Navigation

Tarihsel İyimserlik, Gençlik ve Alâmetler

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder
2000’lerden bu yana, dünya genelinde belli bir tarihsel süreklilik içinde kendini gösteren kapitalizm karşıtı hareketlenme, farklı kollardan dalga dalga ilerleyişi içinde bugünkü uğrağa gelmiştir. Sosyalizmi olumlu gördüklerini söyleyen gençlerin ondan tam olarak ne anladıkları konusunda da hayal görmüyoruz. Ama onların kapitalizm denen şeyden hoşnut olmadıklarını, ona alternatif bir şey olması gerektiği bilincine doğru ilerlediklerini ve tarihsel hareketin şimdilik bu uğraklardan geçmekte olduğunu görüyoruz. Bu uğrak işçi sınıfının da gençliğin de ölmediğini gösterdiği gibi, tarihsel iyimserlik dediğimiz şeyin kıymetini ve derinliğini de gösteriyor.

Kapitalizmin tarihsel bir bunalım yaşamakta olduğunu uzun zamandan beri söylüyoruz. Bu tarihsel bunalımın muhtelif görünümleri var ve Marksist Tutum bu konuda zengin bir külliyat içeriyor. Ekonomik krizler, savaşlar, otoriterleşme, derinleşen eşitsizlik, yükselen gerici, karşı-devrimci siyasal hareketler, toplumun çürümesi ve yozlaşma gibi görünümler bu derin tarihsel bunalımda madalyonun bir yüzünü oluşturuyorlar. Bizler dönemin bu ana doğrultusu ve niteliğinin hafife alınması anlamına gelen tutumlara karşı net vurgular yapıyoruz. Tüm bu gerici eğilimleri bünyesinde adeta toparlayıp özetleyen bir tespit olarak da Üçüncü Dünya Savaşının bilfiil başlamış olduğunu savunuyoruz. Günümüz dünyasının acımasız, sert gerçekliklerini yeteri ölçüde hesaba katmayanların sağlıklı bir mücadele hattı izleyemeyecekleri uzun boylu tartışmayı gerektirmeyecek denli açıktır. Böylesi yaklaşımlar boş hayalciliği besleme ve çabuk demoralizasyon tehlikesini davet ederler. Lenin’in hep vurguladığı gibi, gerçek daima devrimcidir.

Ancak bir de madalyonun öbür yüzü var. İnsanlık her ne kadar uzunca bir süredir gerici ve karanlık bir dönem yaşıyor, bu karanlık kimi yönlerden giderek koyulaşıyorsa da, biz Marksistler, geçmişte benzer dönemlerde olduğu gibi, bunun da bitimsiz olmadığını, güzel günlere duyduğumuz inancı yitirmememiz, iyimserliğimizi korumamız gerektiğini savunuyoruz. Bu iyimserlik ne “Polyannacılık” denilen türde hafif bir iyimserliktir, ne de kısa vadeli bir iyimserliktir. Bizim iyimserliğimiz uzun soluklu, ateşini çabuk gerçekleşmesi beklenen hayallerden değil, büyük tarih nehrinin akışını kavramış olmaktan alan tarihsel bir iyimserliktir. Dahası bu iyimserlik, her ne kadar temelde bir tarihsel mantığa dayansa da, karanlık henüz son bulmamışken de, somut gelişmelerle kendi doğrulamasını bulmaktadır.

Nitekim esasen 1980’li yıllardan bu yana insanlığın çok büyük bir bölümü ağır sorunlar altına itilmekteyse de, aynı zamanda bu şartlara bir isyan eğilimi de oluşmaktadır. Çeşitli biçim ve görünümler alan bu eğilim aşağı yukarı 20 yıllık bir “gecikmeyle”, kabaca 2000’li yılların başından beri kendisini hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde göstermektedir. Boş hayalci olmayıp, ama tarihsel anlamda iyimser olmamızın haklı bir temele dayandığını da gösteren isyanlar, ilerici devrimci muhalif hareketler fasılalarla ortaya çıkmaktadır. Bu hareketler Marksist Tutum’da daha önce de ele alınmış ve kısa bir tablo halinde genel görünüm şöyle özetlenmişti:

“2000’li yılların başından itibaren, bir kolda anti-kapitalizm temalı küresel ölçekli protestolar üzerinden, bir kolda da Latin Amerika ülkelerinde birbiri ardına patlak veren kitle isyanları üzerinden bu hareketlilik birkaç yıl boyunca sürmüştü. Kısa bir aradan sonra, 2008’de patlak veren ekonomik krizle birlikte, başta güney Avrupa ülkeleri olmak üzere birçok gelişmiş kapitalist ülkede yine yaygın protestolar başladı ve Yunanistan örneğinde olduğu gibi bazı ülkelerde bu protestolar bugüne kadar sürdü. Ardından 2011 yılıyla birlikte Kuzey Afrika/Arap halklarını saran bir kitle isyan dalgası daha ortaya çıktı ve bu iki süreç çeşitli biçimleri itibariyle yer yer birbirinden de esin alarak bugüne kadar geldi. (…) 2000’lerin başından beri yaşanan sürece bakacak olursak, yukarıda andıklarımızın yanı sıra, belirli aralıklarla ABD’de, Fransa’da, İngiltere’de, İsveç’te vb. göçmen emekçilerin kitlesel patlamalarına tanık oluyoruz. Yine son yıllarda, çeşitli Avrupa ülkeleri ile Latin Amerika ülkelerinde yer yer ülke hayatını felç edici nitelikte kitlesel ve radikal öğrenci gösterileri yaşandı. Bu gösteriler bazı durumlarda işçi hareketiyle de birleşti.” (Levent Toprak, Dünyanın Çivisi Çıktı, Ağustos 2013)

Gençlik

Özellikle gelişmiş kapitalist ülkeler ayağında gençliğin söz konusu mücadele ve hareketlerde önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz. 1980’li ve 90’lı yıllarda dünya genelindeki genel gerilemeden en fazla nasibini alan kesimlerden birinin gençlik olduğu düşünüldüğünde, bu anlamlı bir değişimin habercisiydi. 1980’li ve 90’lı yıllarda gençlik özel olarak çok ağır bir burjuva ideolojisi bombardımanı altındaydı. Bu bombardıman hiç durmadı, 2000’li yıllar boyunca sürdü ve halen de sürmektedir.

Bu dönemde dünya burjuva medyasında yeni kuşak gençlere dair cicili bicili, göz alıcı öyküler anlatıldı. Yeni kuşakların ne harikulade özellikler taşıdıkları, geleceğin onların olduğu vs. vurgulandı. Dev teknoloji tekellerinin başındaki multimilyarder gençler adeta birer prototip olarak gençlerin gözlerine sokuldu. Sizler eşi benzeri görülmemiş bir kuşaksınız denildi onlara, egolarını şişirmek için yapılmadık maskaralık kalmadı. Y kuşağı olarak da sıkça anılan bu kuşağın teknoloji kullanım becerileri övüle övüle bitirilemiyordu. Tarihte ilk kez çocuklar ebeveynlerden daha çok şey biliyormuş görünüyor, ebeveynler ve genel olarak yaşlılar bir tür yenilmişlik duygusu içinde ezik bir mahcubiyete sürükleniyordu. Oysa yeni kuşağın durumu içler acısıydı. Genel kültürel ve ahlâki gerilemeyi, konuyu dağıtmamak için bir kenara bırakalım. Bu dönemde, söz konusu yeni kuşaklar, gerçekte büyük bir işsizlik, yoksulluk, mahrumiyet çemberi içindeydi. Tüm temel refah göstergeleri açısından bu kuşaklar ebeveynlerinden gerideydiler. İşsizdiler, eğreti/güvencesiz çalışma koşullarına sahiptiler, daha az ücretleri vardı, eğitim, sağlık, barınma, emeklilik gibi sosyal hak ve hizmetler açısından çok daha gerideydiler vb.

Üniversite okuyabilmek için büyük öğrenim kredileri almak zorunda kalıyorlar ve bundan dolayı mezuniyetlerinde kendilerini sırtlarında büyük borçların yüküyle buluyorlardı. Bir yanda aldatmacayla, pompalanmış hayallerle şişirilen egolar, diğer yanda ise duvarına toslanan kapitalist dünyanın can yakıcı acımasız gerçekleri… The Guardian’ın en zengin 7 ülkeyi kapsayan araştırmasına göre, 30 yıl önce gençler ulusal ücret ortalamasından daha fazla ücret alırlarken, şimdi ortalamadan yüzde 20 daha az alıyorlar. Aynı araştırmaya göre, ABD’de şu anda 30 yaş altındakiler emeklilerden daha az gelir elde ediyorlar. En zengin 7 ülkeyi kapsayan bu araştırma, şayet bunların hemen bir kademe altındaki diğer gelişmiş kapitalist ülkeleri de (örneğin İspanya ve Yunanistan) içeriyor olsaydı, gençler aleyhine çok daha vahim verilerin ortaya çıkacağı aşikârdır. İspanya ve Yunanistan’da genç işsizliği oranları yüzde 50’ler düzeyinde, İtalya’da yüzde 40’lar, Portekiz’de yüzde 30’lar düzeyindedir. Gençlerin aile evini terk etme yaşları düzenli olarak yükselmekte. Artık 30’larındaki gençleri hâlâ bekâr ve yaşlı ebeveynleriyle aynı evi paylaşırken görmek vaka-i adiye olmuş durumda. Genel olarak söylemek gerekirse, dünya genelinde genç işsizliği sistematik olarak ve ciddi farkla genel işsizlikten daha yüksek seyretmektedir.

Bu vahim verileri özellikle ağırlaştıran bir dönüm noktası 2008’deki ekonomik kriz oldu. Asıl olarak 2000’lerin başındaki ekonomik krizle kendisini açıkça ortaya koyan kapitalizmin genel tarihsel bunalımı, 2008 kriziyle tabloyu daha da ağırlaştırmıştır. Üstelik 2008’in etkilerinin tam anlamıyla yaşanmasına olağanüstü devlet müdahaleleriyle izin de verilmemiştir. Kapitalizmin tarihinde eşi benzeri görülmedik ölçüde muazzam bir borç balonu oluşturularak, emekçi kitlelerin ve elbette gençlerin geleceği ipotek altına alınmıştır. Bu müdahaleler nedeniyle 2008’in etkileri yavaş yavaş, ama gün geçtikçe ezici bir ağırlıkla kendini hissettirmektedir. İşte 2008’in vurduğu ağır darbe, kapitalizmin acımasız gerçekliğinin bilincine varılması açısından büyük bir dönüm noktasıydı. Gelecekte tarih yazacak olanlar pek muhtemelen 2008 yılının kitlelerin bilincinde bir dönüm noktası olarak hakkını vereceklerdir. Zira özellikle gençlik açısından yukarıda betimlemeye çalıştığımız bariz çelişkinin er ya da geç sosyal bilinçte bir sonucunun olmaması eşyanın tabiatına aykırıdır. Dünya kapitalizminin başlıca yayın organlarından biri olan The Times kriz sırasında “O döndü!” diye manşet atmıştı. “O” dedikleri Marx’tı ve bu boşuna değildi.

Nitekim Yunanistan’daki gençlik hareketinin parlamaları, İspanya’da Indignados (Öfkeliler) hareketi ve gelişmiş kapitalist ülkelerde aşağı yukarı eşzamanlı olarak ortaya çıkan Occupy, Biz Yüzde 99’uz hareketi gibi hareketlenmeler asıl olarak bu dönemeç noktasından sonra ortaya çıkmışlardır. Hatta Arap halklarının isyan dalgasının başlangıç ateşini yakan Tunus’taki isyanda ve kısmen Mısır’dakinde de böyle bir boyut vardır. Hatırlanacak olursa Tunus’taki isyan, üniversite mezunu olduğu halde tablacılık yapmak zorunda kalan bir gencin kendisini ateşe vermesiyle başlamıştı ve bu, ülkedeki benzer vakaların sadece sonuncusu idi.

Ekonomik krizin gençliğin yaşam ve çalışma koşulları üzerindeki somut yıkıcı etkileri, hiç kuşkusuz, Avrupa ve Amerika’daki yeni ilerici mücadele dinamiğinin yükselişinde temel bir etmeni oluşturuyor. Ancak bununla bağlantılı olarak meselenin daha derin yönünü, kapitalizmin tarihsel bunalımı dediğimiz boyutunu unutmamak gerekiyor. Kapitalizmin geldiği aşamada artık gençliğin istihdamında büyük ölçekli, anlamlı artışların yaşanması mümkün görünmüyor. Son onyılların teknolojik gelişmeleriyle (özellikle bilişim/yazılım alanındaki gelişmeler) olağanüstü derecede artan makineleşme ve otomatizasyon, vasfın değerini eşi görülmemiş ölçüde düşürmüştür. İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde dünya genelinde patlamalı şekilde büyüyen yüksek öğrenim nüfusunu artık massedebilecek bir kapitalist ekonomi bulunmuyor. Böylece, büyük oranlara ulaşan kronik genç işsizliği ortaya çıkmakta. Özellikle de, büyük beklentilere sahip eğitimli gençler tarihte daha önce hiç yaşanmamış ölçüde bir işsizlik buhranıyla yüzleşmekte. Bununla paralel bir veri olarak, gelişmiş kapitalist ülkelerde son dönemlerde göreli olarak yaşlı nüfus istihdamı oranı artmıştır. Bu ülkelerde yeni kuşak ilk kez kendilerinden önceki kuşaktan daha kötü koşullarda yaşıyor. Tarihsel bir çıkmaz söz konusudur. Bu durumun gençliğin bilinci üzerinde sıradan gelgeç ekonomik krizlerin ötesinde bir etki yaptığını düşünmek yanlış olmaz. Çünkü bu olgular öyle kolay kolay örtbas edilecek boyutları çoktan aşmış durumdadır. Yalanların da bir ömrü vardır.

Gençliğin bilinci üzerinde, ekonomik kriz ve tarihsel bunalımla doğrudan ilgisi olmayan bir başka etmenin de etkisini burada vurgulamak gerekiyor. 1990 dönemecinde SSCB’nin ve sözde sosyalist blokun çöküşüyle birlikte her ne kadar burjuvazinin anti-sosyalist propagandası büyük bir itilim kazandıysa da, bunun gerici etkisinin sürgit devam etmeyeceğini gerçek devrimci Marksistler biliyorlardı. Sosyalizmle alâkası olmayan despotik Stalinist diktatörlüklerin ortadan kalkması kapitalizmi çırılçıplak ortada bırakmıştı. Kuşak değişimi yaşandıkça, varolmayan bir düzene yönelik ilenmelerin artık pek bir kıymeti harbiyesinin kalmayacağını görmek zor değildi. Nitekim aşağıda aktaracağımız bazı araştırmalar da bunu açıkça doğrulamaktadır. Çok açık bir gerçek var ki, Soğuk Savaş’ın kapitalist dünyanın emekçi kitleleri üzerindeki karanlık gölgesi ve histerik anti-komünizmi geçmişte kaldıkça, bu dönemle somut bağı olmayan yeni kuşaklar tümüyle yeni bir toplumsal psikolojik zemin üzerinde politikaya uyanmaktalar. Özellikle ABD gibi gelişmiş kapitalist ülkelerdeki yeni kuşak için kapitalizm kutsanacak bir şey olmaktan ziyade, 2008 kriziyle tanıştıkları ürkütücü bir canavar durumunda. Onların kapitalizm hakkında bildikleri şey büyük oranda 2008 krizinin etkileriyle belirlenmiş durumda.

ABD

Kapitalizmin tarihsel krizinin sosyal bilinçte yapmakta olduğu değişim iki yönlüdür: biri gerici diğer ilerici doğrultuda. Bir yanda milliyetçilik, ırkçılık, dincilik, mezhepçilik gibi gerici eğilimler güçlenirken, diğer yanda da kapitalizmin ilerici bir doğrultuda sorgulandığı, bu anlamda anti-kapitalist, sosyalizan eğilimlerin de güçlendiğini görüyoruz. Bunun görünümlerinden birisi de, genel olarak siyasi yelpazenin uzun yıllar boyunca sağıyla soluyla hâkim olmuş ılımlı orta bölümünün giderek zayıflaması ve buna mukabil uçların etkisinin artmaya başlamasıdır.

Çağımızın gerici eğilim ve görünümlerini Marksist Tutum’da sıkça ele alıyoruz. Buradaki konumuz ilerici doğrultudaki bilinç değişimidir. Tarihsel krizin bu anlamda nasıl bir değişim yaptığı konusuna ABD’deki durumu ele alarak bakmak isabetli bir seçim olur. Harvard Üniversitesi’nin 2016’da yürüttüğü bir çalışma sosyal bilinçteki dönüşüm eğilimine ve kırılmalara dair dikkate değer veriler sunuyor. Çalışmaya göre 18 ile 29 yaş arası Amerikalıların yüzde 51’i kapitalizmi reddediyor, üçte biri de sosyalizmi desteklediğini söylüyor. Bunu takip eden ve tüm yaş gruplarını içeren daha geniş bir araştırmada da, aslında daha yaşlı Amerikalıların da kapitalizme eskisine nazaran daha fazla şüpheyle yaklaştıkları ortaya çıktı. Buna göre kapitalizm taraftarlığının yüzde 50’nin üzerinde olduğu tek yaş grubunu 50 yaşın üzerindeki Amerikalılar oluşturuyor.

Aslında 2011 yılında, yani 2008 krizinin üzerinden daha az zaman geçtiği bir evrede yapılan benzer bir araştırmada da aynı doğrultuda sonuçlar göze çarpıyor. Hatta bu araştırmada sosyalizm lehine çok daha güçlü bir sonuç çıkmış görünüyor. Buna göre 18-29 yaş grubunun yüzde 49’u sosyalizm hakkında olumlu bir algıya sahip olduklarını belirtmişler. Yine aynı araştırmada soru sorulanların yüzde 77’si (yaş farkı olmaksızın) zenginlerin ve büyük şirketlerin ellerinde aşırı güç toplandığını düşündüklerini belirtmiş.

ABD gibi kapitalizmin ana üssü ve ideolojik mabedi konumundaki ve dahası, bununla da bağlantılı olarak, sosyalizm kelimesinin bile, Avrupa ve diğer Batı dünyası ülkelerinden de farklı olarak, şeytani bir şey gibi popüler bilinçte yerleştirildiği bir ülkede böylesi sonuçların çıkması, nasıl bir tarihsel kavşakta olduğumuza dair önemli ipuçları olarak okunmalıdır. ABD’deki popüler komünizm ya da sosyalizm algısının nasıl bir şey olduğunu anlamak için bu kelimelerin geleneksel olarak siyasette adeta bizdeki “PKK’lı”, “terörist” kelimeleri gibi etkiler yaptığını belirtmek gerekiyor.

Buradaki kırılma ve değişim, 2016 yılı boyunca süren ABD başkan adaylığı kampanyaları sırasında kendisini daha ilginç biçimde gösterdi. Kendisine sosyalist diyen ve kampanyası sırasında da bu kavramı kullanmaktan çekinmeyen bir aday Demokrat Partinin başkan adayı olmak için yarışa girdi. Partinin yerleşik mekanizmaları tarafından itilip kakılan, pek itibar edilmeyen Bernie Sanders, aylar süren kampanya süreci içinde, Amerikan müesses politik nizamının şaşkın bakışları altında, diğer tüm gösterişli adayları bir bir geride bırakıp Hillary Clinton’la başa baş kaldı. Sonunda, türlü haksızlıkları ve ayak oyunlarını da içeren eşitsiz koşullardaki seçimi Clinton kazanmış olsa da, fark azdı ve geride büyük bir şaşkınlık ve heyecan kalmıştı. Geleneksel olarak işçi sınıfını ve genelde ilerici kesimleri düzene bağlama işini gören Demokrat Partide, tabandaki bu katmanlar, Sanders’ın sosyalizmden, “politik devrim”den söz eden söylemine ve özünde sosyal demokrat programına büyük rağbet göstermişlerdi. İlginç biçimde, Sanders’ın kullandığı “demokratik sosyalizm” kavramı on milyonlarca Amerikalının gündemine girdi. Gerek yapılan bazı anketler, gerekse de birçok burjuva politik yorumcu, şayet Trump’ın karşısına Clinton değil de Sanders çıkmış olsaydı, seçimi Sanders’ın kazanacağına işaret etmektedir. Açıkça tespit edilmiştir ki, Sanders’ı destekleyen geniş bir kitle, başkanlık seçiminde Clinton’ı desteklemeyi istemedikleri için oy vermeye gitmemiştir.

Sanders’ın kampanyasının dikkat çekilmesi gereken bir özelliği şuydu: Kampanya çok büyük oranda gençlerin aktif ve örgütlü bir seferberliği temelinde yürütülmüştü. Kendini adamış çok geniş bir genç kitle, dört bir yana koşturarak, Sanders fenomeninin hayat bulmasını sağlamışlardı. Bu ABD başkanlık ve başkan adaylığı kampanyalarında çok uzun yıllardır bu derecede pek görülmeyen bir şeydi. Medya son derece eşitsiz biçimde yer verse de, Sanders’ın etkisinin sanılandan çok daha büyük olmasının temel nedenlerinden biri bu aktif, örgütlü genç seferberlikti. Örneğin bütün burjuva medya Clinton’ı ışıklar altında gösterirken, aynı kentte ondan birkaç kilometre ötede konuşma yapan ve Clinton’dan misliyle daha fazla kitle toplayan, ondan misliyle daha coşkulu olan Sanders mitinginden hiç söz etmemeyi tercih ediyordu. Sanders kampanyası sırasında ve sonrasında ABD’deki yerel ve ulusal düzeydeki sosyalist ve anti-faşist yapıların/grupların birçoğunda katlamalı büyüme yaşandı. Diğer yandan Sanders kampanyasının finansmanını büyük şirketlerden bağış almaksızın yapmıştı. Demokrat ve Cumhuriyetçi Partinin aday adaylarının kampanyalarının bütçeleri daha fazlaydı, ama Sanders’ın, küçük miktarlarda bağış yapan bağışçılarının sayısı açık arayla hepsinden öndeydi. Bu kampanya tekellerin, zenginlerin değil, emekçilerin mütevazı katkıları ile yürütülebilmişti.

Kampanya bir seçim meselesinin ötesinde anlamlar içerdiği için, belirgin bir sınıf karakteri taşıdığı için, Sanders seçilemediğinde her şey bitmiş olmadı. Trump seçimi kazandıktan sonra tam da bu kitle Trump karşıtı gösterilerin ana gövdesini oluşturdu. Ondan sonra da, geçtiğimiz haftalardan itibaren ABD’yi saran etkili ve yaygın anti-faşist hareketliliğin kadroları ve kitlesi önemli ölçüde genç Sanders destekçilerinden oluştu. Bu noktanın ayrıca önemli olduğunu vurgulamak lazım. Zira Sanders üzerinden yaşanan ilerici yükselişin sadece dar ekonomik sosyal taleplerle sınırlı olmadığını, ırkçılık gibi hassas ve dolaysızca politik bir sorunu da kucaklayan daha kapsamlı ve verimli bir yükseliş olduğuna işaret etmektedir. Daha genel söyleyecek olursak, tüm bu veriler Sanders hadisesinin Sanders’ın şahsından ve bir seçim meselesinden öte bir gerçekliği olduğunu ortaya koymaktadır.

İngiltere

ABD’deki Sanders hadisesine benzer bir durum, neredeyse eşzamanlı olarak İngiltere’de de İşçi Partisinin yeni lideri Jeremy Corbyn vesilesiyle yaşandı. Partiyi daha önce görülmedik ölçüde sağa çekmiş olan ve bu nedenle işçi kitlelerin ve gençliğin partiye sempatisini önemli ölçüde kırmış olan Blaircilerin her şeye hâkim göründükleri bir anda, partinin sol kanat eski tüfeklerinden Corbyn burjuvazinin tüm saldırıları ve çelmelemelerine rağmen liderliği kazandı. Parti kodamanlarının ihtimal vermedikleri şey gerçek olmuştu. Kendisine sosyalist diyen, açık bir sınıf dili kullanan, tabu haline sokulmuş kamulaştırmaları savunan, zenginlerin keselerine dokunacağını ve bu kaynaklarla bir sosyal reform programı uygulayacağını söyleyen Corbyn partinin başına geçti. Burada da aktif bir genç kitle temelinde yürütülen seferberlik tüm burjuva medya karartması ve saldırılarını aşarak başarıya ulaşmıştı.

Benzer bir süreç bu yıl yapılan erken genel seçimlerde de yaşandı. Aynı seferberlik ruhu içinde çalışan genç aktivistlerle, Corbyn, partinin yerlerde sürünen oy oranlarını çok kısa sürede katladı ve Muhafazakâr Partiyi, parlamentoda çoğunluktan düşürüp, başlangıçta çantada keklik gördükleri tek parti hükümetinden mahrum etti. Böylece İngiliz finans-kapitali ikinci bir şok yaşadı. Corbyn’in liderlik mücadelesi sürecinde ve sonrasındaki erken seçim sürecinde yüz binlerce genç parti saflarına aktı, milyonlarcası da daha önce ilgi göstermedikleri seçimlerde oy kullanabilmek için, kasıtlı olarak sınırlı tutulan sürede, seçmen kaydı yaptırdı. Yapılan anketler, 40 yaş altı nüfusta Corbyn’li İşçi Partisinin açık biçimde daha yüksek destek aldığını gösteriyordu.

Gençliğin mücadelesinde değişimler

Gençliğin 2000’li yıllarla birlikte kendisini gösteren hareketliliği belirli bir süreklilik arz etse de, bu süreklilik hem fasılalar içeriyor hem de son iki yıldır bir değişim yaşanıyor. Buradaki süreklilik tarihsel anlamda bir sürekliliktir. Gençler söz konusu olduğunda, bu tarihsel süreklilik içinde önemli bir farklılık olduğunu gözden kaçırmamak gerekiyor. Her ne kadar detaylı sosyolojik araştırma verilerine sahip olmasak da, çeşitli gözlem ve değerlendirmelerden şu sonucu ayırt edebiliyoruz ki, 2015-2016’dan bu yana bir değişim, muhtemelen bir kuşak değişimi söz konusudur. Bir önceki kuşak isyana kalkıştığında dahi son onyılların kapitalist şartlandırmalarının çok fazla etkisi altındaydı. Abartılı bireysellik, abartılı gençlik vurgusu, kapitalizmin son moda oyuncaklarına abartılı bir bağlılık ve yüceltme, İspanya ve Yunanistan örneklerinde olduğu üzere, kâh lidersizlik ve örgütsüzlüğe övgüler, kâh genç ve “medyatik” liderlere abartılı yönelme gibi zaaflar bu hareketlerde kendini gösteriyordu.

Oysa burada konu ettiğimiz son dalga bu noktalarda daha olumlu bir tablo sergiliyor. Yeni gençlik dalgası zihniyet olarak proleter sınıf zihniyetine çok daha yakın bir yerden başlıyor gibi görünüyor. Özel ve abartılı bir gençlik vurgusu göze çarpmıyor. Bu gençler, hiç de gösterişli ve medyatik olmayan, sakin ve samimi bir karakter çizen, uzun yıllardır politika içinde yer almış Corbyn (68 yaşında) ve Sanders (75 yaşında) gibi genç sayılamayacak liderleri hararetle kucaklıyorlar, bu onlara bir yabancılık hissettirmiyor. Hatırlayalım Yunanistan’da yaşanan devrimci yükseliş sürecinde de gençler ön planda rol oynamış, sonuçta süreç Syriza’nın ve onun genç lideri Çipras’ın yükselişiyle sonuçlanmıştı. Benzer bir durum İspanya’da da yaşanmış ve yine yeni bir siyasal hareket olarak Podemos sahneye çıkmış, onun da lideri olarak genç bir akademisyen olan Pablo Iglesias ön plana çıkmıştı.

Yanlış anlaşılmasın, genç lider kötüdür gibi bir şey demeye çalışmıyoruz. Gençliğin son çeyrek yüzyılda yerleştirilen bazı körleştirici önyargıları aşma eğilimi göstermesinin ve geçmiş kuşakların mücadele ve birikimleriyle bağ kurmasının önemine ve gerekliliğine dikkat çekmek istiyoruz. Sanders da Corbyn de uzun yıllardır ismi az çok bilinen politik figürlerdi ve bu uzun süre boyunca dünyada büyük değişiklikler olmasına rağmen, politik pozisyonları, herkesçe itiraf edildiği üzere, tutarlılık içinde kalmıştı. Böyle olduğu için de, tarihte kalmış, modası geçmiş adamlar, dinozorlar olarak görülüyorlar, hatta alay konusu bile oluyorlardı. Bu dönemde “devir değişti, yeni şeyler söylemek lazım” demagojisi, kurşun gibi ağır hava misali herkesin üzerine çökertiliyordu. Sanders ve Corbyn gibiler pek “yenilikçi” değillerdi. Ama bu körleştirici zorlamanın dışında kalmış ve başarılı olmuşlardı. Kapitalizm altında derinleşmesi kaçınılmaz olan sınıf eşitsizliğini yıllar boyunca vurgulamışlar; büyük şirketlerin, zenginlerin, yöneticilerin oluşturduğu küçük azınlığın toplumun kanını emdiğini savunmuşlardı.

Öte yandan yeni dalgada, genel ve soyut özgürlük söylemlerinden ziyade, işçi hareketinin tarihsel gelişimi içinde formüle ettiği tarzda çok daha somut talep ve programlara uzanan, bu programlar teorik olarak anti-kapitalist olmasalar da, onlara genel ve açık bir anti-kapitalist hissiyat içinde yönelen bir gençlik söz konusu. Bununla bağlantılı olarak, önceki evredeki gençler, eskinin toptan gözardı edilişi ve yenilik arayışı içinde, örgütsüzlüğe ya da ağ tipi gevşek yapılanmalara fazlasıyla vurgu yaparlarken, şimdi bu vurgularda bir gerileme yaşandığını görüyoruz. Elbette Sanders’a, Corbyn’e, İngiliz İşçi Partisine vb. yönelimde ciddi bir reformizm tehlikesi var, ancak bu noktada görev devrimcilerindir. Anti-kapitalist hissiyatın reformistlere yedirilmemesi, devrimci bir çizgi üzerinde geliştirilmesi devrimcilerin işidir. Bu gençliğin kendisini çok daha fazla işçi hissetmesi, ateşli gösterişli jestler görmediğinde hemen ilgisini yitirme noktasına kaymamaya başlaması, yani daha belirgin biçimde işçi refleksi göstermesi devrimcilerin çalışması için her halükârda daha iyi zemindir. Zaten işaret ettiğimiz gençlik kesimi belirli oranda öğrencileri kapsasa da, eskisiyle karşılaştırılamayacak ölçüde daha fazla çalışmak zorunda olan, daha zor geçinen, eğitim olanakları daha fazla kısıtlanan, kamusal kaynaklardan çok daha az yararlandırılan bir toplumsal kümedir.

* * *

1980’lerden 2000’lere uzanan süre boyunca gericiliğin rakipsizce hüküm sürmesi hiç kuşkusuz devrimci hareketler için ve genelde ilerici yönelimi olanlar için ağır bir tahribat yarattı. Demografi bilimince bir insan nesline tekabül eden bu sürede, bir türlü yeni yükselişlerin, yeni mücadelelerin, umutların ışığını göremeyen çoğu kimse demoralize oldu. Başkaldırının artık sona erdiği düşüncesi bir karabasan gibi çöktü. İşte buna direnebilmek için tarihsel dediğimiz türde bir iyimserliğe sahip olmak gerekiyordu. Bir insan ömrü açısından uzun olabilse de, tarih ölçeğinde kısa dönemli olan eğilimlerin ötesini görebilmek önem taşıyordu. Bu direnci gösterebilenler bugün ve gelecekte yeni mücadelelerin taşıyıcısı olacaklardır.

2000’lerden bu yana, dünya genelinde belli bir tarihsel süreklilik içinde kendini gösteren kapitalizm karşıtı hareketlenme, farklı kollardan dalga dalga ilerleyişi içinde bugünkü uğrağa gelmiştir. Biz bu hareketliliği tarihsel bir perspektif içinde ifade ettiği olumluluğu ile ele aldık. Yoksa elbette somuta indiğimizde ve geleceğin mücadeleleri açısından yapılacaklar bağlamında boğuşulması gereken nice sorun var. Sanders ya da Corbyn gibi kişiliklerin kapitalizmin yarattığı köklü sorunları devrimci yönde çözecek bir perspektif getirdiklerini söylemiyoruz. Hareketin dalga dalga gelişimi içinde ve mevcut nesnel ve öznel koşullarla belirlenen tarihsel aşamada bu gibi kişiliklerin öne çıkmasının anlamının doğru kavranması gerektiğini, daha etkili devrimci yükselişlerin, bunu kavrayıp daha devrimci bir biçim ve doğrultuda geliştirilmesi ile mümkün olacağını söylüyoruz. Sosyalizmi olumlu gördüklerini söyleyen gençlerin ondan tam olarak ne anladıkları konusunda da hayal görmüyoruz. Ama onların kapitalizm denen şeyden hoşnut olmadıklarını, ona alternatif bir şey olması gerektiği bilincine doğru ilerlediklerini ve tarihsel hareketin şimdilik bu uğraklardan geçmekte olduğunu görüyoruz. Bu uğrak işçi sınıfının da gençliğin de ölmediğini gösterdiği gibi, tarihsel iyimserlik dediğimiz şeyin kıymetini ve derinliğini de gösteriyor.