“İslamcı” Sermaye ve Fethullah Gülen Cemaati

1.bölüm

Levent Toprak

1 Temmuz 2009

Geçtiğimiz Mayıs ayının başlarında Türkiye’de iki büyük uluslararası organizasyon gerçekleşti. 145 ülkeden 2300 işadamı ile Türkiye’den 3000’i aşkın işadamını bir araya toplayan Dünya Ticaret Köprüsü adlı organizasyon ve yine 115 ülkeden 700 öğrencinin katıldığı, medyada oldukça geniş yer verilen Türkçe Olimpiyatları. Birçok devlet adamı ve siyasetçinin de arzı endam ettiği bu iki organizasyonun ortak yanı, örgütleyicisinin Fethullah Gülen cemaati olmasıydı. Böylece artan ölçüde bir tartışma konusu olan cemaatin ulaştığı güç ve etkinlik düzeyi hakkında son yılların göstergelerine yeni ve çarpıcı bir sayfa daha eklenmiş oldu.

Elbette Fethullahçı cemaat esas olarak son yıllarda kızışan egemen sınıf içi çatışmada oynadığı rol bağlamında yoğun bir tartışma konusuydu ve halen de öyledir. Nitekim son günlerde ortaya çıkarılan yeni gizli belge (“AKP’yi ve Gülen’i Bitirme Planı”) vesilesiyle de tartışılan başlıca konulardan biridir. Cemaatin genelde devlet aygıtı ve özelde de kritik bir önem taşıyan polisteki örgütlenmesinin bu çatışmada oynadığı etkin rol artık kimsenin şüphe etmediği bir gerçekliktir. Tüm bunlara cemaatin uluslararası bağlantıları, medya gücü, eğitim alanındaki binlerce kuruluşu ve 100’ü aşkın ülkeye yayılmış misyonerlik benzeri kapsamlı faaliyeti eklenince, dikkat çekici bir manzaranın ortaya çıkması kaçınılmazdı.

Bu bağlamda genelde “İslamcı” sermayenin özelde de onun en güçlü parçası görünümündeki Fethullahçıların ulaşmış olduğu düzey, çoğunlukla Kemalist hezeyanlarla bezenmiş tutum ve değerlendirmelere konu olmuştur. Oysa konuyu sığ “şeriat” hezeyanları temelinde değil, devrimci işçi sınıfı perspektifinden ele alma zorunluluğu vardır.

Daha baştan vurgulamak gerekiyor ki, Türkiye’de şu anda cereyan etmekte olan çekişme bir şeriat-laiklik mücadelesi değildir. Din unsuru çok büyük oranda sorunların gerçek özünü örtmeye yarayan yüzeysel bir kabuk düzeyindedir. Gerçek mesele, egemen sınıfın değişik kesimleri arasında yaşanan ve dış faktörlerle de önemli ölçüde belirlenen bir çıkar ve iktidar mücadelesidir. Bu kesimler son tahlilde aynı burjuva sınıfın bileşenleri oldukları için ve bu sınıf da toplumun sömürücü küçük bir azınlığını oluşturduğu için, bunlar arasındaki ayrımları çok keskin hatlı, katı ve kalıcı ayrımlar olarak görmek doğru değildir. Aksine bu ayrımlar belli ölçülerde bulanıktırlar, geçişler vardır ve bir değişim içindedirler. Ancak tüm bu kayıtlara rağmen birtakım ayrımların olduğu da bir gerçektir. Önemli olan bunu işçi sınıfının devrimci perspektifi içinde diyalektik bir bakışla görmeyi ve bu temelde doğru tutumlar almayı başarmaktır. O nedenle İslamcı sermaye ve Fethullahçılık meselesinin öncelikle burjuvazi içi çatışmada nasıl bir yere oturduğunu kısaca da olsa ortaya koymakta yarar var.

İslamcı sermaye ve burjuvazi içi kapışma

Çokça vurguladığımız gibi, işçi sınıfının örgütsüzlüğü nedeniyle Türkiye’de siyasal mücadeleler alanına uzunca bir dönemdir hâkim olan olgu egemen sınıf içi mücadelelerdir. Bu mücadelenin tarihsel kökenlerini, güncel seyrini ve çeşitli görünümlerini Marksist Tutum sayfalarında uzunca bir süredir ele almaktayız. Kısaca ifade edecek olursak, bu mücadelenin temel eksenini, büyük sermayenin askeri-sivil bürokrasinin vesayet sistemiyle yaşadığı çelişkiler oluşturmaktaydı. Bu da büyük sermayenin sözde demokratlığından değil, ulaştığı gelişme aşamasının çok yönlü nesnel gereklerinden kaynaklanmaktaydı. Aynı zamanda emperyalist dünya sistemindeki değişimler, süreçler ve etkilerle de bağlantılı olan bu temel eksen bugün de varlığını korumaktadır.

Ancak, zaman içinde daha da belirginleşen biçimde, bu eksene bir diğer alt eksen de eklenmiştir. Bu da, kaba bir tarifle TÜSİAD’çı diyebileceğimiz geleneksel büyük sermaye ile çekişen yeni sermaye öbekleşmelerinin oluşmaya ve güçlenmeye başlamasından kaynaklanmaktadır. Bu bahiste başlıca öbekleşmeler olarak MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) ve başta söz ettiğimiz Dünya Ticaret Köprüsü organizasyonunu gerçekleştiren TUSKON (Türkiye İşadamları ve Sanayiciler Konfederasyonu) sayılabilir. İrili ufaklı binlerce kapitalisti kapsayan bu örgütlenmelerin belirgin ve ortak yanı İslami-muhafazakâr bir dünya görüşüne bağlı görünmeleridir.

1990’da kurulan MÜSİAD 2008 yılı itibarıyla 3000 civarında üyeye sahip ve bu patronların kontrolündeki şirketler 28 ile yayılmış 10 binden fazla işyerinde toplam olarak GSMH’nin %6 ilâ 8’lik bir kısmını üretiyor ve ihracatın da %11,5’ini gerçekleştiriyorlar. Bir karşılaştırma için TÜSİAD’a ait rakamlara bakacak olursak, 2007 sonu itibarıyla, 576 üyesi olan TÜSİAD, GSMH’nin yaklaşık yüzde 38’ini, ihracatın da yüzde 45’ini gerçekleştiriyor.

Fethullahçı cemaatin işadamı örgütlenmesi olarak bilinen TUSKON ise 80 ilde faaliyet gösteren 12 bin üyeye sahip ve 2005 yılında kurulmuş. TUSKON’un GSMH ve ihracat payına ilişkin bir veri bulunmuyorsa da, yukarıda bahsedilen Dünya Ticaret Köprüsü’nde bu işadamlarının kurduğu ticari bağlantıların toplam hacminin 7 milyar doları aştığı söyleniyor.[1]

Bu rakamların önemli büyüklükleri ifade ettikleri açık. Büyük sermaye kategorisine girebilecek çok sayıda holdingi de içeren bu öbekleşmelerin asıl dikkat çekici özelliği, oldukça hareketli ve iştahlı görünen, yeni yeni türeyen çok sayıda küçük ve orta ölçekli kapitalisti içermesi. Eskiden bu ölçektekiler için düşünülemeyecek bir hareketlilik içinde olan bu kapitalistler bazı bakımlardan Masonik bir dayanışma içinde dünyanın en ücra köşelerinde bile iş kovalıyorlar.

İslami-muhafazakâr bir görünüm arz eden bu kapitalistler, Türkiye’deki özgün süreçlerin bir ürünü olarak, sahip oldukları sermaye gücünden daha büyük bir siyasal-toplumsal güce sahip olmaları nedeniyle, çok ciddi avantajlara mahzar olmuş ve bu olanakları büyük bir iştahla sömürerek çok hızlı büyümüşlerdir. Bu durum özellikle AKP’nin tek başına hükümet olduğu son 7 yılda olağanüstü bir ivme kazanmış ve böylece sermaye sınıfının safları bu yeni unsurlarla kalabalıklaşmıştır.[2]

Bu görece yeni sermaye kesimlerinin hızlı gelişimi ve boylarını aşan bir siyasal etki ve avantaj kazanmaları, TÜSİAD’cı sermaye kesimlerini de zamanla artan ölçüde tedirgin etmeye başlamış ve bu olgu son yıllarda daha belirgin biçimde olmak üzere egemen sınıf içi mücadeleye farklı bir boyut eklemiştir. TÜSİAD’ın AKP hükümetine verdiği desteğin zaman içinde dalgalı bir seyir almasının en temel sebeplerinden birisi budur. Ordu ve AKP’nin ön planda yer aldığı son dönemdeki kapışmada, TÜSİAD’ın ana çizgileriyle AKP’nin politikalarından yana olmasına rağmen, belli momentlerde ona karşı bir tutum alması konjonktürel kaygıların yanı sıra bu genel hususla ilişkilidir.

Burada önemli bir nokta da, büyük sanayi üretiminin Anadolu’da da daha belirleyici biçimde gelişmesidir. Yakın zamana kadar ve halen de önemli ölçüde, Anadolu’da esasen ticaret yoluyla az çok sermaye biriktiren yerel sermayedarlar ilk fırsatta soluğu ülkenin batısındaki metropollerde alıyor ve büyümelerini asıl olarak buralarda gerçekleştirmeye başladıkları büyük yatırımlarla sağlıyorlardı. Bugünkü en büyük burjuvaların çoğu bu yoldan geçmiştir (bu en büyükler içinde en eski olanlar için önemli bir zenginlik kaynağı da, zorla kovulan gayrimüslimlerin gasp ve talan edilen mal varlıklarıydı). Bunlar diğer taraftan Türkiye’de burjuva düzenin kuruluş ideolojisi olan Kemalizmin genel değerleri ve söylemiyle barışık idiler. “Çağdaş”, “batılı” yaşam ideolojisine bağlı, canlı sosyete yaşantılarıyla ve bir ayaklarının sürekli Avrupa’da olmasıyla, genel Kemalist “çağdaş uygarlık” şablonuna uymada kusur etmiyorlardı.

Bu Anadolu’dan metropol bölgelere akış süreci yine devam etmekle beraber, 1980’li yıllarda başlayan süreçte başka bir eğilim de gelişti. Anadolu’da da bazı sanayi merkezleri (Kayseri, Gaziantep, Konya, Denizli gibi) oluşmaya, buralarda da önemli yatırımlar gerçekleştirilmeye başladı. Bu görece yeni burjuvalar öncekilerden farklı olarak genel dünya görüşü açısından Kemalizme mesafeli, dine daha eğilimli bir profil çiziyorlardı. Aslında bu ideolojik profil sadece Anadolu’da yatırıma yönelen bu kesimde değil, 1980’lerden itibaren, Anadolu’dan kalkıp metropolün yolunu tutan sermaye unsurları arasında da yaygınlaşmaya başladı.

Nesnel planda kaçınılmaz biçimde TÜSİAD’cı sermayeye rakip olarak şekillenen bu sermaye kesimleri ve örgütlenmeleri şüphesiz sermaye gücü olarak henüz TÜSİAD’ın oldukça gerisindedirler. Ancak AKP hükümetiyle çok daha doğrudan ve organik ilişkileri nedeniyle sağladıkları olağanüstü büyüme TÜSİAD için endişe kaynağı oluşturmaya başlamıştır. Son günlerde TÜSİAD’ın hükümetten Türkiye İhracatçılar Meclisi’nin (TİM) tasfiye edilmesini talep etmesi bununla ilgilidir. Çünkü TİM esas olarak bu TÜSİAD dışı rakip kesimlerin daha etkin olduğu bir yapılanmadır.

Ayrıca, TÜSİAD, Anadolu’daki küçük ve orta ölçekli kapitalistlerin kendi yörüngesinden çıkış eğilimini dizginlemek ve geriye çevirebilmek için bu kesimlere yönelik yaygın bir örgütlenmeye de girişmiştir. Bu tür binlerce (2008 itibarıyla 9600) irili ufaklı kapitalistin çatısı altında toplandığı TÜRKONFED (Türk Girişim ve İş Dünyası Konfederasyonu), TÜSİAD öncülüğüyle oluşturulmuştur ve onun yönlendirmesindedir.

Nasıl oldu?

Bu farklılaşma nereden kaynaklanıyor? Çok özet bir ifadeyle belirtelim ki, doğuşunda bu farklılaşmayı yaratan etmen politik-ideolojik etmendir. Şöyle ki, bu sermaye kesimleri, diyelim geleneksel büyük sermayeyle çatıştıkları için sonradan kendilerine bir çıkış yolu olarak İslamcı-muhafazakâr bir siyasal-ideolojik yönelime girmiş değildirler. Dinsel ve siyasal bir olgu olarak varolan cemaat ve tarikatlar ile İslamcı siyasal akımlar, başlangıçta kendilerini koruyup güçlendirmek ve kendi dünya tasavvurlarına uygun şekilde yaşayabilmek için ekonomik güç edinmeye yönelmişlerdir.

Dolayısıyla işin tarihsel köklerine gidildiğinde, elimizde ekonomik bir olgu sıfatıyla “İslamcı” sermaye değil, siyasi-dinsel bir olgu olarak İslamcı akım vardır. “İslamcı” sermaye İslamcı akımdan doğmuştur. Bizce burada kilit önemde olan faktör, genel olarak 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde hem dünyada hem onun bir parçası olarak Türkiye’de İslamcı akımın kapitalist düzenin bekâsı için gördüğü hizmettir. Bu olgu aynı zamanda Fethullah Gülen’in hikâyesinin de anahtarı niteliğinde olduğu için, bunu kısaca hatırlamakta yarar var.

Sovyetler Birliği’nin komşusu olan stratejik konumlu bir ülke olarak Türkiye’nin “komünizm tehlikesine” karşı korunması ve emperyalist Batı’ya kalkan oluşturması, emperyalistler ve yerli egemen sınıflar için hayati bir önem taşıyordu. Bu nedenle cumhuriyetin kuruluşundan itibaren komünist akımın gelişmemesi için olağanüstü baskıcı önlemler uygulanmış, ama özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası dönemde buna ideolojik baraj olarak İslam’ın kullanımı da eklenmiştir.

Dünyada 50’lerden başlayarak ve 60’ların başlarıyla birlikte ivmelenen halkların sola kayışı karşısında, bu dini kisveli karşı-devrimci örgütlenmeler emperyalistler tarafından daha da güçlendirilmiştir. Bu iş için İslam ülkelerinde İslam, diğer ülkelerde ise genellikle Hıristiyanlık kullanılmıştır. Meselâ emperyalistler için son derece önemli olan Kore’nin “komünizme” kaptırılmaması için, daha 50’lerin başından beri yürütülen faaliyetlerin en önemli parçalarından biri, orada örgütlenen Hıristiyan Moon tarikatıydı. Bu Moon tarikatı CIA desteğiyle başta ABD olmak üzere tüm dünyada anti-komünist misyonerlik faaliyetlerinin önemli bir odağı olmuştur.

Türkiye egemen sınıfının özgül ideolojisi olarak şekillendirilen Kemalizmin bu yeni dünya koşullarında geniş işçi-emekçi kitleler içinde sosyalist fikirlere karşı bir baraj oluşturması mümkün değildi. Çünkü Kemalizmin geniş yoksul emekçi kitleler içindeki toplumsal tabanı son derece dardı. Sosyalist harekete yönelik doğrudan şiddet yoluyla ezme çabası bir koldan yürütülürken, geniş kitleler içinde asıl ideolojik barajı ancak dinsel önyargıların uyarılıp pekiştirilmesi oluşturabilirdi. Bu nedenle de bu akımlara göz yumulup yol verildi.

Dünya ölçeğinde komünizme karşı mücadelenin bir parçası olarak merkezi biçimde CIA tarafından örgütlenen Komünizmle Mücadele Dernekleri ve benzeri karşı-devrimci yapılar bu bağlamda Türkiye’de de örgütlendi. Faşistlerin yanı sıra Türkiye’de bu işi yürütenlerin önemli bölümü İslamcılardı. Ve Türkiye’de kurulan Komünizmle Mücadele Derneği’nin en erken şubelerinden birisi Erzurum’da Fethullah Gülen’in de içinde yer aldığı kişilerce oluşturuldu. Yeri gelmişken belirtelim ki, bugün Türkiye’de siyaset sahnesinde boy gösteren birçok sağcı lider, yazar ve önde gelen burjuva siyasetçiler bu derneklerden geçmiştir.

Yine de bu hikâyede kritik dönüm noktası 12 Eylül’dür. Sosyalist örgütlenmeler ve aktif unsurlar askeri faşist darbeyle fiziken yok edilme noktasına getirildiyse de, yine de toplumun hatırı sayılır bir kesimine yayılmış olan sosyalist düşünceye sempati ve yakınlıkların da kazınması gerekiyordu. Bunun için bizzat askeri cunta eliyle İslamcı eğilimler özellikle güçlendirildi. Fethullah Gülen bu darbe destekçisi İslamcılar arasında özellikle önde gelen bir şahsiyetti. O zamanlar bu cemaatin en önemli ve kaynak niteliğindeki yayın organı olan Sızıntı dergisinde darbeyi ve onun en insanlık dışı uygulamalarını destekleyen yazılar fütursuzca yayınlanıyor, darbe lideri Kenan Evren adeta evliya gibi sunuluyordu. Aynı şeyler Gülen’in vaazlarında da yapılıyordu. Hatta bu darbe destekçisi tutum, darbenin gadrine uğrayan diğer İslamcı akımlar tarafından bile ağır bir biçimde eleştiri konusu olmaktaydı. Hakkında biçimsel olarak yakalama emri olan Fethullah Gülen, askeri kışlalara bile girip çıktığı halde her nasılsa yakalanamıyor, hatta bir keresinde gözaltına alındığı halde derhal serbest bırakılıyordu. Cunta rejiminin o dönemde Gülen’e göz yumduğu açıktır ve Gülen’in kendisi de bir söyleşisinde bunu itiraf etmektedir.

Kendisi de bir tarikat mensubu olan ve cuntanın ekonomi işlerinden sorumlu kılınan Turgut Özal, cunta rejimi sonrası bir siyasi lider ve başbakan olarak iktidara geçince, bu aynı eğilime iktisadi planda da büyük bir itilim verildi. Böylece İslamcı güçler siyasi, sosyal ve iktisadi anlamda bütünsel olarak geçmişle kıyaslanmayacak ölçüde ciddi bir gelişme yaşadılar. Bu palazlanmada, İslamiyetin ticareti ve zenginleşmeyi yücelten ideolojik mesajının kolaylaştırıcı bir rol oynadığını da yeri gelmişken hatırlatalım. Bu süreci hızlandıran bir başka önemli gelişme ise 1990 dönemecinde SSCB’nin çöküşü ve dağılması oldu. Böylelikle bu güçlerin daha da gelişmesi için yepyeni ufuklar açıldı. Ortadoğu ve Orta Asya’ya uzanan geniş Türki-İslam coğrafyasını emperyalizmin nüfuzuna sokabilmek için Türkiye’nin üstlendiği rol çerçevesinde, bu İslamcı unsurlar ideolojik-kültürel yatkınlıkları ile önemli bir misyona soyundular.

Diğer taraftan, hızlanan kapitalist gelişmeyle ve kente göçün olağanüstü yoğunlaşmasının etkisiyle, bu akımların etkilerinin artışı için çok daha uygun bir toplumsal iklim oluşmuştur. Üç bakımdan: 1) solun yokluğu, 2) taşralı kitlelerin kapitalist kent cangılında her yönden sığınak arayışı nedeniyle dine meyletmeleri, 3) patronaj ilişkileri (kayırmacı ve korumacı ilişkiler). Çok uzatmadan söylemek gerekirse, nihayetinde, bu toplumsal-siyasal-ekonomik dinamikler, önce gayet manidar biçimde belediyelerde, sonra da merkezi siyaset düzleminde Refah Partisinin ve ardından AKP’nin seçim başarılarının temelini oluşturmuştur. Böylece son tahlilde bu akımların içinden gelen kadrolar ilk kez parlamento çoğunluklarını ele geçirecek düzeyde bir siyasi güç konumuna ulaşmışlardır.

Bu bakımdan bugünkü sorunu bir yönüyle şöyle de tarif etmek mümkündür. Türkiye’de geleneksel büyük sermayenin ve askeri-sivil bürokrasinin geçmişte işçi sınıfına karşı kullanıp beslediği İslamcı akımlar, sonradan onların istemedikleri ölçüde büyük bir rakip sermaye gücünün oluşumuna kaynaklık ettiler.


[1] MÜSİAD ve TUSKON’un yanı sıra benzer profile sahip bir başka işadamı örgütlenmesi de 1998’de kurulan ASKON (Anadolu Aslanları İşadamları Derneği). ASKON kendi iddiasına göre toplam 2,5 milyar dolarlık sermayeyi kontrol ediyor ve 125 bin işçi çalıştırıyor.

[2] Bu örgütlü kesimlere dahil olmayıp AKP’ye yanaşan, sayısı ve büyüklüğü hiç de önemsiz olmayan bir diğer kesim de bulunmaktadır. Bunlar arasında tanınmış Çalık ve Ethem Sancak gibi tekelci kapitalistler de yer almaktadır. Aynı zamanda Star Gazetesi ve Kanal 24’ün de sahibi olan Ethem Sancak’ın durumu özellikle çarpıcıdır. Kısa süre öncesine kadar bir TÜSİAD üyesi olan bu zat, AKP ile TÜSİAD arasında yaşanan sorunlar dolayısıyla TÜSİAD’dan ayrılmış ve ayrılırken de özellikle Fethullahçı TUSKON’a övgüler düzmüştür. Sonuç olarak AKP’yi destekleyen ve onun tarafından desteklenip palazlandırılan hayli geniş bir sermaye kesimi oluşmuştur.

(Kaynak: Marksist Tutum dergisi, no: 52, Temmuz 2009)