İngiltere’de Seçim ve Kapitalist Çürüme


Kapitalist gelişmenin geldiği noktada ve kapitalizmin tarihsel çıkışsızlığının küresel olarak daha önce görülmemiş boyutlarda kendini duyurduğu bir tarihsel kesitte, burjuva siyasetindeki çürüme kimi temel görünümleri itibariyle gitgide daha fazla ortaklaşmakta. Bu çürümenin burjuva siyasetinde en belirgin ifadelerinden birkaçını, egemen politik güçlerin emekçi kitlelere güzel bir gelecek, pozitif bir perspektif ve umut veremiyor olmaları, politik rakiplerin umacılaştırılması, korku siyaseti, “güçlü liderlik” ve “istikrar” talebi olarak sıralamak mümkün. İngiltere ve Türkiye gibi son derece farklı tarihsel gelişme eğrilerine ve geleneklere sahip iki ülkede sadece son dönemlerde beliren siyaset manzaraları kapitalist dünya sisteminin geneli bakımından alttaki derin süreçlerin niteliğini daha net anlamak için bir veri sunuyor.


Kapitalizmin tarihsel bir sistem krizi içinde olduğu gerçeği kendisini sayısız biçimde açığa vuruyor. Ekonomik krizin doğrudan veri ve görünümleri bir yana, sosyal, politik, kültürel düzlemlerde inanılmaz bir çürümüşlük manzarası mevcut. Kitlelerde genel olarak derin bir memnuniyetsizlik, hoşnutsuzluk, iç sıkıntısı var. Geleceğe dair bir umut, dünyanın iyiye doğru gitmekte olduğuna dair bir duygu yok. Kapitalizm kitlelere kesinlikle umut vermiyor.

Bu sistem krizinin tek tek her ülkedeki etkileri, boyutları ve derinlik düzeyi şüphesiz farklı. Her ülkenin tarihsel özgünlükleri, farklı ekonomik gelişme düzeyleri, az çok kendine özgü siyasal yapılanmaları, toplumsal, kültürel gelenekleri, duyarlılıkları var. Ancak, öte yandan, kapitalist gelişmenin geldiği noktada ve kapitalizmin tarihsel çıkışsızlığının küresel olarak daha önce görülmemiş boyutlarda kendini duyurduğu bir tarihsel kesitte, burjuva siyasetindeki çürüme kimi temel görünümleri itibariyle gitgide daha fazla ortaklaşmakta. Bu çürümenin burjuva siyasetinde en belirgin ifadelerinden birkaçını, egemen politik güçlerin emekçi kitlelere güzel bir gelecek, pozitif bir perspektif ve umut veremiyor olmaları, politik rakiplerin umacılaştırılması, korku siyaseti, “güçlü liderlik” ve “istikrar” talebi olarak sıralamak mümkün.

İngiltere ve Türkiye gibi son derece farklı tarihsel gelişme eğrilerine ve geleneklere sahip iki ülkede sadece son dönemlerde beliren siyaset manzaraları kapitalist dünya sisteminin geneli bakımından alttaki derin süreçlerin niteliğini daha net anlamak için bir veri sunuyor. Türkiye Nisan ayında önemli bir referandum deneyi yaşadı. İngiltere’de de Nisan ayında aniden alınan erken genel seçim kararı nedeniyle şu anda ilginç bir seçim süreci yaşanıyor. Bu seçim geçen yıl İngiltere’de yapılan Avrupa Birliği’nden çıkıp çıkmama konulu önemli referandumdan sonra oluşan siyasi belirsizlik atmosferinde gerçekleşiyor. Bu referandumdan AB’den çıkılması (Brexit) eğilimi az farkla önde çıkmıştı. Ancak bu beklenmeyen sonucun beraberinde tam olarak neler getireceği bilinemiyor. Bu, AB bünyesinde ilk kez yaşanacak bir deneyim ve küçük bir ülkede değil İngiltere gibi onun en büyük unsurlarından birisinde gerçekleşecek. Uzun ve zorlu müzakereler-pazarlıklar yaşanacağı, asıl önemlisi her halükârda bunun İngiltere tarafında ciddi bir fatura anlamına geleceği açık. Daha açık olan da, bu faturanın İngiliz burjuvazisi tarafından İngiliz işçi sınıfının sırtına yıkılmaya çalışılacak olması.

Çürüme ve gericilikte bileşik gelişme

Türkiye’deki başkanlık referandumu öncesinde yürütülen rezillik düzeyindeki propagandalar, hükümet güçlerinin sefil hareket tarzı, belki Türkiye’ye özgü sakillikler, seviyesizlikler, gayri ciddilikler gibi görünür. Ama kapitalizmin tarihsel beşiği, İkinci Dünya Savaşına kadar dünyanın kapitalist hegemon gücü ve yüksek burjuva kültürünün ana yataklarından biri olan İngiltere’de de benzer eğilimlerin sergileniyor olması bizi tam da kapitalist çürümeyi düşünmeye sevk ediyor.

Ne gibi benzerliklerden söz ediyoruz? Hatırlayalım, referandum sürecinde Erdoğan ve AKP cenahı anayasa değişikliğinin içeriğini anlatmaktan zinhar kaçarak, Kılıçdaroğlu’nun ağzına bakmışlar, varsa yoksa Kılıçdaroğlu’nun “kötülüklerinden” dem vurmuşlardı. Adeta şu Kılıçdaroğlu bir laf etsin de biz de parmağımıza dolayalım havası hâkimdi. O yüzden Kılıçdaroğlu da birkaç konuşmasında bu hususa değinip, dalgasını geçmişti. Sadece Kılıçdaroğlu meselesi değil, propagandanın en temel unsurlarından biri de hayır oyu vermesi beklenen siyasi çevrelerin “meşum” ve “şeytani” gösterilmesiydi.

Bunun sebebi belliydi ve nitekim çokça da yazılıp çizildi: Erdoğan’ın ve hükümetin anayasa değişikliğinin içeriği ile ilgili olarak halka sunacak hiçbir olumlu argümanı yoktu! Tek kişinin eline totaliter yetkilerin verildiği bir değişikliğin halkta hiçbir olumlu ilgi uyandırmayacağı açıktı, nitekim öyle de oldu. Evet oyu verenlerin çoğu anayasa değişikliğinin içeriğini bildiği ve onayladığı için vermedi oyunu, sadece hayır oyu kullanırsa kendileri ya da ülke için bir tehlike, bir risk doğabileceği endişesiyle ve tereddüdü olduğu halde “Erdoğan’ın bir bildiği vardır” düşüncesiyle oy verdi.

İngiltere’de iktidarda olan ve anketlerde belirgin biçimde önde gösterilen Muhafazakâr Partinin (Tory’ler) de emekçi halka vereceği hiçbir şeyinin olmadığı görülüyor. Başbakan Theresa May’in seçim propagandasının temel konusu da Jeremy Corbyn’in kendisi! May ve Muhafazakâr Parti tüm seçim faaliyetini Corbyn’in liderlik kapasitesine sahip olmadığını, ülkenin böyle birisine emanet edilemeyeceğini, kendi partisine bile hâkim olamadığını propaganda etmeye hasretmiş durumda. Erdoğan İngiliz nezaketine göre yetişmediği için, aynı seviyesiz eleştirileri “bunlar iki koyun versen güdemez” sözü ile yapmaktadır.

Muhafazakâr Parti bu propaganda çizgisinin temel ekseni olarak “güçlü ve istikrarlı liderlik” için bize oy verin diyor. Türkiye’deki referandum sürecinde AKP ve Erdoğan’ın temel söylemlerini hatırlamamak elde değil. Türkiye’de bu propaganda ülkenin etrafının kuşatıldığı, beka sorununun olduğu vb. gerekçeleriyle temellendiriliyordu. İngiltere’de ise ülkenin önündeki zorlu sınav olarak AB’den çıkış süreci ve bunun müzakereleri olarak sunuluyor. Bu müzakerelerin çok zorlu geçeceği, o nedenle AB karşısında “birlik ve beraberlik” içinde duruş sergilemek gerektiği, bunu sağlamak için de “güçlü liderlik” gerektiği vurgulanıyor.

Türkiye’de son birkaç yılın seçim ve halk oylamalarında AKP ve Erdoğan’ın politik rakiplerini alt etmek üzere kullandığı bir argüman, koalisyonların kötülüğü ve tek parti iktidarının gerekliliği, koalisyonların ülkeye kaos getirdiği vs. oldu. Bugün İngiltere’de de iktidar pozitif vaatler sunmak yerine karşısındakileri zayıf, kararsız, iktidarsız güçlerin bir toplaşması olarak resmedip koalisyon öcüsü yaratarak korku siyaseti izliyor. İşin aslı, halkı şu ya da bu sözde tehlikeyle korkutup panikleterek, onun gerçek sorunlar üzerinde fazla düşünmemesini sağlamak ve onu bir sürü gibi belli bir yöne sevk etme siyaseti genel kapitalist çürümeyi ele veriyor. İngiltere’de AB’den ayrılma, kısaca Brexit, Muhafazakârlar, finans-kapital ve onun medyası tarafından tam da bir korku nesnesi haline getirilmeye çalışılıyor.

Göze çarpan bir başka gerici propaganda retoriği benzerliği daha var. Türkiye’de Erdoğan yine bu son dönemde ana muhalefet konumundaki CHP’yi “terör” örgütleriyle ilişkili göstererek, onun bizatihi ülke için bir güvenlik riski oluşturduğunu sıkça vurgulamakta. Bir başka negatif propaganda ve korku siyaseti örneği. Benzer bir şeyi İngiltere’de de Muhafazakârlar İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn için yapmaktalar. Onun geçmişte IRA ile temas içinde olduğu, İngiltere’nin “terörle mücadele” için dışarıda yürüttüğü savaşlara karşı olduğu, nükleer silahların yok edilmesini savunduğu gibi argümanlarla, ülkenin güvenliğinin, özellikle de nükleer kodların ona teslim edilemeyeceğini pompalıyorlar.

Kapitalizmin tıkanmışlığı: Corbyn bile fazla geliyor

Jeremy Corbyn, hatırlanacağı gibi, düzen kalelerinden gelen önemli engellemeler ve çelmelerle karşılaşmasına rağmen 2015 Eylül ayında İşçi Partisinin liderliğine gelmişti. Parti liderliğine aday olduğu günlerden bu yana Corbyn’e yüklenilmesinin temel sebebi de, şu günlerde yaklaşan seçim bağlamında Muhafazakârların saldırılarının sebebi de aynı: İngiltere’de düzenin temel dayanağı olan kurumlardan birisi olarak İşçi Partisinin başına, son 30-40 yıldır düzene egemen olan politika ve söylemlerin dışına çıkan birinin gelmiş olması ve bunun karşısında düzenin has sözcülerinin pozitif bir alternatif sunamıyor oluşları.

Nedir Corbyn’in çizgisi ve savunduğu politikalar? Öz olarak ılımlı bir sosyal reform programı anlamına gelen talep ve vaatlerden oluşuyor bu çizgi. İşçi Partisi sermayenin neoliberal saldırılarının egemen olduğu son 30-40 yılın kapitalist gericiliğine tümüyle teslim olmuş, hatta teslim olmanın ötesinde, özellikle “Üçüncü Yol” diye pazarlanan Blaircilikle bu politikaların şampiyon uygulayıcısı haline gelmişti. Blairci çizgi partinin tarihinde en büyük çaplı gerici değişiklikler anlamına gelmişti. Ancak sermaye saldırılarının işçi kitlelerde yol açtığı hoşnutsuzluklar tüm dünyada olduğu gibi İngiltere’de de birikmekteydi ve bu hoşnutsuzluklar bir ifade yolu aramaktaydı. Yine dünyada olduğu gibi, İngiltere’de de bu hoşnutsuzluk bir yanda gerici, ırkçı, göçmen düşmanı, İslamofobik, faşist eğilimler için beslenme zemini oluştururken, diğer yanda da mevcut yerleşik merkez sola göre daha solda yer alan politik hareketlerin doğmasına ya da bu yönde arayışlara yol açmaktaydı. İngiltere’de bu arayışın son biçimi İşçi Partisi içinden yükselen Corbyn hareketi oldu. (bkz. Selim Fuat, Britanya’da Corbyn’in Zaferi Neyi Anlatıyor?, marksist.com)

Ama bir yanlış anlama olmaması için açıkça belirtelim, Corbyn kapitalist düzeni ortadan kaldırmak isteyen birisi değil. Onu bir sol reformist olarak tanımlamak en doğrusu olur. İleri sürdüğü politikalar kapitalist düzenin sınırlarını aşan politikalar değil. Aksine İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde gelişmiş kapitalist ülkelerde adeta norm halini almış olan ve “refah devleti” ya da “sosyal devlet” olarak adlandırılan politikaların bir versiyonu. Seçim bağlamında partinin ortaya koyduğu “Azınlık İçin Değil, Çoğunluk İçin” adlı manifesto, İngiltere’de emekçi kitlelerin kangrenleşen önemli sorunlarına bir rahatlama getirmeyi amaçlıyor. Buradaki başlıca maddeler özetle şöyle sıralanabilir: Yeterli kaynak ayrılmadığı için erişimin ve kalitenin iyice kötüleştiği sağlık sistemine daha fazla kaynak ayrılması, keza aynı durumda olan eğitime daha fazla kaynak ayrılması, ciddi bir sorun haline gelen öğrenci harçlarının kaldırılması, çocuk ve yaşlı bakımına daha fazla kaynak ayrılması, emekçiler için çok sayıda ucuz konut yapımı, yine benzer sebeplerle pahalılaşan ve kalitesi azalan posta servisinin ve demiryollarının devletleştirilmesi, enerjide kamu şirketleri kurularak devreye sokulması, şebeke ve dağıtımın merkezi devlet kontrolüne alınması, sıfır-saat sözleşmeleri olarak adlandırılan çağrıya dayalı çalışmanın yasaklanması, kamu çalışanlarına maaş zammını en fazla yüzde 1’le sınırlayan kısıtlamanın kaldırılması, asgari ücretin yükseltilmesi, kamuda ve kamuyla iş yapan şirketlerde tepedeki yöneticilerin maaşları ile en düşük ücret arasındaki farkın 20/1 oranını aşmaması, ülkeye göçün sınırlandırılmaması, kısıtlayıcı Sendika Yasasının kaldırılması, askeri harcamaların sınırlandırılması, gelirleri en yüksek %5’lik kesimin ve büyük şirketlerin vergilerinin arttırılması…

Kimileri için harcama miktarları da belirtilen bu vaatler her ne kadar milyarlarca sterlinlik bir yekûn tutuyorsa da, en zenginlerden ve büyük şirketlerden alınacak hiç de abartılı olmayan ekstra vergilerle kolayca karşılanabilecek vaatler. Corbyn’in açıkladığı seçim manifestosunda belirtildiği gibi, getirilecek ek vergilerle bile, İngiltere hâlâ gelişmiş kapitalist ülkeler arasında en düşük şirket vergilendirme oranlarına sahip ülke olmaya devam edecek. Öte yandan bu program karşısında sermayenin asıl geleneksel partisi Muhafazakâr Parti, yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik, halkın gitgide daha yetersiz sağlık ve eğitim hizmeti alması, pahalı ulaşım ve konut gibi emekçi halkın hayatını yakından etkileyen daha birçok temel meselede hemen hemen hiçbir şey söylemiyor. Yarım ağızla konuya değinmek zorunda kaldıklarında, bütün söyledikleri, bunları sağlamak için güçlü ekonomiye, istikrara sahip olmak gerektiğinden ibaret. “Güçlü ekonomi”nin anlamı uzun boylu açıklamaya muhtaç değil: kapitalistlere daha çok kazandırmamız, onları daha fazla palazlandırmamız lazım ki, onların himmetinden damlayanlarla kamusal hizmetlere de biraz kaynak ayırabilelim! Muhafazakârların savundukları programın kitleler önünde açık bir sorgulama karşısında tutunma şansı olmadığı için olsa gerek, Theresa May, Corbyn’le kamuya açık bir tartışmaya da, halk içine karışarak seçim çalışması yapmaya da yanaşmıyor. Kendinden emin ve güçlü liderlere nasıl da yaraşan bir tutum!

Neoliberalizm olarak adlandırılan sermayenin saldırı programı onyıllardır o denli kökleşmiş ve ideolojik olarak da o denli büyük bir tabu oluşturmuştur ki, son tahlilde sistem içi sıradan sol reformist bir çıkış bile korkunç ve yıkıcı bir girişim olarak görülebilmektedir. Bu durum, gazeteciliğinin sözde köklülüğü ve saygınlığı ile maruf İngiliz medyasında, şeklen bile tarafsızlığı andırır bir tutumun kenara bırakılması ve utanmaz bir tarafgirliğin hüküm sürmesi şeklinde kendisini göstermektedir. Çürüme böyle bir şey.

İşte Corbyn’in mütevazı programı bile sermaye için alarm zilleri çalınması anlamına geliyor ve en başından itibaren Corbyn’in İşçi Partisinin başından defedilmesi için başta karalama ve şeytanlaştırma olmak üzere hemen her yola başvuruluyor. Bu durum kapitalist düzenin nasıl tıknefes hale geldiğine, basit reformlar yapmaktan bile aciz olduğuna işaret ediyor. Şimdi hatırlayalım: “Liberal yazarlara esin kaynağı olan Avrupa’daki hararetli kapitalist gelişme günleri ve egemen burjuvazinin buradan kaynaklanan bir rahatlıkla demokrasiye, siyasal liberalizme ve bazı sosyal reformlara görece hoşgörüyle yaklaştığı günler artık geride kalmıştır.” (Elif Çağlı, Burjuva İktidara Karşı Mücadelede Sınıf Çizgisi, marksist.com)

Elif Çağlı kapitalist sistemin sadece ekonomik değil politik açıdan da geldiği noktanın bir çıkışsızlık anlamına geldiğini ve ülkeler arasındaki farkların da gericileşme yönünde kapandığını bir başka yazıda da şöyle vurguluyordu: “Dünya ölçeğinde yaşanan bir başka gerçekliği ise, egemen kapitalist güçlerin yalnızca ekonomik açıdan değil siyasal açıdan da krizlerine kökten çözümler bulamamaları oluşturuyor. Bu bakımdan derinlemesine düşünülecek olursa, aslında tüm dünya bir politik istikrarsızlık arenasına dönüşmüş durumdadır. Burjuva siyaseti ve siyasetçileri kitlelerin gözünde itibar yitirmeyi sürdürüyor. Başına sağ ya da sol, liberal veya muhafazakâr vb. sıfatlarının eklendiği burjuva partilerin hükümet etmede yer değiştirmeleri, neticede hiçbir köklü değişime yol açmamaktadır. Zaten her bir genel seçim dönemini takip eden kısa bir süre içinde bu durum kitlesel düzeyde dillendirilmeye başlanıyor. Günümüzde çeşitli burjuva partilerinin programları arasındaki farklıklar azalmış ve hangisine neden sağ ya da hangisine neden sol parti vb. dendiğinin de giderek hiçbir kıymeti harbiyesi kalmamıştır. Burjuva demokrasisinin işleyişi bakımından çeşitli kapitalist ülkeler arasında var olan kimi farklar da genel gericileşme lehine kapanıyor.” (Sen Yolunda Yürü, marksist.com)

Politizasyon

Corbyn’in yaptığı çıkış bir yandan İngiltere’de burjuva siyasetinin çürümüşlüğünün teşhir olmasına vesile olurken, bir yandan da egemen güçlerin tüm gerici çabalarına rağmen siyasete bir hareketlilik getirmiş görünüyor. Uzun yıllardır üzerine ölü toprağı atılmış gibi olan İşçi Partisine kitlesel ölçekte bir genç akını yaşanıyor. Genelde seçimlerde pek oy kullanmayan gençler arasında, oy kullanmak üzere kendini kaydettirenlerin sayısında ciddi bir artış var. Erken seçimin ilan edilişinden sonraki kısa süre içinde bile yeni seçmen kayıt sayısının üç milyona yakın olduğu belirtiliyor. Öte yandan, burjuva medyadaki tüm bastırma çabasına rağmen genel bir politik hareketlilik ve tartışma heyecanı yaşanıyor. Tam da bu nedenle seçime ilişkin olarak kendilerinden hayli emin olan ve zaten öyle olduğu için Brexit bahanesiyle başlatılacak yeni saldırı dalgası öncesinde ani bir erken seçime gitme hamlesi yapan Muhafazakârların son birkaç haftada paçaları tutuşmuş durumda.

Ülkede 40 yaşın altındaki nüfusun büyük bir çoğunluğu İşçi Partisine sempati gösterirken, 64 yaş üstü yaşlı nüfus büyük oranda Muhafazakârları destekliyor. Ancak burada önemli olan nokta şu ki, gençler oy vermeye pek gitmezken, yaşlılarda sandığa gitme oranı hayli yüksek.

Muhafazakârların kendilerinden emin olmalarının sebebi bu işe giriştiklerinde kamuoyu anketlerinde açık arayla önde olmalarıydı. Ancak, Muhafazakâr Parti seçimin ilan edildiği Nisan ayında Corbyn’li İşçi Partisinin 20 puan civarında önündeyken, anketlerin çoğuna göre bu fark birkaç hafta içinde 10 puanın altına inmiş durumda. Hatta bir ankete göre fark 6 puan. Üstelik Manchester’de çocukları ve gençleri hedef alan ve 24 kişinin canını alan bombalı saldırı nedeniyle ülkede seçim çalışmalarına ara verilmesine ve havanın bu vesileyle değiştirilmesi çabasına rağmen durum böyle. 8 Hazirandaki seçime kadar bu farkın tümüyle kapanıp kapanmayacağı bilinemese de, kesin olan şey, Corbyn’in ortaya koyduğu programın emekçi kitlelerdeki biriken hoşnutsuzluğu açığa çıkardığı ve öte yandan bir canlanma ve sempati yarattığıdır. Anketlerde her ne kadar İşçi Partisinin oy oranı Muhafazakârların altında görünüyorsa da, seçim programındaki vaatler hakkında fikirleri sorulduğunda insanlar %70’lere varan oranlarda bunları onaylıyorlar. Geçmişte İşçi Partisinin emekçi kitleleri uğrattığı hayal kırıklıkları, özellikle de Blair çizgisinin hâkim olduğu dönemde yaşanan saldırılar ve sınıf ihaneti geniş emekçi yığınların önemli bir bölümünde küskünlük ve moralsizlik yaratmış durumda. Gençlerde sandığa gitmeme oranının yüksekliği ve Corbyn hakkında güvensizlik yaratmaya dönük karalama kampanyası ile birleşen bu durum oy oranının vaatlere desteğin hayli altında kalmasına yol açıyor.

Burada çizilen tablo, İngiltere’de 8 Haziran seçimleri vesilesiyle, kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin tarihsel dölyatağı olan bir ülkenin bile nasıl da Türkiye gibi despotik siyaset gelenekleri olan bir ülke ile gericileşme ve çürüme eğilimleri temelinde yakınsadığını ortaya koyuyor. Bu durum tüm kapitalist sistemin ne denli çürümüş ve gericileşmiş olduğunun ipuçlarını sunuyor. Mütevazı reformlara bile tahammülü olmayan, alaşağı edilmemesi halinde büyümekte olan savaş ve faşizm gibi yıkımların yanı sıra, emekçi kitleleri sefaletin daha derin bataklıklarına sürüklemeye adeta yazgılı bir düzen karşımızda duruyor. Bu düzen yıkılmayı binlerce kez hak ediyor. İngiltere’deki Corbyn fenomeni, İngiliz işçi sınıfının politize olması ve hareketlenmesi bağlamında asıl önemini kazanmaktadır. Mesele Corbyn’in iktidara gelmesi değildir, kapitalizmin Corbyn’lere bile tahammül edemeyecek denli tıkanmasıdır. Asıl görev işçi sınıfı devrimcilerinin, oluşan politizasyondan ve hareketlilikten azami ölçüde yararlanarak, gelecekte Corbyn’i de aşıp geçecek dinamikleri örgütlemeyi başarmalarıdır.