CHP ve Sosyalist Enternasyonal Parodisi


Dünya ölçeğindeki gelişmelerle de sıkı sıkıya bağlantılı olan Türkiye’deki siyasal bunalım, çok çeşitli düzeylerde yansımalarla kendisini ortaya koyuyor. Bunalımın bir ifadesi olan Türkiye’deki burjuva kamplaşmada, temel aktörlerden birisinin CHP olduğu da açık bir gerçek. CHP bu kamplaşmada burjuvazinin statükocu kanadının parlamenter siyasal düzlemdeki temel temsilcisi konumunda. Bu cephenin bir ön kuvveti olarak çalışıyor ve parlamento düzleminde yapılacak bütün manevraların başoyuncusu olarak rolünü oynuyor.

Her ne kadar Türkiye’deki işçi-emekçi kitlelerin çoğunluğu CHP’ye değil de AKP gibi muhafazakâr sağ partilere itibar etseler de, yine de çok sayıda işçi ve emekçinin CHP’ye oy verdiği göz ardı edilemez. Özellikle Alevi emekçi kitlelerin CHP’yi kendileri için bir sigorta gibi gördüğü bir gerçektir. Daha önemlisi CHP yandaşı işçi-emekçilerin onu “sol” olarak görmeleridir. Aslında daha öteye giderek demeliyiz ki, CHP yandaşı olsun olmasın Türkiye’de geniş kitlelerin ortalama algısı da sol denen şeyin CHP olduğudur. Bunun önemli sonuçlarından birisi toplumun geniş bir çoğunluğunun “sol” kavramına soğuk yaklaşmasıdır. Nitekim yapılan çeşitli anketler, içeriğinin nasıl doldurulduğundan bağımsız olarak, insanların yaklaşık yüzde 70’inin kendilerini siyasal olarak “sağda” saydıklarını göstermektedir. Son dönemlerin seçim sonuçlarının da bunu yaklaşık olarak doğruladığı açıktır.

CHP’nin kendini sol olarak satabilmesinin türlü nedenleri var. Bunlara aşağıda değineceğiz. Bunlardan biri de onun dünyadaki sosyal demokrat partilerin uluslararası birliğini temsil eden Sosyalist Enternasyonal’e üye olmasıdır.

Ancak CHP’nin son yıllardaki siyaseti, onun zaten olmayan “sosyal demokrat” kimliğini artık iyice tartışılır hale getirmiştir. Bu tartışma bir yandan CHP içinden gitgide tasfiye olan sosyal demokrat unsurlar tarafından, bir yandan da genelde liberaller ve AKP medyası tarafından gündeme getiriliyor. Bu tartışmaların doğal bir uzantısı da CHP’nin Sosyalist Enternasyonal üyeliğinin sorgulanması oldu. Öyle ya, sosyal demokrasinin uluslararası tescil makamı orasıydı. Böylece son birkaç yıldır CHP’ye yönelik olarak Sosyalist Enternasyonal içinden de eleştiriler gelmeye ve onun Sosyalist Enternasyonal’den çıkarılması konuşulur olmaya başladı. Geçtiğimiz ay yapılan Sosyalist Enternasyonal’in uluslararası kongresi öncesinde de CHP’ye yönelik bazı eleştiri ve yaptırımların gündeme geleceği tartışmaları yoğunlaştı. Nitekim bundan çekindiği anlaşılan Baykal da Sosyalist Enternasyonal ile köşe kapmaca oynayarak sonunda kongreye gitmekten vazgeçti.

CHP ve sosyal demokrasi

Ecevit’in 60’ların ortasında “ortanın solu” kavramını ortaya atmasına kadar CHP’nin sol kavramıyla bir ilintisi bulunmuyordu. Yani o güne kadarki 40-45 yıllık varlık süresi boyunca CHP’nin sol olmak gibi bir iddiası yoktu. Nitekim CHP’nin resmi internet sitesinde verilen parti tarihinde, “1960’lı yılların ortalarında CHP sola açılarak kendisini ‘ortanın solu’ olarak tanımladı” ifadesiyle de bu olgu açıkça belirtilmektedir. Bu ifadenin devamında yer alan satırlar da CHP’nin kendisini nasıl gördüğü konusunda aydınlatıcıdır:

“1970’li yıllarda ideolojisini ‘demokratik sol’ kavramıyla tanımlayan CHP, önerdiği sosyal reformlarla ‘düzen değişikliği’ni hedefledi. Bu süreçte CHP, ‘devlet partisinden’ ‘halkın partisine’, ‘düzen partisinden’ ‘değişimin partisine’ dönüştü. Sosyalist enternasyonale katılan CHP, tarihsel geleneğini ve temellerini temsil eden ilkelerin yanı sıra sosyal demokrasinin evrensel ilkelerini de benimsedi.”

Bu özet, CHP’nin 70’lerdeki gerçekliğini hiç de anlatmıyor. Gerçekte CHP, 60’lar ve 70’lerde devrimci gençlik hareketinin ve işçi hareketinin yükselişi temelinde toplumun yaşadığı genel uyanış karşısında sol bir söylem tutturmaksızın ayakta kalamayacağını görmüştü. O bunu yaparak, hem bu dalgayı dizginlemek hem de Süleyman Demirel’in Adalet Partisi gibi halk desteğine sahip rakibi karşısında kendine bir taban sağlamak istemiştir. “Ortanın solu” aldatmacasının hikmeti buradadır. Ecevit daha 1966’da şunları söylemişti: “CHP’nin yaptığı gibi AP de, ortanın sağında olduğunu bildirerek sağ uçtan gelebilecek tehlikelere karşı bir duvar çekerse demokrasimiz sürekli yaşama imkânına kavuşacaktır.”

CHP’nin sol kavramıyla flörtü başlayana kadarki uzun sicili, amansız bir komünizm ve işçi düşmanlığıyla bezelidir. 60’lı yıllara kadar CHP en sıradan işçi haklarının bile karşıtı olmuş, hatta 1950’de iktidardaki Demokrat Parti sendika, grev yasası gibi düzenlemeler önerdiğinde, CHP’li eski çalışma bakanı Sadi Irmak CHP adına “böyle bir şey olamaz” diye itiraz etmiştir.

Bu özellikler gerici bir burjuva partisinin tipik özellikleridir. Tepeden inme bir burjuva rejim kurma perspektifiyle hareket eden Osmanlı paşalarınca kurulmuş olan CHP tam da böyle bir parti idi. Bırakalım komünistleri ve emekçi sınıfları, CHP cumhuriyetin başlangıcından itibaren yaklaşık çeyrek yüzyıl boyunca başka burjuva partilerine bile izin vermeyen bir tek parti diktatörlüğü kurmuştur. Bu dönemde CHP ve devlet aygıtı neredeyse tümüyle örtüşmekteydi, yani CHP bir bakıma Kemalist devletin kendisiydi. Ya da bir başka ifadeyle CHP, rejimi kuran ayrıcalıklı asker-sivil bürokrasinin partisiydi.

CHP, tek parti diktatörlüğünü ve baskıcı uygulamaları, toplumu “sınıfsız, imtiyazsız, çıkarları ortak tek bir kitle” olarak tanımlayan ideolojisiyle gerekçelendiriyordu. Öyle ya, çıkarları ortak tek bir kitle varsa bunun da yalnızca tek bir partisi olabilirdi! CHP’nin programının temellerini oluşturan “altı ok”un da (cumhuriyetçilik, laiklik, halkçılık, milliyetçilik, devletçilik, inkılâpçılık) sol kavramıyla doğrudan bir ilgisi yoktu. Sözgelimi CHP’nin ilkeleri arasında “demokrasi” yoktur, “toprak reformu” yoktur, Kürt halkının, Ermenilerin ve daha nicelerinin haklarının savunuluşu yoktur.

Peki CHP, çoğunluğa belletildiği gibi, en azından 60’ların ikinci yarısından itibaren sosyal demokrat bir sol parti olmuş mudur? Her şeyden önce CHP diğer sosyal demokrat partiler gibi işçi hareketinin içinden gelmemiştir, örgütlenmesi işçi sınıfına dayanmamaktadır, üye bileşimi işçi ağırlıklı değildir. Siyasal çizgisinin ve programının ağırlık noktasını da işçi sınıfı ve emekçiler için reformlar oluşturmamaktadır. Ne yaptığının çok iyi farkında olan Ecevit de zaten hiçbir zaman başlattığı ve sürdürdüğü hareketi “sosyal demokrat” olarak adlandırmadı, bilinçli olarak “ortanın solu”, “demokratik sol” gibi başka nitelemeler kullandı. Bu dönemde yapılan değişikliğin özeti, partinin varoluş temelini oluşturan Kemalizm ile sosyal demokrasinin bazı yönlerinin eklektik ve yüzeysel biçimde birleştirilmesidir. Fakat bu hafif tertip sosyal demokrasi makyajı bile başlangıçta CHP içinde ciddi krize yol açmış ve hatta sonunda kopmalar olmuştu. Turhan Feyzioğlu’nun Güven Partisi bunun en bilinen örneğidir. Parti içinde Ecevit’e yönelik ağır eleştiriler yapılmış, “anti-Kemalistlik”le, “Marksizme yönelmek”le suçlanmıştı.

Bu 70’lerdeki yöneliş çerçevesinde, “bu düzen değişmeli”, “toprak işleyenin su kullananın” ve “ne ezen ne ezilen, insanca hakça bir düzen” gibi sloganlar üretildi ve zaten sola doğru güçlü bir yöneliş içindeki kitleler bu sloganları benimsedi. Parti programında sosyal demokrat makyaja uygun bazı değişiklikler yapılırken 1976’da da Sosyalist Enternasyonal’e üye olundu. Sonuçta 1977 seçimlerinde CHP bu değişikliklerle yüzde 41,3 oy olarak birinci parti oldu.

CHP 70’lerdeki güçlü sol yükseliş boyunca sosyal demokratlığa nispeten daha yaklaşmış, ancak her zaman Kemalizm unsuru temel unsur olarak kalmaya devam etmiştir. Esasen Kürt hareketi ve İslamcı hareketin yükselişinin damgasını vurduğu 90’lı yıllar ve rejimin buna yanıtı niteliğindeki 28 Şubat örtülü darbesi, Kemalist özün yeniden sivriltilerek öne çıkartılması için zemin oluşturdu. CHP o gün bugündür köklerinden gelen bu yönü her bakımdan daha da belirginleştirmektedir.

Bugün CHP’ye –ya da DSP’ye– kelimenin hiçbir anlamında sol demek mümkün değildir. Bunlar Kemalist tarzda çarpık bir laiklik savunusunu ve milliyetçiliği siyasetinin temeline oturtmuş merkezci burjuva partileridir. İşçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin dertleriyle ilgisi yoktur. Ancak CHP, Kemalist-resmi laiklik anlayışı konusunda şartlandırılmış kesimler için ana odak konumunu kazanmaya ve toplumu bu konular etrafında kutuplaştırmaya çalışmaktadır. CHP’nin özellikle bu temalar etrafında kurmaya çalıştığı bir “sol” aldatmacası ortadan kalkmış değildir. Bu bakımdan CHP konusunda ve özellikle de sol kavramına ilişkin net bir kavrayışa sahip olmak son derece önemlidir. Kemalizmle ve milliyetçilikle hesaplaşmadan, hele de günümüz şartlarında devrimci işçi hareketinin temsil ettiği gerçek sol çizginin güçlendirilemeyeceğini vurgulamak gerekiyor.

Sosyalist Enternasyonal

İşte bu tarihe, bu kimliğe, bu sicile sahip CHP’nin, bugün Sosyalist Enternasyonal’den çıkarılması tartışılmaktadır. Başta da dikkat çektiğimiz gibi CHP’nin Sosyalist Enternasyonal’den çıkarılması tartışması esas olarak Türkiye’de uzunca bir süredir devam eden ve şimdilerde iyice şiddetlenmiş olan egemen sınıf içi çatışmadaki tutumlarından kaynaklanmaktadır. Burada merkezi nitelikteki sorun tüm doğrudan ve dolaylı sonuçlarıyla AB sürecidir. Sermayenin AB’ci kesimleri ve bunların AB’deki müttefikleri, “sosyal demokrat” etiketli CHP’nin aynı diğer AB ülkelerindeki sosyal demokrat partiler gibi bu sürecin motoru rolünü oynaması gerektiğini düşünüyorlar. Ancak CHP bu konuda ayak diremekte, bıraktık motor olmayı, çatışmanın şiddetlenmesiyle birlikte AB’ye karşı ulusalcı pozisyonlarını daha da öne çıkararak engel olmaya çalışmaktadır. Her ne kadar tümden AB karşıtı olduğu söylenemezse de, CHP AB sürecinin gerektirdiği kimi kritik diplomatik ve siyasal açılımlara geçit vermeye niyetli değildir.

AB’deki sosyal demokrat partiler ve dolayısıyla Sosyalist Enternasyonal, Türkiye’nin AB sürecini Avrupa içinde destekleyen temel siyasal eğilim konumundadır. Bu nedenle Sosyalist Enternasyonal üyesi bir CHP’nin kendisinden beklenen AB’ci sosyal demokrat rolü değil de, daha ziyade AB karşıtı milliyetçi rolü oynamasının gitgide sıkıntı yarattığı görülüyor.

Yukarıda belirttiğimiz gibi CHP’nin işçi sınıfının, emekçilerin, yoksulların, ezilenlerin dertleriyle ilgisi yoktur, ama “sosyal demokrat” sıfatını bırakmaya niyeti de yoktur. Bu sıfatın kitleleri aldatmada, geçmişte olduğu gibi, denenmiş temel politik araçlardan biri olduğunu iyi bilmektedir. Tabii Sosyalist Enternasyonal’den çıkarılmak onun politik rakipleri karşısında sosyal demokratlık iddiasını sürdürmesini zora sokacaktır. Uluslararası onay almamış bir sosyal demokrasi iddiasının topal kalacağı muhakkaktır. O nedenle CHP Sosyalist Enternasyonal ile köşe kapmaca oynamaya devam etmekte, bir yandan da hem Sosyalist Enternasyonal’i hem de AB’nin diğer egemen çevrelerini kendi pozisyonlarına ikna etmeye çalışmaktadır. Brüksel’de büro açma gibi yeni hamlelerin sebebi muhakkak ki budur.

Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki, CHP’nin AB karşıtı pozlar kesmesinin gerçekte anti-emperyalist bir tutum takınmakla zerrece alakası yoktur. AB sorununda işçi sınıfının çıkarlarına uygun tek tutum hangi kılıfa sokulmuş olursa olsun her türlü milliyetçi tutumdan farklı olarak, gerçek anlamda enternasyonalist bir tutumdur. İşçi sınıfının dünya çapında birliğine giden yolda bir adım olarak, Avrupa çapında devrimci bir Avrupa işçi sovyetleri birliğini hedefleyen enternasyonalist devrimci bir tutum.

Diğer taraftan Sosyalist Enternasyonal de CHP’yi işçi sınıfının çıkarlarını düşünerek sıkıştırmıyor elbette. Bu sıkıştırmalar aslında Avrupa sermayesinin Türkiye’yi kapitalist AB’nin çıkarları ekseninde tutmak maksadıyla yapılan sıkıştırmalardır.

CHP de, Sosyalist Enternasyonal’de toplaşmış sosyal demokrat gelenek de, sermaye düzenini korumaya yeminli ve devrimci işçi sınıfının düşmanı olan siyasal eğilimleri temsil etmektedirler. CHP’nin sicilini yukarıda anlattık. Sosyalist Enternasyonal’e gelince, onun çekirdeğini oluşturan tarihsel damarın CHP’nin kökenleri ve yapısından çok farklı olduğu açıktır. Sosyalist Enternasyonal’i oluşturan “sosyal demokrat”, “sosyalist” ve “işçi partisi” gibi isimler taşıyan partiler, işçi sınıfının Avrupa’daki uzun mücadeleleri içinden çıkmış partilerdir. Bu partiler başlangıçta programlarında kapitalizmin tasfiyesi ve “sosyalist bir düzen” kurma gibi temel amaçların olduğu, üyelerinin çok büyük bölümünü işçilerin oluşturduğu ve sendikalarla çok sıkı organik ilişkiler temelinde varlığını sürdüren partilerdi.

Ne var ki, çoktandır Sosyalist Enternasyonal partilerinin de, şoven milliyetçilik, savaş çığırtkanlığı, işçi sınıfının demokratik ve sosyal haklarına saldırı gibi temel tutumlar açısından CHP’den özde bir farkı kalmamıştır. İşçi sınıfı açısından Sosyalist Enternasyonal’in tarihi bu bakımlardan bir utanç ve ihanet tarihidir. İki büyük emperyalist paylaşım savaşı, sömürge savaşları ve diğer nice haksız savaşta bu partilerin doğrudan sorumlulukları vardır. Farklı ülkelerden on milyonlarca işçinin birbirine boğazlatılmasının en büyük sorumluluğu, Sosyalist Enternasyonal’i oluşturan önde gelen sosyal demokrat partilerindir. 1914’te başlayan birinci emperyalist paylaşım savaşında her biri kendi ülkelerinin kan emici burjuvalarına destek verenler onlardır. Rosa Luxemburgları katledenler onlardır, Rusya’daki devrimci işçi iktidarına karşı beyaz haçlı seferlerine katılanlar onlardır, Hitler faşizminin zaferine giden yolun döşenmesinde de büyük sorumlulukları vardır.

İkinci emperyalist paylaşım savaşında da aynı suçları işleyen sosyal demokrasi, savaş ertesinde 1951 yılında Sosyalist Enternasyonal adı altında yeniden örgütlendi ve tüm Soğuk Savaş dönemi boyunca da komünizm düşmanlığını esas alan NATO’cu siyasete angaje oldu. Savaş ve militarizm cephesinde durum buyken, içte birtakım reformlarla işçi sınıfını yatıştırma ve devrimci siyasetten uzak tutma çizgisini izledi.

Böylece başlangıçta işçi sınıfının sosyalist özlemlerinin bir ifadesi olarak kurulan sosyal demokrat partiler ve bu partilere dayanan İkinci Enternasyonal, sosyalizme ve enternasyonalizme ihanet noktasına varmıştır. Bu konum, çeşitli ülkelerde değişik dönemlerde patlak veren devrimci süreçlerde de açıkça karşı-devrimci rol oynama şeklinde açığa çıkmıştır.

İkinci paylaşım savaşı sonrasında yükselen ulusal kurtuluş hareketlerinin Sovyetler Birliği’ne sempati göstermesi kapitalist Batı’yı harekete geçirmişti. Buraların da SSCB’nin nüfuz alanına girmesi korkusu, Sosyalist Enternasyonal’in Batı emperyalizminin sol kolu olarak bu bölgelere açılmasını gerekli kıldı. Böylece özellikle 60’lar ve 70’lerde azgelişmiş ülkelerde de bir sosyal demokratımsı hareket oluşturma çabaları belirginlik kazandı. Bu yıllarda azgelişmiş ülkelere özgü ve popülist karakterinin daha belirgin olduğu söylenebilecek birçok parti ve hareket Sosyalist Enternasyonal bünyesine alındı. Dolayısıyla Sosyalist Enternasyonal’in buralara açılması, birçok durumda, buralardaki üye partilerin geleneksel anlamıyla sosyal demokrat bir niteliğe sahip olmasından kaynaklanmıyordu.

Kapitalizmin 70’lerde patlak veren büyük krizi sonrasında sermayenin reformlara dayalı ve esas olarak sosyal demokrasi eliyle yürütülen sınıf barışı çizgisini tasfiye kararı almasıyla, sosyal demokrasi için de altın günlerin sonu gelmiş oluyordu. Sermayenin işçi sınıfının kazanımlarına yönelik küresel saldırısı esas olarak 80’lerle başladı ve 80’lerin sonunda despotik-bürokratik diktatörlüklerin de çöküş sürecine girmesiyle bu saldırı ivmelendi. Devrim ve komünizm korkusundan önemli ölçüde sıyrılan burjuvazi 90’lı yıllarda var gücüyle saldırdı ve bu saldırısını sosyal demokrasi aracığıyla işçi sınıfına kabul ettirmeye çalıştı. Ama bu süreç kaçınılmaz olarak sosyal demokrasinin de efendilerine uyarlanmasını ve klasik çizgisini değiştirerek “refah devleti”ni tasfiyeyi kabullenmesini getirdi. En ileri ifadelerini Blair (“Üçüncü Yol”) ve Schröder’de (“Yeni Merkez”) bulan bu değişimler sonucunda artık bu partiler reformların bile savunucusu olmaktan çıkmaya başladılar. Böylece bu partiler başlangıçta işçi sınıfının partileri olmaktan, Lenin’in ifadesiyle “işçi sınıfının burjuva partileri” olmaya doğru evrilip, en sonunda da burjuva sol partiler kimliğine doğru yelkenleri açtılar. Örneğin Blairci çizgi, Sosyalist Enternasyonal’in ABD’deki Demokrat Partiyi de içerecek şekilde Merkez Sol Enternasyonali adında yeniden yapılandırılmasını savunmaktadır.

Milliyetçiliğe, reformizme ve sahte enternasyonalizme karşı

CHP ve Sosyalist Enternasyonal son derece farklı kökenlerden gelmekle beraber, al birini vur ötekine misali, işçi sınıfına karşı benzer bazı temel günahları işleyerek sonunda aynı çatı altında bir araya gelmişlerdi. Bu CHP’nin bir sosyal demokrat partiye dönüştüğü anlamına gelmiyordu. CHP’nin özellikle 70’li yıllarda sosyal demokratımsı bir renk kazandığını ve gördüğü işlevle Sosyalist Enternasyonal’e yaklaştığını gösteriyordu. Son yıllarda ise CHP’nin bu sosyal makyajı hepten aktığı ve stratejik önemi olan AB sürecine ters biçimde ulusalcı-içe kapanmacı özü iyice öne çıktığı için, Sosyalist Enternasyonal’de de eleştirilmeye başlanmıştır. Her halükârda, CHP Sosyalist Enternasyonal’den çıkarılsa da çıkarılmasa da, her ikisinin de işçi sınıfına karşı işlediği ağır suçlar ortadan kalkmaz.

Çürümüş sosyal demokrasinin de Kemalist CHP’nin de işçi sınıfına vereceği bir şey yoktur. İşçi sınıfı Türkiye’de de dünyada da bir yandan milliyetçiliğe, şovenizme, Kemalizme karşı ödünsüz bir mücadele yürütmeli, diğer yandan reformizmin ikiyüzlü sahte enternasyonalizmine prim vermemelidir. İşçi sınıfına gereken, onun sınıf doğasına uygun devrimci enternasyonalizmdir. Lenin’in sağlığı dönemindeki Üçüncü Enternasyonal’in mirası bu enternasyonalizmin temel çizgilerini ortaya koymaktadır. Rehber edinilmesi ve daha da geliştirilmesi gereken miras budur.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no:41, Ağustos 2008)


Etiketler