı biçimde göstermektedir.

Ekim Devriminin harcında yer alan enternasyonalist ruh ve perspektif, ne yazık ki, daha sonra Stalin’in liderliğinde gerçekleşen bürokratik-despotik karşı-devrimle birlikte dumura uğratılmıştır. Bu karşı-devrimi gerçekleştiren bürokrasinin sınıf egemenliğini yansıtan Stalinizm, Ekim Devrimine sahip çıkıyormuş gibi yaparak onun ideallerinin yerine özünde milliyetçi olan “tek ülkede sosyalizm” anlayışını yerleştirmiştir. Bu anlayış, işçi sınıfını dünya devrimi ve proletarya enternasyonalizmi fikrinden uzaklaştırarak, yerine “büyük Rus şovenizmi” ile bağlantılı bir biçimde “güçlü devlet” olma fikrini ikame etmiştir. Bu hunharca tahrifat, Ekim Devriminin esiniyle mücadeleye yönelen sonraki kuşakların bilincini feci şekilde sakatlamış ve nihayetinde büyük bir çöküşle sonuçlanan ağır bedellerin ödenmesine yol açmıştır. Bundan çıkarılması gereken en önemli derslerden birisi Ekim Devrimine ruhunu veren proletarya enternasyonalizmini aslına sadık biçimde kavramak ve yeni kuşakları bu bilinçle yetiştirmektir.

Savaş ve yurtseverlik

Son zamanlarda Türkiye’de sosyalist hareket içinde yurtseverlik sorunu ağırlıklı bir yer tutmaya başladı. Sosyalist çevrelerin büyük bir çoğunluğu, yurtseverlik konusunda birbirleriyle âdeta yarış içindeler. Milliyetçiliğin şu ya da bu ölçüde etkisi altındaki bu kesimler elbette enternasyonalizm ilkesine açıktan açığa karşı çıkmıyorlar.Sosyalist çevrelerin büyük bir çoğunluğu, yurtseverlik konusunda birbirleriyle âdeta yarış içindeler. Milliyetçiliğin şu ya da bu ölçüde etkisi altındaki bu kesimler elbette enternasyonalizm ilkesine açıktan açığa karşı çıkmıyorlar. Bunun yerine türlü söz cambazlıklarıyla yurtseverlik ve enternasyonalizmi bağdaştırmaya çalışıyorlar. Ancak Ekim Devriminin ve Bolşeviklerin siyasal mirasının ortaya koyduğu gerçek, bu iki kavramın özsel olarak birbirine zıt anlayışları ifade ettiğidir. Özellikle 1914’te patlak veren dünya savaşı karşısında alınan tutumlar bunun çarpıcı bir kanıtı olmuştur. Bu hem Bolşeviklerin enternasyonalist tutumu açısından, hem de “anavatanı savunma” yanlısı sosyalistlerin yurtsever tutumu açısından böyledir.

Hatırlanacağı gibi savaş patlak verdiğinde Avrupa’nın hemen her ülkesinde sosyalistlerin büyük bölümü kendi burjuvazilerinin yanında yer alarak, uluslararası işçi sınıfının birbirine kırdırılmasına ortak olmuşlardı. Oysa sosyalist hareketten beklenen, enternasyonalist bir tutum alarak savaşı engellemek için her türlü araçla mücadele etmek ve eğer savaşa mani olunamazsa da bundan devrim için yararlanmaktı. Bunlar Sosyalist Enternasyonal’in (İkinci Enternasyonal) kongrelerinde karara bağlanmış hususlar olmasına rağmen, devrimci işçi sınıfı eşi görülmedik bir ihanet yaşadı. Hain liderlikler bu ihaneti, “anavatanı” (yani “yurdu”) savunmak adına yaptıklarını ilân ettiler. Bu “yurtsever” tutumun en önde gelen temsilcilerinden biri olan Plehanov’un savaş başladıktan sonra Angelica Balabanoff’a söylediği şu sözler ibret vesikası niteliğindedir: “Ben, yaşlı ve hasta olmasaydım, orduya katılırdım. Alman yoldaşlarınızı süngülemek bana büyük zevk verirdi.” (Marcel Liebman, Lenin Döneminde Leninizm, c.2, Belge y., s.252)

Çok az sayıda sosyalist bu yurtseverlik dalgasına karşı durmayı ve proletaryanın enternasyonalist davasına sadık kalmayı başarmıştı. Lenin’in bu dalgaya karşı tepkisi çok kesin oldu. O, barış çağrısı yapmanın çok ötesine geçerek, savaşta “kendi” ülkesinin (yani burjuva devletin) yenilmesinin ehven-i şer olduğunu savundu. Gerçek düşman dışarıda değil içerideydi ve barışı sağlamanın yolu da savaşı iç savaşa çevirerek işçi sınıfının iktidarı almasından geçiyordu. Savaşan ülkelerin proleterleri silahlarını karşılarındaki sınıf kardeşlerine değil, “kendi” subaylarına çevirmeli ve cephede kardeşleşmeyi sağlamalıydılar.

Savaş konusunda bu taban tabana zıt iki tutum yurtseverlik ile enternasyonalizm arasındaki farkı çarpıcı biçimde göstermektedir. Bu doğaldır, çünkü kapitalizm altında yurt ya da vatan kavramı burjuvaziye ait olanı, sınırları belli bir iç pazarı, içte işçi sınıfına ve dışta rakip kapitalist devletlere karşı kurduğu egemenlik alanını yansıtır. Vatan denen şey gerçekten de onundur. Manifesto’da “işçilerin vatanı yoktur” dendiğinde bu onların “yersiz yurtsuz” oldukları anlamında söylenmemiştir. Vatan kavramı, onu mazur göstermeye çalışanların zaman zaman imâ ettikleri gibi coğrafi değil politik bir kavramdır ve ulus, ulus-devlet gibi kavramlarla kopmaz biçimde bağlıdır. Bu kavram özü gereği sınıflar arasındaki ayrımı silikleştirir, işçilere yeryüzündeki diğer sınıf kardeşleriyle birliği penceresinden değil, kendi ülkesinin burjuvazisinin penceresinden bakmayı telkin eder. Böylece işçi sınıfının uluslararası birliği kendiliğinden arka plana itilmiş olur. Lenin’in savaşla ilgili olarak attığı slogana dikkat edelim: “Yaşasın şovenizme, bütün ülkelerin burjuvalarının yurtseverliğine karşı işçilerin enternasyonal kardeşliği!” (abç) (Emperyalist Savaş Üzerine, Ceylan y., s.66) Çok açık ki, Lenin “burjuvaların yurtseverliğine”, “emekçi yurtseverliği” gibi bir sloganla karşı çıkmıyor, aksine işçilerin enternasyonal kardeşliğini savunuyor.

Savaş ve devrim konusunda (ilintili diğer bazı konularda da) Bolşeviklerin milliyetçilikten eser taşımayan tutarlı enternasyonalist tutumu, yurtseverlikle flört edenlere bir aşırılık olarak gözükmektedir. Bu kesimler, kendi tutumlarıyla Bolşevik tutum arasındaki tezadı Türkiye’nin durumunun farklılığına bağlama eğilimindedirler. Lenin’in yurtseverlik karşıtı keskin tutumu Türkiye gibi “emperyalizme bağımlı ülkeler için geçerli değil” demeye getirmektedirler. Kendisi emperyalistleşmeye çalışan Türkiye’nin durumunu olduğundan daha geri ve masum göstermenin ne kadar yanlış bir yaklaşım olduğunu anlatmaya girişmeyeceğiz. Yalnızca Lenin’in o zamanki Rusya’yı nasıl gördüğüne ve işçi sınıfına nasıl bir perspektif önerdiğine dair birkaç alıntı yapacağız. Rusya’nın mali bağımlılığı hakkında şöyle diyordu Lenin: “Yalnızca küçük devletler değil, örneğin Rusya bile, ‘zengin’ burjuva ülkelerin emperyalist mali sermayesinin gücüne iktisadi bakımdan tam bağımlı durumdadır.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, Sol y., 1992, s.51) Yani Lenin Rusya’yı, bizim yurtsever sosyalistlerimizin Türkiye’yi resmetmeye çalıştıkları duruma benzer bir durumda görüyordu.

Peki Lenin, emperyalist mali sermayenin tasallutu altındaki Rusya’nın işçi sınıfına, bu bağlamda nasıl bir perspektifi öneriyordu? “Bu vatan bizim” diyor muydu mesela? Bakalım: “Son zamanlarda yabancı kapitalistler sermayelerini Rusya’ya aktarmaktan özellikle hoşlanıyorlar, burada fabrika ve işletmelerinin şubelerini açıyorlar, Rusya’da yeni girişimlerin kurulması için şirketler kuruyorlar. Hükümetin sermayeye karşı hiçbir yerde olmadığı kadar hayırhah ve hizmetine amade olduğu, Batı Avrupa’dakinden daha az ölçüde birleşmiş ve direnişe daha az yatkın işçiler buldukları ve işçilerin yaşam düzeyinin ve dolayısıyla ücretlerinin de daha düşük olduğu genç ülkenin üzerine açgözlülükle saldırıyorlar – öyle ki, yabancı kapitalistler kendi ülkeleriyle karşılaştırıldığında inanılmaz, büyük kârları cebe indirebiliyorlar. Uluslararası sermaye elini Rusya’ya uzatmış bulunuyor. Rus işçileri de ellerini, uluslararası işçi hareketine uzatıyorlar.” (abç) (Seçme Eserler, c.1, s.468) Son iki cümle, Türkiye gibi ülkelerde “emperyalizme bağımlılık” yaygarası kopararak milliyetçilik yapanların foyasını pek güzel gösteriyor. Yurtsever sosyalistlerin soruna önerdikleri çözüm ulusallık temelinde iken, Lenin’in çözümü enternasyonalist niteliktedir. Nitekim Lenin aynı yerde şunları söylemektedir: “Sermayenin egemenliği enternasyonaldir. Bu nedenle tüm ülkelerin işçilerinin kurtuluş mücadelesi de ancak bu mücadele, işçilerin uluslararası sermayeye karşı ortak mücadelesi olduğunda başarılı olabilir.” (Seçme Eserler, c.1, s.467-8)

Türkiye solunun geniş kesimlerinin eğitimi ne yazık ki Stalinizmin milliyetçi okulunda geçmiştir ve bu milliyetçiliğin kökleri eskilere uzanır.Türkiye solunun geniş kesimlerinin eğitimi ne yazık ki Stalinizmin milliyetçi okulunda geçmiştir ve bu milliyetçiliğin kökleri eskilere uzanır. Şimdiki kuşakların pek bilmediği bazı olguları hatırlatarak bu bölümü noktalayalım. Birinci TİP’in önde gelen liderlerinden Mehmet Ali Aybar bakın ne demişti: “işçilerin vatanı yoktur demek yanlıştır; işçilerin vatanı vardır, çok şükür ki vardır ve biz böyle vatanı olan bir sosyalizm kuracağız.” (akt. Ergun Aydınoğlu, Türk Solu, Belge y., s.129) Yine 60’lı yılların kıdemli sosyalistlerinden ve sosyalist gençliğin büyük bölümüne milliyetçi fikirlerin aşılanmasında önemli bir sorumluluğu olan Mihri Belli, Fransız sosyalisti Jaures’in şu sözlerini birçok kez tekrarlamıştır: “Milliyetçiliğin azı seni enternasyonalizmden uzaklaştırır, milliyetçiliğin derini seni enternasyonalizme götürür. Enternasyonalizmin azı, seni milliyetçilikten uzaklaştırır, enternasyonalizmin derini seni milliyetçiliğe götürür.” (Mihri Belli, Yazılar 1965-70, Sol y., s.292)

Ulusal sorunda tutum

Marksistler açısından milliyetçiliğin ve yurtseverliğin tek meşru biçimi, ezilen ulusun, yani henüz kendi ulus-devletini kurmamış ve ulusal baskı altındaki bir ulusun milliyetçiliği ya da yurtseverliğidir.Marksistler açısından milliyetçiliğin ve yurtseverliğin tek meşru biçimi, ezilen ulusun, yani henüz kendi ulus-devletini kurmamış ve ulusal baskı altındaki bir ulusun milliyetçiliği ya da yurtseverliğidir. Bu nokta, Lenin’in de defalarca vurguladığı gibi, ulusal sorunda Marksizmin temel hareket noktalarından biridir. Devlet sahibi ulusların yurtseverliğine soyunan sosyalistlerin ayağı ise kaba çelişkilere dolanır. Örneğin bizim Türk yurtseverlerimizin, Kürt halkının da kendi “yurdunu sevebileceğini” nedense pek görmek istememeleri bu türden bir çelişkidir. Buna kısaca işaret ettikten sonra, şimdi Ekim Devriminin enternasyonalizmini bir de ulusal sorun bağlamında ele alalım.

Ulusal sorun konusundaki tutum proletarya enternasyonalizminin önemli ayrım noktalarından birini oluşturur. Lenin ve Bolşevikler burada da egemen eğilimlere karşı durarak sağlam, ilkeli bir tutum sergilemişlerdir. Marksizmin öteden beri ortaya koyduğu, “başka ulusları ezen bir ulus özgür olamaz” düşüncesi, Bolşevikler için her zaman temel kalkış noktası oldu. Bu nokta, ulusların kendi kaderini tayin hakkının ayrılma hakkını içerecek şekilde ödünsüz bir savunusuyla birleşerek devrimci Marksizmin ulusal sorundaki temel yaklaşımını somutladı. Lenin ısrarla bu temel noktaların benimsenmesinin ezen ulusun proletaryasının enternasyonalist eğitimi açısından vazgeçilemez olduğunu savundu:

“Ezen ülkelerin işçilerinin enternasyonalist eğitimi, zorunlu olarak, her şeyden önce, ezilen ülkelerin özgürlüğü ve ayrılması ilkesinin savunulmasını içermelidir. Yoksa, ortada enternasyonalizm diye bir şey kalmaz. Bu propagandayı yapmayan ezen bir ulusun sosyal-demokratını, emperyalist ve alçak saymak, hakkımız ve görevimizdir. Sosyalizmin gerçekleşmesinden önce ayrılma olasılığının binde-bir olması durumunda bile, bu istem, mutlak bir istemdir.” (Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı, s.164)

Oysa bugün Türkiye’de sosyalistlerin önemlice bir bölümü, çeşitli bahanelerle bu enternasyonalist görevden yan çizmektedirler. Kışkırtılan şoven milliyetçiliğe kararlı biçimde karşı durmak gerekirken onlar tam aksine, milliyetçiliği soldan besleme konumuna düşüyorlar. Geçen Newroz’da Mersin’de yaşanan bayrak hadisesinden sonra bu kesimlerin, bayrağın egemen sınıfın değerlerini temsil ettiği basit gerçeğini bile unutarak, olayı kınayan açıklamalar yapması, bu eğilimin sadece çarpıcı bir yansımasıdır.

Bolşevikler devrim öncesinde ısrarla savundukları ilkeli tutumu devrim sonrasında da sürdürerek ezilen uluslara ayrılma hakkını derhal tanıdılar.Bolşevikler devrim öncesinde ısrarla savundukları ilkeli tutumu devrim sonrasında da sürdürerek ezilen uluslara ayrılma hakkını derhal tanıdılar. Proletarya enternasyonalizminin ruhuna uygun bu ilkeli ve samimi yaklaşım nedeniyle, eski Rus Çarlığını oluşturan halkların büyük bölümü bu hakkı kullandıktan sonra Rusya ile federatif bir birlik oluşturmaya yöneldi. Bu da, ulusların birliğine giden yolun zorbalığa dayalı birliklerden değil, ancak ayrılma hakkını tanıyan gönüllülüğe dayalı birliklerle açılabileceğini göstermiştir.

Ancak bürokratik karşı-devrimle birlikte bu noktada da Ekim Devriminin kazanımları tasfiye edilmiş ve Rus şovenizmi hortlatılarak, ezilen uluslarda güvensizlik ve düşmanlık duygularının yeniden oluşmasına zemin hazırlanmıştır. SSCB’nin çöküş sürecinde tam bir çıban patlaması şeklinde kendisini gösteren milliyetçi cerahat, ulusal sorunda enternasyonalist tutumu tasfiye eden Stalinist karşı-devrimin sonucudur.

Enternasyonal

İkinci Enternasyonal’in savaş sırasındaki ihaneti ve çöküşü, Bolşevikleri derhal yeni bir enternasyonal oluşturma çabasına yöneltti. Bu aynı zamanda savaş karşıtı mücadelenin de temel ayaklarından biriydi. Lenin Rusya’da iktidarın alınmasına doğru giden sürecin en hararetli günlerinde bile yeni bir enternasyonal sorununu gündeminden düşürmedi. Lenin proletarya enternasyonalizminin ruhuna uygun olarak, enternasyonal örgütü proletaryanın mücadelesi açısından vazgeçilmez bir araç olarak görüyordu. Bu uğurdaki yılmaz çaba 1919’da meyvesini verdi. Bolşevikler iç savaşın en zorlu günlerinde, karşı-devrimci Beyaz orduların Moskova’ya çok yaklaştıkları ve devrimin yenilme tehlikesinin en yüksek noktaya çıktığı sırada Komünist Enternasyonal’in ilk kongresini topluyorlardı. Ekim Devrimine önderlik eden ve onun emsalsiz başarısını sağlayan irade böyle bir iradeydi. Bu iradenin önemi, Komünist Enternasyonal’i zaman içinde dumura uğratıp, 1943’te kapısına kilit vuran Stalinist anlayışın icraatları düşünüldüğünde çok daha iyi anlaşılabilir.

Proletarya enternasyonalizminin en yüksek biçimi, onu salt ideolojik ve politik bir ilke olmanın ötesine taşıyarak ona örgütsel ifade kazandıran enternasyonal örgütlülüktür. Bilimsel sosyalizmin kurucuları olan Marx ve Engels, üyesi oldukları Komünistler Birliği’nden beri bu ilkeyi hayata geçirme çabası içinde olmuşlardı. Bu çaba daha sonra Birinci Enternasyonal’le devam etmişti. Marx’ın ölümünden sonra da İkinci Enternasyonal kurulmuş, ancak yukarıda anlatılan iflasla son bulmuştu. Lenin bu iki enternasyonali de işçi sınıfı hareketinin tarihsel gelişimindeki aşamalar olarak değerlendirip, proleter devrimler çağı anlamına gelen emperyalizm çağına uygun yeni bir enternasyonalin yaratılmasını savundu. Bu enternasyonal, İkinci Enternasyonal gibi örgütsel açıdan gevşek nitelikte, âdeta federatif yapılı bir enternasyonal olmamalıydı. Yeni enternasyonal, tek bir dünya komünist partisi olarak dünya proletaryasının öncü unsurlarını bağrında toplayacak ve dünya devriminin kılavuzu olacaktı.

Üçüncü Enternasyonal, Bolşevikler ve diğer enternasyonalistler tarafından savunulmuş olan proletarya enternasyonalizminin temel ilkeleri zemininde yükselecekti. Nitekim Lenin’in sağlığında yapılan ilk dört kongreye de bu ilkeler doğrultusunda başlamış olan faaliyet damgasını vuracaktı. Devrim perspektifi sorunu, ulusal sorun ve sömürgeler sorunu, savaşa karşı tutum sorunu, örgütlenme sorunu gibi birçok konuda işçi sınıfı hareketinin o zamana kadarki deneyimleri sentezlenerek en yüksek ifadelerine kavuşturuldu. Ne yazık ki karşı-devrimci Stalinist bürokrasinin bu kazanımları tarihsel hafızadan silmek için daha sonra gösterdiği gayret büyük oranda başarılı oldu. O nedenle bugünün kuşakları açısından Üçüncü Enternasyonal’in ilk dört kongresinin kazanımlarının özümsenmesi önemli bir eşik noktasıdır.

Komünist Enternasyonal’in kuruluşu tüm dünya işçileri arasında büyük bir sempati ve çekim yarattı. Onun verdiği devrimci mesaj hızla yankılanmaya başladı. Kısa sürede sosyalist partilerde ve işçi hareketinde büyük bölünmeler yaşandı ve buralardan kopanlar yeni enternasyonale yöneldiler. Ancak bu yeni gelenlerin devrimci eğitimi tamamlanamadan patlak veren devrim dalgaları (özellikle kritik önemdeki Alman devrimi) başarısızlıkla sonuçlandı. Dünya devriminin bu ilk güçlü dalgasının, önderliklerin hazırlıksızlığı nedeniyle 1921’de geri çekilmeye başlaması ve en son Almanya’da 1923’teki devrimci fırsatın da değerlendirilememesinin etkileri ağır oldu. Uluslararası alandaki bu gerileme aynı zamanda Rusya’daki bürokratik karşı-devrimin de yolunu iyice temizlemiş oldu. Daha sonraki yıllarda baş gösteren devrimci yükseliş ve fırsatlarda ise asıl sorun hazırlıksızlıktan ziyade, Komünist Enternasyonal’i de ele geçiren Stalinist bürokrasinin bu süreçleri baltalayıcı çizgisi oldu.

Bu özet tablodan çıkarılması gereken bazı dersler bulunuyor. Birincisi, bir enternasyonal olmadan dünya işçi sınıfı hareketinin kapitalist dünya düzenini ortadan kaldırmasının olanaksız olduğudur. Sermayenin her düzeyde uluslararası örgütlülüğüne karşı işçi sınıfı da uluslararası düzeyde örgütlenmelidir. İkincisi, bu örgütlenme İkinci Enternasyonal tipi gevşek, federatif tipte bir örgütlenme değil, bir dünya komünist partisi biçiminde olmalıdır. Üçüncüsü, enternasyonal çabaların bir devrim sonrasına bırakılmaması gerektiğidir. Enternasyonal bir örgütlülüğün gerekliliğini kabul etmekle birlikte onun inşasına girişmeyi erteleyici tutumlar merkezci tutumlardır.

Sonuç

Kısaca ele almak durumunda olduğumuz tüm bu hususlar, Ekim Devriminin sayısız yönden –ki bunlar temel yönlerdir– proletarya enternasyonalizminin canlı bir timsali olduğunu göstermektedir. Ekim Devrimi ve proletarya enternasyonalizmi ilkesi ayrıştırılamaz biçimde iç içedir. Dünyanın yeni bir emperyalist savaş konjonktürüne girdiği ve milliyetçilik eğilimlerinin dünyanın her yerinde yükseliş eğilimi gösterdiği bu günlerde, Ekim Devrimini anlamına yakışır biçimde anmanın belki de en isabetli yolu onun temsil ettiği enternasyonalist değerleri hatırlamak olmalıdır.Dünyanın yeni bir emperyalist savaş konjonktürüne girdiği ve milliyetçilik eğilimlerinin dünyanın her yerinde yükseliş eğilimi gösterdiği bu günlerde, Ekim Devrimini anlamına yakışır biçimde anmanın belki de en isabetli yolu onun temsil ettiği enternasyonalist değerleri hatırlamak olmalıdır.

Ekim Devrimine sahip çıktığını iddia edenler onun enternasyonalizmini oluşturan temel öğelerle samimi bir şekilde yüzleşmelidirler. Tekrar tekrar vurgulamalıyız: Hem gerici “tek ülkede sosyalizm” dogmasına sahip çıkıp hem de Ekim Devrimine sahip çıkmak tutarsızlıktır; dünya devrimine inançsızlık ve gelişmiş ülkelerin önemini yadsıma Ekimle bağdaşmaz; proleter devrim ulusal değil enternasyonaldir; milliyetçilik ve onun bir biçimi olan “yurtseverlik” proletarya enternasyonalizmiyle bağdaşmaz; ezilen ulusun kendi kaderini tayin hakkını yadsımak ya da sulandırmak ve ezen ulus milliyetçiliğine karşı kararlı mücadele vermemek Ekimin ruhuna aykırıdır; bir enternasyonal için mücadele vermeden tutarlı enternasyonalist olunamaz. Yeni Ekimlere kılavuzluk edecek olanlar bu dersleri özümsemeyi başaranlar olacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:7, Ekim 2005