Navigation

“Dindar Nesil” mi, İtaatkâr İşçiler mi?

Erzurum’daki Dumlupınar İlköğretim Okulunun müdürü Mustafa Aydın, geçtiğimiz günlerde Erzurum Emniyeti’nin düzenlediği “huzur” konulu beyin fırtınası toplantısında, Türk eğitim sistemine uzun yıllar emek vermiş bir eğitimcinin “engin tecrübelerinden damıtılmış” görüşlerini dile getirdi. Müdür beyin “sorun çıkaran” çocuklar meselesinin nedenleri ve çözümleri konusunda sarf ettiği “bilgelik” dolu sözler arasında şunlar vardı:

“Çocuklar bir defa genellikle hırsız. Bunun yanında çocuklara devamlı «Anneniz yoğurt mayalıyor mu» diye sorarım. «Evet mayalıyor» diyorlar. Bir kere yoğurt bozuksa, mayası bozuktur. Aile ne ise, çocuğu odur. (…) İngiltere’de okullarda şiddetin dozunu ayarlamak için birtakım tartışmalar yapılıyor. Arjantin ya da Brezilya’da emniyette, suçlu çocuklara «Nasıl bir şiddet uygulayalım» diye tartışılıyor. (…) En önemli tespitim, suça meyilli çocukların yüzde 90’ının ailelerinin geçimi sosyal yardımlaşma vakfı tarafından karşılanıyor. Yıllar önce Brezilya’da sokak çocuklarını yok etmek için bir örgüt kurulmuştu. Kusura bakmayın, belki biraz anormal gelebilir ama ben şunu istiyorum. Tıp bu kadar gelişti yüz nakli yapılıyor. Emniyette suçluların kanını alıp gen haritası çıkarsınlar. Çocuk doğduktan sonra analizi yapılsın. Vatana, millete, bu ülkeye zararlıysa yürümeden yok edilsin.”

Okul müdürünün bu fütursuz sözlerini bir densizin her zaman söyleyebileceği sözler olarak görmek eksik bir bakış olur. Müdür bu tür sözleri rahatlıkla söyleyebileceği bir ortam olduğunu düşünerek davranmıştır. Onun “talihsizliği” konuşmasının büyük medyanın eline düşmesi ve teşhir edilmesi oldu. Eğer sermayenin ve medyanın belli bir kesimi hükümetin kimi politikalarından hoşnutsuz olmasaydı, pek muhtemelen müdürün bu aleni ırkçı sözlerinden haberdar olmayacaktık.

Dediğimiz gibi, müdürün asıl kendini emin hissettiği nokta eğitim alanında yeni nesilleri şekillendirmeye yönelik uygun bir atmosferin olduğunu düşünmesiydi. Nasıl olmasın ki? Birkaç hafta öncesinde müdürün sevgili başbakanı, “dinine, kinine, ırzına sahip, milli ve manevi değerlere uygun dindar nesiller yetiştirmek istiyoruz” dememiş miydi?

İktidarını sağlamlaştırmış olan ve kendini artık daha güvenli bir konumda hisseden AKP hükümeti, başbakanın bu sözleriyle, eğitim alanında atmayı planladıkları yeni adımların işaretini veriyordu hiç kuşkusuz. Nitekim imam-hatip okullarının 28 Şubat’la kapatılan orta kısımlarının yeniden açılmasına olanak verecek nitelikteki yeni eğitim tasarısı çok geçmeden gündeme geldi. Meslek okulu statüsünde yer alsa da, imam-hatip okullarının imam ve hatip yetiştirme ile pek alâkasının olmayıp, tam da egemen sınıfın (en azından bir kesiminin) “dindar nesiller” yetiştirme arzusuyla ilişkisi olduğu bilinen bir gerçek.

Tabii tüm bu gelişmeler tartışma doğurdu. Başbakanın sözlerine tepki gösterenler Kemalistlerden ibaret kalmadı, liberaller ve hatta hükümet yanlısı kimi muhafazakâr isimler de, yukarıdan devlet eliyle ideolojik nesil biçimlendirme girişimlerinin anti-demokratik niteliğine dikkat çektiler, vs. Özellikle liberallerden ve bir kısım muhafazakârdan aldığı tepkilere şaşırmış ve hiddetlenmiş olduğu anlaşılan başbakan, bir hafta sonra, gelen tepkileri cevaplarken bir adım daha atarak, “gençliğin tinerci mi olmasını istiyorsunuz” deyiverdi. Böylece dindar olmayan milyonlarca insan da başbakanın bu özlü sözleriyle kendilerinin “tinerci” olduğunu öğrenmiş oldu!

Devlet geleneği ve sahte laiklik anlayışı

Türkiye’de devletin milliyetçi ve dindar nesiller yetiştirme sevdası hiç eksik olmamıştır. Kemalist tek parti diktatörlüğü döneminin belli bir kesitinde dinin etkisini kırmaya dönük olarak tepeden inmeci bazı baskıcı politikalar izlendiyse de, çok geçmeden bunun işe yaramadığı, hatta ters teptiği görülmüştür. O nedenle Kemalistler de dahil olmak üzere egemen sınıfın tamamı bir şekilde topluma devlet yoluyla din verme konusunda mutabık olmuştur. Hepsi devletin burnunun dinin içinde olmasını şevkle savunmuşlardır. Aralarındaki fark sadece dinin içeriğinin belirlenmesinde olmuştur.

Kemalistler toplumda zaten genel olarak var olan dini inançların görece daha yumuşak bir içerik alması için uğraşırken, ötekiler yine görece daha katı ve ortodoks bir içerik peşinde koşmuşlardır. Bu egemen sınıf kesimleri her daim belli bir çatışma içinde olsalar da, birçok konuda ittifak ve işbirliği içinde olmuşlardır. Konu işçi sınıfı ve sol olduğunda, ya da başta Ermeni sorunu olmak üzere gayrimüslimler olduğunda bu durum kendisini çarpıcı biçimlerde göstermiştir.

Örneğin Kemalizmin şampiyonluğunu yapan 12 Eylül darbecileri, toplumda 60’lı ve 70’li yılların birikimi sonucu belli ölçüde oluşmuş sol değer ve duyarlılıkları kazımak için din konusuna özel bir ağırlık verdiler. Faşist darbenin lideri Kenan Evren yaptığı yurt gezilerinde Kuran’dan ayetler okuyarak yeni dönemin Türk-İslamcı ideolojik harcını karıyordu. Faşist cunta bu işte, başta Gülenciler olmak üzere hiç kuşkusuz dinsel cemaatlerden de destek aldı.

O nedenle statükocu-Kemalist odakların AKP konusundaki tepinmelerinin ve laiklik yaygaralarının hiçbir inandırıcı tarafı yoktur. Bu sadece özel olarak din ve laiklik konusundaki tutumlar dolayısıyla değil, genelde devlete tapınmacı tutumlar dolayısıyla da böyledir. Geçmişte devlet yukarıdan aşağı Kemalist dogmalarla yoğrulmuş bir gençlik yaratma sevdasındaydı, ki bu esasen halen devam etmektedir, şimdi ise o devletin dümenine geçmiş İslamcı kadrolar “dindar nesiller” yaratma sevdasındadır.

Laiklik açısından her iki egemen sınıf kanadı da dinin devletin kontrolü ve yönlendirmesinde olması gerektiği konusunda aynı pozisyondadırlar. İslamcılar hiç olmazsa bu konuda daha tutarlılar. Onlar laiklik yanlısı olduklarını pek iddia etmediler. Ama Kemalizm en şirret biçimde hep laikliğin şampiyonuymuş gibi davrandı. Oysa kendi yazdırdıkları okul kitaplarında bile laikliğin tanımını din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması olarak verdikleri halde, hiç utanmadan resmi Diyanet kurumunun varlığını savunabilmişlerdir. Laik olduğu söylenen Türkiye Cumhuriyeti devleti sayısı yüz bin dolayında imamı resmen devlet görevlisi olarak istihdam etmekte, her Cuma günü bu Diyanet tarafından merkezi olarak hazırlanmış hutbeyi tüm Türkiye’de camilerde okutturmakta ve okullarda zorunlu din dersi vermektedir.

Laikliği tanımlayan bir diğer önemli öğe olan, devletin tüm din ve inanışlar karşısında eşit mesafede durması açısından da Türkiye’deki durumun arsız bir kepazelik olduğunu uzun boylu anlatmaya gerek yoktur. Söz konusu Diyanet kurumu tümüyle Sünni-Hanefi inanç temelinde örgütlenmiştir. Türkiye’de yaşayan gayrimüslimler, Aleviler, Şiiler ve diğer inanç mensupları baskı altında tutulmuş, asimile edilmeye çalışılmış, aşağılanmış ve dışlanmışlardır. Toplandığında sayısı on milyonu bulan bu kesimlerin çocukları devletin onlar için uygun bulduğu Sünni-Hanefi din eğitimini almak zorunda bırakılmaktadırlar. Tüm bu gerçekler ortadayken, başbakan kendisine yönelik eleştirileri yanıtlarken hiç yüzü kızarmadan, “Dindar bir nesil özgürlüklere saygılıdır; dindar bir nesil, farklı düşüncelere, farklı inanç gruplarına da saygılıdır. O terbiyeyi alarak yetişmiş bir nesiliz biz. Bu saygının nasıl gösterilmesi gerektiğini de bugüne kadar gösterdik, gösteririz” diyebilmektedir.

Başbakanın sözlerine sahip çıkanlar diyorlar ki, “dindar insanlara da kendi çocuklarını dindar olarak yetiştirme hakkı tanınmalı”. Bu sahte bir savdır. Çünkü din eğitimi devlet dışı alanda, yani sivil alanda verilebilir. Önemli olan bunun yasak olmamasıdır. Devrimci işçi sınıfının din konusundaki programatik yaklaşımı da bunu savunur. Yani Stalinist sosyalistlerin tepeden inmeci, devletçi, baskıcı yaklaşımına tümüyle zıt olarak, dinin yasaklanmasını değil, tümüyle dini inanç sahiplerinin sivil inisiyatifine bırakılmasını öngörür. Ama Türkiye’de her şeyi devlet zoruyla dayatmaya idmanlı baskıcı devlet geleneği, “ben devletim, her şeyin doğrusunu ben bilirim” dediği için, hiçbir sivil inisiyatife özgürlük tanımaya gönüllü değildir. Kim o devleti eline geçirirse onun “olanaklarından” istifade etmekten kendini alamıyor.

Demokratik bir laiklik anlayışından en az Kemalistler kadar nasip yoksunu olan İslamcı kadrolar, devletin ceberut karakterini yok etmeye hiç mi hiç niyetli değiller. Devletin dümenine geçinceye kadar sivillikten dem vurmaların, devlet müdahalesinden sözde ilkesel yakınmaların külliyen bir sahtekârlık olduğu şimdi çok daha belirgin biçimde ortadadır. Nicedir demokrat bir profil çizmeye çalışan muhafazakâr yazar-çizer takımının, başta Kürt sorunu olmak üzere birçok konuda kolayca otoriter söyleme kaymaları bunu ibretlik biçimde göstermektedir. Daha önce defalarca söylediğimiz gibi, AKP’nin ve iktidar destekçisi İslami kökenli burjuva akımların çoğunluğunun özel konumlarından kaynaklanan kısmi demokratik barut çoktan bitmiştir.

Tinerci çocuklar meselesi

Tinerci çocuklar meselesi de aslında bu özgürlük ve demokrasi havarisi kesilen belli muhafazakâr kesimlerin tutumu açısından dikkate değer bir nokta. Erdoğan ve onun kafasındakiler için çocukların tinere yönelmesinin nedeni yeteri kadar dini eğitim görmemeleridir. Böylece çocuklara yeteri kadar din verilirse bunlar tinerci olmayacaklardır! Muhafazakâr burjuvanın dünya tasavvuru budur. Oysa birçok sıradan insan bile bu çocukların temelde yoksulluk ve sahipsizlik nedeniyle sokaklarda uçurum kenarı bir hayat sürmek zorunda kaldığını bilir. Türkiye’de “tinerci çocuklar” olarak tezahür eden sorun, tüm kapitalist dünyada gitgide ağırlaşan evsizler sorununun bir yüzüdür. Evsizler sorunu da kapitalizmin yarattığı kronik yoksulluk, işsizlik, sosyal güvencesizlik ve mahrumiyet sorunlarının bir uzantısıdır.

Tinerci çocuklardan pek hoşlanmadığı anlaşılan başbakanın hükümetinin, bu çocukların yaşam koşullarının düzeltilmesi ve rencide etmeyici yollarla madde bağımlığından kurtulması için pek bir şey yapmadığını söylemeye gerek bile yoktur. Bu tartışma vesilesiyle televizyona çıkarılan bir tinerci çocuk, “biz sokaklarda donarken dindarlar yanımızda değildi, camilerin kapıları yüzümüze kapanıyordu” dediğinde aslında sadece bu yalın gerçeği dile getiriyordu. Erdemli davranışların kaynağının ancak din olabileceğini düşünen muhafazakâr kafa, tinercilerin sorunları karşısında sergilediği bu kayıtsızlık ve aşağılamanın kaba bir tutarsızlık olduğunun bile ayırdında değildir.

Ama daha da önemlisi, Erdoğan’ın has burjuva hükümeti değil midir, yoksul işçi ve emekçileri daha da zor koşullarda yaşamaya iten neoliberal saldırı politikalarını uygulayan? Daha az paraya daha uzun saatler boyunca çalışmak zorunda bırakılan, bu nedenle evde çocuklarının bile yüzünü pek göremeyen ana-babalar olgusunun, çalışan ana-babalar için parasız ve nitelikli kreş olanaklarının sunulmamasının, kreş sağlaması gerektiği halde buna uymayan işyerlerinin denetlenmemesinin ve kreş kurmaya zorlanmamasının sorumlusu kimdir? Yoksul emekçilerin sağlık hizmetine erişimini şimdilerde daha da zorlaştırmakta olan kimdir? Eğitimi hem paralı hem de daha niteliksiz hale getiren kimdir? Dolayısıyla aileleri, çocukları işsizler ve evsizler arasına sürükleyen kim? Bu duruma düşmüş olanlara gerekli düzey ve nitelikte sosyal desteği vermeyen kim? Yoksul Kürt çocuklarına anadillerinde eğitim görme hakkını bile çok gören ve böylelikle onların eğitim olanaklarını ekstradan kısıtlayan kim? Bu sorulara eklenebilecek benzer daha nice soru vardır. Ancak cevap değişmemektedir. Tüm bunların sorumlusu hiç şüphesiz bir sistem olarak kapitalizm ve onun savunucusu/sürdürücüsü olan güç ve yetki sahibi egemenlerdir. Ve AKP bugün bu egemen burjuvazinin siyasal yönetim işlevini gören temsilcisi ve parçasıdır.

İtaatkâr işçi sınıfı özlemi

Dindar nesil tartışması her ne kadar çoğunlukla din meselesi ekseninde cereyan ettiyse de, burada büyük oranda gözden kaçırılan nokta “dindar nesil” özleminin asıl özünü oluşturan itaatkâr bir işçi sınıfı özlemidir. Erdoğan tartışma yaratan sözleri arasında aslında bu noktayı kıyısından açık etti. Kendisini eleştirenlere çatarken, “siz bu gençliğin büyüklerine isyankâr bir nesil mi olmasını istiyorsunuz” demesi tastamam bu noktayı ele vermektedir.

Burada öncelikle “nesil” kavramına biraz açıklık getirmek gerekiyor. Nesil kavramı belirli bağlamlarda toplumsal olgu ve eğilimleri anlamada işlevli bir kavram olabilse de, her bağlamda aynı işlevi görmemektedir. Belirli durumlarda pekâlâ sınıfsal ayrımların üzerini örten bir işlev görebilmektedir. Sınıf ayrımlarını dikkate almayan her kavram ve söylem konusunda sınıf bilinçli işçiler dikkatli olmak zorundadırlar. Başta başbakan olmak üzere AKP ileri gelenleri ve İslamcı çevreler dindar bir nesil özlemlerini dile getirir ve bu özlemi gidermek için, diğer araçların yanı sıra imam-hatip okullarını daha alt yaş düzeylerine indirmeyi ve yaygınlaştırmayı düşünürken, acaba tüm toplumsal sınıflar için mi bunları tasarlamaktadırlar? Cevabı biz değil bizzat bu muhafazakâr kesimin içinden bir medyacı versin:

“Beni asıl rahatsız eden çocuklarını 4 yaşından itibaren İngilizce öğrensin diye kreşlere, oradan kolejlere oradan iyi üniversite okusun diye yurtdışına gönderenlerin «dini eğitim» taraftarlığına soyunmaları. Kimin için istiyorlar bunu? Dini eğitim veren okullar işe yarıyorsa, biz niye çocuklarımızı göndermiyoruz? Hangimiz çocuğumuzu hafız olsun diye Kur’an kursuna gönderdik? Hangimiz çocuğumuzu imam hatibe gönderdik? Niçin kendi çocuğumuzu göndermediğimiz okullara gariban kesimin çocukları gitsin diye büyük bir çaba veriyoruz? Kur’an kursları da, imam hatip liseleri de beklenen eğitimi veremiyor, görüyoruz, bundan dolayı da çocuklarımızı göndermiyoruz. Peki bu durum ortadayken bu inat, bu çaba niye?” (Levent Gültekin, gazeteciler.com)

Bu samimi itiraf ve teşhir, “dindar nesiller” ve “dini eğitim”den muradın, gerçekte, geleceğin işçilerini oluşturacak olan emekçi halkın çocuklarının uysal, itaatkâr bireyler olarak yetiştirilmesi olduğuna pek güzel işaret ediyor.

Erdoğan’ın herhangi bir hak talebiyle toplumsal gösteri yapan işçilere, solculara, Kürtlere vb. karşı ne derece hazımsız, ilkel tepkiler verdiğini biliyoruz. Onun adeta refleks olarak verdiği bu tepkiler altta otoriter ve pederşahi bir zihniyetin yattığını alenen göstermektedir. Elbette bu, Erdoğan’a özgü bir olgu değildir. AKP ileri gelenlerinin birçoğu aynı kalıptan çıkmadır ve sanılmamalıdır ki bu zihniyet salt dinden ya da esasen dinden kaynaklanmaktadır. Dinden daha ziyade etkili olan, bu topraklarda hâkim köklü devletçi gelenekler ve zihniyet dünyasıdır. İster Kemalist olsun ister İslamcı, aynı refleks ve zihniyet kalıplarını sıklıkla işbaşında görürüz. Bu durum ne yazık ki devletçi Stalinist tahrifat okulunun tedrisatından geçmiş sosyalistlerin önemli bölümü için de geçerlidir.

Yeniyetme “İslami” burjuvazinin alt ve üst kesimlerinin AKP’nin 10 yıla yaklaşan iktidar serüveni boyunca sergilediği manzaranın dinselleşmeden çok zenginleşme, para ve iktidar hırsı doğrultusunda lüks ve şatafata batma olduğu artık harcıâlem bir bilgi. Genel bir İslami söylem çerçevesinde de olsa, yoksul emekçi sınıfların tepkisini ifade eden yeni siyasi eğilimlerin ortaya çıkmaya başlaması tam da bu durumun bir sonucu. Bu kesimlerin son dönemde ismi daha fazla duyulan ve “İslami sosyalist” olarak tanınan sözcüsü İhsan Eliaçık, bu son tartışma vesilesiyle, “mücahitlikten müteahhitliğe” doğru yaşanan evrime dikkat çekerek, AKP’nin dindarlık değil “müteahhitlik” yaptığını vurgulama ihtiyacını hissetmiştir.

Günümüz kapitalizmi ve “dindar nesil”

AKP’li kadroların mazbut dindarlıktan zenginlik, iktidar ve gösteriş düşkünü müteahhitliğe/müteşebbisliğe dönüşümü aslında daha geniş bir düzlemde çok daha büyük bir anlam içeriyor. Modern kapitalist ilişkiler içine girildiği ölçüde maddi yaşamın dinamikleri bireyi çok daha dolaysız biçimde kuşatır ve uhrevi kaygılar giderek geri plana düşer. Gerçekte, daha ziyade kapalı taşra toplumunun duyarlıklarına tekabül eden değerler, metropollerin modern burjuva toplumuna gelindiğinde, giderek daha az hatırlanan, ya da sadece göstermelik bir ritüele dönüşen yüzeysel alışkanlıklar haline gelir. Bu durum, söz konusu taşra toplumunun hem üst kesimlerini hem de alt kesimlerini etkiler. Üst kesimler modern burjuvalar olmaya doğru evrilirken, alt kesimler modern kent işçi sınıfının unsurları olmaya başlarlar.

Türkiye’de taşradan kente göçün en büyük dalgaları son 20-25 yıl içinde yaşandı ve kente yeni gelenler kapitalist küreselleşmenin doğurduğu yeni sonuç ve eğilimlerle de iç içe geçen hızlı ve sancılı bir adaptasyon süreci yaşıyorlar. Taşra yaşamının organik parçası olan âdet ve görenekler giderek birer kabuğa dönüşmekte, bu taşra kökenli emekçiler hayatın canlı akışı içinde fiilen eski taşra yaşamının kalıplarından sıyrılmaktadırlar. Bunun sayısız görünümü var ve birçok araştırmacı tarafından da ele alınıyor. Büyük bir sembolik önem kazanmış olan başörtüsü bile kendi başına bunu çarpıcı biçimde göstermektedir. Esasen taşranın kapalı yaşamı ve bu yaşam içinde kadının dış dünyaya, başka insanlarla (özellikle erkeklerle) iletişime kapatılması gibi anlamlar içeren başörtüsü, büyük şehirde kadının, özellikle genç kadının, evin dışına çıkarak kent yaşamına katılması için alınan vizeye dönüşmüştür. Başörtülü kadınlar kadın-erkek birlikte çalışılan işyerlerinde işçileşmekte, üniversiteye gitmekte, ev dışı daha nice sosyal etkinliğe katılmaktadır. Başörtülü kadının erkek karşısındaki konumu gitgide eski uysal konumdan uzaklaşmaktadır.

Önceden cemaat toplumunun ilişki ağı içindeki insanlar şimdi modern kent yaşamının öğütücü dağdağası içinde, benzer yaşam tarzlarını kendiliğinden benimseyen, benzer şeyler giyen, benzer film ve dizileri izleyen, benzer şeylere gülüp, ağlayan, benzer konuları konuşan, benzer tepkiler veren insanlar haline geliyorlar. Doğrusu bu gerçekleri ancak gözleri aşırı doz Kemalizmden kararmış olanlar görememektedirler.

Çok daha karmaşık boyutlar içeren bu modern kapitalist topluma uyum sürecinin şartları altında Erdoğan gibilerin “dindar nesiller” yetiştirme özlemi, itaatkâr bir işçi sınıfı yetiştirme arzusu anlamına gelmekle birlikte, son tahlilde beyhude bir hayaldir. AKP’li kadrolar pek muhtemelen eskinin cemaat toplumuna özgü mekanizmalarla bu yeni kentli emekçi kesimleri kontrol altında tutmanın zorlaştığını gözlemliyorlar ve tam da bu nedenle dinin dozunu yeni bir çerçevede arttırarak olası patlamaların önünü almaya çalışıyorlar. Ancak korkunun ecele faydası yok. Dünya kapitalizminin çok büyük bir bunalım içinde olduğu ve tarihsel gelişmişlik düzeyi açısından Türkiye’nin daha gerisinde olan Ortadoğu coğrafyasında bile emekçi kitlelerin isyan bayrağını açtıkları bir dönemden geçiyoruz.

Ortadoğulu yoksul emekçi kitleler geliştirdikleri güçlü kitle seferberlikleriyle korku ve atalet duvarını yıkarak firavunlar kadar güçlü görünen diktatörleri devirebildiklerini göstermişlerdir. Hüsnü Mübarek’in de emekçi yığınları kontrol altında tutabilmek için dini yoğun biçimde kullandığını ama bunun ecele faydasının olmadığını hatırlamak yeterli olmalı. Ya İran’da yaşanan kitle isyanlarına ne demeli? Dinin tüm toplumsal yaşamı kuşattığı İran’da, geçtiğimiz birkaç yıl içinde yaşanan düzen karşıtı kitle mücadeleleri başarıya ulaşmamış olsa da, dinin egemen sınıflar için ebedi bir kurtuluş çaresi olamadığına işaret etmektedir. Din ne bu isyanların önünü alabilmiştir ne de bu kitle seferberliklerinin bastırılması din sayesinde olmuştur. Bu bastırma tümüyle acımasız devlet terörü sayesinde gerçekleştirilmiştir.

AKP’nin de daha fazla din zerk etmek suretiyle yeni işçi kuşaklarını daha itaatkâr yapma çabası başarıya ulaşamayacaktır. Geçtiğimiz yıllarda “genç subaylar rahatsız” söylemiyle darbeci özlemler dile getiriliyordu. Buna bir cevap ve nazire olarak liberal temellerde bir “Genç Siviller” hareketi ortaya çıktı ve bu gençler de “genç siviller rahatsız” dediler. Bugün tüm dünyada yaşanan sınıf mücadeleleri içinde rahatsızlığın ne demek olduğunu asıl genç işçiler gösteriyor. Özellikle genç işçiler kapitalizmden rahatsız!

Kökü maddi ilişkilerde yatan toplumun hareket yasaları eninde sonunda Türkiye’de de işçi kitlelerin isyanını getirecektir ve bu isyanda genç işçiler büyük bir rol oynayacaktır. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın. O zaman gençlerle ilgili olarak akıllarda yer edecek tek şey, genç işçilerin tüm toplumda devasa bir devrimci değişim sürecini başlatan ve ilerleten hayranlık verici devrimci enerjileri olacaktır.

Önemli olan o isyan günleri geldiğinde işçi sınıfının elinde kılavuzluk edebilecek bir siyasi örgütlüğünün var olabilmesini sağlamaktır. Mısırlı ve Tunuslu emekçiler tam da bu temel eksiklik nedeniyle, kahramanca mücadele etmelerine ve büyük bedeller ödemelerine rağmen egemen sınıfları bir bütün olarak alaşağı edip kendi toplumsal kurtuluşlarına giden yolu açamamışlardır. Elbette maç daha bitmedi, egemenler çabuk sevinmesinler. Tarihin akışı hızlanmıştır ve dünya emekçileri tüm zaaflara rağmen yeni bir uyanış süreci içine girmişlerdir. Dindar nesil hayalleri gören AKP’si de dâhil olmak üzere Türkiye’deki egemen sınıf da bu sürecin sonuçlarını hiç şüphesiz er geç tadacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 84, Mart 2012