Navigation

Krizin Sorumlusu Sermaye Düzeni, Mağduru İşçi Sınıfıdır

İktidar ortada bir kriz olduğunu reddedip yaşanılan süreci dış güçlerin Türkiye’nin önünü kesmek için giriştiği ve ekonomik araçlarla yürütülen bir savaş olarak adlandırırken, düzen muhalefeti krizin hükümetin izlediği hatalı iktisadi politikalardan ve tek adam rejimi uygulamalarından kaynaklandığını öne sürüyor. Her iki açıklamada da gerçekliğin bir kısmı abartılıp tek boyutlu olarak öne çıkartılıyor. TC’nin ABD’yle yaşadığı gerilim de, hükümetin kayırdığı sermaye kesimleri lehine aldığı kararlar da, tek adamın keyfi karar ve uygulamaları da gerçektir ve bugünkü krizin seyrinde önemli etkileri vardır. Ancak bunlar ağırlaştırıcı faktörlerdir, mevcut krizin gerçek nedeni değil.

50. Yılında 1968 Devrimci Dalgası

Çok açık ki, dünya nüfusunun çoğunluğunu oluşturan emekçiler için sosyal ve ekonomik koşullar hiç de parlak değil. Kapitalizm gençlere bir gelecek vaat edemiyor. Kapitalizmin tek sunduğu umutsuzluk, hayal kırıklığı, öfke! ’68 kuşağı gibi, burjuva ideolojisiyle zihinleri dumura uğramamış bugünün gençleri de, azgın sömürü ve saldırganlık hırsıyla dünyayı cehenneme çeviren emperyalist kapitalist sisteme karşı giderek daha büyük öfke duyuyorlar.

Kapitalizm, Savaş ve Devrim

İçinden geçtiğimiz Üçüncü Dünya Savaşı döneminde, bu savaşın emperyalist mahiyetini, kapitalizmin neden barışçıl bir dünya kuramayacağını, haksız savaşların kapitalizmin kaçınılmaz ürünleri olduğunu ve savaşların aynı zamanda devrimler için bir katalizör görevi gördüğünü kavramak büyük önem taşıyor. Savaş ve devrim arasındaki ilişkiye Marksistler her zaman dikkat çekmişlerdir.

24 Haziran Seçimlerinin Gösterdikleri

Tüm seçim öncesi süreç, geniş kitlelerde tek adam rejimine karşı önemli bir mücadele potansiyeli olduğunu ortaya koymaktadır. Sınıf devrimcileri, ilan edilen sandık sonuçlarının muhalefet cephesinde yaratabileceği moral bozukluğuna en ufak bir prim vermeden, işçilere, emekçilere ve mücadele saflarına çekilebilecek gençlere gerçekleri göstermeye ve onları totaliter rejime ve kapitalizme karşı örgütlü mücadeleye çekme doğrultusundaki çabalarına kararlılıkla devam edeceklerdir.

Hegemonya Krizi G7’de

Dünya uzunca bir süredir dikkat çektiğimiz üzere bir kriz, savaş ve toplumsal isyanlar dönemine girmiştir. Birleşmiş Milletlerinden, Dünya Ticaret Örgütüne, NATO’ya, hatta AB’ye varıncaya kadar bu eğilimler kendisini göstermektedir. G7 zirvesinde yaşananlar bunun sadece son bir örneğidir.

24 Haziran’a Giderken

Toplumdaki hoşnutsuzluk artmış, nüfusun en az yarısını oluşturan muhalif kitlelerde seçim süreciyle birlikte bir siyasal hareketlenme ve moral motivasyon başlamıştır. Özetle hava değişmiştir. Toplumda bu gidişatın değiştirilebileceğine dair iyimser ve hatta coşkulu bir hava oluşum halindedir. Bu durumda tek adam rejimine karşı, seçimleri dışlamayan ama ona endekslenmeyen bir mücadele hattı izlemek en doğru yoldur. Seçime endekslenmeyen böyle bir hat, aynı zamanda bu olumlu havanın hayal kırıklığına dönüşmesini engellemek için de elzemdir.

Emperyalist Savaş Makinesi Tüm Dünyada Vites Yükseltiyor

ABD, yürümekte olan Üçüncü Dünya Savaşını büyük güçlerin daha açıktan karşı karşıya gelecekleri yeni bir evreye doğru hızla ilerletmeye hazırlanmaktadır. Bunun anlamı, savaş makinesi vites yükseltirken dünyanın başına daha büyük belâlar örülecek oluşudur. Üstelik nükleer cephanenin modernize ve yeniden inşa edileceğinin ifade edilmesi, buna nükleer belâların da dâhil olduğunu gösteriyor.

Dünyada ve Türkiye’de İnşaat Kapitalizmi

Türkiye’de ekonomik büyüme hedefi neden ağırlıklı olarak inşaat eksenli bir büyümeye dayandırılıyor? Bu yalnızca bu ülkeye özgü mü, yoksa genelleştirilebilecek bir durum mudur? AKP’nin bu eğiliminin arkasında yalnızca iktisadi güdüler mi mevcuttur, yoksa bu yaklaşımın benimsenmesinde siyasi, ideolojik ve toplumsal kaygılar da var mıdır? Bu yazıda bu sorulara yanıt vermeye çalışacağız.

Bonapartizmden Faşizme Kitabının Güncelliği

Dünyada otoriterleşmenin güçlendiği, Türkiye’de ise daha da ötesine gidilerek totaliter bir rejimin kurumsallaştırılmaya çalışıldığı bir dönemden geçiyoruz. Olağanüstü rejimler olağanüstü koşulların ürünüdür. Bugün tüm dünyayı sarsan kapitalist kriz, Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist savaş ve bu savaşın alevlerinin Avrupa ve Amerika dâhil dünyanın birçok noktasını yalaması olağanüstü siyasal ve toplumsal koşullar yaratmış bulunmaktadır. Siyasal gericilik yükselip burjuva demokrasisini daha da soldururken, kapitalist düzenin efendileri olağanüstü rejimleri devreye sokuyorlar.

Referandum Sonucu Gayrimeşrudur! Mücadeleye Devam!

Muhalif tüm kesimlerin ağır bir baskı altında tutulduğu, parti liderlerinin ve kadrolarının hapse atıldığı, Kürt illerinde açık devlet terörünün uygulandığı, yüz binlerce insanın yerinden edildiği, muhalif medyanın kısıtlı bir alana hapsedildiği, devlet olanaklarının inanılmaz bir savurganlık ve hoyratlıkla evet oyu lehine kullanıldığı şartlarda ortaya çıkan bu sonuç kesinlikle şaibeli bir sonuçtur, meşruiyeti yoktur.

Ömrünü Baskı ve Zorla Uzatmaya Çalışan Bir İktidar

Erdoğan-AKP her ne kadar emekçi kitlelerin bir bölümünü, “eskiye dönüş”, “terör”, “bölünme”, “dış düşman” gibi korkularla felçleştirerek peşinden gitmeye halen razı edebiliyorsa da, bu desteğin de uzun vadeli olamayacağı açıktır. Sonuçta, uluslararası konjonktür de, Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasal ve ekonomik koşullar da tümüyle değişmiş, AKP’yi iktidara getiren ve ona bu zamana kadar koltukta kalma olanağı veren nesnel zemin ortadan kalkmıştır. Ancak bu durum onun otomatikman tepetaklak olacağı anlamına gelmemektedir.

“Musul Bizimdi” Teranesi ve Gerçekler

Irak ordusunun ve IŞİD karşıtı koalisyon güçlerinin Musul’u IŞİD’in elinden geri almak üzere saldırıya geçmesinden bu yana, AKP de “Musul bizimdi ve orada hâlâ hakkımız var” iddiasını daha yüksek sesle dile getirmeye başladı. Hükümetin ve Erdoğan’ın tüm efelenmelerine ve tehditkâr çıkışlarına rağmen Türkiye Musul savaşına dâhil edilmedi. Buna rağmen iktidar sözcülerinin içeriye yönelik kuyruğu dik tutan tarzda açıklamaları devam ediyor. İktidarın başı Erdoğan, her fırsatta Musul meselesini gündeme getirmeye devam ediyor.

Ortadoğu Savaşında Türkiye’nin Manevraları

Irak ve Suriye’yi kasıp kavuran Ortadoğu savaşı dünyanın tüm büyük güçlerini ve tüm bölgesel güçleri kendi girdabına giderek daha büyük oranda çekiyor ve tüm bu güçler giderek daha dolaysız bir şekilde sahaya iniyorlar. Ortadoğu savaşının, bir vekâlet savaşından, büyük güçlerin doğrudan karşı karşıya geldiği bir savaşa evrilmesine yalnızca birkaç adım kalmıştır. Rusya’nın sahaya inmesi bu açıdan en belirleyici dönüm noktası olmuşken, şimdi de TC kendisini doğrudan savaş alanına atmıştır.

Askeri Darbe Girişiminden OHAL Düzenine

İşçi-emekçi kitleler ise bu olağanüstü kriz ve kaos koşullarında, ne yazık ki örgütsüz ve bilinçsiz konumdalar. Bundan dolayıdır ki büyük yanılsamalara ya da korkulara sürüklenerek burjuva iktidar kavgasına payanda ediliyorlar. Geniş emekçi kitlelerde tam anlamıyla bir kafa karışıklığı söz konusudur. AKP’ye oy veren kitleler başta olmak üzere toplumun büyük bir kesimi, hükümetin yönlendirmesi altında, darbe girişimini tümüyle Fethullah Gülen cemaatine bağlamakta ve tepkisini şeytanlaştırılan Gülen’e yöneltmektedir. Buna karşın AKP’ye muhalif kesimlerde ise, bu darbe girişiminin Erdoğan’ın başkanlığının önünü açmaya dönük bir “tiyatro” veya “tezgâh” olduğu fikri ve duygusu hâkimdir. Bu komplocu görüş ne yazık ki şu ya da bu şekilde sol kesimler içinde de yansımasını bulmaktadır. Hiç kuşkusuz hem darbe girişimini sadece cemaate bağlamak ve onu burjuva devlete dışsal bir örgütlenme olarak görmek hem de darbenin başarısız olmasından ve cevapsız kalmış sorulardan hareketle darbe girişimini Erdoğan’ın bir komplosu olarak nitelemek yanlıştır.

Askeri Darbeye de, Sivil Faşist Diktatörlüğe de Hayır!

15 Temmuz askeri darbe girişimi ordu içinde ve dışında yeterli destek ve güce ulaşamadığı için bastırıldı. Söylentilere göre, olması gerekenden erken ve eksik hazırlıklarla başlatılan bu darbe girişimi, çılgınca hamlelerle ilerleyerek sonunda kanlı bir macera halini almış ve çökmüştür. Onlarca generalin de içinde yer aldığı bu darbe girişimi, hükümetin yansıtmak istediğinin aksine sadece Fethullahçı güçlerden oluşmamaktadır. Belli ki ordunun AKP muhalifi geniş bir kesimi biraraya gelmiştir ve bu darbe girişiminde ABD’nin parmağı olduğu da söylenmektedir. Ayrıca ordunun geri kalanı da saatler boyunca bekle gör tutumunu izlemiştir. Darbeci birliklere karşı diğer birlikler harekete geçirilmediği gibi ordu komutanları uzun bir süre hiçbir açıklama yapmamışlardır. Bu tür açıklamalar süreç tersine dönünce gelmiştir.

Erdoğan’ın Ulusalcı Müttefikleri

Ulusalcılar uğursuz tarihsel rollerini yine oynamaktadırlar. Sol görünümlü de olsalar, hatta kimileri sosyalistliği kimselere bırakmayan pozlar da kesseler, devletçilik ve milliyetçilikle malûl politikaları, yükselen faşizmin sağlam dayanakları olmuştur. Bunların sol siyasetle hiçbir ilişkisinin olmadığı da bu tutumları ile bir kez daha ortaya çıkmıştır. Hele, 70’li yıllarda devrimci gençlik hareketinin bir bölümünü etkileyen, sonra da yıllarca “İşçi Partisi”nin lideri olarak siyaset sahnesinde arzı endam eden Perinçek, İtalya’da Sosyalist Parti’nin yayın organı Avanti’nin başyazarlığına kadar yükselmiş ama faşist rejimin de kurucusu olmuş Mussolini’den aşağı kalmayan bir politik şahsiyet olduğunu her dönemde olduğu gibi şimdi de ortaya koymaktadır. Hangi soslara bulanmış olurlarsa olsunlar, milliyetçi ve devletçi politik çizgiler her zaman burjuvaziye hizmet ederler. Sonuçları ortaya çıkmış pek çok tarihsel örnek de, bugün Türkiye’de yaşanan gelişmeler sırasında gördüklerimiz de bunu doğrulamaktadır.

Suriye, Kürt Sorunu ve AKP Çizgisinin İflası

Cenevre-III konferansının toplanması bile başarılamadığı için “ertelenmesi”nin ardından yaşanan gelişmelerle Suriye’de dengeler değişmiş görünüyor. Yaşanan gelişmeler Suriye rejimi-Rusya-İran cephesinin elini güçlendirirken, bu süreçten net bir zararla ve hatta dış politikasında iflasla çıkan TC devleti oldu. Suriye ordusunun Halep’i kuşatma altına alarak, TC’nin desteklediği muhalefete ikmal yolunu tam olarak kapatmasıyla, TC Suriye denkleminin neredeyse tümüyle dışına itilme noktasına geldi. Bu hem TC’nin emperyalist yayılmacı siyasetinin ağır bir darbe alması hem de düşman olarak gördüğü Kürt hareketinin yeni ve önemli mevziler kazanması anlamına geliyor. Bir başka deyişle gelişmeler TC açısından çifte zarar demek oluyor. Durum bu olunca, AKP’li egemenlerin izlediği çizgi şirazesinden çıkarak çılgınlık noktasına gelmiştir.

Düzenin Otoriterleşmesi

Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye!

Eğer tarihten ders alınacaksa, faşist tırmanışa karşı iş işten geçmeden mücadeleyi dört bir koldan yükseltmenin hayati önemde zorunlu olduğu anlaşılır. Devrimci işçilerden demokrat aydınlara, örgütlü sosyalistlerden mücadeleci Kürtlere dek, her kesimin kendi bağrından yükselteceği ve ortaklaştıracağı bir faşizm karşıtı mücadele, bugünkü karanlık gidişatı değiştirebilir. Ve unutulmasın ki, faşizm karşıtı mücadelede işçi sınıfının birleşik mücadele cephesinin inşa edilebilmesi açısından, işçi sınıfı içinde çalışan devrimci güçlerden müteşekkil, ilkelerde anlaşmış kararlı bir çekirdek gücün oluşturulması büyük bir önem taşıyor. Bugün işçi-emekçi kitlelerin yaşamını tehdit eden savaş ve faşizm belâsından kurtulmanın ve insanın zulme direnmesini sağlamanın yolu mücadeleyi yükseltmekten geçiyor. Başka bir seçenek yok!

Bonapartların ve Hitlerlerin İktidara Tırmanış Süreci

Yakın dönemde öğrenciler karşısında bir konuşma yapan Milli Eğitim Bakanı Nabi Avcı onlara bir öneride bulundu: Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’ini okumalıydılar. Belki de Bakan, entelektüel kapasitesini sergilemek ve kendince öğrencilere iyi bir ders vermek istedi. Lakin tarihin şu cilvesine bakın ki Bakan’ın okunmasını önerdiği o kitapta Marx, tam da bugün Türkiye’de Erdoğan liderliğinde tanık olduğumuz üzere, Bonapartist rejimin nasıl inşa edildiğini anlatmaktadır. Türkiye’de Erdoğan’ın bir Bonapart edasıyla tepesinde oturduğu ve fiili başkanlık uygulamasıyla iktidarın iplerini elinde topladığı olağanüstü bir rejim hayat bulmuştur. Ancak Erdoğan liderliğindeki bu rejim bulunduğu çizgide de durmayarak hızla faşizme doğru tırmanmaktadır. Suudi Arabistan gezisinden dönen Erdoğan’ın başkanlık sistemini savunmak üzere Hitler Almanya’sını referans vermesi, sürecin karakterini ve gidişatını gözler önüne sermektedir.

Otoriterleşmenin Paramiliter Görünümleri

Türkiye’de yürümekte olan otoriterleşme süreci, olağanüstü rejimlerin oluşum çizgilerini adeta el kitabını izler gibi izliyor. Bu çizgiler arasında klasik bir yer işgal eden paramiliter oluşumlar ve onların oynadıkları roller de günümüz Türkiye’sinde enikonu kendisini göstermekte. Bir yandan özellikle Kürtlere yönelik pogrom girişimlerinde adı öne çıkan Osmanlı Ocakları türü oluşumlar, futbol taraftar örgütlenmeleri, bir yandan Sedat Peker gibi tescilli faşist kadroların Erdoğan ve AKP hizmetine girmesi; MHP ve BBP gibi partilerin ve özellikle bunların gençlik uzantısı örgütlenmelerinin Erdoğan’ın çizgisine daha fazla kaykılarak, Suriye’deki savaşta dahi adeta lejyon güç olarak yer almaları, burjuva medyanın en büyük kurumlarından birinin binasının bu güruh tarafından basılması, benzer kişilerin Ahmet Hakan gibi yazarlara dayak atması gibi olgular bu minvalde yeterli alâmetleri oluşturuyorlar.

Müslüman Coğrafyada Emperyalist Savaş ve İdeolojik Manipülasyonlar

Türkiye’de AKP de dahil olmak üzere, İslamcı örgüt ve tarikatlar savaşların daima İslam coğrafyasında meydana geldiğini, dün olduğu gibi bugün de Hıristiyan Batı’nın ve Yahudilerin İslamın değerlerini yok etmek istediğini iddia ediyorlar. Bugün için Müslüman coğrafyasında yoğunlaşan emperyalist savaş sanki kalubeladan beri sürüp geliyormuş ve hedef petrol, doğalgaz ve yatırım alanlarıyla birlikte İslamın değerleriymiş gibi konuyor. “Neden hep Müslüman coğrafya ağlıyor?” sorusu eşliğinde kitleler ajite edilirken, ABD ya da Rusya gibi emperyalist Hıristiyan güçlerin İslam coğrafyasının zenginliklerini yağmalamak ve Müslümanları parçalamak istediği dile getiriliyor, bu fikir özellikle öne çıkartılıyor. Elbette bu görüş işlenirken, emperyalist savaşların nereden kaynaklandığına dair tek bir kelam edilmiyor. Böylece mesele sanki İslam ya da din meselesiymiş gibi sunulurken, hem emperyalist savaşı kapitalizmin yarattığı gerçeğinin üzeri örtülüyor hem de Türkiye’nin emperyalist maceracılığına kılıf üretiliyor.

Gerçekler Ortada!

Kapitalist sistem 21. yüzyılın başlangıcından bu yana kriz ve savaşlar eşliğinde yol alıyor. Kapitalizm ekonomik ve siyasal bunalımlarına çare üretemediği ölçüde, dünya genelindeki otoriterleşme ve savaş yangını da büyüyor. Burjuva düzen aygıtları, yaydıkları çeşitli yalanlarla kitleleri manipüle etmeye çalışsa da nafile. Zira, derin ve tarihsel bir sistem krizinin içinde debelenen ve bunalımını Üçüncü Dünya Savaşı ile aşmaya çalışan bu kapitalist dünyada gerçekler ortada! Devrimci Marksizmin ışığında yol alan Marksist Tutum, uzun süredir kapitalist dünyanın yakıcı gerçeklerine dikkat çekiyor ve peş peşe yaşanan gelişmeler değerlendirmelerimizi doğruluyor.

Emperyalist Maceracılığı Meşrulaştırma Çabaları

Ortadoğu’daki emperyalist savaş kritik bir eşiğe gelirken, paylaşım masasına güçlü bir şekilde oturmak isteyen emperyalist-kapitalist güçler mevzi tutmaya çalışıyorlar. Önümüzdeki dönemde Suriye’nin nasıl şekilleneceği, hiç kuşkusuz Ortadoğu’daki emperyalist paylaşımın genel seyrine bağlı olacaktır. Lakin şu hususu da hesaba katmak lazım: Bugün Irak, Suriye ve Yemen gibi ülkelerde çeşitli güçler üzerinden dolaylı olarak kozlarını paylaşan emperyalist-kapitalist devletler, hiç beklenmedik anda doğrudan karşı karşıya gelebilirler. Bu hiç de zayıf bir ihtimal değildir. Aslında Ortadoğu’da sürüp giden emperyalist savaşın genel eğilimi bu yöndedir. Akdeniz’e bu denli yoğun bir savaş yığınağının yapılması tesadüf değildir. Emperyalist savaşın dinamikleri bunu zorunlu kılmaktadır. Dolayısıyla çok daha yıkıcı bir düzeye sıçrayacak ve daha da genişleyecek bir emperyalist savaş süreciyle karşı karşıyayız.

3. Dünya Savaşı Tespitleri ve Elif Çağlı

ABD’nin Irak işgaline hazırlandığı 2002 yılında ve ABD’nin 2003’deki Irak işgalini takip eden süreçte kaleme aldığı makalelerde Elif Çağlı, 1990’larda iki kutuplu dünya koşullarının sona ermesiyle birlikte emperyalist sistemin yeni bir paylaşım kavgasına tutuştuğunu açıklıyordu. ABD’nin 2. Dünya Savaşı sonunda elde ettiği hegemonik pozisyonu aynı güçle sürdüremediği, pozisyonunu korumak üzere, terörle mücadele gerekçesini ileri sürerek bir dizi savaşa giriştiğini açıklıyordu. 2003’de Avrupa şehirlerinde ve İstanbul’da El Kaide’nin gerçekleştirdiği bombalı saldırıların ardından yaptığı analizlerde bu saldırılara “terör saldırıları” denilerek geçilemeyeceğini, bu saldırıların emperyalist paylaşım savaşı sürecinden ayrı değerlendirilemeyeceğini açıklıyor; bu tür patlamaların emperyalist paylaşım savaşının giderek daha yaygın hale gelecek bir yöntemi olacağını öngörüyordu. 11 Eylül ile başlayan ve 2003’deki sansasyonel bombalamalarla devam eden saldırılar üzerine Elif Çağlı’nın yaptığı değerlendirme ve öngörüleri tarih haklı çıkarmıştır.

Düzenin Otoriterleşmesi

Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü

Kapitalist sistem krizinin derinleşmesine ve emperyalist savaşların yaygınlaşmasına bağlı olarak dünya genelinde tanık olduğumuz otoriterleşme eğilimleri bir yana, artık çürüyen kapitalizmin çürüyen burjuva rejimler yarattığı son derece açık bir gerçektir. Demokrasi isteyen, kendisini kusursuz işleyecek burjuva demokrasisi hayalleriyle kandırmak yerine, kapitalizme karşı mücadeleye katılmalıdır. Demokrasi ve barış ancak geniş işçi-emekçi kitlelerin kapitalist düzene karşı mücadelesiyle kazanılabilir ve bu amaç doğrultusunda örgütlenmek günümüzün acil görevidir. Unutulmasın ki, bu örgütlü mücadele burjuva devletin baskı ve katliamlarına, burjuva ideolojik aygıtların yarattığı esarete, vicdan ve akıl tutulmasına karşı ayağa dikilmenin de yegâne yolunu oluşturuyor!

Türkiye Rus Uçağını Düşürdü: Savaş Derinleşiyor

Meselenin, tılsımlı bir söz gibi kullanılan “angajman kuralları” filan olmadığı açıktır. Bu son derece vahim sonuçları olabilecek bir güç gösterisidir ve temelde, bizim Marksist Tutum olarak nicedir vurgulayageldiğimiz üçüncü dünya savaşı sürecini somutlayan önemli bir gelişmedir. Muhtemelen bu hadise, ileride savaşın tarihini yazacak insanlar tarafından, üçüncü dünya savaşı sürecinin ana kutup başlarından olan Rusya gibi bir ülkenin, yine açıkça taraf olan ve küçük olmayan bir diğer devlet tarafından ilk kez doğrudan saldırıya uğraması olarak, önemli bir kilometre taşı diye anılacaktır.

G20 Zirvesi ve Suriye Krizi

G20’nin 10. liderler zirvesi 15-16 Kasım tarihlerinde Antalya’da gerçekleştirildi. 19 ülkeden ve AB’den müteşekkil G20, dünya ekonomisinin %85’ini, dünya nüfusununsa üçte ikisini kapsıyor. Kapitalist dünyanın derin bir krizde olduğu, bununla bağlantılı olarak başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın çeşitli bölgelerini savaş alevlerinin sardığı ve gerilimlerin kızıştığı bir süreçte emperyalist ve alt-emperyalist güçlerin bir araya geldiği G20 zirvesi, kapitalizmin hal ve gidişatı hakkında görüşme ve pazarlıklara sahne oldu. Zirvede öne çıkan konular ise Suriye ve zirvenin hemen öncesinde gerçekleşen Paris saldırıları oldu.

Emperyalist Savaşın Alevleri Paris’te

Fransa’da gerçekleşen eş zamanlı saldırılarda 132 sivil hayatını kaybetti, 100’e yakın insan ise ağır yaralı durumda yaşam savaşı veriyor. Bu saldırılarla, adı konulmamış bir üçüncü dünya savaşı içinde olduğumuzu kanıtlayan katliamlar dizisine bir yenisi daha eklenmiş oldu. Fransa bu kanlı saldırılarla gerçek anlamda bir korku ve savaş atmosferi yaşadı. Böylece savaşın sadece Ortadoğu gibi kanıksanmış bölgelere özgü bir olgu olmadığı da bir kez daha ortaya serildi. Elif Çağlı’nın Marksist Tutum sayfalarında uzun süre önce tespit ederek dikkat çektiği üzere, bu, günümüz koşullarına uygun yöntem ve araçlarla yürüyen bir dünya savaşıdır ve henüz aynı derecede etkilenmese de dünyanın her köşesi bu savaşın kapsama alanındadır.

1 Kasım Seçimlerinin Ardından

1 Kasım seçim sonuçlarının ne olacağını esas olarak Ortadoğu’daki gelişmeler, dünya ölçeğinde sürüp giden ekonomik kriz ve elbette bu ikisine bağlı olarak şekil alacak sınıf mücadelesi belirleyecektir. Bizler parlamenterist değil Marksist sınıf devrimcileriyiz. Dolayısıyla seçim sonuçlarını düzen partileri gibi ele almadığımız gibi, bu sonuçlardan dolayı umutsuzluğa ya da boş sevinçlere de kapılmayız. Önümüzdeki dönem hem Ortadoğu’da hem de Türkiye’de, Kürt sorununun da basıncıyla çok büyük gelişmeler olacaktır. Olağanüstü rejim inşa hevesleri, Ortadoğu’da Türkiye’nin de dâhil olduğu derinleşen savaş ve çözümsüz kalan Kürt sorunu, toplumsal alanda yeni kırılmalar yaratma potansiyeline sahiptir. Bu da büyüyen sorunlar anlamına gelmektedir. Bizim için temel mesele işçi sınıfı kitlelerinin korkunç bir örgütsüzlük ve sınıf bilincinden yoksunluk durumu içinde olmasıdır ve dün olduğu gibi bugün de odaklanılması gereken nokta bu durumu değiştirmektir. O zaman tüm gücümüzle ileri!

AKP’nin Korporatist Hamleleri ve Sendikal Hareket

Erdoğan ve onun temsil ettiği burjuva kesimler sınıfsal ayrımların ve kapitalizmin çelişkilerinin üstünü örterek, bunlar yokmuş gibi davranarak toplumu dini ve siyasi kimlikler temelinde ayırmaktadırlar. Onlar, işlerine geldiği biçimiyle toplumu Müslüman/muhafazakâr ve bunların karşısında yer alanlar biçiminde bölmektedirler. Gerçek şu ki bu anlayış modern kapitalist ilişkiler söz konusu olunca bal gibi korporatizme kapıları açmaktadır ve AKP iktidarının son dönemlerinde daha fazla kendini dışa vurmuştur. Korporatizm işçi sınıfının düşmanıdır ve faşizme geçişin ön hazırlık safhasıdır. Çünkü korporatizm sınıf ayrımlarının üzerini örter. Bu yaklaşıma göre işçi sınıfı ve burjuvazi değil, meslek örgütleri vardır; ekonomik süreçlere sınırsız biçimde müdahale eden devlet ise onları ortak çıkarlar temelinde birleştirmektedir. Lakin hakikatte işçi sınıfı, devlet denetimine alınan sendikalar eliyle kontrol edilmekte, işçi sınıfının mücadelesi bastırılmakta, sermaye sınıfı ise palazlandıkça palazlanmaktadır.

Ankara’da Barışa Bomba: Döktüğünüz Kan Sizi Kurtarmayacak!

Egemenler bu gibi saldırılarla amaçlarına ulaşamayacaklar. Onlar için şu aşamada en büyük sorunu oluşturan Kürt halkının haklı mücadelesini boğamayacakları gibi, onunla dayanışma gösteren sosyalistlerin, devrimcilerin, ilericilerin kavgasını da boğamayacaklar. Bu vahşi saldırıda hayatını kaybeden tüm kardeşlerimizin ve dostlarımızın acısını yüreğimizin derininde duyuyor, yaralı kardeşlerimize de acil şifalar diliyoruz. Bu sermaye düzeninin eli kanlı egemenlerine de, yılmak bir yana öfkemizin ve mücadele azmimizin daha da bilendiğini haykırıyoruz. Özellikle Erdoğan’ın başrolünde oynadığı ve ülkeyi bir kan gölüne çeviren bu oyunu bozacağız.

1 Kasım Seçimlerine Giderken

Türkiye bir siyasi kriz içindedir ve net biçimde vurgulamak gerekiyor ki, bu kriz 1 Kasım seçimleriyle çözüme kavuşabilecek bir kriz değildir. Bin bir türlü baskı, zorbalık ve dalavere ile HDP baraj altında bırakılıp da AKP büyük bir meclis çoğunluğuyla yeni bir hükümet kursa da bu böyledir, tek parti hükümeti kurulamayıp mecburen bir koalisyon kurulsa da bu böyledir. Hatta, zor bir ihtimal olmakla beraber, hem AKP’nin 276’yı bulması hem de HDP’nin barajı geçmesi olasılığı dahi bu krizin son bulması anlamına gelmeyecektir.

Yanılsamalar ve Düş Kırıklıkları: Sıra Podemos’ta

İspanya’da etkisi hızla artan ve reformist solun gözbebeği haline gelen Podemos üzerinde durmak istiyoruz. Bu partinin “ideoloji”sinin son yıllarda Türkiye sol hareketinde de (özellikle Gezi hareketinin ve Kürt hareketi bağlamında da Öcalan’ın “teorik açılımları”nın etkisiyle) yaygın bir kabul görmeye başlayan politik yönelimle örtüşmesi, bu yazıyı yazma ihtiyacının temelini oluşturuyor. Bu yönelimin “teorik” altyapısını, sınıfın yerine “çokluk”u, “halk”ı vb. koyan; toplumsal değişim ve dönüşümün ateşleyici gücü olarak sınıf hareketinin yerine muğlak bir “sokak” söylemi eşliğinde “yeni toplumsal hareketler” denilen hareketleri (kadın hareketi, ırk ayrımcılığına karşı yükselen hareketler, öğrenci hareketleri, çevre hareketleri, savaş ve “küreselleşme” karşıtı hareketler, eşcinsel hareketi, yerli hareketleri, gecekondu direnişleri, göçmen isyanları vb.) ikame eden; kapitalizmi devrim yoluyla ortadan kaldırmayı değil bu tür mücadeleler sayesinde demokratik temellerde dönüştürmeyi amaçlayan bir anlayış oluşturuyor.

Siyasal Kriz, Savaş ve Otoriterleşme

Erdoğan kişisel olarak iktidar tutkusunun batağına gırtlağına kadar batmış durumdadır. Erdoğan ve AKP meseleye, kısa vadeli hedeflerine ulaşana kadar bu yoldan gidip, sonra nasılsa yine “çözüm” yoluna gireriz diye yaklaşıyor olabilirler. Fakat bu yeni savaşçı yöneliş eskiden olduğu gibi bir süre devam ettirilip sonrasında yine görüşme/müzakere döngüsüne sokulabilecek bir yöneliş olamayabilir. Bölgede önemli değişiklikler olmuştur ve bu nedenle Erdoğan ve şürekası geri dönmeyi hesap etse bile o zamana kadar işler çığırından çıkmış olabilir ve evdeki hesap çarşıda patlamış olabilir. Özetle bu çok tehlikeli bir oyundur. Bu oyunda Kürtlerin ve HDP’nin şeytanlaştırılarak, sürek avı nesnesi haline getirilmesine karşı kararlı biçimde direnmek enternasyonalist sınıf devrimcilerinin boynunun borcudur.

Syriza’nın Şaşırtmayan Teslimiyeti

Syriza, kapitalist sistem köşeye sıkıştıkça küçük-burjuva bir parti olarak büyük burjuvazinin kucağına daha fazla oturacaktır. Syriza’nın devrimci bir dönüşüm geçirmesi, devrimci rotaya çekilmesi bir ham hayalden ibarettir. Olabilecek tek şey, pek çok tarihsel örneğin de gösterdiği gibi, devrimci bir dalganın güç kazanması ve devrimci bir önderliğin ortaya çıkması durumunda Syriza içindeki devrimci unsurların koparak Syriza’yı terk etmeleridir.

AKP Savaş İstiyor, Geçit Vermeyelim!

24 Temmuzdan itibaren yapılan PKK’ye dönük hava saldırıları, AKP’nin “barış sürecini”, çatışmasızlık adı altında yürüyen fiili ateşkesi sona erdirdiği anlamına geliyor. Sıcak savaş sadece sınır ötesindeki PKK unsurlarıyla sınırlı değildir, yurt içindeki toplumsal muhalefet de ezilerek etkisizleştirilmek istenmektedir. Yurt içinde yürürlüğe konulan siyasal-polis operasyonları son derece kirli bir savaşın yürüdüğü anlamına geliyor.

HDP Barajı Yıktı, Erdoğan Altında Kaldı

HDP, barajı bir sırıkla atlamacının çıtayı göstere göstere geçmesine benzer netlikle aşmıştır. Yüzde 13’lük oy oranı ve 6 milyon oyun, “terör”le damgalanmaya çalışılan bir siyasi harekete verilmiş olması, “terör” demagojisine de ağır bir şamar olmuştur. HDP’nin elde ettiği sonuç önemli bir zaferdir ve bunda sosyalistlerin, ilericilerin, demokratların, özgürlük yanlısı tüm kesimlerin emeği vardır. Bu vesileyle işçi sınıfı devrimcileri olarak seçimlerde desteklediğimiz ve başarısı için çalıştığımız HDP’nin sevincini yürekten paylaşıyoruz.

Metal Direnişini Doğru Anlamak

Nisan ayında Bursa’daki Renault fabrikasında başlayan ve metal sektöründeki tüm fabrikaları bir bir yoklayan “metal fırtına” devam ediyor. Ayağa kalkan işçilerin büyük çoğunluğu temel taleplerini kabul ettirdiler ve neredeyse her gün yeni bir fabrikadan aynı talepler uğruna istifa ve direniş haberi geliyor.

Metalde İsyan

Türkiye’nin en önemli sanayi merkezlerinden Bursa’dan başlayıp dalga dalga büyüyen ve yayılan metal işçilerinin mücadelesine tanıklık ediyoruz. Bunun karşısında, domuz topu gibi bir araya gelen metal patronlarını, onların hükümetini, polisini, ajanını, gangsterliğini yapan sendikası Türk Metal’in saldırılarını da an be an izliyoruz. Başka fabrikaların da mücadeleye katılmasıyla güçlenen ve birçok saldırıyı püskürtmeyi başaran metal işçilerinin talepleri sadece onların talepleri olmaktan çıktı. Bütün metal işçilerini etkileyecek bir sürecin önünü açtı.

Metal İşçilerinin Mücadelesinin Gösterdikleri

Bursa’da metal işçilerinin ek zam talebiyle başlattığı mücadele kısa zamanda Türk Metal çetesinden kurtulma mücadelesine dönüşmüş ve kısa süre içinde, taleplerini kabul etmeyen MESS’e ve patronlara yönelmiştir. Öfkeli metal işçilerinin patlamalı bir şekilde yükselen mücadelesi, Türkiye işçi hareketi açısından çok önemli bir gelişmedir ve önümüzdeki dönemde mutlaka bunun değişik yansımaları olacaktır. Hiç kuşku yok ki metal işçileri işçi sınıfının lokomotif gücüdür ve bu hareket işçi sınıfının diğer kesimlerini de etkileme potansiyeline sahiptir.

Türk Metal’e Üçüncü İsyan Dalgası

Tüm eksiklik ve zaaflarına rağmen, metal işçilerinin mücadeleye devam etmesi son derece olumludur. Yıllardır üzerlerinde biriken ölü toprağını silkip mücadeleye atılmaları, işçilere kuşkusuz çok şey öğretecektir. Her şeyden önce Türk Metal’in belinin kırılması kendi başına metal işçileri açısından büyük bir kazanım olacaktır. Hedeflenmesi gereken Türk-Metal’de somutlanan gangster sendikacılığı kararlı bir mücadeleyle metal sektöründen söküp atmak olmalıdır. Görev, proleter sınıf devrimcilerinin omuzlarındadır.

Kadın Cinayetleri Kapitalist Çürümeye Ayna Tutuyor

Son dönemde kadın örgütlerinin özellikle vurguladıkları üzere, bugün Türkiye’de ortalama olarak günde 3 kadın cinayete kurban gidiyor. Kadın cinayeti haberlerinin bültenlerde yankılanmadığı gün geçmiyor. Cinayet kadına yönelik şiddetin en uç biçimi. Bunun dışında, kadına yönelik şiddetin farklı birçok düzey ve biçimi var ve bu vakalar sayılamayacak kadar çok. Tecavüz ve taciz vakalarının çok büyük bir bölümü gizli kalmaktadır. Uğradıkları çok yönlü baskının bir uzantısı olarak kadınlar maruz kaldıkları baskı ve şiddeti çoğu zaman sineye çekmek zorunda kalmaktadırlar.

İç Güvenlik Yasası: AKP’nin Düzeni

Her geçen gün otoriterleşme doğrultusunda bir adım daha atan AKP hükümeti, polis devleti uygulamalarının sınırlarını sürekli olarak genişletiyor. “İç Güvenlik” paketi adıyla Meclis’te görüşülen yasa tasarısı, anti-demokratik ve gerici uygulamalarla dolu.

Syriza’ya Bağlanan Boş Umutlar

Kapitalizmin tarihsel krizinin hüküm sürdüğü mevcut konjonktürde, krizin en çok ezdiği ülkelerden birinde, düzen içi sol bir partinin hükümet kurmasından zafer sarhoşluğuna kapılanları büyük bir hüsran beklemektedir. Bu gelişme, proleter devrimcilerin işini kolaylaştırmak şöyle dursun, onların görevlerini çok daha acil, yakıcı ve hayati hale getiriyor.

Charlie Hebdo Saldırısı

Charlie Hebdo baskınını ele alırken olayın açıklamasını esasen “İslamcı gericilik” temelinde yapmak ve tepkiyi de bu doğrultuda şekillendirmeye çalışmak, en hafif ifadeyle politik aymazlık olacaktır. Bu şartlar altında devrimci işçi sınıfı mücadelesinin odaklanması gereken nokta, işçi-emekçi kitlelerin Batı’da özellikle İslamofobi etrafında Müslüman dünyanın emekçilerine karşı düşmanlaştırılmasına, Müslümanlığın ağır bastığı ülkelerde de Batı ülkelerindeki işçi-emekçi kitlelerin Batı emperyalizmi ile bir tutulup Batılı emekçilerin düşman bellenmesine karşı direnmektir. Emperyalist komplolara, emperyalist saldırganlığa, yeni baskı yasalarının cenderesine, ırkçılığa ve dinsel bağnazlığa karşı, işçi sınıfının enternasyonalist mücadele birliğini yükseltelim!

Müslümanların Birliği mi, İşçilerin Birliği mi?

İslam birliğinden ya da Müslümanların birliğinden egemenlerin anladığıyla, samimi duygulara sahip dindar işçi ve emekçilerin anladığı şeyin farklı olduğu çok açıktır. Egemenlerin isteklerinin, niyetlerinin ve planlarının İslam coğrafyasında yaşayan işçi-emekçilerin hayrına olmadığı da çok açıktır. Geriye dindar işçilerin ve emekçilerin iyi niyetli hayalleri kalmaktadır ki, bu hayallerin altındaki sınıfsal güdülerle komünistlerin sorunu yoktur. Sadece İslam coğrafyasına değil tüm dünyaya barışın ve huzurun hâkim olması, halkların kardeşçe bir arada yaşamaları; savaşların, çekilen acıların, yoksulluğun, sefaletin son bulması en başta komünistlerin arzusudur. Ve zaten komünizm düşüncesinin temeli, böyle bir dünyanın yaratılmasıdır. Komünistlerin ve sosyalistlerin mücadelesinin hedefi de tastamam budur.

Berlin Duvarı’nın Yıkılmasından Kapitalizmin Tarihsel Krizine

Berlin Duvarı’nın yıkılışı 25. yılında burjuva cenahta çeşitli kutlamalara konu oluyor. Burjuvazi bu kutlamaları, sosyalizm fikrine yönelik bir ideolojik saldırı aracı olarak kullanıyor. Sosyalist solda ise yıkılan bürokratik diktatörlüklerin sosyalizm olduğu yolundaki yanılsamalar ve çarpık anlayışlar devam ediyor. Duvar’ın yıkılışının 20. yılında kaleme aldığımız devrimci Marksist değerlendirmeyi tekrar yayınlıyoruz.

Ortadoğu Savaşı

2003’te ABD emperyalizminin savaş makineleri Irak’ı yerle bir ederken, dönemin ABD başkanı Bush sonsuz bir savaş başlattıklarını açıklamıştı. Söz konusu ifade gelişigüzel bir şekilde telaffuz edilmiş değildi. Pek çok ABD sözcüsü benzeri ifadeler kullanmaktaydı ve onlar, fitilini ateşledikleri emperyalist savaşın bugünden yarına bitmeyeceğini ve değişik biçimler alarak on yıllarca sürebileceğini anlatmak istemekteydiler. Bizler Marksist Tutum sayfalarında kapitalizmin içine yuvarlandığı tarihsel krizi ve açmazı derinlemesine analiz etmiş, Balkanlar’da başlayan ve çeşitli biçimler altında devam eden, Afganistan ve Irak’la birlikte yeni bir aşamaya yükselen emperyalist savaşın tahripkâr sonuçlarını ve siyasal dengeleri nasıl değiştireceğini öngörmüştük. Pazar, yatırım ve enerji kaynaklarının yeniden paylaşılması ve emperyalist-kapitalist sistemin hegemonik gücünün yeniden tayin ve tesis edilmesi amacıyla başlatılan savaş, bugün esas itibariyle Ortadoğu’da yoğunlaşmış ve alabildiğine karmaşık bir Ortadoğu savaşına dönüşmüştür.

Beyaz Türk Sosyalizmi

İşçi sınıfının içinde devrimci bir sınıf çalışması yürütüp orada örgütlenmedikçe, kapitalist düzene ve onun siyasal temsilcileri olan AKP’sine, CHP’sine, MHP’sine, Kemalizmine, liberalizmine vs. karşı mücadele başarıya ulaşamaz. Beyaz Türk sosyalizminin gidiş yolu tam bir elitizmdir, tam bir bataklıktır. Doğru yol burjuva kamplaştırma stratejisini tümüyle boşa çıkaracak biçimde, sınıfın birliğini ön plana çıkaran bir yöneliş ortaya koymaktır, bu doğrultuda örgütlü devrimci çalışmayı ısrarla yürütmektir.

Otoriterleşme Kıskacındaki Burjuva Demokrasisi

Özellikle son bir yıldır AKP’nin baskıcı ve otoriter yönelimi hız kazanmış durumda. TÜSİAD’ından sendika konfederasyonlarına kadar Erdoğan’ın azarını işitmemiş kurum neredeyse kalmadı. Sokaklardaki muhalif gösteriler azgın bir polis terörüyle bastırılmaya çalışılıyor. Polis aygıtının büyüyüp güçlenmesi, internete sansür yasası, MİT yasası ve HSYK düzenlemeleri, başkanlık sisteminin dayatılması, günümüze damgasını vuran otoriterleşme eğilimini daha da somut hale getirmektedir.

Komplo mu, Komplo Teorisi mi?

Burjuvazinin tuzaklarına düşmemek için, olaylara öncelikle, bu çürümüş sistemde burjuva güçlerin her türlü caniliği yapabilecekleri refleksiyle yaklaşılmalıdır. Ve her şeyden önemlisi, kapitalist sömürü ve vahşet düzenine duyulan öfkeyi, devrimci Marksist bir bilinçle diri tutmaktır.

Cemaat-Erdoğan Kapışmasının Arkaplanı

Türkiye yeni bir politik krizle sarsılıyor. İstifa ettirilen bakanlar, hapse atılan bakan çocukları, adeta kilitlenen hükümet-yargı-kolluk işleyişi, televizyon ekranlarından ve meydanlardan yükselen beddualar, ayakkabı kutularında saklanan milyon dolarlar, uluslararası para aklama trafiği, İran bağlantıları, Amerikan elçisine açıktan “çek git” diyen hükümet yanlısı gazete manşetleri vs. Tüm bunlar ortada büyük bir politik çatışmanın yürüdüğünü gösteriyor.

Gezi Sürecini Doğru Okumak

Gezi süreci üzerine sosyalistler arasında epeyce tartışma yürümüş durumda. Bu tartışmaların ve yazılıp çizilenlerin ağırlık noktasını Gezi hareketinin niteliğinin analiz edilmesi ve açığa çıkan enerjinin devrimci muhalefet kanallarına aktarılması meseleleri oluşturdu. Herkes kendi sınıfsal ve siyasal meşrebine uygun tahlillerde bulundu. Hareketin devam ettiği süreçte eylem sarhoşluğundan gözleri körleşen küçük-burjuva sosyalizminin değişik fraksiyonları, ortalık durulmaya ve protesto gösterileri yükseldiği hızla geri çekilmeye başladığında bir süre daha dalgayı devam ettirmeye uğraştılar. Bugün gelinen noktada bunun çok da mümkün olmadığını “hissetmeye” başlamış durumdalar, ama halen süreçten gerçek anlamda ders çıkartmak yönünde ciddi bir değerlendirmeye rastlamak zordur. Sadece kimi çevrelerin “sürecin çok abartıldığı” yönündeki utangaç ve tutarsız eleştirileri söz konusudur.

Afrika’da Yürüyen Emperyalist Kapışma

Dünyanın gittikçe daha fazla bölgesi emperyalist savaşın alanı haline geliyor. Bazı coğrafyaların talihi ise öteden beri “kara” harflerle yazılmış durumda, tıpkı Afrika gibi… Yüzyıllar boyu Avrupalı sömürgecilerin elinde çekmediği kalmayan, köleleştirilen, aşağılanan, acıların ve sefaletin en derinine mahkûm edilen Afrika halklarının çilesi kapitalizmin bu en “modern” çağında da son bulmuş değil.

Burjuvazi Nasıl Bir Din İstiyor?

Komünistlere düşen, ezilenlerin ve sömürülenlerin dini duygularıyla alay etmek, onları inançlarından dolayı küçük görmek veya aşağılamak değil, bu durumu yaratan toplumsal koşulları değiştirmeye çalışmaktır. Ağrılar sona erdiğinde ağrı kesiciye olan ihtiyaç da kendiliğinden ortadan kalkacaktır. Bugün için işçi sınıfının çoğunluğunu oluşturan dindar işçileri kazanmanın ve onları sosyalizm mücadelesine çekmenin yolları bulunmadan da bu mümkün olmayacaktır. İlk şart da, dine Kemalist-Stalinist gözlüklerle bakmaktan kurtulmaktır.

Küçük-Burjuva Sosyalistlerin “Gezi Komünü”

Sosyalist hareketin büyük çoğunluğu, hep bir ağızdan “Gezi” protestolarını anti-kapitalist bir hareket olarak nitelendiriyor. Sınıf mücadelesinin verili koşullarıyla hiçbir şekilde örtüşmeyen ve hayal âleminin ürünü olan bu değerlendirmeyi, daha beter ve daha “uçucu” tahliller ve benzetmeler izliyor. “Gezi”yle birlikte yepyeni bir toplum doğduğunu müjdeleyenler mi istersiniz, devrimin göz kırptığını ve “Gezi”nin eşsiz bir komün olduğunu söyleyenler mi istersiniz, sosyalistlerin gövdesini oluşturduğu parklardaki forumlardan sovyet tipi iktidar organları çıkartmaya çalışanlar mı istersiniz, hızını alamayıp “Gezi” ve Paris Komünü arasında benzerlikler kuranlar mı istersiniz… Düşler “gezi”sinin çıfıt çarşısında yok yok!

Burjuva İktidara Karşı Mücadelede Sınıf Çizgisi

Burjuva ideolojisinin ve bu ideolojiden beslenen çevrelerin “örgütsüzlük iyidir” yolunda etrafa saçtığı zehir mutlaka mücadele edilmesi gereken asıl baş belâsıdır. Tüm bunlar hesaba katılacak olursa, günümüzde kapitalizme karşı mücadelede kilit sorunun işçi sınıfının devrimci örgütlülüğünün sağlanması olduğu apaçık ortaya çıkıyor.

Mısır’da Askeri Darbe: Rejim Krizde, Çözüm İşçi İktidarında!

Mısır’da son yükselen isyan dalgası, muazzam kitleselliğine rağmen, ordunun temsilcisi olduğu burjuva kesimlerin sopası durumuna düşmekten kurtulamamıştır. İşin aslında bunu daha baştan bilen statükocu burjuvazi ve emperyalistlerin bir süredir bu doğrultuda kitle hareketini daha da kışkırtmak için türlü oyunlar tezgâhladığı bilinen bir gerçektir. Hareketi bu tuzak ve çıkmazdan kurtarmanın yolu, ordu darbesine karşı tutarlıca direnmek ama bu arada İhvan’a ve onun temsil ettiği burjuva güçlere de pirim vermemekten geçiyor. Ne ordu ne İhvan! Burjuva rejim bir kriz içindedir, egemen sınıflar eskisi gibi yönetemiyorlar. İşçi sınıfının bağımsız sınıf cephesinin inşa edilmesinden başka bir seçenek yok.

“Gezi” Hareketinin Niteliği, Yanılsamalar ve Burjuva Kamplaşma

Ortaya çıkan protesto hareketinin pek çok açıdan ayrıntılı değerlendirmeleri hak ettiği açıktır. Önümüzdeki dönemde bu olgu kuşkusuz çeşitli yönleriyle ele alınmaya devam edilecektir. Protesto eylemlerinin ilk günlerinde, Gezi Parkı’nın Topçu Kışlası adı altında yağmalanmasına karşı başlayan küçük ölçekli bir direnişin hükümete karşı kitlesel bir harekete dönüşmesindeki tetikleyici faktörün, AKP’nin dayatmalarına, otoriterliğine ve yaygınlaşan polis terörüne duyulan tepki olduğuna işaret etmiştik. Diğer pek çok yazımızda ayrıntılı bir şekilde ele aldığımız bu hususlara, temel başlıkları itibariyle bir kez daha dikkat çekmiştik. Burada ise, gelişim süreci içinde genel karakteri gün be gün netleşen bu hareketin niteliğine, temel eksikliklerine, ona dair yaratılan yanılsamalara dikkat çekeceğiz. Kuşkusuz genelde AKP’nin ve özelde de Erdoğan’ın bu direniş karşısında izlediği politikanın nelere işaret ettiğinin yanı sıra, burjuva muhalefet güçlerinin hareketi kendi çıkarları doğrultusunda kullanma çabaları, burjuvazi arasındaki çatışmanın ve rekabetin pek çok açıdan harekete yansıması gibi temel hususları da ele alacağız.

Asırlık Utanç: Ermeni Kırımı

Türkiye’nin emekçi sınıflarını ilgilendirense Türkiye burjuvazisinin korkuları yahut diaspora burjuvazisinin, çeşitli emperyalist güçlerin hesapları olmamalıdır. Son tahlilde Ermeni soykırımı tarihsel bir gerçeklik olarak orta yerde durmaktadır ve bu yüzden de Ermeni sorunu bağlamında Türkiye’yi iç ve dış politika alanında köşeye sıkıştıran asıl faktör diasporanın faaliyetleri değil TC devletinin izlediği politik çizgidir. İnkâr politikasından vazgeçilmediği takdirde durum daha da kötüleşecektir. Bu utanmazlığın sürdürülmesine daha fazla izin verilmemelidir. Kürt sorununda girilen yeni sürece paralel biçimde TC, Ermeni sorunu bağlamında da gerçekleri kabul etmek ve yaşananların sorumluluğunu üzerine almak zorundadır.

Tek Tip Kıyafet, Başörtüsü ve Laiklik

Öğrenciler için yayınlanan yeni kıyafet yönetmeliği geniş bir tartışma başlattı. Bu tartışmanın içerisinde, hem AKP ve yandaşları cenahından, hem de müzmin AKP muhalifi çevreler tarafından birçok argüman dile getirildi. Konu eğitim olunca, tartışmaya eğitim emekçilerinin sendikalarının yanı sıra akademisyenler de dahil oldular kaçınılmaz olarak. Tartışmanın eksenini, başörtüsü serbestliği ve tek tip kıyafet konuları oluşturuyor.

Emperyalist Savaş, Ekim Devrimi ve Barış

95. yıldönümünde 1917 Ekim Devrimi kapitalizm karşısında işçi sınıfına fener olmaya devam ediyor. Uluslararası ölçekte büyük sarsıntılar yaratan bu devrimin evrensel sonuçlarından biri de, hiç kuşku yok ki sürüp giden I. Dünya Savaşına “dur” demesi ve halkların barış çığlığının aracı haline gelmesiydi. Kurulan işçi iktidarı, “tazminatsız ve ilhaksız” barış talebini yükselterek ve tüm gizli savaş anlaşmalarını deşifre ederek Rusya’nın savaştan çekildiğini açıklamıştı.

İslamofobik Provokasyonlar Sürüyor

Geçtiğimiz ay neredeyse tüm Müslüman coğrafyası irili ufaklı protesto gösterilerine şahit oldu. Bu gösterileri tetikleyen olgu, açıkça İslam karşıtlığı temelinde İslam dinine ve onun peygamberine dönük aşağılamalar ve hakaretler içeren bir filmin (Müslümanların Masumiyeti – The Innocence of Muslims) internette yayınlanan kısa versiyonu idi. Sanatsal olarak da düşünsel olarak da beş paralık bir kıymeti olmayan bu ucube filmin bu denli yankı uyandırması, hak ettiğinden milyon kez daha fazla bir tepkiyle karşılanması, içinden geçtiğimiz konjonktürün niteliğine dair önemli ipuçları sunuyor.

Anti-Kapitalist Müslümanlar ve Sol

İslamcıların şimdiye kadar üzerinde etkili olduğu emekçi kesimler arasında sosyalist fikirlere karşı geleneksel bazı önyargılar olduğu malûmdur. Her ne kadar doğru ve özenli yaklaşımlarla bunları aşmak genel olarak mümkünse de, bunun kitlesel ölçekte başarılması son derece zordur. Elbette nesnel koşulların elverişliliği ölçüsünde bunun zorluk derecesi de değişiklik gösterecektir. Bu noktada İslami çevrelerin içinden gelen demokrat ve eşitlikçi unsurların sözkonusu önyargıların aşılması sürecine önemli bir katkı yapma potansiyelleri vardır. O nedenle sosyalistlerin bu hareketi şu ana kadar ki varoluşuyla bir tehdit bir tehlike olarak görmeleri doğru bir tutum olmaz. Aksine bu gelişme, mevcut somutluğu içinde dikkatlice incelenecek olursa, sosyalist hareket için zeminin daha da elverişli hale gelmesine yardımcı olabilecek türde bir gelişmedir.

Yunanistan’da Reformizm Tuzağı

Yunan işçi sınıfı, burjuvaziyi alaşağı edip iktidarı kendi ellerine alamadığı takdirde, faşizm ya da Bonapartizm şeklinde ortaya çıkabilecek bir karşı-devrim tehdidiyle yüz yüze kalacaktır. Burjuvazinin bu seçeneğe başvurmayı geciktirmesinin tek nedeni henüz reformizmden umudunu kesmemiş olmasıdır. Reformist bir hükümetin işçi sınıfının tansiyonunu düşürebileceğine olan inancı, onu şimdilik bu seçeneğe başvurmaktan alıkoymaktadır.

Yunan İşçi Sınıfı Reformizmin Kıskacında

Yunanistan’ı iflasın eşiğine getiren derin ekonomik kriz şiddetli bir siyasi krizle de birleşerek sistemi sarsmaya başlıyor. Son beş yıldır uygulamaya sokulan birbirinden ağır kesinti paketleri milyonlarca emekçiyi yoksulluk girdabına iterken ve büyük bir öfke içindeki yoksul emekçi kitleler düzen partilerine güvenlerini yitirirken, burjuvazi tam anlamıyla bir yönetememe krizi içinde. Kitlelerin hoşnutsuzluğunun bu ölçüde artmadığı kesitlerde acı ilaçları bir parça şekere bulayıp emekçilere yutturabilen burjuvazi, şimdi o kadarcık şekerden bile yoksun durumda.

Kapitalizm Çıkmazda

Kapitalizmin günümüzde yaşanan sistem krizi 1929 Büyük Depresyon dönemini bile aşan bir derinlik ve yaygınlıkta seyrediyor. Bu kriz burjuva ideologların uzun bir dönem boyunca kapitalist düzenin geleceğine dair çizdikleri pembe tabloları da paramparça ediverdi. İçinden geçtiğimiz dönemde özellikle belirli bölgelerde art arda patlak veren emperyalist yeniden paylaşım savaşları, “artık savaşlar dönemi geride kaldı, dünya bir barış dönemine giriyor” diyen liberallerin ipliğini iyice pazara çıkarttı. Kapitalist Avrupa Birliği’nin giderek ulusal sınırları yok eden bir Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşeceği iddiasının hepten inandırıcılığını yitirmesi bir yana, AB ekonomik bir birlik olarak bile parçalanmaya yüz tutmuş durumda.

Baas ve Emperyalizm Kıskacında Suriye

Kuzey Afrika’da başlayan isyan dalgasının ciddi ölçüde sarstığı ülkelerden biri olan Suriye’de, rejim karşıtı protestolar kitleselleşerek devam ederken, Esad yönetimi halk isyanını kanla bastırma politikasını terk etmiyor. Suriye’de katliamların yanı sıra, kitlesel tutuklamalarla, gözaltında kayıplarla ve işkencelerle tam bir devlet terörü uygulanıyor. Muhalif kitlelere azgınca saldıran Baas diktatörlüğü, “dış mihrakların oyununa gelen silahlı teröristler” söylemiyle Mart ayından bu yana 2200’den fazla insanı katletti, binlercesini yaraladı.

Bin Ladin'in Ardındaki Gerçek

Tarihin akışının hızlandığı bir dönemden geçiyoruz. 2011 yılı bu açıdan şimdiden tarihe geçmeye aday. Yılın ilk günlerinden itibaren Arap ülkelerinde birbiri ardına gerçekleşen halk isyanlarına, yıkılan diktatörlere ve iç savaşlara tanık oluyoruz. Bu gelişmeler zincirine en son eklenen halkalardan biri de, şeytani güçlere sahipmiş gibi gösterilen ve “yeryüzünün en tehlikeli adamı” gibi sunulan Usame Bin Ladin’in Amerikan ordusunun bir operasyonuyla Pakistan topraklarında öldürülmesi oldu.

Emperyalizme “İnsaniyet” Kılıfı

Örgütsüz ve devrimci bilinçten yoksun işçi ve emekçilerin bilincini belirleyen eninde sonunda burjuvazi olur ve Libya’da da yaşanan bu olmuştur. Gerek direniş cephesindeki, gerekse Kaddafi’nin kontrolü altındaki bölgelerdeki emekçilerin bilinci yanılsamalı bir bilinçtir. Komünistlerin görevi bu yanılsamayı ortadan kaldırarak, işçi sınıfını proleter sınıf bilinciyle donatmak ve bağımsız çıkarları doğrultusunda harekete sevk etmektir, bu yanılsamayı beslemek değil. Reformistler, reel politika adına, sınıf-işbirlikçi politikalarıyla Libya’da emekçi kitlelerin muhalif burjuva kliğin kuyruğuna takılmalarını savunurlarken, devrimci Marksistler, ezilen ve sömürülen kitlelere, kendi güçleri ve sınıf kardeşlerinin uluslararası destek ve dayanışması dışında hiçbir güce güvenmemeleri gerektiğini anlatmak zorundadırlar.

İslami Harekette Yaşanan Ayrışma Süreci

Siyasal İslamcı hareket içinde yaşanan değişim ve ayrışma giderek derinleşiyor. Bir zamanlar “adil düzen”den, “mülkün Allaha ait olduğu”ndan, “eşitlik” için şeriattan dem vuran tarikatlar ve tarikat mensupları artık milyar dolarlara hükmediyorlar. İslamcı akımların bağrından doğup gelişen burjuva kesimler özellikle AKP iktidarı döneminde muazzam bir sıçrama yaşadılar, yaşıyorlar. Neredeyse her tarikat kendi sermaye çevresini yaratmış bulunuyor. Dolayısıyla birçok tarikat artık belirli sermaye gruplarını temsil eden bir burjuva harekete dönüşmüştür.

Anayasa Tartışmaları ya da Burjuva Siyasal Düzenin Değişim Sancıları

Sınıfsal konumları gereği, özünde hepsi de burjuva egemenlik sistemini savunan burjuva fraksiyonlar (liberalinden muhafazakârına, statükocusundan sosyal-demokratına vb.), sıra devlet iktidarının paylaşımına geldiğinde, kendi aralarında kıyasıya bir kavgaya tutuşmaktan da geri durmazlar. Çünkü her bir burjuva fraksiyon, devlet iktidarında güçlü bir konum elde etmek ve kendi politikasını resmi devlet politikası haline getirmek ister. Nitekim bugün Türkiye’deki iktidar paylaşım kavgasında yaşanan da budur. Anayasa referandumu vesilesiyle daha da kızışmış görünen bu kavga, esasında Türkiye kapitalizminin emperyalist sistem içindeki yerinin belirlenmesi ve buna uygun bir burjuva devlet yapısı ve burjuva siyasal düzenin oluşturulmasıyla ilgili bir kavgadır.

Referanduma Doğru: İşçi Sınıfının Tutumu

12 Eylülde yapılacak anayasa değişikliği referandumu dolayısıyla kıran kırana bir siyasi rekabet ve politizasyon süreci yaşanıyor. Bu sürecin bir parçasını da, emekçi sınıfların çıkarlarının savunucusu olma iddiasındaki sosyalist solda yaşanan hararetli tartışmalar oluşturmakta. Bu tartışmalarda gelinen noktaya bakıldığında, sosyalist solun büyük bölümünün “hayır” ve “boykot” tutumlarında öbekleştiği, küçük bir kesiminin de “evet” tutumunu benimsediği görülüyor. Boykot tutumunda olanların da, aslında, AKP’ye darbe vurulması adına, sonucun “hayır” çıkmasını arzuladıklarını hesaba kattığımızda, toplam olarak sosyalist solun çok büyük bölümünün gerçekte bu referandumdan “hayır” sonucunun çıkmasından yana olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu durum sosyalist hareketin büyük ölçüde burjuvazinin statükocu kesiminin gerici siyasal çizgisine sürüklenmesi anlamına gelmekte ve uzun yıllardır yaşadığı kriz ve gerileme sürecinde de yeni bir aşamayı işaretlemektedir.

Aleviler, CHP ve Statükoculuk

Bugün Alevi emekçilerinin, Kemalist partilerden yavaş yavaş da olsa uzaklaşma eğilimleri önemlidir. Bu eğilim giderek güçlendirilmeli ve dahası yalnızca Kemalist partilerden değil bir bütün olarak Kemalizmden de kopuş noktasına kadar ilerlemesi için çaba gösterilmelidir. Cumhuriyet mitinglerinin gerici slogan ve simgelerinden uzaklaşılıp, Alevilerin haklarını talep eden, sözde laiklik uygulamalarını teşhir edip Diyanet’in lağvedilmesini, zorunlu din derslerinin kaldırılmasını vb. talep eden yüzbinlerce kişilik gösterilere doğru katedilen mesafe kuşkusuz ki anlamlıdır. Ne var ki, bugün bu belirginleşmekte olan ilerici eğilimin halen statükocu-Kemalist eğilimle yan yana olduğu gerçeği, Alevi emekçiler açısından bir geçiş durumunu ifade ediyor.

Terör Ne, Terörist Kim?

Burjuva egemenliğine karşı yürütülen devrimci mücadelenin en temel ayaklarından birini hiç kuşkusuz ki, ideolojik mücadele oluşturmaktadır. Burjuvazi elindeki her türlü olanağı kullanarak kitlelerin bilincini dumura uğratmaya ve gerçeklik algısını kendi çıkarları doğrultusunda çarpıtmaya çalışmaktadır. Kelimelere kendi çıkarları doğrultusunda anlamlar yükleyen egemen sınıf, iletişimin temel aracı olan dili de sınıfsal tahakkümü altında tutuyor. Egemenlerin sıklıkla kullandığı “terör” ve “terörle mücadele” kavramları da bunun örneği durumundadır.

Yeni Yükselen Emperyalist Güçler

E7 ülkeleri ve orta boy bir dizi ülkeye artık mazlum gözüyle bakılamaz. Bunların E7 türü öne çıkan ve yeni bir kategori oluşturan kesimi ise artık esasen emperyalistleşmiş ülkelerdir. Onlar geleneksel büyük emperyalist güçlerle emeğin küresel sömürüsünden daha fazla pay almak isteyen ve küresel güç mücadelesinin ringinde boy gösteren yeni güçlerdir. Bunları geri kalmış ya da geri bıraktırılmış, emperyalizmin boynu bükük kuklalarıymış gibi göstermeye çalışan görüşlerin gerçeklerle, bilimle ve devrimcilikle alâkası olamaz. Bugünlerde Türkiye’de bazı devrimci çevrelerin yaşadığı ağır kriz de bunu çarpıcı biçimde göstermektedir.

Liberal Demokratların Kapitalist Düşleri

AKP’nin ordu karşısında tarihen mağdur burjuva kanadın temsilcisi konumunda olması onu bir demokrasi havarisi kılmıyor. Aslında A. Altan gibilerin dillendirdiği değişim arzusu haklı bir arzu olsa bile, bunun ancak örgütlü kitlelerin mücadelesi sayesinde sağlanabileceği de bilinmeli. Bugün burjuva çerçevede cereyan edecek sınırlı değişimlerin dahi yalnızca üstten, şu ya da bu burjuva politikacının “cesareti” veya “dürüstlüğü” sayesinde bahşedilmeyeceği ve kitle mücadelesinin alttan bindireceği basınç sayesinde gerçekleşebileceği de yeterince açık olmalı. Üstelik Türkiye benzeri ülkelerin tarihi, Kürt sorunu vb. gibi kangrenleşmiş sorunlarda burjuva değişimlerin, yani tarihsel burjuva reformların ancak devrimci kitle mücadelesinin yan ürünü olarak sağlanabileceğini fazlasıyla gözler önüne seriyor. O nedenle, liberal demokrat yazarların yakın geleceğe dair çizdikleri pembe tabloların hoş yanları olsa bile, bunların her seferinde can sıkıcı çatırtılarla parçalanmasına da hiç şaşmamak gerek!

Minare Yasağı, İslamofobi ve Görevlerimiz

Enternasyonalist komünistler, bu tür uygulamalar karşısında ilkeli bir mücadele yürüten, sonuna kadar tutarlı demokratlardır aynı zamanda. Bizler her türlü dinsel, etnik, ırksal ve cinsel ayrımcılığa karşı mücadele ederiz. Günümüzde, gerek ulusal gerek bölgesel gerekse de uluslararası gelişmeler, komünist hareketin dine, laiklik ve inanç özgürlüğü sorununa ilişkin doğru tutumlar sergilemesinin önemini kat be kat arttırmıştır. Böylesi bir tutumu ortaya koyabilmek ve bunu emekçi kitlelere mücadele içinde kavratabilmek içinse, her şeyden önce sosyalist hareketin kendisini milliyetçilikten ve Kemalist laiklik anlayışından özenle arındırması gerekiyor.

“İslamcı” Sermaye ve Fethullah Gülen Cemaati

Genelde “İslamcı” sermayenin özelde de onun en güçlü parçası görünümündeki Fethullahçıların ulaşmış olduğu düzey, çoğunlukla Kemalist hezeyanlarla bezenmiş tutum ve değerlendirmelere konu olmuştur. Oysa konuyu sığ “şeriat” hezeyanları temelinde değil, devrimci işçi sınıfı perspektifinden ele alma zorunluluğu vardır.

Uzak ve Yakın Tarihin Prizmasından Yansıyan Gerçekler

80’lerde dünyadaki siyasal atmosferi derinden etkileyen ve genç kuşakların zihniyetini bulandıran olumsuz koşulların bugün tamamen ortadan kalktığı söylenemez. Ne var ki, toplumsal alanda içten içte yürüyen bir değişim başlamıştır. Evet, devrimci işçi mücadelesi bakımından dünyanın hiçbir yerinde henüz esaslı bir toparlanma gerçekleşmiş değildir. Fakat yakın gelecekteki büyük değişimleri hazırlayan küçük birikimler öbeklenmeye, çeşitli işçi grevleri, direnişleri orada burada patlak verip yaygınlaşmaya koyulmuştur.

Kapitalizmin Hal ve Gidişatı

Uzun süredir çeşitli yazılarımızda döne döne vurguladığımız önemli bir gerçeklik var. Kapitalist sistem artık tarihsel bir gerileme ve durgunluk eğilimi içine girmiş bulunuyor. Bu eğilim, kapitalist ekonomideki kısa dönemli iniş çıkış döngülerinin çok ötesine geçen uzun dönemli bir düşüş dalgası yaratmıştır. Kapitalist işleyişin olağan periyodik krizlerinden ayırt etmek ve çarpıcı biçimde ifade etmek gerekirse, bu bir sistem krizidir.

Din Sorunu, Laiklik ve Marksizm

Gerek ulusal gerek bölgesel gerekse de uluslararası gelişmeler, komünist hareketin dine, laiklik ve inanç özgürlüğü sorununa bağımsız sınıf çıkarları penceresinden yaklaşmasını ve gerçekten devrimci Marksist bir perspektif sunmasını gerekli ve acil kılıyor. Bu noktada atılması gereken ilk adım, sosyalist hareketin kendisini burjuva laisizminin dar bakış açısından ve tepeden inmeci geleneklerden tümüyle kurtarmasıdır.

Statükoculuk, Liberalizm ve Türk Tipi Burjuva Demokrasisi Üzerine Notlar

(Mehmet Sinan’ın yazısının ilk bölümünü yayınlıyoruz.) ABD’nin Irak’ı işgalinden bu yana bölgede yaşanan gelişmeler Türkiye’yi doğrudan etkilemekte ve egemen sınıfın temsilcilerini ortak çıkarlar etrafında birleşmeye ve giderek birlikte hareket etmeye zorlamaktadır. Düzenin savunucusu ve temsilcisi konumunda olan güçler (asker-sivil bürokrasi ve burjuva siyasetçiler) kendi aralarındaki çelişki ve çatışmaları ikinci plana itmeye ve temsilcisi oldukları sömürü düzeninin ortak çıkarları ve ihtiyaçları doğrultusunda politikalar üretmeye yönelmektedirler. Daha düne kadar devletin doruğunda iktidar kavgasına tutuşan ve bu amaçla birbirlerine çeşitli tuzaklar kuran statükocu asker-sivil bürokrasi ile iktidar partisi AKP, bölgedeki gelişmelere ve Kürt sorununa yönelik olarak giderek “aynı ağızdan” konuşmaya ve “birlik-beraberlik” gösterilerinde bulunmaya başlamışlardır.

Çürüyen Kapitalizm

Çürüyen kapitalizm büsbütün saldırganlaşıyor. Diğer yandan çağımız, siyasal koşullardaki ani değişimlerle seyreden patlayıcı bir nitelik taşıyor. Nitekim günümüz dünyasında çeşitli bölgelerde ve ülkelerde birbiri ardı sıra patlak veren karışıklıklar, halk ayaklanmaları vb. bu tespiti doğrulamaktadır.

Savaş Çığırtkanlığı, Emperyalist Emeller ve İktidar Kavgası

Emperyalist iştahı kabarmış olan Türkiye’deki kimi “askeri” ve “sivil” burjuva kesimler, medya aracılığıyla yürüttükleri yoğun bir şovenizm ve savaş kışkırtıcılığı propagandasıyla, toplumu yakın bir savaş psikolojisine sokmuş bulunuyorlar.

Oryantalizm, Medeniyetler Çatışması ve Ilımlı İslam

Medeniyetler çatışması ve uluslararası terörizm derken, uluslararası siyasal literatüre yeni bir kavram daha sokuldu: ılımlı İslam! Bu kavramlaştırma üzerinden gerek Türkiye’de gerekse uluslararası düzeyde İslamın ılımlılaştırılması ve demokrasiyle bağdaşıp bağdaşmayacağı tartışılıyor.

Paşalar Cumhuriyetinden Burjuva Cumhuriyetine TC’nin Sivilleşme Sancısı

Cumhurbaşkanının da içinde yer aldığı statükocu devlet güçleri ile AKP hükümeti arasındaki sürtüşme son dönemlerde o boyutlara varmıştı ki, sanki iki ayrı hükümet ya da iki ayrı iktidar odağı varmış gibi bir durum çıkmıştı ortaya. Bir yandan devlet içinde fiili bir özerkliğe sahip olan, diğer yandan OYAK sayesinde kapitalist ekonomide güçlü bir konum elde etmiş bulunan TSK’nın bu “özgün” durumu, hiçbir Batı ülkesinde rastlanmayan bir durumdu kuşkusuz.

İşçi Sınıfının Mücadelesinde Parlamento ve Seçimler

Erken genel seçimin yaklaşması, devrimci ve sosyalist çevrelerde seçimlere ilişkin takınılacak tutum sorununu da tartışma gündemine soktu. İşçi sınıfının mücadele tarihi ve deneyimlerine, hatta daha dar anlamda Bolşevik mirasa sahip çıkma ve bu miras ışığında davranma iddiasında olan birçok çevre, seçimlere ilişkin olarak son derece farklı tutumlar ortaya koymaktadırlar. Boykot tutumunu savunanlardan, bağımsız aday çıkaranlara, değişik ittifak ve blok siyasetleri çerçevesinde başka bağımsız adayları destekleme çizgisi izleyenlere ve parti olarak seçime katılanlara kadar uzanan bir yelpaze ortaya çıkmış durumda.

Savaş Tehdidi Altında Derinleşen Kriz

Türkiye’nin emperyalist savaş cehenneminin içine çekilme olasılığı bugün işçi-emekçi kitleler açısından can yakıcı bir önem kazanmış bulunuyor. Cumhurbaşkanlığı seçimi vesilesiyle statükocu-darbeci güçler tarafından yaratılan ve Kürt halkına yönelik şovenist bir kampanya ve savaş tehdidi eşliğinde sürdürülen büyük kriz tüm şiddetiyle devam ediyor. Genelkurmay mevcut burjuva hükümetin varlığını hiçe sayarak, adeta ikinci bir hükümet gibi gece yarısı muhtıralarıyla ipleri tamamen eline geçirme niyetini yeterince sergiledi. Liberal burjuva çevrelerin “ordunun siyasetten elini çekmesi” tartışmalarıyla üstünlük kazandıkları günler şimdilik geride kaldı. Bugün Türkiye, darbe heveslisi asker-sivil cuntalar eliyle bir kez daha olağanüstü bir rejime sürüklenmek istenmektedir.

Kürt Sorunu

Burjuva iktidar bloğu içindeki çatışma, yalnızca burjuva iktidar aygıtının hangi kurumunun kimin denetiminde olacağı sorununda değil, Türkiye’nin iç ve dış politik sorunlarının çoğunda da kendisini açığa vuruyor. AB sorunundan Kıbrıs sorununa, son zamanlarda yeniden canlanan Ermeni sorunundan artık kangren haline gelmiş Kürt sorununa kadar birçok ciddi sorunda bu kapışmanın tarafları kimi zaman nüanslarla kimi zaman da daha köklü yaklaşım farklılıklarıyla kendilerini belli ediyorlar. Bu sorunlar içerisinde en önemlisi, hiç kuşku yok ki, Kürt sorunudur.

Başörtüsü ve Kadının Özgürlüğüne Dair

Türkiye’de yıllardır kangrene dönüşen başörtüsü meselesi giderek evrensel bir sorun haline geliyor. Fransa’da başörtüsünün de aralarında sayıldığı dini sembollerle ilk ve orta dereceli okullara girilmesinin yasaklanması, Almanya’da benzer uygulamaların başlatılması, İngiltere’de her fırsatta dikkatleri bu meseleye odaklama çabaları, Hollanda’nın peçe türü yüzü kapatan giysilerle sokakta dolaşmayı yasaklamaya çalışması gibi birbirinin peşi sıra gelen son gelişmeler, sorunun evrenselleşmekte olduğunu görmemiz için yeterli.

Ülkücü-Faşist Hareketin Tarihi

Burjuvazi ne zaman başı sıkışsa, toplumsal muhalefeti bastırmak için faşist çeteleri ve katiller sürüsünü devreye sokmuştur. ‘80 öncesinde devrimci sınıf hareketini, sonrasında ise Kürt halkının haklı mücadelesini ezmek için burjuva devletin en önemli yardımcısı ve silahı, MHP’de cisimleşen ülkücü-faşist hareket olmuştur. Bu faşist parti, bugün de yükseltilen milliyetçi-şoven dalganın başta gelen “sivil” ayağını oluşturuyor, tertiplenen provokasyonlar için gerekli insan kaynağını düzen güçlerine temin ediyor.

Haklı ve Haksız Savaşlar Ayrımı Üzerine

Savaş, adı üstünde, sözün bitip silahların devreye girmesiyle başlar. Ve silahlar konuştuğunda insanlar ölür. Bu, savaşın en doğal sonucudur. Hiç kimse kaybetmek için savaşa girmez, amaç kazanmak yani düşmanını yenmektir. Marksistler, pek çok başka konuda olduğu gibi savaşlara da, aslında burjuva ikiyüzlülüğünün bir ifadesinden başka bir şey olmayan “adil savaş” gibi kavramların çerçevesinden bakmazlar. Konuyu bu mecraya çekmek, kelime oyunlarıyla ve demagojiyle kitleleri kandırmak isteyen burjuva siyasetçilerin işidir. Savaşın adil olanı yoktur, ama haklı olanı vardır; tıpkı ezilenlerin ve sömürülenlerin, kendilerini ezenlere ve sömürenlere karşı yürüttüğü sınıf savaşımları gibi.

Barış Bir Devrim Sorunudur

Emperyalizm çağında nasıl ki büyük güçlerin kozlarını paylaştıkları savaşlar emperyalist savaşlarsa, onların çıkarlarını koruyan ve garanti altına alan bir barış da ancak emperyalist bir barıştır. Gerçek şu ki, emperyalist kapitalist sistem egemenliğini sürdürdüğü sürece, sözde barış dönemleri gerçekte emperyalist savaşlar arasında verilen geçici bir ateşkes döneminden başka bir şey değildirler.

Sivas Katliamı, Alevilik ve Laiklik Üzerine

Çağımızın tek tutarlı devrimci öğretisi Marksizmdir ve Alevi işçi ve emekçiler için olduğu gibi tüm dünyadaki işçi ve emekçilerin kurtuluş mücadelesinin bayrağı da Marksizmdir. Dolayısıyla Alevi işçi ve emekçiler için mücadelenin gerçek adresi de devrimci işçi hareketinin safları olmak durumundadır. Onların gerçek “can”ları ya da musahipleri, Alevi patronlar ya da devlet aygıtının yüksek katlarındaki Aleviler değil, Sünni olsun olmasın diğer işçilerdir. Burjuvayı ve işçiyi Alevi kimliğinin çatısı altında “gelin canlar bir olalım” çağrısıyla birleştirmeye çağırmak, Alevi işçiyi sınıf işbirliği bataklığına sürüklemektir. Bugün Alevi işçi için “gelin canlar bir olalım” çağrısının karşılığı devrimci proletaryanın ”bütün dünyanın işçileri birleşin” şiarı, “can”ın karşılığı da “sınıf kardeşi” ya da “yoldaş” olmak durumunda değil mi?

Tehlikenin Ortasında…

Emperyalist savaşın yaygınlaşma tehlikesini küçümseyen, Irak savaşını ABD’de Bush takımının iktidarıyla sınırlı bir “çılgınlık” olarak yorumlayan siyasal yaklaşımlar, dünya proletaryasının devrimci mücadelesini yönetemez ve güçlendiremezler. Savaş cehenneminin alevleri kendilerinden uzakta diye, Üçüncü Dünya Savaşının beklenmeyeceği yolunda görüşler geliştirenler, can yakan gerçeklerden köşe bucak kaçtıklarını sergilemişlerdir. Keza rakip emperyalist güçlerin dünyanın belirli bölgelerini açıkça kana buladığı bir dönemde, bu bölgelerdeki yakıcı gerçekleri ikinci plana atıp, savaş alanından uzak görünen Latin Amerika’nın “sol” rüzgârlarıyla avunmaya çalışmak da düpedüz bir kaçış eğilimidir. Militarizmi, ırkçılığı, gericiliği, faşizm tehdidini yükselten kapitalist sisteme karşı mücadele ulusalcılık çerçevesine hapsedilemeyeceği gibi, proletaryanın devrimci enternasyonal mücadelesi kolaycı ve fırsatçı siyasi yaklaşımlarla, reklâmcı tutumlarla örgütlü güç katına yükseltilemez. Kimse kendini kandırmasın. Emperyalist savaşların yayılma tehlikesini ortadan kaldırmanın da, yeniden paylaşım savaşlarına kalkışan kapitalist güçleri bozguna uğratmanın da yolu bellidir. İşçi sınıfı dünyanın her yerinde, kendisini kandırmayacak ve gerçekler ne denli acıtıcı görünürse görünsün bunları doğru ve net biçimde çözümleyip, enternasyonal ölçekli mücadeleyi ilerletmek amacıyla elini taşın altına sokacak siyasi önderliklere ihtiyaç duyuyor.

Medeniyetler Çatışması mı, Emperyalist Saldırganlık mı?

Gerici “medeniyetler çatışması” safsatasının geniş halk kitleleri nezdinde kabul görmesi büyük bir tehlikedir ve emperyalistlerin (ve onların ekmeğine yağ süren radikal İslamcıların) yapmak istedikleri budur. En başta da işaret ettiğimiz gibi bununla insanlık “medeniyet” denilen çizgiler üzerinden bölünerek birbirine düşürülmeye ve yeni kan banyolarına sürüklenmeye çalışılmaktadır. Bu emperyalist bir kapandır. Binbir türlü provokasyon ve komployla gerçeklik kazandırılmaya çalışılan bu safsataya karşı dünya işçi sınıfının proletarya enternasyonalizmi bayrağını öne çıkarması yegâne çıkış yoludur.

1 Eylül Yaklaşırken: Barış Hayalleri ve Solun Unuttukları

“Gerçek düşman kendi evinde” şiarıyla emperyalist savaşı işçi sınıfının iktidarı almak için yürüteceği bir iç savaşa çevirme politikasını izleyen Bolşevizmin yaklaşımı şu tespitten yola çıkıyordu: Hele emperyalizm çağında hiçbir siyasal kavram sınıfsal bir sıfat olmaksızın bir anlam ifade etmez. Vatan, devlet, demokrasi, özgürlük, şiddet, savaş ve barış. Peki ama hangi sınıfın?

Kürt Sorunu Tartışması

Düzen cephesi hararetli biçimde “Kürt Sorunu”nu tartışıyor. Bir süre önce “aydınlar girişimi” ile başlayan tartışmanın tansiyonu Başbakanın Diyarbakır gezisi ile iyice yükseldi. Önce Ankara’da, ardından Diyarbakır’da konuşan Başbakan, sorunun adının “Kürt Sorunu” olarak konması gerektiğini, devletin geçmişte “hatalar” yaptığını, meselenin “demokratik cumhuriyet” içinde çözüleceğini söyledi. Başbakan, “terörle mücadelenin” kesintisiz süreceğini, “bölücülüğe” ve Türkiye’nin “birlik ve bütünlüğünün” bozulmasına izin verilmeyeceğini söylemeyi de ihmal etmemesine rağmen, düzenin statükocu güçleri hop oturup hop kalktılar. Kimisi, “Kürt sorunu yok terör sorunu var” diye parmak salladı, kimisi sorunun “sosyo-ekonomik geri kalmışlık” olduğunu vurguladı. Kimisi de “daha fazla demokrasi”ye gerek olmadığını, mevcut demokrasinin “yeterli” olduğunu söyledi.

“Terör”ün Ardına Gizlenen Gerçekler

Masum insanların ne “terör” sopasıyla korkutulmaya ne de “terörü lanetliyoruz” masallarıyla uyutulmaya ihtiyacı var. Onların yegâne ihtiyacı, onları sömürüp açlığa ve yoksulluğa mahkûm eden, onlara olmadık acıları yaşatan ve kapitalist savaş makinalarıyla üzerlerine ölüm kusan bu vahşi düzenden kurtulmaktır. İnsan yaşamının esenliğe kavuşturulması egemenlerin yalanlarına boyun eğmekle değil, ezilen sömürülen kitlelere kurtuluşun yolunu gösteren gerçeklerin takipçisi olmakla sağlanabilir.

AB Süreci ve Burjuva İktidar Bloku İçindeki Çatışma

Karşımıza dikilen en önemli sorun milliyetçi zaaflar sergilemek bakımından Türk solunun yapısında bugün de değişen çok fazla bir şeyin olmamasıdır. Bugün de kendini sosyalist, hatta komünist olarak tanıtan pek çok eğilim, günümüze damgasını basan çok ciddi gelişmeler karşısında devrimci Marksist bir tutum takınmaktan ve buna uygun bir siyasal çizgi izlemekten uzak duruyorlar. Onlara soracak olursanız, gerek Avrupa Birliği konusunda, gerekse Kıbrıs ve Kürt sorununun çözümü konusunda “ulusal çıkarları" savunan statükocu bürokratlarla ve statükocu “milli" burjuvalarla aynı safta olmak, yurtseverliğin (milliyetçiliğin bir başka ifade biçimidir bu) bir gereğidir. Ve de tabii, yurtseverlik de sosyalist olmanın vazgeçilemez bir ön şartıdır(!). Evet bu da bir “sosyalizm" anlayışıdır ama, bize göre bu sosyalizmin Marksizmle uzak yakın bir ilgisi yoktur.

Kürtlere Özgürlük! Kahrolsun Ezen Ulus Şovenizmi!

Kürt halkının gerçek dostu emperyalistler değil bölgedeki her ulustan işçi sınıfıdır. Emperyalistler halklara ne demokrasi ne de özgürlük getirebilir. Onlar ezilen uluslara olsa olsa kan, gözyaşı ve yeni düşmanlıklar getirebilirler. Ulusal soruna emperyalistlerin çözümü, ulusların yarın yine birbirlerinin boğazına sarılmalarının yolunu döşemekten ileri gidemez. Bugün Kürt halkının siyasal bağımsızlık sorununun bir Kürt devletinin kurulmasıyla çözülebileceği açıktır. Ancak Ortadoğu gibi bir bölgede, halkların barış içinde bir arada yaşaması sorununun emperyalistler tarafından geliştirilecek şu ya da bu planla çözülmesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Bölgeye barışın, özgürlüğün ve refahın gelmesinin tek yolu, tüm uluslardan işçi sınıflarının birleşerek siyasal iktidarı fethetmesinden geçiyor. Kürt, Arap, Türk, İbrani, Asuri, Keldani, Süryani, Yahudi halklarının kardeşliğini proletaryanın toplumsal devrimi başarabilir ancak.

İmam-Hatip Liseleri, Laiklik ve TC

Laiklik en genel tanımıyla din ve devlet işlerinin birbirine karıştırılmadan yürütülmesidir. Oysa TC hiçbir zaman laik bir devlet olmamıştır ve şu anda da değildir. Okullarda zorunlu din dersi uygulamaları; tüm eğitim müfredatının iktidardaki hükümetlerin muhafazakârlık derecesine bağlı olarak dini bir bakış açısıyla belirlenmesi; imam-hatip okullarının bizzat devlet eğitim sisteminin bir parçası olması; sadece Sünni Müslümanların hizmetinde olan Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla devletin bireylerin dini inançlarını ve yaşantılarını tepeden belirlemesi ve burjuvazinin çıkarları doğrultusunda yönlendirmesi; Cuma namazlarında, gündemini ve içeriğini siyasi iktidarın ve MGK'nın belirlediği Diyanet fetvalarıyla kitlelerin beyin yıkama işlemlerinden geçirilmeleri... Bütün bunlar, laikliği, kadınları kafalarındaki örtüyle devlet dairelerine ve kendi kutsal alanlarına (Meclis, Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Orduya ait alanlar gibi) sokmamaya indirgeyen TC'nin, kuruluşundan bu yana dinden elini hiç çekmediğinin göstergeleridir.

Emperyalist Paylaşım Savaşı Devam Ediyor

Emperyalist savaş baronlarının, bugün Ortadoğu’da yürüttükleri huruç harekâtında iki sefer arasındaki savaş molası bizi şaşırtmasın, rehavete sürüklemesin. Böylesi savaş araları, emperyalist savaşların gerçek karşıtlarıyla sözde muhaliflerin ayırdedilmesini sağlayan test dönemleridir. Emperyalist-kapitalist sisteme kökten karşı çıkmaksızın ne gerçek bir sosyalist, ne gerçek bir barış yanlısı ve hatta ne de gerçek bir çevre dostu olunabilir. İnsanlığı yıkıma ve gezegenimizi felâkete doğru sürükleyen bu sistemden kurtulabilmek için, dönem dönem parlayıp sönen istikrarsız küçük-burjuva bir muhalifliğe değil, her koşul altında diri ve mücadeleci olmayı becerebilen örgütlü militan bir işçi hareketine ihtiyaç var. Sıcak savaş dönemlerini olduğu kadar, savaş molalarını da emperyalist sisteme karşı mücadelenin yükseltilmesi bilinciyle değerlendiren enternasyonalist komünist tutumu tüm dünyada güçlendirmek için ileri!

Emperyalist Savaşa Karşı Sınıf Mücadelesini Yükselt!

1 Aralıkta Alanlara!

Görevimiz “savaşa hayır” sloganlarıyla yetinmek değil, emperyalist savaşa karşı sınıf savaşımını yükseltmektir. Kapitalist sistem ortadan kalkmadan savaşlar asla son bulmayacaktır. Dünya işçi sınıfı, insanlığın kurtuluşu mücadelesine girişmek zorunda. Tüm insanlık kültürü ve birikimi, geleceğin sınıfsız ve sömürüsüz toplumunu hazırlayan üretici güçler, emperyalist sistemin mantıksız, çılgın, anarşik yapısına kurban edilemez. Dünya işçi sınıfının ve dünya komünistlerinin omzuna insanlığın kurtuluşunun ağır sorumluluğu binmiştir. O halde emperyalist savaş çılgınlığına karşı sınıf mücadelesini yükseltmek için ileri!

Emperyalist Savaş ve Marksist Tutum

11 Eylül, içine girdiğimiz yeni bin yılda yalnızca takvimlerde değil, sınıf mücadelesinin gidişatında da yeni bir sayfanın açıldığı bir gün oldu. Dünya kapitalizminin en büyük gücü, kendi evinde, üstelik kapitalist ihtişamın sembolleri olarak gösterilen İkiz Kulelerin ve Pentagon’un yerle bir edilişine şahit oldu. Çoğu işçi, binlerce insan öldü. Burjuvazi ve onun temsilcileri, olayı başlangıçta bir terör eylemi olarak nitelemiş olsalar da, derhal, bunun bir savaş ilânı olduğunu açıklamanın kendi çıkarları açısından çok daha kullanışlı olduğunu keşfettiler.

e-broşürlerimiz

Elif Çağlı
Devrim ve devrimci program anlayışı temelinde, Marksist hareketin tarihi içinde yaşanmış olan siyasal yaklaşım farklılıkları geçmişte kalmış konulardan ibaret değildir. Söz konusu saflaşmaların günümüze dek uzanan son derece önemli siyasal boyutları mevcuttur. Örneğin uzun yıllar boyunca dünya komünist hareketinin resmi temsilcisi olarak saltanat sürmüş bulunan Stalinizm, aslında Marksist sürekli devrim anlayışının inkârı üzerinde yükselen bir karaktere sahiptir. Bu bakımdan geçmişte Rus devrim sürecinde yaşanmış olan programatik ayrılıkların, bugünün benzer sorunlarına ışık tutan yönleriyle hatırlanmasında büyük yarar vardır.
Elif Çağlı
"İşçi sınıfının mücadele tarihi, yaşam çizgisini ölümüne dek devrimci temelde sürdürmeyi başaran olumlu örneklerin yanı sıra, tam bir soysuzlaşma anlamına gelen olumsuz örnekleri de içeriyor. Tarih gerçekten öğrenmek isteyenler için ibret vericidir."
Elif Çağlı, bu broşürde, reformist ve oportünist siyasal anlayışların kökeni ve günümüzdeki görünümlerini ele alıyor.
Elif Çağlı
"Marksizm, insanlık tarihini bilimsel temellerde çözümleyebilmenin de yolunu açan bir dünya görüşüdür. Bu yolda ilerleyebilmek için, onun insan toplumlarının gelişim sürecine dair sunduğu tarihsel ve diyalektik materyalist bakış açısını lâyıkıyla kavramak gerekiyor. Özetle, işçi sınıfının devrimci mücadele yolunu aydınlatabilmek, kapitalizmin reel durumunu anlamak ve toplumsal yaşama, tarihe dair çözümlemeler yapabilmek için Marksizm günümüzde de ihtiyaç duyulan en büyük düşünsel kaynağı oluşturuyor." Elif Çağlı, bu broşürde, Marksizmin doğaya ve topluma yaklaşımında kullandığı tarihsel ve diyalektik yöntemi ele alıyor.
Elif Çağlı
"Devrim isteyen onun aracını da yaratmak zorundadır". Elif Çağlı, beş kapsamlı makalesinden oluşan bu derlemede, işçi sınıfının devrimci partisi sorununu ele alıyor. Sınıfın devrimci örgütlenmesinin hem yerel hem de enternasyonal düzlemde inşasında izlenmesi gereken yola ışık tutuyor.
Elif Çağlı
Elif Çağlı'nın üç kapsamlı makalesinden oluşan Devrimci Marksizm broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. İdeolojik ve teorik mücadelenin önemini vurgulayan bu makaleler, sınıf hareketinden kopuk yaklaşımların nasıl bu alanda da Marksizm dışı eğilimlere yol açtığını sergilemekte ve böylelikle sınıf temelinde bir devrimciliğin belirleyici önemine dikkat çekmektedir. Teori ve pratiğin örgütlü birliği vurgusu bu açıdan sorunun özüne ışık tutmaktadır.
Ezgi Şanlı
Binyıllardır kadına vurulan prangaların yükünü atmak, zincirleri kırmak, bu zincirlerin yara tutmuş, nasırlaşmış izlerini silmek, zincir vuranların karşısına dikilmek elbette kolay değildir. Ama tarihin en karanlık dönemleri bile ezilen sınıfların kadınlarının bu zorluklarla baş etmeyi göze almaktan kaçmadığı, erkeklerle birlikte sömürüsüz, eşitlikçi bir toplum için mücadele ettiği, dişe diş savaştığı örnekler barındırır. Köle ayaklanmalarının eli yabalı kadın savaşçıları, Osmanlı’ya başkaldırıp kılıçlarıyla ve yürekleriyle savaşan at sırtındaki Bedreddin’in yoldaşı hakikat bacıları, Avrupa’yı sarsan 1848 devrimlerinde, Paris Komünü’nde kadınların güçlendirdiği barikatlar birer gerçektir.
Mehmet Sinan
Mehmet Sinan'ın iki kapsamlı makalesinden oluşan Türk Solu ve Sınıf Devrimciliği broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. Marksizm ve Türk Solunun İdeolojik Geleneği ve Proleter Sınıf Temelinden Yoksunluk! başlıklarını taşıyan bu makaleler, Türkiye sosyalist hareketinin doğuşu ve gelişimini ve ona damgasını basan temel siyasal-teorik eğilimleri sergiliyorlar. İdeolojik yanlışlarının yanısıra Türkiye sosyalist hareketinin işçi sınıfından kopuk oluşunu onun en önemli zaafı ve hatta hastalığı olarak değerlendiren Mehmet Sinan, hem bu durumun ideolojik-teorik-siyasal köklerini açıklığa kavuşturuyor hem de bu durumdan çıkış için tutulması gereken yola işaret ediyor.
Marksist Tutum
Elif Çağlı ve Mehmet Sinan'ın iki kapsamlı makalesinden oluşan Gelecek Sosyalizmindir broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. Manifesto'nun Sönmeyen Ateşi; Gelecek Sosyalizmindir başlıklarını taşıyan bu makaleler, Marksizmin doğuşunu ve kapitalizmin günümüze gelene kadarki serüvenini ele alıyor. Bu sömürü düzeninin insanlığa yaşattığı duruma ve ondan kurtuluşun temellerine ışık tutuyor.
Elif Çağlı
Elif Çağlı'nın üç makalesinden oluşan Düzenin Otoriterleşmesi broşürünü okuyucularımıza sunuyoruz. Demokrasi ve Plütokrasi; Otoriterleşme ve İdeolojik Aygıtların Rolü; Faşist Tırmanışa Karşı Mücadeleye başlıklarını taşıyan bu makaleler, günümüzde kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin çürümüşlüğünü, bu demokrasilerin bağrından otoriter rejimlerin doğuşunu ve ona karşı mücadelenin temel önemdeki yanlarını ele alıyor.
Elif Çağlı
Kapitalizmin tarihsel krizine bağlı olarak dünya ölçeğinde yayılan otoriterleşme ve emperyalist savaş koşulları, işçi sınıfı devrimcilerinin önüne olağan dönemlere kıyasla çok daha ağır görevler koyuyor. Tarihin bu tür kesitleri, devrimci inanç ve iradenin, örgütsel bağlılığın sınandığı dönemlerdir. Böylesi dönemlerde, işçi sınıfının mücadele tarihindeki ilham verici örnekleri hatırlamak ve en zor koşullara meydan okuyarak devrimci yükseliş için hazırlanan önderlerden ders almak büyük bir önem kazanır. Bu bağlamda, işçi sınıfının devrimci önderi Lenin’in, onun en yakın mücadele yoldaşı Krupskaya’nın ve benzeri Bolşeviklerin devrime adanmış yaşamları unutulamaz ve unutulmamalıdır.
Mehmet Sinan
Erdoğan’ın empoze etmeye çalıştığı, dincilikle milliyetçiliği kaynaştırmaya çalışan bir ideolojidir. Peki ama bunu neden yapıyor Erdoğan? Çünkü “dinci oylar” onu başkanlığa taşımaya henüz yetmiyor da ondan! O nedenle de şimdi Erdoğan, kafası Türkçülükle, milliyetçilikle bulandırılmış olan MHP seçmenlerinin oylarına göz dikmiş durumdadır. Dolayısıyla, Erdoğan’ın milliyetçi söylemlerinin dozunun giderek daha da artacağını şimdiden söyleyebiliriz. Onun süreç boyunca bir taktik olarak başvuracağı demokratlık gösterileri, büyük bir ihtimalle gene de bir parantez olarak kalacaktır!
Elif Çağlı
Alt-emperyalizm konusu, emperyalizm ya da küreselleşme olgularının kavranışındaki farklılıkların uzantısı olan tartışmalı yönler içeriyor. Kapitalizmin sömürgeci aşaması ile emperyalist aşaması arasındaki ayrımın görmezden gelinmesi temel yanlışlardan biridir.
Elif Çağlı
Marksizmin kurucuları, dünya işçi devriminin gelişkin kapitalist ülkeleri kucaklayan sürekli devrimler sayesinde sosyalizme ilerleyebileceğini savunmuşlardı. Tarihte yaşananlar bunun doğruluğunu tersten de olsa kanıtladı. Bu durum çarpıcı ifadesini, proleter sosyalist devrimin Rusya gibi geri bir ülkede patlak vermesi ve Avrupa devriminin imdada yetişmemesi neticesinde biçimlenen koşullarda buldu. Her zaman olduğu gibi tarih yine düz bir çizgide ilerlememiş ve devrimci Marksistlerin önüne çözümlenmesi gereken yeni sorunları yığmıştı. İşçi devriminin Rusya’da sıkışıp kalmasının doğurduğu sonuçlar, “tek ülkede sosyalizm” tartışması bir yana, sosyalizme geçişin temel koşulu olan devrimci işçi iktidarının uzun süre tek başına yaşayamayacağı gerçeğini gözler önüne seriyordu.
Utku Kızılok
Bolşevik Parti’ye temel özelliklerini kazandıran ve işçi sınıfının iktidarı için çarpışmanın sorumluluğunu alarak tarihsel rolünü oynamasını sağlayan Lenin’dir. Tarihsel deneyim incelendiğinde görülecektir ki, Lenin olmasaydı Ekim Devrimi zafere ulaşamazdı. Diyalektik düşünmeyen darkafalılar, buradan yürüyerek parti ve önderlik sorununu lidere indirgediğimizi söyleyebilirler, ama gerçek böyle değildir. İşçi sınıfı ile onun komünist öncüleri, komünist öncüler ile bir bütün olarak parti, parti ile lider ya da liderlik arasında organik bir bağ, canlı ilişkiler ve etkileşim vardır.
Elif Çağlı
Kapitalizmin günümüzde yaşanan sistem krizi 1929 Büyük Depresyon dönemini bile aşan bir derinlik ve yaygınlıkta seyrediyor. Bu kriz burjuva ideologların uzun bir dönem boyunca kapitalist düzenin geleceğine dair çizdikleri pembe tabloları da paramparça ediverdi. İçinden geçtiğimiz dönemde özellikle belirli bölgelerde art arda patlak veren emperyalist yeniden paylaşım savaşları, “artık savaşlar dönemi geride kaldı, dünya bir barış dönemine giriyor” diyen liberallerin ipliğini iyice pazara çıkarttı. Kapitalist Avrupa Birliği’nin giderek ulusal sınırları yok eden bir Avrupa Birleşik Devletleri’ne dönüşeceği iddiasının hepten inandırıcılığını yitirmesi bir yana, AB ekonomik bir birlik olarak bile parçalanmaya yüz tutmuş durumda.
Mary Harris Jones
İşçi sınıfı mücadele tarihinde haklı bir yer etmiş Jones Ana’nın mücadele deneyimleriyle dolu özyaşamöyküsü hiç şüphesiz dünya işçi sınıfı yazınının anlamlı bir parçasını oluşturmaktadır. O nedenle sadece tarihsel değil, günümüz kapitalizminin dayattığı koşullar açısından güncel bir anlamı da olan bu özyaşamöyküsünü Türkçeye kazandırmanın ve okuyucuya sunmanın Türkiye’deki işçi sınıfı yazınına ve mücadelesine bir katkı olacağını düşündük. 27 bölümden oluşan bu özyaşamöyküsünü parça parça yayınlıyoruz.
Elif Çağlı
Alman devriminin yiğit önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht 15 Ocak 1919’da karşı-devrimin kanlı saldırısıyla katledildiler. Ekim Devriminin önderi Lenin’i 21 Ocak 1924’te yitirdik. Türkiye komünist hareketinin Onbeşleri Mustafa Suphi ve yoldaşları ise, 28 Ocak 1921’de burjuvazinin kalleşçe planlarıyla Karadeniz’in sularında öldürüldüler.
Elif Çağlı
Kelimenin gerçek anlamında anti-kapitalist bir gençlik hareketinin gelişebilmesi için, bugün sınıfsal ayrımları yansıtan ideolojik farklılıkların üzerinin örtülmesine değil, tam tersine ideolojik bir netleşmeye ihtiyaç var. Keskin devrimci görünen bir küçük-burjuva solculuğu öğrenci hareketindeki sekter tutumlarıyla kendini yalıtıp, izleyicisi olan genç insanları da kısa sürede yorgunlar kervanına dahil ediyor. Bu gerçekler karşısında öğrenci gençliğin tutarlı ve dinamik unsurlarının, burjuva ya da küçük-burjuva solculuğundan arınmaları bir zorunluluktur. Bu gençler, ancak ve ancak, dünyayı değiştirme potansiyeline sahip proletaryanın enternasyonalist devrimci çizgisini benimsemeleri durumunda güçlü ve kalıcı bir gençlik hareketi yaratabilirler.
Marksist Tutum
Kapitalizm insanlığa cehennemi yaşatıyor. Bir avuç kapitalistin saltanatı, gezegeni dolduran milyarlarca insanı, açlığın, yoksulluk ve yoksunluğun, işsizliğin, inanılmaz bir eşitsizlik ve adaletsizliğin, kanlı savaşların, zulüm ve işkencenin, dibi gelmez bir çürüme ve yabancılaşmanın pençesinde kıvrandırıyor.