Navigation

Radyoaktif Kapitalizm

Nükleer Santrallere Karşı Marksist Tutum

Deniz Moralı

1 Ekim 2004





Radyoaktif Kapitalizm -EK

EK: Alternatif Kaynak ve Teknolojiler

Güneş enerjisi

Güneş enerjisi dediğimiz şey esasen güneşten ışıma yoluyla yayılarak, dünyaya ısı ve ışık formunda ulaşan enerjidir. Merkezinde 15.000.000 °K sıcaklık bulunan bu yıldız doğal bir nükleer füzyon reaktörü olarak çalışır ve bu füzyon reaktöründe her saniyede 564 milyon ton hidrojen 560 milyon ton helyuma dönüşür. Bu dönüşümde kaybolan 4 milyon ton kütlenin karşılığı olarak 3,86x1026 jul enerji açığa çıkar. Toplam enerji rezervi 1,785x1047 jul olan bu yıldız daha milyonlarca yıl ışımasını sürdüreceğinden dünya için sonsuz bir enerji kaynağıdır. Bu enerjinin güç olarak karşılığı 3,86x1020 MW’tır. Tüm uzaya yayılan bu muazzam gücün dünyaya ulaşan kısmı ise yaklaşık olarak 178 trilyon kW’tır. Bir fikir vermesi için, bu büyüklüğün, halen yeryüzünde kurulu olan elektrik santrallerinin toplam gücünün (2,9 TW) 60 bin katından fazla olduğunu hatırlatalım. Bu rakamlar kaynağın büyüklüğü hakkında yeterli bir fikir vermektedir.

Bu kaynak hangi oranda ve hangi biçimlerde elektrik, ısı gibi kullanılabilir enerji formlarına dönüştürülebilir ve dönüştürülmektedir? Enerji, termodinamik yasaları uyarınca, uğradığı her biçim değişikliğiyle birlikte miktarından kaybeder. Yani tüm enerji kaynaklarında olduğu gibi güneş enerjisi de, ancak bir miktar tenzilatla, sözgelimi elektriğe dönüştürülebilir. Dolayısıyla yukarıda ancak ham enerji olarak verilen miktar, bu temel kısıtlama ve elbette başka diğer teknik ve pratik kısıtlamalarla birlikte indirime uğrar. Dolayısıyla bu ham kaynağın hangi verimle ehlileştirilerek dönüştürüleceği ve bunun için hangi teknolojik biçimlerin kullanılacağı çok önemlidir. Bunlardan aşağıda bahsedeceğiz. Ama şimdiden şunu söylemek mümkün: verim ne denli düşük olursa olsun, kaynak fazlasıyla tatminkârdır.

Fakat bolluğu bir yana, güneş enerjisinin asıl erdemi, onun çevresel açıdan temiz bir kaynak oluşudur. Güneş enerjisi, tamamen ışıma biçiminde olduğu için, fosil kaynaklı enerji ve nükleer fisyon enerjisindekinin aksine herhangi bir yakıt kullanımını içermez. Dolayısıyla onun herhangi türden bir atık sorunu yoktur. Hatta güneş enerjisi, fotovoltaik güneş pilleri söz konusu olduğunda, herhangi bir ısıl çevrim dahi gerekmeksizin doğrudan elektriğe dönüştürülebilmektedir. Bu da, özellikle elektrik üreten enerji sistemlerinin çok büyük bir kısmını oluşturan mekanik aksamdan önemli ölçüde tasarruf edilmesi anlamına gelmektedir.

İnsanoğlu güneş enerjisini çok eski çağlardan beri çeşitli biçimler altında kullanagelmiştir. Hepimiz çocukken kırık bir şişe parçasını, bir gözlük camını ya da küçük büyüteçleri kullanarak güneş ışınlarını odaklayıp kâğıt gibi küçük nesneleri yakmanın heyecan verici hazzını tatmış ve güneş ışınlarındaki kudreti fark etmişizdir. Rivayet odur ki, aynı odaklama prensibini kullanan fiziğin babası Arşimed, M.Ö. 212’de Romalılara karşı yapılan Siraküza savunması sırasında güneş ışığını aynalar vasıtasıyla odaklayarak, 30-40 metre uzaklıktan Roma gemilerini yakmış ve savunmayı başarıya ulaştırmıştır. Bu örnekler bize güneş enerjisinin kullanımıyla ilgili önemli bir ipucu vermektedir: Güneş ışınlarının toplanması ve odaklanması zorunluluğunu. Bu işlevler güneş teknolojilerinin temel işlevleridir. Zira güneş enerjisi, miktarı çok olmakla birlikte, diğer yaygın kaynaklara nazaran yoğunluğu düşük ve kesikli bir kaynaktır. Bu nedenle diğer enerji teknolojilerine göre hem daha geniş yüzey alanlarının kullanımı hem de bunu asgariye indirebilmek için çok geniş ve planlı bir işbirliği gerekmektedir. Ancak yine de bu sözlerden, bu alanların miktarının, güneş enerjisini gözden düşürmek isteyenlerin sık sık ima ettikleri gibi astronomik ölçüde büyük rakamlara ulaştığını sanmamak gerekir. Aksine buna ilişkin rakamlarla da göstereceğimiz gibi, kullanılması gereken alan miktarı son derece makuldür ve kötü niyetle abartılan büyüklükler gerçekte sadece diğer yaygın ve kirli enerji teknolojilerine nazaran fazla alan kullanımı anlamına gelmektedir. Buna ilişkin sayıları da aşağıda vereceğiz.

Güneş enerjisini, bugün enerjinin en temel iki ihtiyaç ve kullanım biçimi olan ısı ve elektriğe dönüştürmek için birçok yöntem kullanılmaktadır. Isı uygulamalarının en basit ve yaygın örneği hemen herkesin bildiği, binaların çatılarına konumlandırılan ısı soğurucu kolektörler vasıtasıyla gündelik kullanıma dönük sıcak su elde edilmesidir. Bu halen Türkiye dahil birçok ülkede yaygın olarak kullanılan son derece basit ve etkili bir yöntemdir. Konut ısıtmasına gelince, bu da, halen aktif ve pasif olarak adlandırılan yöntemlerle gerçekleştirilmektedir. Pasif yöntemde ısıtma buna uygun bir bina mimarisi ile sağlanmaktadır. Güneş ışınlarından azami ölçüde yararlanacak şekilde tasarlanan bu tür yapılara güneş evleri denilmektedir. Bu evler, güneş enerjisi dışında hiçbir enerji girdisi olmaksızın, uygun yer seçimi, yüzey şekillemesi, inşaat yönü, pencere ve gölgeleme aygıtlarının en uygun tasarımı, optimum yalıtım ve enerji depolaması için yeterli miktarda termal kütleyle tüm mevsimler boyunca tatminkâr bir yaşam konforu sağlayabilmektedirler. Ama elbette bu, hiç olmazsa bir mimari devrim anlamına gelmektedir.

Aktif sistemde ise “düz yüzeyli kolektörlerle toplanan ısı enerjisi bir sıvı akışkan tarafından pompayla alınarak, ısı değiştiriciyle sıcak su kazanına ve istenirse bir soğurmalı iklimlendirme aygıtına aktarılmaktadır. Sistem otomatik olarak kontrol altında tutulmaktadır. Sistemde bir ısı deposu ve yardımcı ısıtıcı da yer alabilir. Aktif sistemli güneş evlerinin güneşli ısı pompası kullanılan tipleri de vardır.” (Bilim ve Teknik, Mart 1996, s.55)

Güneş enerjisinin en önemli uygulaması şüphesiz modern insan yaşantısının temelini oluşturan elektriğin üretimidir. Güneş enerjisi hem dolaylı olarak, yani termik yolla, hem de doğrudan, yani fotoelektrik etki yoluyla elektriğe dönüştürülebilmektedir. Termik yol, esasen bugünkü elektrik üretiminin, hidroelektrik santraller hariç, tüm petrol, kömür, doğalgaz ve nükleer fisyon santrallerinde geçerli olan en yaygın yöntemidir. Bu yöntemin özü, kaynak enerjinin (kömür, petrol ve gazda kimyasal enerji, nükleer santrallerde çekirdek enerjisi) öncelikle ısıya çevrilmesi ve bir akışkan yardımıyla bu ısının çekilerek, kullanılan akışkanın özelliğine uygun türbinlere (buhar, gaz vs.) hareket enerjisi biçiminde aktarılması ve elde edilen bu hareketin jeneratörlerde elektrik oluşturmasıdır. Aynı temel prensibe dayalı olarak, zaten kendisi ışıma yoluyla yayılan bir ısı biçimi olan güneş ışınları, taşıdıkları enerjiyi çarptıkları yüzeylere bırakırlar. İşte bu ışınların uygun yansıtıcı yüzeyler yardımıyla içinden akışkan geçen borulara vs. odaklanarak akışkanı ısıtması sağlanır ve gerisi aynen diğer enerji üretim tesislerinde olduğu gibi cereyan ederek elektrik elde edilir. Bu yolla elektrik üreten en büyük tesis olarak 354 MW gücünde bir güneş termik santrali Kaliforniya’da işletilmektedir.

Diğer yol olan doğrudan elektrik üretme yöntemi ise, fotoelektrik olay olarak bilinen, fotonların çarptıkları yüzeylerden elektron koparmasına dayanır. Böylelikle bu yüzeylerde bir elektriksel yüklenme, dolayısıyla bir elektrik akımı oluşur. Bu yöntemin önemi, bir önceki termik yöntemde güneş ışınları ile nihai ürün olan elektrik arasına giren tüm termal dönüşüm sistemlerini ortadan kaldırarak muazzam bir basitleştirme sağlamasıdır. Bu yöntem, aslında bazı küçük ama yaygın uygulamalarla gündelik hayatımıza girmiş durumdadır. Sıkça karşılaştığımız “güneş enerjisiyle çalışan” saatler, hesap makineleri, kameralar vb. irili ufaklı sayısız elektronik cihaz enerjiyi işte bu yöntemle temin etmektedirler. Fakat gündelik hayatta pek fazla bilinmeyen uygulamalar da vardır. Fotovoltaik (PV) güneş üreteçleri, halen haberleşme sistem ve uydularının enerjisini temin ettiği gibi uzay istasyonlarının enerjisini de temin etmekte, ayrıca bazı ulaşılması zor metruk bölgelerin, bazı durumlarda tek tek bağımsız konutların elektrik enerjisi ihtiyacını karşılamakta ve güneş su pompaları vasıtasıyla tarımsal sulamada kullanılmaktadır.

Bunlar ve burada değinmeye gerek duymadığız daha başka birçok mevcut uygulamanın yanı sıra henüz uygulamaya geçirilmemiş, ama tasarlanmış olan ilginç projeler de vardır. Bunlar arasında en ilgi çekici olanlarından birisi, uzaya kurulacak bir kolektör uydu ile dünya bağlantılı güneş santralleri projesidir. Dünyadan 36 bin km uzaklıkta ve 10 bin MW güçlü bir uzay santralinden üretilecek elektrik enerjisi, santralin 1 km çaplı anteninden mikro-dalgalarla dünyaya iletilecek, dünyadaki 7 km çaplı bir anten bu enerjiyi %55-75 etkinlikle alıp, doğru akım verebilecektir. Amerikan Apollo uzay programında yer alan bu proje aslında güneş enerjisiyle ilgili olarak insanlığın elinde ne kadar geniş ufuklara uzanan imkânların olduğunu göstermektedir. Öyle ki, bu en uçuk görünen projenin dahi önünde şu anda hiçbir teknik engel yoktur.

Güneş enerjisine muhalefet edenlerin üzerinde durdukları iki nokta bulunmaktadır. Birincisi sözde teknik zorluklar, ikincisi ise pahalı oluşudur. Bu pahalılık argümanının altında yatan mantığın eleştirisini yukarıda ana metin içinde yaptığımız için burada buna girmeyeceğiz. Zaten bir kenara atılması gereken bu “iktisadi mantığın” kendisidir. Burada biz sadece gerçekten bir teknik engel olup olmadığı üzerinde duracağız. Kirli ve tehlikeli enerji kaynaklarını savunanların ileri sürdükleri en önemli sav, güneş enerjisinin düşük yoğunluklu olması nedeniyle, toplanıp yoğunlaştırılabilmesi için pratikte kabul edilemeyecek kadar geniş yüzey alanlarının kullanılmasının gerekeceğidir. Güneş enerjisi santrallerinin, nükleer fisyon santralleri de dahil olmak üzere tüm termik santrallerden daha geniş yüzey alanları kapladığı doğrudur. Ama bu yüzey alanı miktarı meselâ bir yandan hidrolik santrallerden daha az olduğu gibi, diğer yandan kimi nükleerci profesörlerin göz korkutucu imalarıyla çağrıştırdıkları büyük miktarlarla zerrece alâkalı değildir. Bu profesörler sözgelimi öğrencilerine Türkiye’nin kurulu gücünün güneş santralleriyle karşılanması durumunda toprak alanından “Doğu Anadolu bölgesi” kadar bir alanın kaybedileceğini utanmadan söyleyerek güneş enerjisinin pratik açıdan bütünüyle bir hayal olduğunu telkin ederler. Aynı telkinleri elbette fırsat buldukları her yerde tekrarlamaktan geri durmazlar. Oysa bu savlar bütünüyle aldatmacadır. Zira değişik güneş teknolojilerinin her birinin kurulu güç başına ne kadar yüzey alanı işgal ettiği mevcut uygulamalarla gayet net biçimde açığa çıkarılmıştır ve hiçbir durumda bu alan miktarı MW başına 0,025 km2’yi geçmemektedir. Barajlı hidrolik santraller için bu alanın MW başına 1 km2 olduğu düşünülecek olursa bu miktarın devede kulak olduğu açığa çıkar. Ama bu yine de azami değerdir, hem de araştırma ve geliştirmeye, diğerleriyle karşılaştırıldığında son derece cüzi kaynakların ayrıldığı mevcut güneş teknolojileriyle. Yukarıda anılan Kaliforniya’daki santral için bu değer 0,021 km2/MW iken fotovoltaik santraller için 0,013 ile 0,009 km2/MW arasında değişmektedir. Şimdi azami değer olan 0,025 km2/MW değerini alsak dahi, tüm dünyanın mevcut kurulu gücünü güneş santralleriyle karşılamak istediğimizde, ne kadar yüzey alanı harcamamız gerektiğini basit bir hesapla ortaya koyalım. Elimizdeki 1995 rakamlarına göre dünyanın kurulu elektrik gücü 2,9 TW yani 2.900.000 MW’tır. Hesap kolaylığı olsun diye bu sayıyı 3 TW yani 3.000.000 MW alalım. Bu 3.000.000 MW değerini 0,025 km2 ile çarptığımızda çıkan yüzey alanı 75.000 km2’dir. Bu değer Türkiye’nin yüzölçümünün bile onda birinden azdır. Ama daha önemlisi pek mümbit bir güneş alanı olan Sahra çölünün yüzölçümünün 8 milyon km2 olduğunu düşündüğümüzde bu rakamın tam anlamıyla devede kulak kaldığı ortaya çıkar. Dahası fotovoltaik santraller için verilen rakamları esas aldığımızda bu sayı 39.000 ila 27.000 km2 düzeylerine kadar inmektedir. Elbette bu sayıların üzerine çeşitli eklemeler yapmak gerekebilir. Ancak üzerine ne eklerseniz ekleyin, çıkacak sayının dünya çöllerinin dişe dokunur bir yüzdesini bile geçemeyeceği aşikârdır. Nitekim bilim adamlarınca yapılan bir hesaplama, başka hiçbir yerel güneş uygulaması olmaksızın, yani sözgelimi kendi ihtiyacını karşılayacak güneş konutları vb. uygulamalar olmaksızın, sadece çöl alanları kullanılarak dünyanın elektriği karşılanacak olsaydı, bu çöl alanlarının sadece yüzde 10’unun yeteceğini ileri sürmektedir (J.Bockris, N.Veziroğlu, D.Smith, Güneş Enerjisi, s.56-57).

Rüzgâr enerjisi

Yeryüzüne gelen güneş enerjisinin, değişik bölgeleri, karaları ve denizleri değişik ölçülerde ısıtması nedeniyle oluşan sıcaklık ve basınç farkları rüzgârı yaratır. Bu bakımdan güneş enerjisinin dönüşmüş bir biçimini oluşturan rüzgâr enerjisinin teşkil ettiği atmosferik potansiyelin, brüt olarak 191 TW, yani 191.000.000 MW olduğu hesaplanmaktadır. Şüphesiz teknik olarak kullanılabilir kaynak bundan daha az olacaktır. Ancak yine de büyük bir potansiyelin var olduğu ortadadır.

Rüzgâr enerjisi de güneş enerjisi gibi, bir yakıt kullanımını gerektirmeyen, dolayısıyla atığı olmayan, temiz bir kaynaktır. Yine bir diğer avantaj da, rüzgâr enerjisinin, aynı hidroelektrik santrallerde olduğu gibi, termal bir dönüşüm evresini gerektirmeksizin, prensip olarak son derece basit bir mekanizmayla, taşıdığı mekanik enerjiyi elektriğe dönüştürebilmesidir. Bolluğu ve temiz oluşu rüzgârı da güneş enerjisi gibi insanlığın ve doğanın çıkarları açısından çekici kılmaktadır.

Çok eski çağlardan beri, sulama, öğütme vb. ihtiyaçlar için gerekli ehlileştirilmiş mekanik enerji ihtiyacını karşılamak amacıyla rüzgârdan yararlanan insanoğlu, buhar makinesinin icadı ile birlikte rüzgârı ihmal etmiştir. Ancak 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren rüzgârdan elektrik elde edilmesi için yetersiz de olsa çeşitli çalışmalar yapılmaya başlanmıştır. Günümüzde rüzgârı elektriğe dönüştürebilmek için hayli gelişkin rüzgâr türbinleri kullanılmaktadır. Tanesi 2 MW’a kadar varan güç üretebilen bu türbinler yüksek kulelerin tepesine yerleştirilmekte ve bunlardan oluşturulan rüzgâr çiftlikleri birer rüzgâr elektrik santrali olarak elektrik üretmektedirler. Bu şekilde çalışan bilinen en büyük rüzgâr çiftliği ABD’de bulunan 370 MW gücündeki Altamount Pass Rüzgâr Tesisidir. Hollanda’da 1000 MW’lık bir rüzgâr çiftliğinin kurulmakta olduğu biliniyor. Ancak tüm bu temiz potansiyele rağmen bugün dünyada kurulu rüzgâr gücü 5000 MW dolaylarındadır.

Kirli enerji savunucularının rüzgâr enerjisi aleyhinde ileri sürdükleri savlar, başta geleneksel pahalı olma savı olmak üzere, gürültü kirliliğine ve elektro-manyetik iletişimde parazite yol açmasıdır. Bunlara birkaç cümleyle yanıt vermek mümkündür. Rüzgâr makinelerinin bir gürültüye yol açtıkları doğrudur. Ancak yerleşim bölgelerinden topu topu 400-500 m uzaklık koşulu sağlandığında insan sağlığını etkileyebilecek bir gürültü kalmamaktadır. Benzer şeyler çok basit olarak iletişim parazitlenmesi için de söylenebilir. Uygun konumlandırma ve planlamayla bu sorun da ortadan kalkar. Ama asıl önemlisi, kirli enerji türlerinin yol açtığı felâketin ve tehdidin boyutları düşünüldüğünde, rüzgâr makinelerinin sesinin bir vızıltı bile olmayacağının açık olmasıdır. Dolayısıyla kirli enerji savunucularının savlarının dişe dokunur bir yanı yoktur.

Hidrojen

Enerji kullanımının asıl önemli bölümünü elektrikten ziyade yakıt kullanımı oluşturmaktadır. Motorlu taşıtlar, konutların ısıtma sistemleri, besinleri pişirmede ve sıcak su temininde kullanılan mutfak ve banyo tüpleri vs. bunların hepsi enerjiyi doğrudan yakıt kullanımıyla veren araç ve sistemlerdir. İster odun yakma gibi daha ilkel biçimlerde olsun ister benzin, fuel-oil, kömür, LPG, doğalgaz gibi daha modern biçimlerde olsun daima bir yakıt kullanılmak zorundadır. Enerjinin bu formlarda kullanılışı elektrik formunda kullanılışının üç katıdır. Dolayısıyla sadece elektrik üretimine çözümler bulmak yetmemekte, doğrudan kullanılabilir yakıt sorununa da çözüm bulmak gerekmektedir. Bu alanda kullanılan yakıtların tümü yukarıda saydığımız gibi fosil kaynaklıdır ve bunun muhakkak değişmesi gerekmektedir. (Elbette, güneş enerjisinin yukarıda açıklandığı gibi doğrudan elektriğe çevrilmesini sağlayan fotovoltaik teknolojisi kullanıldığı ölçüde bu yakıt gereksiniminin çok daha asgari düzeylere indirilmesi mümkündür.) İşte böyle bir yakıt olmaya en güçlü aday hidrojendir. Otomobil, tren, uçak gibi tüm ulaşım araçlarında yakıt olarak kullanmaktan tutun, mutfakta yemek pişirmek için kullanıma kadar hidrojen tüm bu işlevleri yerine getirebilen bir yakıttır.

Hidrojen halen kullanılan yakıtların en verimlisinden dahi %40 daha verimli bir yakıttır ve üstüne üstlük sadece bildiğimiz basit sudan üretilmesi mümkün olduğu için neredeyse tükenmez bir yakıttır. Hatta eğer daha ötesini söylemek gerekirse hidrojen tüm evrendeki maddenin %80’ini oluşturmaktadır. Öte yandan, bolluk ve verimliliğin yanı sıra hidrojen bütünüyle temiz bir yakıttır. Zira hidrojenin yanmasından çıkan tek atık su buharıdır. Hidrojen de yanma ürünü de toksik özellik taşımamaktadır. Ayrıca patlayıcılık ve yanıcılık gibi kimyasal özellikler bakımından hidrojen, sözgelimi metan ve benzinden daha emniyetlidir. Hidrojenin emniyet faktörü 1 iken, fosil yakıtların emniyet faktörü 0,53 ile 0,80 arasında değişir. Depolanması ve taşınması için de teknik hiçbir sorun yoktur ve bunun için geliştirilmiş, alçak ve yüksek basınçlı gaz formunda depolama, sıvılaştırma, hidridleştirme gibi birçok yöntem bulunmaktadır.

Hem sıvı hem gaz biçiminde kullanılabilen hidrojen, fosil yakıtlar gibi doğal bir yakıt olmayıp sentetik bir yakıttır ve bu nedenle yine birincil bir enerji kaynağı ve teknolojisi kullanılarak üretilmek zorundadır. Bu nedenle hidrojene enerji taşıyıcısı da denmektedir. Hidrojen üretmek için güneş enerjisi, rüzgâr enerjisi, ve diğer yenilenebilir enerji kaynaklarıyla füzyon enerjisi de kullanılabilir. Hidrojenin üretimi için birçok yöntem kullanılmakla birlikte en elverişli ve en temiz yöntem, üretilen elektrik vasıtasıyla suyun elektrolize edilmesidir. Bu nedenle temelde güneş enerjisine dayanan bir hidrojen üretimi sistemi en uygun sistem olarak görünmektedir. Zaten çeşitli bilim adamları arasında mevcut enerji sisteminin yerine bir güneş-hidrojen sistemini önerenlerin sayısı çoktur. Bunun yanı sıra geleceğe dönük enerji tahminlerinde de, her ne kadar ikiyüzlüce de olsa, bu tür bir güneş-hidrojen sistemine dayanan enerji senaryoları dile getirilmektedir.

Bir başka nükleer enerji türü: füzyon

Yukarıda güneş enerjisinden söz ederken güneşin doğal bir füzyon reaktörü gibi çalıştığını söylemiştik. Henüz mevcut olmamakla birlikte füzyona dayalı enerji santrali düşüncesi bir anlamda yeryüzünde küçük ölçekli ve kontrollü güneşler oluşturmak anlamına gelmektedir. Füzyon da fisyon gibi enerji açığa çıkmasına yol açan bir nükleer tepkime biçimidir. Fisyon uranyum gibi büyük çekirdeklerin bölünmesi esasına dayanırken, füzyon hidrojen gibi en küçük çekirdeklerin kaynaşması esasına dayanır. Daha önce fisyonu büyükçe bir narın bir mermiyle parçalanmasına benzetmiştik. Füzyon ise iki küçük nar tanesinin ya da birkaç nar tanesinden oluşan yine küçük iki öbeğin birbiriyle kaynaşmasına benzetilebilir. İşte bu temel fiziksel fark, fisyon ile füzyonun enerji üretimi açısından doğurduğu riskleri füzyon lehine karşılaştırılamaz ölçüde farklılaştırır. Yukarıda açıklamış olduğumuz gibi, fisyon tepkimesinden çok geniş yelpazede ve formlarda radyoaktif ürünler doğarken (etrafa saçılan nar taneleri ve öbekleri), füzyonda tepkimenin çeşidine göre ya hiç radyoaktif ürün doğmamakta ya da fisyonla karşılaştırılamayacak kadar az ve kısa ömürlü radyoaktif ürünler doğmaktadır. Füzyonun en radyoaktif çeşidinde karar kılınsa dahi, ortaya çıkan en uzun ömürlü izotop 12 yıllık yarı-ömre sahiptir. Ama elbette hiç radyoaktif ürün vermeyen füzyon tipinin tercih edilmesi en uygunu olacaktır.

Öte yandan fisyonda yakıt olarak kullanılan uranyum ve toryum gibi elementler de esasen diğer fosil yakıtlar gibi doğada sınırlı miktarda bulunurken, füzyonun asıl yakıtı doğada bolca bulunan hidrojendir. Bildiğimiz sudan elde edilebileceği için adeta sınırsız bir kaynaktır. Diğer taraftan fisyon yakıtlarının gerektirdiği ölçüde zorlu madencilik çalışmalarına da gerek yoktur. Füzyon yakıtlarının çıkarılması ve işlenmesi kolay ve risksizdir.

Füzyonun bu belirgin avantajları, konudan haberdar olan ve fisyonun risklerinin farkında olan birçok iyi niyetli bilim adamını füzyon taraftarı yapmıştır. Bunlar arasında örneğin Nobel ödüllü ünlü İsveçli fizikçi Hannes Alfvén ve Eric Lerner ilk akla gelenler. Laf arasında, bu bilimcilerin aynı zamanda bugün kozmolojiye hâkim olan idealist Büyük Patlama kuramına materyalist bir temelde karşı çıkan öncü bilimciler olduğunu da hatırlatalım. Hannes Alfvén İsveç hükümetinin nükleer fisyon programına baştan beri karşı çıktığı ve bu uğurda kararlı bir mücadele yürüttüğü için, büyük saygınlığına rağmen İsveçli egemenlerin hışmına uğramaktan kurtulamadı ve ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bir diğer ilginç örnek, Yarın adlı kitabıyla ünlenen ve Stalinist düzeni eleştirerek, kurgusal anlamda ekolojik bir sınıfsız toplum tasarlayan ve bu uğurda muhalefet yürüttüğü için Stalinist düzenin hışmına uğrayan eski Doğu Almanyalı Robert Haveman’dır. Onun ekolojik sınıfsız toplum kurgusunda çevreci hareketin bütününün aksine ilginç biçimde füzyon santrallerine önemli bir rol verilir. Şüphesiz Haveman’ın meslekten bir kimya mühendisi olması onun daha geniş ufuklu bir perspektife ulaşmasında rol oynamıştır.

Füzyon böyle avantajlar sunmakla birlikte kapitalistler için bir türlü yatırım yapmaya değer bir alternatif olamamaktadır. Mevcut kirli enerji kaynakları ve teknolojileri kapitalistlerin çok daha fazla işine geldiği için aynı güneş enerjisinde olduğu gibi füzyon araştırmalarına da yeterli kaynak ayrılmamaktadır. Füzyon araştırmaları güneş enerjisi araştırmalarına nazaran daha zorlu ve masraflıdır. Ancak bir kez sonuç alındıktan sonra diğer temiz ve yenilenebilir enerji alternatiflerinin yanı sıra insanlığın enerji ihtiyacının karşılanmasında önemli bir rol oynayabilecek potansiyele sahiptir. Yeterli kaynak ayrılmadığı için füzyonda henüz araştırma safhası tam olarak aşılıp sürekli elektrik enerjisi üretimi yapabilecek bir reaktör kurulabilmiş değildir. Ancak füzyon fiziki prensip düzeyinde ve deneysel olarak güçlü bir potansiyel oluşturduğunu kanıtlamış durumdadır.

Diğer olanaklar

Burada sayılan kaynakların yanı sıra, dalga enerjisi, gelgit enerjisi, jeotermal enerji, biyokütle enerjisi gibi başka yenilenebilir enerji kaynakları da bulunmaktadır. Ancak bunlar, bir yandan henüz yukarıdaki kaynaklar kadar pratik, geniş kapsamlı ve umut vaat eden kullanım biçimleri sunmamakta, bir yandan da, her ne kadar fosil yakıtlarla karşılaştırılamayacak kadar az olsa da, kısmen zararlı atıklara yol açabilmektedirler. Ancak yine de bu kaynaklar üzerine araştırmaların ihmal edilmemesi gerekir.

Bu başlık altında asıl değinmek istediğimiz husus, kaynakların kendisinden ziyade, bunların iletim, dağıtım ve tüketimi alanında verimli teknolojilerin varlığıdır. Bugün elektriğin dağıtım ve iletiminde, hepimizin gözüne aşina olan kablo sistemleri kullanılmaktadır. Bu iletim sistemleri başka bir bağlamda olsa da tartışmalarda da sıkça dile getirilen kayıplara yol açmaktadır. Bu durum Türkiye’de, elektriğin %20’sine yakın bir kısmının, dünyada ise %10’a yakın bir kısmının yitirilmesine neden olmaktadır. Oysa çoktandır geliştirilmiş olan süper-iletken teknolojisi sayesinde bu kayıpların neredeyse sıfıra indirilebilmesi mümkündür. Ama süper iletken hatlar, artık alıştığımız “pahalı” olma gerekçesiyle hayata geçirilmemektedir. Bu yapıldığında tüm dünyada toplam olarak %15’lere varan bir kazanç sağlanacak, dolayısıyla doğa daha ilk elde %15 daha az kirlenecektir.

Değinmek istediğimiz ikinci husus genel olarak daha verimli enerji teknolojileridir. Elektriğin üretiminde olduğu kadar tüketiminde de çok daha verimli teknolojik imkânlar mevcut olmakla birlikte bunlar ya hiç kullanılmamakta ya da “pahalı” tercihler addedildikleri için pratikte kullanım dışına sürülmektedirler. Şu anda kapitalizm, bıraktık fosil enerji kaynaklarını terk etmeyi, bu kaynakların yol açtığı sera gazı emisyonunu %17-40 düzeyinde azaltabilecek, akışkan yataklı yanma, gaz türbini, kömür gazifikasyonu bileşik çevrim vb. daha verimli yanma teknolojilerini dahi uygulamakta son derece isteksizdir.

Aynı şekilde elektriği daha verimli kullanan cihazlar da büyük tasarruf sağlamaya yeteneklidirler. Ancak bunlar da hayli yetersiz biçimde hayata geçirilmektedirler. Kullandığımız tüm elektrikli cihazların, şimdikinden diyelim ki %50 daha az elektrik kullanarak aynı performansı verdiğini düşünelim. Bu bir çırpıda bu alanda çok ciddi oranda tasarruf sağlanması anlamına gelecektir. Ancak kapitalistler genellikle bu tür ürünleri satın alınması zor biçimde pahalı yapmakta ve gerçekte eski teknolojiyi cazip kılmaktadırlar.