Charlottesville Ne Anlatıyor?


Trump’ın başkanlığa gelmesiyle birlikte genelde ırkçılığın, özelde de faşist it sürüsünün cesaret kazandığı ve daha taşkın davranmaya başladığı kimsenin gözünden kaçmıyor. Nitekim popüler medyada bile bu noktaya dikkat çekiliyor. Ancak mesele, “Trump geldi, bunlara cesaret verdi” denerek sınırlandırılabilecek bir mesele değildir. Charlottesville hadisesi, Trump gibi birinin ABD’ye başkan seçilmiş olmasını da içeren, günümüz dünyasında işlemekte olan derin süreçlerin çok çarpıcı bir uç verişidir.


ABD’de Virginia eyaletinin Charlottesville kasabası, 11-12 Ağustos günlerinde kitlesel bir faşist seferberliğe sahne oldu. Bir gövde gösterisi yapmak isteyen faşistler, ülkenin dört bir yanından bu küçük üniversite kentine gelerek adeta bir çıkarma harekâtı yapmaya kalkıştı. Ancak bu faşist kudurganlığa meydanı boş bırakmak istemeyen çeşitli renklerden anti-faşistler de karşı gösteriler örgütledi. İki kitle arasında çatışmaların yaşandığı eylemlerde bir faşistin arabasını anti-faşist göstericilerin üzerine tüm hızıyla sürmesi sonucu, mücadeleci bir sendika olan IWW’nin aktivistlerinden Heather Heyer hayatını kaybetti, onlarca kişi de yaralandı. Faşistlerin gövde gösterisi yapmaya niyetlendikleri konu, kentin belediye meclisinin aldığı karar uyarınca bir heykelin kaldırılacak olmasıydı. Bu heykel Amerikan iç savaşında köleciliğin sürmesi için savaşan ve Konfederasyon adıyla kendi aralarında birlik kuran Güney eyaletlerinin ırkçı ve kölecilik yanlısı generallerinden birinin heykeliydi. Güney eyaletlerindeki çeşitli kentlerde buna benzer Konfederasyon sembolü yüzlerce anıt bulunuyor ve oluşan basınç nedeniyle son iki yıldır bunların kaldırılması doğrultusunda bir süreç işlemekteydi. Charlottesville Belediye Meclisi de, uzun zamandır beklenen şeyi yaparak, yaklaşık yüz yıldır orada duran bu utanç abidesini nihayet kaldırma kararı almıştı.

Gövde gösterisi niyetiyle ülkenin dört bir yanından gelenler çeşitli meşreplerden faşistlerdi ve Sağı Birleştir (Unite the Right) adı altında ortaklaşmışlardı. Bunlar arasında, hâlâ varlığını sürdüren Ku Klux Klan’dan tutun doğrudan doğruya Alman Nazizminin sembollerini taşıyan neo-Nazilere, beyazların üstünlüğünü savunanlara (white supremacist), silahlı paramiliter oluşumlara ve şimdilerde alt-right (alternatif sağ) adı verilenlere kadar uzanan bir çeşitlilik vardı. Faşist göstericiler açıkça gamalı haç gibi Nazi sembolleri taşıyor ve “Sieg Heil!” türü Almanca Nazi sloganları atıyorlardı. Beri yandan tam da Ku Klux Klan’a yakışır türden meşalelerle yürüyüş yapılıyordu. Faşist gruplar içinde açıkça otomatik silahlı, kamuflaj giysili, tam teçhizatlı paramiliter olanlar da vardı ve polis ne bunlara ne de genelde saldırgan faşist it sürüsüne ilişti. Ta ki işler çığırından çıkana dek. Ve elbette polis şiddetinden nasibini alanlar daha çok solcular oldu.

Charlottesville nispeten küçük bir üniversite şehri ve bu heykel meselesi üzerinden kentte Mayıs ayından beri gerici güruhun gösterileri var. Bu gösteriler karşısında da önemli bölümünü sosyalistlerin oluşturduğu ve aralarında Black Lives Matter (Siyahların Hayatları Önemlidir) hareketi mensuplarının da olduğu anti-faşistlerin karşı gösterileri oluyor. Bu seferki faşist gösterinin görece farklı tarafı kent dışından gelenlerin oranının yüksek olması ve sonunda kana bulanmasıydı.

Charlottesville vakası ırkçı saldırganlıkta yeni bir noktaya gelindiğini gösteriyor. ABD’de polisin genelde ırkçı bir yaklaşımla hareket ettiği ve bu temelde polisler tarafından birçok cinayetin işlendiği bilinen bir gerçek olmakla birlikte, sivil ırkçı saldırılar ve cinayetler pek rastlanan vakalar değildi. Ancak, iki yıl önce ırkçı bir beyaz gencin siyahların gittiği bir kiliseyi basarak 9 siyahı katlettiği saldırı yeni bir sürecin başladığının kanlı bir işaretiydi. Aslında Konfederasyon simgesi anıtların kaldırılması dalgasını tetikleyen vesile de bu katliam olmuştu. Her ne kadar son aylara kadar benzer nitelikte büyük bir vaka yaşanmadıysa da, son aylarda bu nitelikte saldırı ve cinayetler baş gösterdi. Mayıs ayında trende, biri Müslüman iki siyah kadına hakaret eden bir ırkçıyı uyarıp engel olmaya çalışan iki beyaz, sırf bu nedenle saldırgan tarafından bıçaklanarak öldürüldü, bir kişi de ağır yaralandı. Yine Mayıs ayında siyah bir öğrenci tam da bu “alt-sağ” denilen gruplara bağlı militanlardan biri tarafından öldürüldü. Charlottesville vakası bunların üzerine yeni ve büyük, nitelikçe de farklı bir taş ekledi. Zira önceki saldırılar sistematik olmayan tekil saldırılar niteliğinde iken, bu saldırı planlı, örgütlü ırkçı bir eylemdi.

Trump’ın başkanlığa gelmesiyle birlikte genelde ırkçılığın, özelde de faşist it sürüsünün cesaret kazandığı ve daha taşkın davranmaya başladığı kimsenin gözünden kaçmıyor. Nitekim popüler medyada bile bu noktaya dikkat çekiliyor. Ancak mesele, “Trump geldi, bunlara cesaret verdi” denerek sınırlandırılabilecek bir mesele değildir. Charlottesville hadisesi, Trump gibi birinin ABD’ye başkan seçilmiş olmasını da içeren, günümüz dünyasında işlemekte olan derin süreçlerin çok çarpıcı bir uç verişidir.

“Alternatif sağ”

Charlottesville’deki gösteriler sırasında faşistlere karşı müsamahalı tutum içinde olan polisin konumu özel bir açıklamaya ihtiyaç duymuyor. Polisin ırkçı yaklaşım ve uygulamaları ABD’de nice zamandır bir tepki konusu. Birçok siyahın sudan bahanelerle polis tarafından öldürülmesi bir vakayı adiye haline gelmiş durumda. Bunun son yıllarda çok belirgin bir hâl alması üzerine Black Lives Matter (Siyahların Hayatları Önemlidir) gibi oluşumlar hızla şekilleniyorlar. Irkçılara geçit vermemek üzere Charlottesville’de karşı-gösterilerin örgütlenebilmesi son dönemde bu duyarlılıkların yükselmesiyle de ilgilidir hiç kuşkusuz.

Charlottesville saldırısında nispeten yeni olan olgu, tüm ülkeyi ayağa kaldıran böylesi bir ırkçı sivil saldırıda, devletin başındaki zatın sergilediği tutum idi. Normalde ırkçı saldırılar ve genelde ırkçılık başkanlar başta olmak üzere tüm belli başlı kurum ve kişilerce açıkça kınanırken, Trump böyle yapmadı. Bunun yerine Trump, “tüm taraflardaki” şiddeti, hoşgörüsüzlüğü vs. kınayan bir açıklama yaptı ve olayla ilgili tüm beyanatlarında ırkçıları özel olarak vurgulayan bir dil kullanmaktan sakındı. Yükselen tepkilere ve medyanın sıkıştırmasına rağmen, aksine, faşist it sürüsü içinde “çok iyi insanlar” olduğunu, “hepsine ırkçı denemeyeceğini”, onların gösterisinin izinli olduğu halde, karşı-gösteri yapan “solcuların izinli olmadıklarını” vb. söyledi.

Bu tutum ırkçılığın ABD’de ilk kez başkan düzeyinde açıktan bir pohpohlanışıydı. Resmiyette hep kınanma ve aşağılanmayla yüz yüze olan ırkçılar bunu algılamakta zorluk çekmediler. Örneğin, eski Ku Klux Klan lideri bu tutum dolayısıyla Trump’a teşekkürlerini şu sözlerle sundu: “Dürüstlüğünüz ve Charlottesville’e dair hakikati söylemede ve BLM/Antifa’daki [Black Lives Mattter ve anti-faşist sol gruplar] solcu teröristleri kınamada gösterdiğiniz cesaret için teşekkürler Başkan Trump.” Yine, son zamanlarda öne çıkan ünlü neo-Nazi web sitesi Daily Stormer Trump’ı kastederek “Bize saldırmadı” demiş, dahası “Gerçekten çok iyi. Tanrı onu korusun” gibi satırlarla hadiseyi ele almıştır.

Büyük medyanın, muhalefetin ve hatta kendi partisinin dahi tepkisini çekmesine rağmen Trump’ın bu yolu tutmasının dolaylı ve dolaysız sebepleri var. Dolaysız sebep, onun bu ırkçı grup ve hareketlenmelerle özgül bağlantılarıdır. Trump, izlemek istediği politikalar için mevcut haliyle Cumhuriyetçi Partinin yeterli olmadığının farkındadır ve sağda kendisine bağlı yeni ve bağımsız bir hareket yaratmak istemektedir. Bunun için daha sağ, faşist eğilimleri çeşitli yollarla beslemekte ve kendi arkasına takmaya çalışmaktadır. Son yıllarda genel bir sıfatla “alternatif sağ” diye adlandırılan eğilimin ortaya çıkışı bu süreçle ilişkilidir. Her ne kadar net bir tarifi yapılmış değilse de, “alternatif sağ”ın anlamı, her şeyden önce mevcut ana-akım sağdan (ABD’de müesses nizam partisi olarak Cumhuriyetçi Parti) farklı ve ona alternatif bir sağ olduğudur.

Bu akımın belirgin özelliği beyaz milliyetçiliğini esas alıyor oluşudur. Akımın genel çerçevesi içinde bu damar kendisini neo-Nazilik, beyaz üstünlükçülüğü, beyaz ayrılıkçılığı, etnik temizlikçilik, Yahudi düşmanlığı, Müslüman düşmanlığı gibi tutumların muhtelif bileşimleriyle ortaya koymaktadır. Sermayenin dünya ölçeğinde işçi sınıfına ve diğer yoksul emekçi katmanlara karşı on yıllardır süren saldırılarıyla, bu sınıf ve katmanların çalışma ve yaşam koşullarında ve toplumsal gelirden aldıkları payda büyük bir erozyon yaşandı. Etkisi bir çırpıda hissedilmeyen bu saldırılar yıllar içinde küresel kapitalizmin ana üssü olan ABD’de de giderek katlanılması zorlaşan acı sonuçlar üretti. Bu sonuçlardan birisi, yoksullaşan beyaz işçi sınıfında oluşan ciddi bir mağduriyet duygusu ve biriken öfke oldu. Bu durumu fırsat bilen çeşitli meşrepten faşistler ve aşırı sağcılar, hiç kuşkusuz arkalarındaki gizli desteklerle, söz konusu duyguyu ırkçı doğrultuda körüklemeye başladılar. Böylece genişçe bir yoksul beyaz kesimde azınlıklara fazla tolerans gösterildiği ve bunların fazladan iyi duruma geldikleri, ama beyazların ezildiği, “ayrımcılığa uğradıkları” fikri yerleştirilmeye başlandı.

Bu genel fikriyat çerçevesinde son yıllarda birçok yeni web sitesi kuruldu ve bunların popülaritesi artmaya başladı. Böylece şimdi, “alternatif sağ” adı altında, özü itibariyle faşist yeni bir sağ hareket ile karşı karşıyayız. ABD’nin dünya emperyalist sistemi içinde yaşadığı göreli gerileme ve bu temelde hegemonik konumundaki göreli zayıflama, Amerikan burjuvazisi içinde de bir kesimin yeni bir milliyetçi dalgaya “yatırım yapması” sonucunu getiriyor. İşte Trump bu süreç ve ihtiyaçların bir ürünü, bir ifadesi olarak sahneye çıkmıştır. Onun artık, “Amerika’nın küresel liderliği”nden, yol göstericiliğinden ziyade “önce Amerika” demesinin, “Amerika’yı yeniden büyük yapmak”tan söz etmesinin bunlarla derin bir bağlantısı bulunmaktadır.

Trump adaylık yarışı sürecinde kartlarını büyük ölçüde bu doğrultuda oynadı. Bunun için de söz konusu faşist çevrelerden somut destek aldı, hatta, başkan olduktan sonra baş stratejisti ve danışmanı yapacağı Stephen Bannon’ı bu kampanya sürecinde kampanya danışmanı olarak aldı. Bannon “alternatif sağ” denen faşist eğilimin en tanınan kaynaklarından birisi olan haber ajansı ve web sitesinin yöneticisiydi. Bilinen bütün belli başlı neo-Nazi yayınlar, beyaz üstünlükçülüğü yanlıları, Ku Klux Klan vb. Trump’ı adeta bir kurtarıcı gibi savunup desteklediler. Trump, özellikle Bannon gibiler üzerinden bu çevrelerle özgül bağlantılar içindedir. Bu çevreler henüz birer örgütlü güç anlamında büyük kitlesel güçler değildirler, ama kapitalizmin derin krizinin özellikle ABD’de doğurduğu sonuçların etkisiyle, bir yandan ilerici eğilimlere uygun bir zemin olgunlaşıyorsa, bir yandan da, öfkenin yanlış yöne kanalize edilmesi anlamına gelen, gerici-milliyetçi-ırkçı saptırmalar için de uygun bir zemin olgunlaşmakta.

İşte Trump’ın Charlottesville hadisesine verdiği tepkinin dolaysız sebebini oluşturan şey onun bahsi geçen çevrelerle bağlantıları ise, bunun dolaylı sebepleri de esasen kapitalizmin tarihsel krizi diye özetleyebileceğimiz zeminde yatmaktadır. Trump gibi birisinin aday olabilmesi ve ileri sürdüğü politik perspektif, bu çizginin önce, pek şans verilmemesine rağmen, Cumhuriyetçi Parti içinde adaylık yarışını kazanabilmesi, ardından başkanlığı kazanması tüm bu krizin bir yansımasıdır. Daha yıkıcı ekonomik krizler, savaşlar, otoriterleşme, kızışan sınıf mücadeleleri dönemine çoktan girmiş bulunuyoruz. Bu dünya nispeten sakin zamanların dünyası değildir. Bu dünyanın temel özelliği çalkantıdır. Bu çalkantılı zamanlar bir yanda devrime diğer yanda karşı-devrime gebedir ve sonucu belirleyecek olan sınıf mücadeleleri olacaktır. Trump bu olağanüstü koşulların doğurduğu bir sonuçtur ve kendisi de bu koşulları körüklemekte, derinleştirmektedir. Bugün Charlottesville’de yaşanan hadise ve Trump’ın verdiği görünüşteki skandal tepkilerin açıklaması burada yatmaktadır.

Özel bir durum olarak Trump’ın geleneksel Amerikan siyaset erbabının, ya da bir başka ifadeyle, yerleşik parti mekanizmalarının içinden gelmiyor oluşu da burada bir rol oynamaktadır. Trump’ın Cumhuriyetçi Parti içindeki desteği sıkıntılıdır ve bu sıkıntı her geçen gün büyümektedir. Bu da onu daha sağ, faşist eğilimlere yaslanarak, yani geleneksel parlamenter kanalların dışında yol alma yönünde artan ölçüde cesaretlendirmektedir. Bu bakımdan Trump, bir faşist ve aşırı sağ örgütlenmeler ağının oluşmasını el altından teşvik ediyor. Trump’ın ekibi içinde bu işlerle daha doğrudan uğraşan üst düzey kişilerin olduğuna dair birçok ifşaat yapılmış durumda. Yukarıda bundan bir ölçüde zaten bahsettik. Ancak belirtilmesi gereken çok daha önemli bir husus, izlenen politikalara karşı oluşabilecek toplumsal muhalefeti ezmek için de bu tür hareketlere ihtiyaç duyulduğudur.

Tüm dünyada olduğu gibi ABD’de de burjuva siyasetinin ana ekseni genel olarak sağa kayıyor. Onyıllardır hüküm süren ortanın sağı ve solu arasındaki tahterevalli bozuluyor, her iki tarafta da daha uca doğru hareketlenmeler artıyor. Daha Trump ortaya çıkmadan önce Cumhuriyetçi Parti içinde daha sağ eğilimler baş göstermiş, güç kazanmıştı. Son yıllarda adını duyuran Çay Partisi gibi oluşumlar hep bu eğilimin somutlanışı anlamına geliyordu. Bu eğilimler mevcut tarihsel bunalım ortamında kendi perspektiflerini bağnazca ileri sürdükçe, siyasetin bütününü daha sağa çekmekte, siyasal tartışma ve ihtilafların daha sağ, daha gerici bir zeminde yeniden tarif edilmesini sağlamaktadırlar. Sağlı sollu tüm düzen partileri de kendi meşrepleri ve ölçüleri içinde, kendi tempolarıyla bu zemine kaymaktadırlar.

Trump ve tepede çözülme alametleri

Kriz demek çoğu zaman egemen sınıf içinde de kriz demektir. Nitekim ABD’de egemen sınıf bölünmüş durumdadır ve bunun önemli yansımalarından biri olarak, devletin tepelerinde bugüne kadar pek görülmemiş bir kargaşa yaşanıyor. Trump’ın atadığı birçok üst düzey yönetici kısa sürede ya görevden alındı ya da istifa etti. Trump başkan olalı 7 ay geçtiği halde Kongre onayıyla atama yapılacak en üst makamların önemli bir bölümüne hâlâ atama yapılabilmiş değil. En büyük medya odakları içinde çoğunluk Trump’ı her gün yerden yere vuruyor. Öte yandan Trump’ın ekibi halen yürümekte olan birçok soruşturmanın hedefi durumunda. Dahası Trump seçilir seçilmez yerine getireceğini vaat ettiği değişikliklerin hemen hiçbirisini yapabilmiş değil ve yapılan anketler, popülaritesinin ciddi ölçüde düştüğünü gösteriyor (Ocak-Şubat döneminde %46’lardan, şu günlerdeki %37’lere).

Charlottesville hadisesi egemen sınıf içinde Trump’la ilgili sorunu da yeni bir aşamaya taşıdı. İki önemli gelişme yaşandı Charlottesville’dan sonra. Birincisi, Trump’ın farklı büyük sermaye çevreleriyle ilişkiyi sağlam tutmak için kurduğu iki danışma konseyinde yer alan şirket şefleri bulundukları konseylerden çekilme kararı aldılar ve konseyi bıraktıklarını açıklamak üzere iken, Trump ön alıp konseyleri dağıttığını açıkladı. Bu şirketlerin General Motors, IBM, PepsiCo, Intel, Johnson & Johnson, 3M, JPMorgan, General Electric, Walmart gibi dünyanın en büyük tekelleri olduğunu hatırlatalım. Trump her ne kadar ortak basın açıklamasının önünü alsa da, şirket şeflerinin çoğu tek tek açıklamalarda bulundular ve öz olarak hepsi başkanın Charlottesville hadisesindeki tutumunun kabul edilemez olduğunu vurguladılar. Açıklamaların havasını anlamak için birkaç örnek aktaralım. Konseydeki JPMorgan temsilcisi: “Burada kaçamağa yer yoktur: bu nefret failleri tarafından sergilenen kötülük kınanmalıdır ve çeşitliliğimizden ve insanlığımızdan güç alan bir ülkede buna yer yoktur.” IBM temsilcisi: “Geçtiğimiz hafta, bir ülke ve bir şirket olarak değerlerimize ters düşen kamusal olaylara ve beyanatlara şahit olduk.” General Electric temsilcisi: “Başkanın dünkü beyanatları derinden sorunludur.” Goldman Sachs yönetim kurulu üyesi Bill George ise bu gelişmelere dair şunları söylüyor: “Müşterilerden, çalışanlardan, hissedarlardan ve yönetim kurulu üyelerinden olan bitene dair tavır alınması ve başkan Trump’ın konseylerinden ayrılınması yönünde sürekli baskı var.”

Büyük şirketler cephesinden gelen bu tepkilere ek olarak, belirtilmesi gereken ikinci gelişme ise, ABD genelkurmayını oluşturan 7 generalden 5’inin de tek tek Charlottesville’deki ırkçı kudurganlığı, ırkçı nefreti vs. açıkça kınayan mesajlar yayınlamaları oldu. Normalde ABD’de generallerin toplumsal meseleler ve siyasal tartışmalar hakkında beyanatta bulunmalarının pek görülmedik bir şey olduğunu belirtelim. Hele hele bu tutumun başkanın bir hadisedeki tartışmalı tutumuna açıkça ters düşen bir tutum olması manidardır. Burada ordu gibi disipline ve emre itaate mutlak ihtiyaç duyulan bir silahlı örgütte, hele de çok sayıda siyahın ve diğer azınlık unsurlarının bulunduğu bir yerde, ırk meselesinin ne denli tahripkâr boyutlar alabileceğini de unutmamak gerekiyor.

Her halükârda tüm bu biriken verilerin ortaya koyduğu bir gerçek var: Amerikan egemen sınıfının tepelerinde ciddi bir çatışma var. Trump’ın ekibinden yapılan tasfiyelerin de gösterdiği şey ise bu çatışmanın Beyaz Saray içine de bir klikler çatışması biçiminde yansımaları olduğudur. Bu kapışmanın nereye kadar gideceğini şimdiden kestirmek zor olsa da, Trump’ın çok kısa sürede hayli yıprandığı bir gerçek.

Aslında egemen sınıfın Trump’tan yana tedirginliğinin artmasında, onun patavatsızlıklarının da ateşe benzin dökmesi ve mücadele dinamiğini istemeden körüklemesi temel bir rol oynamakta. Neo-Nazilerin tiksindirici taşkınlıklarının sosyalist fikir ve eğilimlere güç kazandırması egemenler için hiç kuşkusuz bir tedirginlik kaynağı. Yapılan çalışmalarda ABD’de son dönemde gençlerin yarısının (%51) kapitalizmi reddettiğini ve buna mukabil üçte birinin de sosyalizmi desteklediğini söylemesi egemen sınıfı kaygılandırmamazlık edemez. Nitekim ABD büyük medyasında buna dair birçok değerlendirme yapılıyor. Bu bakımdan Trump’ın en azından bazı yönlerinin zapturapt altına alınmasının sermaye için öneminin arttığını söylemek yanlış olmaz.

Anti-faşist mücadele dinamiği

ABD’deki çelişkiler keskinleşmekte ve bu sadece faşist hareketlerin bitinin kanlanmasına değil, aynı zamanda sol yönlü bir dinamiğin büyümesine de yol açmaktadır. Chalottesville aslında her iki yönden de yeni bir aşamaya işaret etmektedir. Charlottesville’de toplanan kalabalıklara baktığımızda, faşistler ülkenin dört bir yanından ve uzunca bir ön hazırlık ve ajitasyon sürecinden sonra gelmelerine rağmen birkaç bin kişiden fazla değildiler. Bunun karşısındaki anti-faşist kitle ise, ki neredeyse tümüyle yerel unsurlardan oluşuyordu, misliyle büyüktü. Charlottesville’den sonra anti-faşist hareket önemli bir ivme kazandı ve ülkenin dört bir yanında protestolar oldu. Durham, North Carolina’da ve Baltimore örneğinde olduğu gibi bu eylemlerin bazılarında Konfederasyon sembolü anıtlar yıkıldı. Genelde bu anıtların kaldırılma süreci de yeni bir ivme kazandı.

Yine, geçtiğimiz hafta sonu, yani Chatlottesville’den bir hafta sonra, ülke çapında birçok kentte iki taraflı gösteriler yapıldı. En çarpıcı tablo Boston’da yaşandı. “İfade özgürlüğü” talebiyle (!) bir gösteri düzenlemek isteyen neo-Naziler, Boston gibi büyük bir şehirde birkaç düzineden fazla adam toplayamamışlardı. Ama bunlara karşı seferber olup toplanan anti-faşist göstericiler on binlerle sayılıyorlardı (polisin açıklamasına göre 40 bin kişi). Bunun üzerine neo-Nazilerin eylemi, planlanan ve izin verilen süreden çok önce bitirilmiş, polisler faşistleri arabalara bindirerek uzaklaştırmışlar, anti-faşistlerin gazabından kurtarmışlardır.

Genel olarak bakıldığında, aşırı sağ ve faşist çevrelerdeki hareketlenmeye rağmen, aktif faşist militan kitle anlamında bu çevreler henüz zayıftırlar, sayıca büyük değildirler. İlerici sosyalist aktif kitle mevcut aşamada çok daha büyüktür. Dünya kapitalizminin ve piramidin tepesindeki Amerikan kapitalizminin derin bunalımı, önemli bir gençlik kitlesini öz olarak düzen karşıtı duygularla doldurmaktadır ve bu dinamik güçlenmektedir. Bernie Sanders’ın adaylığı sürecinde kendini gösteren sol yönelimli ve genç ağırlıklı hareketlilikten sonra, bu dinamik şimdilerde anti-faşist mücadeleyi de kapsayarak gelişmektedir.

Öte yandan ırkçılara, faşistlere karşı mücadelenin radikal ve dinamik bir hava içinde yürüyor olması, anti-faşistlerin bu it sürüsüne daha başlarını fazla kaldırma fırsatını bulmadan hadlerini bildirme konusunda aktif olmaları diğer bir olumluluktur. Bu konuda sözde burjuva yasallığına prim vermemek, faşistleri sindirmek, tecrit etmek kilit önemdedir. Anti-faşist hareket, görüldüğü kadarıyla, faşist gösteri girişimlerinin bir momentum kazanmaması için her birine müdahale edip, karşı gösteri örgütleyerek meydanı boş bırakmama yolunu izleyerek doğru bir şey yapıyor. Bu sayede şu anda ABD’de genel olarak üstünlük ve inisiyatif ırkçılık karşıtlarındadır.

Bunlar olumlu gelişmelerdir, ancak bu dinamiğin daha fazla güçlenmesi için işçi sınıfı eksenine oturması bir zorunluluktur. Bu ayağın zayıf kalması hareketin bütünü açısından zaaf doğuracak niteliktedir. Bununla bağlantılı olarak su yüzüne çıkan bir tehlike de, son tahlilde çürümüş bir postmodernist söylemin uzantısı olarak, tüm beyazları ırkçılıktan sorumluymuş gibi ele alan sözde daha radikal, sol görünümlü liberal entelektüalizmdir. Gerçekte çok büyük bir beyaz kitle anti-faşist bir duyarlılık içindedir. Aktif militan anti-faşist güçlerin de çoğunluğu beyazlardan, sosyalistlerden oluşmaktadır. Irkçılığa karşı mücadelenin, anti-faşist mücadelenin sahipleri sanki sadece siyahlar, Müslümanlar, Yahudiler, Latinolar, göçmenler vs. imiş gibi bir yaklaşıma asla prim verilmemelidir. Yapılması gereken, bu azınlık kimlikleri temelinde mücadele verenlerin de sınıf temelli mücadeleye çekilmesidir. Gettolaşma, çarpık kimlik siyaseti, yoksul beyaz işçi kesimlerin ırkçıların kucağına itilmesi tehlikesini doğurur. Tüm renk ve kökenlerden işçilerin birliğini örecek tarzda bir mücadele hattı elzemdir.