Navigation

Marksizmin Işığında

Bir Tarihsel Dönemin Sorgulanması

Elif Çağlı

Mayıs 1991





Troçki'nin Çözümlemelerinin Dondurulması

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Sovyetler Birliği’nin kaderine ilişkin yaptığı değerlendirmelerde, Troçki’nin görüşlerine egemen olan düşünce şöyle özetlenebilir: Uluslararası arenada ilerleyemeyen ve ulusal sınırlar içinde tecrit olan bir proleter devrimin önü, bürokratik bir iktidarın oluşumuyla kesilecek olursa, devrim çöküşe sürüklenecektir. Sovyetler Birliği somutunda sorunu irdeleyen Troçki, bir yandan Stalinist iktidarın böyle bir bürokratik yapıyı oluşturduğunu kanıtlarıyla birlikte ortaya koyarken, öte yandan Ekim Devriminin kazanımlarının henüz ortadan kalkmadığını ve devrimin tamamen çökmediğini düşünüyordu. Troçki bu düşüncesini II. Dünya Savaşı arifesine kadar sürdürdü; savaşın bir gerçeklik haline gelmesi durumunda ise sorunu yeniden ele alarak, savaşla bağlantılı olasılıkları belirlemeye çalıştı.

Troçki’nin belirttiği olasılıklardan biri, Sovyetler Birliği’nde bürokratik diktatörlüğü alaşağı edecek bir proleter ayaklanmanın “ihanete uğramış devrimi” çökmekten kurtarabileceğiydi. Ne yazık ki bu olasılık gerçekleşmedi. Fakat bunun tam tersi gerçekleşti. Stalinist diktatörlük II. Dünya Savaşının bitiminde kendi nüfuz alanına giren ülkelerde de kendisi gibi bürokratik diktatörlüklerin kurulmasını sağlayarak, bu ülkeler üzerinde de askeri ve siyasal açıdan yönetici-merkezi bir konum elde etti ve daha da güçlendi. Bu yeni koşullar, yaşadığı dönemde Sovyet devletinin karakterini değerlendirirken Troçki’nin sergilediği “ihtiyatlı” yaklaşımın bir ölçüde anlaşılabilir nedeninin de artık ortadan kaktığı anlamına geliyordu. Artık ortaya çıkan bu tablonun, proletarya diktatörlüğüyle ve proleter devrimin kazanımlarının korunmasıyla hiçbir ilgisi olamazdı. Bu tablo, hakim mülkiyet biçiminin devlet mülkiyeti olduğu bir toplumda, devlet mülkiyetine hükmederek kendini işçi ve emekçiler üzerinde egemen sınıf konumuna yükselten yönetici bir sınıfın varlığına işaret ediyordu. Bu sınıf ne özel mülkiyet sahibi egemen sınıflara benziyordu, ne de modern sanayi toplumunun üretici sınıfı olan proletaryaya. İktidardaki bu sınıf gücünü ne burjuvaziden ne de işçi sınıfından alıyordu. Devlet mülkiyetine ve oluşturduğu despotik-bürokratik iktidar aygıtlarına dayanarak kendini vareden bir egemen sınıftı bu. Üstelik bu sınıf, II. Dünya Savaşından sonra kendine benzer modelleri de yaratarak uluslararası bir güç haline gelmişti.

Ne yazık ki Troçki, savaş sonrasında ortaya çıkan dünyanın bu yeni manzarasını ve kapitalist devletlerin yanı sıra Stalinist bürokrasinin kurduğu despotik devletin ulaştığı uluslararası gücün boyutlarını görecek kadar yaşamadı. Eğer Troçki savaş sonrasında ortaya çıkan bu yeni tabloyu görecek kadar yaşasaydı, inanıyoruz ki Sovyet devletinin niteliği konusunda yaptığı tahlilleri gözden geçirecek ve tezlerini eksik ve yanlışlarından arındırarak, daha bütünlüklü ve daha tutarlı görüşlere ulaşabilecekti.

Troçki’nin ölümünden sonra onun tahlillerinin sürdürülmesi ve savaş sonrasında ortaya çıkan yeni verilerin ışığında tezlerinin yeniden değerlendirilmesi gerekiyordu. Peki ama bunu kim yapacaktı ya da yapmalıydı? Bu görev elbette ki Troçki’nin takipçilerinin ve en başta da IV. Enternasyonal liderliğinin politik sorumluluğundaydı. Peki ne oldu? Troçki’nin takipçisi olduklarını söyleyen “Troçkistler”, bu görevlerini gerçekten de lâyıkiyle yerine getirebildiler mi? Bu soruya olumlu bir yanıt verebilmek oldukça güçtür.

Troçki’nin ölümünden sonra, IV. Enternasyonal’in liderliğini üstlenenler, Troçki’nin fikirlerinin özünü yakalayıp, değişen koşullar içinde bu özü geliştirmeye ve sürdürmeye çalışacakları yerde, onun kendi döneminin koşulları içinde yaptığı teorik çözümlemeleri dondurdular ve Troçki’nin tezlerini birer dogmaya dönüştürdüler. Aslında bu tutum, devrimci teorik bir mirasın yaşatılması değil, kalıplara dökülerek şablonlaştırılması anlamına geliyordu. IV. Enternasyonal içinde düzgün bir teorik tartışma yürütülemediği için, Troçki’nin tezleri onun bıraktığı yerden alınıp, ilerletilemedi. Bu olmadığı için, sonuçta her Troçkist çevre, Troçki’nin fikirlerini kendine göre yorumlayıp, ayrı bir politik sekt oluşturmaya yöneldi.

Oysa Troçki’nin adlandırdığı biçimiyle Bolşevik-Leninist geleneğin gerçekten takipçisi olabilmek için, bu geleneğin sözde değil gerçekte yaşatıldığı bir yolun izleniyor olması ve buna uygun bir devrimci enternasyonalist birliğin var edilmesi gerekiyordu. Ne yazık ki bunun tam tersi oldu. Troçki tarafından temelleri atılan IV. Enternasyonal içinde, onun ölümünden sonra derin bir politik-örgütsel bunalım yaşanmaya başlandı. Bu bunalımın temelinde ise, IV. Enternasyonal liderliğinin, II. Dünya Savaşından sonraki süreçte ortaya çıkan sorunlara teorik çözümler getirememesi ve özellikle Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist diktatörlüğü ve onun hegemonyası altında kurulan yeni bürokratik diktatörlükleri şu ya da bu tipten “ama yine de işçi devleti” olarak tanımlamayı sürdürmesinin yarattığı teorik karmaşa yatmaktaydı. Öte yandan benzer bir yanlış, II. Dünya Savaşından sonra gelişen ulusal kurtuluşçu hareketlere karşı yaklaşımlarda da sergilenecekti. Bu da yine sürekli devrim teorisinin yanlış bir kavranışından kaynaklanıyordu.

Sonuçta, Troçki’nin teorik çözümlemelerinin değişen koşullar içinde ilerletilememesi ve onun tezlerinin şablonlaştırılması, Troçkist harekette teorik bunalımın derinleşmesine ve giderek örgütsel-politik bölünmelerin, dağılmaların sıkça yaşanmasına neden oldu. Bölünmeler sonucunda ortaya çıkan yeni Troçkist sektler ise, proleter sınıf temelinde örgütlenmekten uzaklaşarak, küçük-burjuva unsurlara yöneldiler ve giderek bu temele oturdular. Bu da Troçkist hareketi, genel bir görünüm olarak, sürekli bunalım içinde olan ve sürekli bölünmeler yaşayan bir politik hareket haline getirdi. Sorunun örgütsel-politik boyutlarıyla ilgili olan bu tartışmanın ayrıntıları üzerinde durmak, elbette ki bu kitabın konusu değildir. Fakat ne var ki, Troçkist hareketin örgütsel-politik bölünmüşlüğünün, incelediğimiz konuyla ilgili, hem de çok ilgili bir yanı da var kuşkusuz.

Ele aldığımız tartışmalı teorik sorunlarla ilişkili olarak, Troçki’nin düşünce ve değerlendirmeleri üzerinde durduktan sonra, konu kaçınılmaz olarak onun ardıllarının görüşlerine doğru uzanmaktadır. Bu kapsamda da asıl dikkati, Troçki’nin ölümünden sonra IV. Enternasyonal geleneği içinde resmi temsilci konumuyla sivrilen Mandel’in görüşleri çekmektedir. Mandel’in görüşleri bütünsel olarak değerlendirildiğinde, onun temsil ettiği çizginin Troçki’nin görüşlerinin özünü kavrayabildiğini ve günümüzün çözüm bekleyen sorunlarına doğru teorik yanıtlar getirebildiğini söylemek çok zordur. Hatta diyebiliriz ki, pek çok konuda Troçki’nin teorik çözümlemelerini donduran ve onun görüşlerini “derinleştirmek” adına durağanlaştırıp, şablonlaştıranların başında Mandel gelmektedir.

Burada, Mandel’in temsilcisi olduğu eğilimin Troçki’nin açtığı yoldan ilerlemediğini, pek çok noktada onun düşüncelerini donuklaştırdığını bazı önemli örnekler temelinde sergilemeye çalışacağız. Bu örnekler Troçki’nin görüşlerinin eşliğinde değerlendirilecek olursa, tartışılması gereken sorunların belirginleşmesine yardımcı olabilir.

Mandel’in derinleştirmek adına bulanıklaştırdığı, hatta yanlış bir sonuca götürdüğü teorik sorunların başında, “işçi devleti” sorunu ve buna bağlı olarak Sovyetler Birliği’nde devletin sınıf karakteri ve bürokrasinin özgün konumu sorunu gelmektedir. Her ne kadar o, görüşlerini Troçki’ye dayandırdığını iddia etse de, bu konuda ortaya koyduğu “teori”, bütünüyle kendi “özgün” teorisidir ve tabii, Marksizm açısından baktığımızda, bize göre yanlışlar üzerine oturan bir teoridir. Mandel, Sovyetler Birliği’ndeki devletin “bürokratik yozlaşmaya uğramış da olsa, yine de bir proletarya diktatörlüğü olduğu” biçimindeki yımdan hareketle, işçi devleti konusunda yanlış bir teorik çıkarsama yapmaktadır. Ona göre işçi devleti bürokrasili de olabilir ve hatta işçi devrimi geri bir ülkede gerçekleşmişse, işçi devletinin bürokrasili olması kaçınılmaz bir şeydir.

Eğer Mandel’in bu “teorisi” kabul edilecek olsaydı, o takdirde Marksizmin, işçi devletinin bürokrasisiz bir devlet olması gerektiği yolundaki perspektifi hoş bir temenni olmaktan öteye geçemezdi. Oysa biliyoruz ki, Marx’ın bu konudaki öngörüsü, hoş bir temenni değil, mümkün ve gerekli, hatta bir işçi devletinin var olabilmesi için zorunlu bir hedeftir. Bu hedefin hangi nesnel ve öznel nedenlerle yaşama geçirilemediği ya da geçirilemeyeceği üzerinde düşünmek ne denli doğru bir çaba ise, hedefin yaşama geçirilemediği bir durumu genelde veri kabul ederek, işçi devletinin bürokrasili de olabileceğini kanıtlamaya çalışmak o denli yanlış bir tutumdur. İşte Mandel’in “bürokrasili işçi devleti” genellemesiyle yaptığı şey tam da budur ve Marksist işçi devleti anlayışından gittikçe uzaklaşan bir yanlış tutuma örnek oluşturmaktadır.

İlgili bölümde, bu konuda Troçki’nin değerlendirmelerinin de hatalı yönler içerdiği belirtilmişti. Fakat son tahlilde Troçki’nin hareket noktasını, “işçi devletinin bürokrasili bir devlet olmaması gerektiği ve olamayacağı” yolundaki Marksist kavrayış oluşturmaktaydı. O sadece, Sovyetler Birliği’nin o dönemdeki değişim nedenlerini gözler önüne serme çabası içinde “bürokratik yozlaşma” olgusu üzerinde duruyordu. Öte yandan, “muazzam bürokratik yozlaşmaya uğramış işçi devleti”nin, eninde sonunda işçi devleti olmaktan çıkacağı doğrultusunda önemli ipuçlarını da sergileyerek, irdelemesini sürdürmekteydi Troçki. Oysa Mandel zaman içinde daha da netleşen gerçekliğe rağmen, teorisini hâlâ Troçki’nin erken değerlendirmelerinin üzerine oturtma tutumunu sürdürdü. Böyle yapmakla o, Troçki’nin hareket halindeki tahlillerini belli bir noktada dondurmuş oluyordu. Böylece Mandel’in teorisi, “devlet ortadan kalkmadıkça bürokrasinin de asla ortadan kalkmayacağı”, ya da “bürokrasinin her zaman olacağı” tarzında kavranmaya elverişli bir anlayışı yerleştirdi Troçkist harekette.

Mandel’in bu açılımı, proleter devrim tek ülkede ve üstelik Rusya gibi geri bir ülkede tecrit olmasaydı bile, belki yine de bürokrasisiz bir işçi devletinin var olamayacağı tarzındaki bir kuşkuya kapıları sonuna kadar açık bırakır. Bu kuşku beraberinde, “bürokrasili işçi devleti”ni kabullenmek, realiteye boyun eğmek, hatta geleceği buna göre yeniden tasarlamak biçiminde bir eğilimi geliştirir. Ve nitekim öyle de olmuştur. Mandel’in görüşlerinde, Sovyetler Birliği gerçeği karşısında kökü bu noktaya dayanan örtülü bir boyun eğişin, çeşitli ödünlerin izlerini bulmak zor değildir.

Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik karşı-devrim sürecinin akışı içinde, bürokrasiyi bir hakim sınıf olarak tanımlamanın eşiğine gelmiş bulunan Troçki, son yazılarında bürokratik egemenliğin proletarya tarafından yıkılması gereken karşı-devrimci bir güç olduğunu açıkça vurgulamaktaydı. Bürokrasinin, proletaryanın tarihsel kazanımlarını korumak bir yana, Sovyet devletinin bağrında uluslararası burjuvazinin bir uzantısı olarak işlev görebileceğini söylemekteydi Troçki. Böyle bir noktada artık hâlâ bürokrasinin ikili karakterinden söz etmek, “bir yönüyle tutucu olan bürokrasinin diğer bir yönüyle ise –kendi yöntemleriyle de olsa– işçi devletini korumaya devam ettiğini”nden bahsetmek anlamsızlaşmaktadır. Bakılması gereken yer, bürokrasinin dünya devriminin önünde engelleyici bir faktör olarak belirginleşen karşı-devrimci karakteridir.

Oysa Mandel’in “bürokrasinin ikili karakteri”ne ilişkin açılımları, Troçki’nin son yazılarında verdiği ipuçlarıyla çelişmekte ve üstelik çubuğu Troçki’nin yapmadığı ölçüde bürokrasiden yana bükmektedir. Mandel 1968’lerdeki değerlendirmelerinde şöyle demektedir:

Bu rol, Sovyet bürokrasisinin temeldeki çelişik ve ikili karakterini yansıtır. Bir yanda Ekim Devrimiyle ve özel tarımın Stalin tarafından zorla kolektifleştirilerek şiddet yoluyla ezilmesiyle Sovyetler Birliği’nde ortaya çıkan yeni toplumsal düzene gerçekten bağlıdır ve bu düzeni –iktidarının ve imtiyazlarının temeli– kendi özel dar çıkarlarına uygun yollarla korumaya çalışılır. Sovyet toplumunu korumakla da kendi arzu ve saiklerinden bağımsız olarak devrimin uluslararası planda yayılmasına nesnel olarak hizmet etmektedir.[1]

Mandel’in bu türden değerlendirmeleri, Stalinizmin özürcülerinin, “bürokrasinin tüm öznel hatalarına rağmen, Sovyetler Birliği’nin nesnel olarak dünya devriminin merkezi olmayı sürdürdüğü” biçimindeki savlarının temelini oluşturur. İlerleyen yıllar içinde Mandel, bürokrasinin ikili karakterine ilişkin çözümlemelerinde esasta bir değişiklik yapmamıştır. Ve bürokrasinin hakim bir sınıf oluşturmadığı tezini, onun Ekim Devrimiyle doğan toplumsal düzeni –kendi yöntemleriyle de olsa– koruyucu bir yöne sahip bulunduğu iddiasına dayandırmayı sürdürmüştür.

Öte yandan Mandel, örneğin 1978 yılında “Sovyet devletinin sınıf karakteri” üzerine kendisiyle yapılan bir görüşmede, bürokrasiye “yeni sınıf” lakabını takanların, onun burjuvaziye göre ilerici yönünü de teslim etmek zorunda kalacaklarını belirtmektedir. Mandel’in bu türden argümanlar ileri sürmesi, Troçkist harekette doğruları bulmaya yönelen düşünsel çabaların daha baştan önünün tıkanmasına ve böylece Sovyet bürokrasisinin bir kast değil, egemen bir sınıf oluşturduğu gerçeğinin üstünün örtülmesine yol açmıştır.

Diğer yandan Mandel, bizzat kendi mantalitesi içinde bürokrasiye “ilerici” bir rol biçer ve bunun kanıtı olarak, SSCB’nin devasa iktisadi ve kültürel başarılarını gösterir. Oysa sağlanmış olan gelişme, Troçki’nin de belirttiği gibi, bürokrasinin kamçısı altında çalıştırılmış proletaryanın emeğinin sonucudur. O nedenle bürokrasiyi, işçi sınıfı ve dünya devrimi karşısında oynadığı gerici role göre değil de, burjuvaziyle karşılaştırarak değerlendirmek ya da SSCB’deki sanayileşme başarısını son tahlilde yine de bürokrasinin hanesine yazmak, bürokrasiye verilmiş büyük bir ödün olmaktadır. Üstelik bürokratik egemenliğin SSCB’de gelişme düzeyini yükseltici bir faktör olmayıp tam tersine frenleyici bir rol oynadığı bizzat Troçki tarafından dile getirilmiş bir gerçeklik iken! Troçki şöyle diyordu: “Bürokratizmin daha da engellenemeyen bir gelişimi, ekonomik ve kültürel büyümenin duraksamasına, korkunç bir toplumsal krize ve bütün toplumun olduğu gibi çöküşüne yol açabilir.”[2]

Bürokrasinin diktatörlüğü altındaki Sovyet ekonomisinin, kapitalizmi bile aşan bir ilerleme kaydettiği yolundaki “teori”nin yaratıcısı da Mandel olmuştur. Onun yıllarca savunduğu ve Troçkist hareket içinde yerleştirdiği tez şöyledir:

Sovyetler Birliği, plan plan ardına birbirini izleyen onyıllar boyunca, geçmişteki ilerlemenin birikimi geleceğin büyüme olanakları önünde engel yaratmadan, az çok dengeli bir ekonomik büyüme sürdürüyor… Kapitalist gelişmenin ekonomik büyümenin hızını azaltan tüm yasaları elendi.[3]

Troçki, Sovyetler Birliği’ndeki rejimin devlet kapitalizmi olmadığını kanıtlama çerçevesinde, bürokrasinin burjuva sınıf benzeri bir hakim sınıf olmadığını söylerken haklıydı. Diğer yandan Troçki, Sovyet bürokrasisini bölüşüm sürecinin jandarması olarak nitelerken, henüz gerekli sonucu ifade etmemiş olsa da, bu koşullarda işçi sınıfının üretim sürecinin efendisi sayılamayacağı gerçeğine dikkat çekmiş olmaktaydı. Bunun nihai anlamı ise, bürokrasinin üretim sürecini denetleyen bir egemen güç olarak, ayrıcalıklı bir tabakadan fazla bir şey, özel mülkiyet sahibi sınıflara benzemeyen, fakat devlet mülkiyetine dayanarak toplumsal artı-emeği denetleyen kendine özgü bir sınıf olduğuydu. Ne yazık ki Troçki de tahlillerini henüz bu noktaya ulaştıracak düzeyde ilerletememişti.

Burjuvazinin mülksüzleştirildiği fakat işçi sınıfının da egemenliğini koruyamadığı ve üretim araçlarının devlet mülkiyetinde bulunduğu bir durumda, devletin sahibi bürokrasi, özel mülkiyet sahibi sınıfların hizmetindeki bürokrasiden çok farklı bir şeydi. Özel mülkiyete dayanmayan Sovyet bürokrasisinin devlet mülkiyeti sayesinde egemen konuma yükselmiş bir yönetici sınıf, devletlû sınıf oluşturduğu sonradan apaçık ortaya çıktı.

“Bürokrasinin kamçısı altında çalışmaya mahkûm kılınan” işçi sınıfının konumuna ilişkin Troçki’nin yaptığı teşhirler, bürokrasinin işçi sınıfı karşısındaki egemen pozisyonunu olanca açıklığıyla sergilemekteydi. O, bu durumun meşrulaşması ve katılaşması halinde, proleter devrimin toplumsal kazanımlarının tümden tasfiyesine yol açılacağına işaret etti. Aradan yıllar geçmesine ve olayların Troçki’nin belirttiği tarihten önce bile zaten tam da onun dediği yönde gelişmesine rağmen, “devlet mülkiyeti devam ettikçe işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının korunmaya devam edeceği”ni kanıtlamaya çalışan Troçkistler fena halde yanılmaktaydılar. Ve bu yanılgının temelinde, devlet mülkiyetini abartılı bir biçimde sosyalist mülkiyetle benzeştirme yanılgısı yatmaktaydı. Oysaki, örneğin küçük-burjuva sosyalizminin “devletçilik” ve “devlet mülkiyeti” sorunundaki yanılgıları, daha Marx döneminden başlamak üzere nice eleştiriye konu olmuştur ve Marksizmin bu konuda küçük-burjuva sosyalizmine yönelttiği teorik eleştiriler devrimci Marksist literatürde zengin bir yer tutar.[4]

Aslında, gerçeklerle bağdaşmayan birtakım iddiaların teorize edilmek istenmesi, böyle bir çaba içine giren kişiyi kaçınılmaz olarak çelişkilere sürükler. Troçki’nin verdiği önemli ipuçlarını yok sayarcasına, kendini şablonlara kilitleyen Mandel, Sovyet devletinin karakteri konusundaki değerlendirmelerini bir kısır döngüye hapsetmiştir. Konuya ilişkin sorgulamalar kendisini “bürokratik yozlaşmış işçi devleti” çözümlemesinin ilerisine gitmeye zorlayıverdiğinde, kendi içinde çelişmeyi göze almıştır, fakat bu şablonu terk etmeyi göze alamamıştır. Örneğin Mandel, sıra Sovyet devletinin niteliğinin değişen koşullar içinde yeniden ifade edilmesine geldiğinde tam da böyle bir çelişki sergilemektedir. Bürokrasinin hâlâ köken olarak işçilerden oluşan çok kalabalık bir sosyal grup olduğunu iddia etmeyi sürdürür Mandel. “Bürokratik yozlaşmış işçi devleti” tanımının 1978’lerde artık eleştiriye dayanacak bir yanının kalmamış olması nedeniyle, bu tanımın sürdürülmesine özürcü gerekçeler arar. Bu Troçkist tanımın hiç de işçi devleti ile aynı şey olmadığını söyler. Fakat buna rağmen, Sovyet devletinin tanımındaki “işçi” sıfatının kaldırılması halinde daha da karışık bir duruma yol açılacağı gerekçesiyle, kaldırılmamasını yeğler. Mandel’in göze alamadığı karışıklığa örnek olarak sıraladığı gerekçeler, karışıklıktan korunabilmek amacıyla doğruyu arayıp bulma çabasından vazgeçmeye çağrıdır. Ya da yine bürokrasiye verilmiş bir ödünün ifadesidir. Şöyle der Mandel:

Bürokrasinin yeni bir sınıf olduğu kabullenilirse, iktidardaki Komünist partiler “bürokratik” partiler mi olacaktır?

Ya da bürokrasi iktidarı ele geçirmesinden önce bir sınıf olmamakla birlikte, iktidarı ele geçirdikten sonra bir sınıf haline gelen tarihteki ilk sınıf mıdır?

Ve sonuç olarak Mandel, Troçki’nin ipuçlarını hiçe sayarak ve yine o aşina limana sığınarak “karışıklıktan korunmuş” olur:

Dördüncü Enternasyonal –Troçki’yi izleyerek– Sovyetler Birliği’nde halen bürokratik yozlaşmaya uğramış bir işçi devletinin varlığını ve bu anlamda da Sovyetler Birliği’nin bir çeşit proletarya diktatörlüğünü koruduğunu ileri sürerken bunu çok belirgin bir içerikle sınırlamaktadır. Bu devlet günümüze kadar Ekim Devrimi’nden doğan yapıları, melez üretim ilişkilerini nesnel olarak savunmuştur. Nitekim günümüze kadar kapitalizmin restorasyonunu ve yeni bir burjuva sınıfın iktidarını önlemiştir; kapitalist mülkiyetin ve kapitalist üretim ilişkilerinin yeniden oluşmasına izin vermemiştir.[5]

Oysa Mandel’in bu satırları kaleme aldığı tarihlerde (1978), bürokrasinin kapitalist restorasyonu gerçekleştirmemiş olması, Sovyetler Birliği’nin “bir çeşit proletarya diktatörlüğünü koruduğunu” göstermez. Sovyet devletinin “Ekim Devriminden doğan yapıları nesnel olarak savunduğu” iddiası doğru değildir. Bürokratik karşı-devrim sonucunda Sovyet devleti’nin işçi devleti olmaktan tamamen çıkmasıyla birlikte, 1929 dönemecinden başlayarak “bürokrasinin Ekim Devrimiyle doğan yapılara bağımlı bir sosyal kast olduğu” görüşünün nesnel bir dayanağı kalmamıştır. O nedenle de, bürokrasinin “yeni bir burjuva sınıfın iktidarını önlemekle, kapitalist mülkiyetin ve kapitalist üretim ilişkilerinin oluşmasına izin vermemekle” koruduğu varlık artık “Ekim Devriminden doğan yapılar” değildir. Bürokrasi, kendi ulus-devletinin çıkarlarıyla bağlı bürokratik rejimin işleyişini korumuştur.

Sovyet devletinin ve Sovyet bürokrasisinin nesnel karakterini yeniden değerlendirmekten kaçınan Mandel, çözümlemelerini günümüzdeki değişimin kavranabileceği düzeye yükseltmemiş, dolayısıyla bürokratik rejimlerin çöküş sürecine hazırlıksız yakalanmıştır. Bu nedenle, onun 1978’lerden örneklediğimiz saptamaları özü itibarıyla yanılgılıdır ve günümüzdeki değişikliğin kavranmasındaki eksikliğin de kaynağıdır. Çünkü Mandel, bürokrasinin vaktiyle gerçekleştirmiş olduğu karşı-devrime rağmen, Ekim Devriminin toplumsal kazanımlarının yok edilmediği iddiasını sürdürmüştür. Bu nedenle de, Sovyetler Birliği ve benzeri ülkelerde kapitalist restorasyonun ancak bir burjuva karşı-devrimiyle gerçekleştirilebileceğini yinelemekle yetinmiştir.

“Karışıklıktan korunma” gerekçesiyle eskimiş değerlendirmelere takılıp kalan Mandel, bu değerlendirmelerin somut gerçeklikle bağdaşmaması karşısında duyduğu rahatsızlığı, Marksist kavramların içeriğiyle oynayarak geçiştirmeye çalışmaktadır. Ve asıl karışıklığa da böylesi tutumlar neden olmaktadır. Şöyle der Mandel:

… eğer “proletarya diktatörlüğü”, “işçi sınıfının doğrudan yönetimi” olarak yorumlanırsa, o zaman böylesi bir diktatörlük kesinlikle söz konusu değildir. Bizim için, Sovyetler Birliği’nde proletarya diktatörlüğü, ancak bu terimin türetilmiş, dolaylı ve sosyo-teorik anlamında söz konusudur.[6]

Proletarya diktatörlüğünün varlık koşulunu oluşturan “işçi sınıfının doğrudan yönetimi”, onun yorumlarından biriymiş gibi sunulmaktadır. Böylece Mandel bizleri, proletarya diktatörlüğünün yeni bir tanımı ile yüz yüze getirmektedir: İşçi sınıfının “dolaylı” yönetimi anlamına gelen, proletarya diktatörlüğü tanımından “türetilmiş” bulunan, “sosyo-teorik” anlamda bir proletarya diktatörlüğü. Aslında bu tür açıklamalar, teorik laf salatası olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir.

Bürokrasinin proletaryadan bağımsız bir hakim sınıf oluşturamayacağını, Sovyet devletinin son tahlilde yine de Ekim Devriminin kazanımlarını koruyan “bürokratik yozlaşmış işçi devleti” olduğunu kanıtlama çabası Mandel’i, gerçeklikle uyuşmayan yorumlar yapmaya zorlamaktadır. İşte bu nedenle o, Sovyet bürokrasisinin “Ekim Devriminin başını koca kıçıyla ezdiği”ni söyleyen ve bürokrasinin varlığının “Bolşevizmin diyalektik inkârına” dayandığını ilân eden Troçki’den yıllar sonra, bu anlamda hâlâ “tamamlanmamış süreçler”den söz etme gafletine düşmektedir. Aşağıdaki satırlar böyle bir tutumun örneğini oluşturması bakımından ibret vericidir:

… bürokrasi her ne kadar geçmişle, işçi sınıfıyla ve Marksist ideoloji ile göbek bağını bütünüyle kesmeyi istese ve buna çabalasa da, denemek başka şeydir, başarmak başka şey. Burada söz konusu olan tamamlanmış olmaktan uzak bir süreçtir; ve bu süreçte çok şiddetli tepkilerle karşılaşılabileceği açıktır.[7]

Niyet ne olursa olsun, yarattığı sonuçlar itibarıyla bu tür açıklamalar, bürokrasiye verilmiş ödünlere dönüşmektedir. Tarihsel deneyimin ortaya koyduğu “bürokratik diktatörlük” olgusunu, “bürokrasili işçi devleti” çerçevesinde teorize eden Mandel ve takipçileri, ulusal kurtuluş devrimlerinin ürünü olan “ulusal devrimci” iktidarları bile “işçi devleti” kategorisi içine sokuşturmaktadırlar. İşçi sınıfını daha en başından iktidar dışında tutan ve ancak milliyetçi sosyalizm anlayışı temelinde bir anti-kapitalist içeriğe sahip bulunan Yugoslavya, Çin ve Vietnam devrimleri “baştan deforme olmuş sosyalist devrimler” olarak değerlendirilmektedir. Mandel bu ülkelerdeki devrimlerle ilgili olarak şöyle demektedir:

Stalinist geçmişlerinden bütünsel değil, yalnızca kısmi bir kopuş gerçekleştirmiş olmaları, bu partilerin önderliklerini, hem iç rejimleri hem de kitleler ile ilişkileri bakımından bürokratik örgütsel konumlarda tutmuştur. Buna bağlı olarak, doğrudan bir işçi ve halk iktidarının (sovyetler) kurumlaştırılması devrimci zaferlere eşlik etmemiştir. Parti aygıtı, daha baştan devletle özdeşleşmiştir. Aynı nedenle, bürokratikleşme ve kitlelerin depolitizasyonu olayı –her ikisi de yeni bir bürokrasinin aşırı maddi ayrıcalıklarının hızla ortaya çıkması sonucunda pekişerek– derinleşmiştir. Dolayısıyla bürokratik biçimde manipüle edilen ve baştan deforme olmuş sosyalist devrimlerden haklı olarak söz edilebilir.[8]

Böylece Mandel, Marksist literatüre “bürokratik işçi devleti” kavramının yanı sıra yeni bir “teorik” kavram daha kazandırır: “Daha baştan deforme olmuş sosyalist devrimler!”

Bunun yanı sıra Mandel ve takipçileri, Küba, Nikaragua ve Granada’da gerçekleşen devrimleri ise, bu devrimlerin önderlikleri Stalinist kökenli partiler olmadığı için (!), “gerçek sosyalist halk devrimleri” olarak tanımlamaktadırlar:

Küba’da, Granada’da ve Nikaragua’da söz konusu olan, Yugoslav, Çin ve Vietnam devrimlerinden kalın bir çizgiyle ayrılan gerçek sosyalist halk devrimleridir; çünkü bu devrimlerin başında Stalinist kökenli partiler değil, kendi ülkelerinin anti-emperyalist ve sosyalist akımları içindeki bir ayrışmanın ve olgunlaşmanın ürünü olan devrimci partiler vardı. Aynı nedenle, iktidarın bürokratikleşmesi süreci bu ülkelerde diğerlerine göre çok daha sınırlı olmuştur ve ulusal düzeyden çok yerel düzeyde, işçi ve halk iktidarlarının kurumsallaştırılması yönünde (sınırlı ve henüz yetersiz) ileri adımlar atılabilmiştir.[9]

Bu değerlendirmelerde kullanılan ölçüt nedir? Devrimlerin ulaştığı kapsam ve devrimci proletaryayı iktidara getirip getirmediği mi? Yoksa, devrime damgasını basan önderliklerin Stalinist kökenli partiler olmaması ya da Stalinizmden tam kopmaksızın Sovyet bürokrasisine tavır alıp almamaları mı? Kuşkusuz, doğru bir değerlendirme yapabilmek için, söz konusu devrimlerin önderliklerinin Sovyet bürokrasisi karşısındaki konumlarını dikkate almak yetmez. Esas olarak, devrimci önderliğin sınıf karakterinin, devrimin ulaştığı kapsamın ve proletaryayı iktidara getirip getirmediğinin çözümlenmesi gerekir. Proletarya diktatörlüğünün kurulmasıyla sonuçlanmayan ve son tahlilde “ulusalcılık” anlayışını asla aşamayan bir devrimi, sırf kapitalist ilişkileri tasfiyeye yönelip (ki bu da yine Sovyet bürokrasisi ile kurulan askeri, siyasi, ekonomik bağlar temelinde olmaktadır), “devletleştirmeler” temelinde bir ulusal kalkınma stratejisi uygulamaya yöneldiği için “sosyalist devrim” olarak nitelendirmek ne derece doğru bir yaklaşım olabilir?

Mandel’in temsilcisi olduğu eğilimin bu konudaki temel yanılgısı o denli çarpıcıdır ki, ulusal kurtuluş devrimi temelinde gelişen ve ulusal devrimci bir iktidarın kurulmasından sonra Sovyet bürokrasisine boyun eğen Küba devrimini, “gerçek sosyalist halk devrimi” olarak nitelemeyi sürdürmüşlerdir. Küba devriminin ulusal kurtuluşçu, “Cadillocu” önderliğinin iktidarı, Ekim Devriminin ürünü olan proletarya diktatörlüğü ile karşılaştırılmaktadır. Yine örneğin, ulusal devrim boyutunu aşmamış olan Nikaragua Devriminin, burjuva unsurları içeren Sandinist önderliğinin iktidarı da, “gerçek sosyalist halk devriminin” iktidara getirdiği “çok daha az bürokratlaşmış bir iktidar” olarak nitelenmektedir. Mandel karşı karşıya kaldığı problemi, sosyalizm ile halk kavramlarını çiftleştirerek basitçe aşma çabası içinde oldu hep.

Oysa çok iyi bilinmektedir ki, Troçki’nin savunduğu sürekli devrim anlayışı, devrimlerin proletaryanın sosyalizm hedefini kapsayacak düzeye yükseltilebilmesi için proletarya diktatörlüğünün kurulmasını şart koşar. Bu nedenle, ulusal kurtuluş devrimi kapsamında kalan ve ulusal kurtuluşçu iktidarların kurulmasıyla sonuçlanan devrimleri Ekim proleter devrimi ile aynı çerçevede değerlendiren Troçkist eğilimlerin bu tutumu, her şeyden önce, Troçki’nin savunduğu sürekli devrim perspektifine aykırıdır.

Ulusal kurtuluş devrimlerinin sosyalist devrim kategorisi içine sokuşturulması ve bu tür devrimlerin sonucunda kurulan tüm ulusal devletlerin “daha baştan bürokratikleşmiş işçi devleti” olarak tanımlanması, Mandelci eğilimin yerleştirdiği bir teorik garabettir. Örneğin şu satırlar, bu tuhaflığın tipik örneklerinden birini oluşturuyor: “birçok az gelişmiş ülkede kapitalizmin devrilmesi, işçilerin demokratik biçimde seçilmiş işçi konseylerine dayanan dolaysız iktidarının ortaya çıkışına bağlı olmadığı sürece, buradan çıkacak işçi devletlerinin daha kuruluştan itibaren bürokratlaşmaya mahkûm oldukları da vurgulanmalıdır.”[10] Tıpkı Mandel’in proletarya diktatörlüğünden “türetilmiş”, “dolaylı”, “sosyo-teorik anlamda bir proletarya diktatörlüğü” biçimindeki teorik laf salatasında olduğu gibi, burada da karşımıza çıkan tuhaflık, “işçilerin demokratik biçimde seçilmiş işçi konseylerine dayanan dolaysız iktidarının” doğumu olmaksızın, yani işçi sınıfını hiç iktidara getirmeksizin yaşama gözlerini açan “daha kuruluşundan itibaren bürokratikleşmiş işçi devleti”dir!

Burada hatırlanması gereken diğer bir nokta ise, Mandel’in “bürokratikleşmiş işçi devletleri” tarzındaki değerlendirmelerini bağladığı şematize edilmiş derecelendirme sistemidir. Ekim Devrimi sonrasında ortaya çıkan sovyet iktidarının, Lenin’in de işaret ettiği üzere bürokratik deformasyona uğraması ve bu belânın daha da büyüyerek artık tam bir bürokratik dejenerasyona dönüşmesi olguları, mekanik bir biçimde sınıflandırılarak, ortaya sanki genel geçer bir “deforme olmuş işçi devletleri” ve “dejenere olmuş işçi devletleri” ayrımı çıkartılmıştır. Oysaki, bürokratik deformasyon (bozulma) ve dejenerasyon (yozlaşma) olguları salt Sovyetler Birliği’nin tarihine ilişkindir ve bu kavramların bir işçi devriminin yaşanmadığı ülkelere uygulanmak istenmesi doğru değildir. Fakat yıllarca Troçkizm adına böylesi yaklaşımlar yerleştirilmiş ve hatta kimi tarihsel olayların değerlendirilmesinde, “deforme olmuş işçi devleti” diyen Troçkistlerle, “dejenere olmuş işçi devleti” diyen Troçkistler karşı karşıya gelebilmişlerdir. Oysa yanılgı derece farkında değil, bu tür bir yaklaşımın bizzat kendisinde, bütünündedir.

Mandel’in “Geçiş Toplumu” Kavramı

Mandel ve onun gibi düşünenler, Sovyet devletinin karakteri konusundaki yanılgılarını Sovyetler’deki sosyo-ekonomik rejimin değerlendirilmesindeki tutumları ile bütünlemektedirler. Sovyetler Birliği’ndeki sosyo-ekonomik rejimi, bürokrasinin egemenliğiyle sakatlanmış da olsa, yine de bir geçiş rejimi olarak nitelemeye devam etmektedirler. Mandel, kapitalizmden komünizme geçiş döneminin özelliklerini tanımladığı ve genellikle “geçiş toplumu” olarak adlandırdığı tezlerini, Sovyetler Birliği’nin bir “geçiş toplumu” olduğunu kanıtlamakta kullanmaktadır. Ona göre “geçiş toplumu” her iki yöne de (kapitalizme de, sosyalizme de) açık bir özellik arz etmektedir. Bir kapitalist restorasyon gerçekleşmediği sürece, bu ülkeler bir köprü üzerinde uzun süre duran bir varlığa benzetilmektedir. Sovyet ekonomisinin bileşiminin “melez ve çelişik” olduğunu belirten Mandel, “SSCB’nin kapitalizm ile sosyalizm arasındaki, bugünkü aşamada bürokratik diktatörlük tarafından «dondurulmuş» bir geçiş toplumu olarak kaderinin henüz tarih tarafından karara bağlanmadığını” söylemektedir.[11] İşçi sınıfının iktidarı var olmasa bile, geçmişten geleceğe uzanan köprünün (kapitalizmden komünizme geçiş döneminin) yine de yerli yerinde durduğunu varsaymaktadır. Bu varsayımı ile Mandel, Marksizmin ancak proletarya diktatörlüğü altında yaşanabileceğini gösterdiği geçiş dönemi kavrayışından farklı bir “geçiş toplumu” anlayışına sahip olduğunu sergilemektedir.

Kapitalizmden komünizme geçiş döneminin her iki ucu da açık bir süreç olarak tanımlanması doğru değildir. Çünkü ancak işçi sınıfının doğrudan yönetimi altında, yani proletarya diktatörlüğü altında yaşanabilecek olan geçiş dönemi, hem geriye (kapitalizme) hem de ileriye (sosyalizme) açılan, tarihsel kaderi belirsiz bir köprü olmayacaktır. Tam tersine, geçmişle bağın koparıldığı ve ileriye doğru yüründüğü devrimci dönüşümler dönemi olacaktır bu tarihsel dönem. İktidara gelen proletaryanın başlattığı toplumsal devrimin durması ve geriye dönüşün başlaması olasılığı, ancak proletarya diktatörlüğünün yıkılması ve son bulmasına bağlı olarak söz konusu olabilir. Bu ise zaten Marksist açıdan geçiş döneminin zorunlu koşulunun ortadan kalkması demektir ki, böyle bir olayın gerçekleşmesi halinde artık geçiş döneminin varlığından söz edilemez. Bu nedenle, kapitalizmden komünizme geçiş olarak ifade edeceğimiz tarihsel hareketin var olabilmesi açısından Marx sorunu, “proletaryanın iktidarı döne döne fethetmesi” çerçevesinde ortaya koymuştur:

Burjuva devrimleri, 18. yüzyılın devrimleri olarak, hızla başarıdan başarıya koşarlar; bunların dramatik etkileri birbirini aşar; insanlar ve şeyler adeta ışıl ışıl parlarlar; vecd hali gündelik ruh halidir; ama bu devrimler kısa ömürlüdürler; kısa sürede kendi doruklarına vardılar ve toplum fırtına ve buhran döneminin sonuçlarını soğukkanlılıkla sindirmeyi öğrenmeden, uzun bir mide fesadına yakalandı. Diğer taraftan, proletarya devrimleri, 19. yüzyılın devrimleri olarak, durmadan kendilerini eleştirirler, sürekli olarak kendi akışlarını kesintiye uğratırlar, görünüşte işi bitirilmiş olana tekrar başlamak üzere geri dönerler, ilk girişimlerinin yetersizlikleri, zayıflıkları ve küçüklükleriyle zalimce bir itinayla alay ederler, hasımlarını, salt, yerden yeniden güç alabilsin ve yeniden dev gibi ayağa kalkarak önüne çıkabilsin diye yere sermiş görünürler, kendi amaçlarının belirsiz muazzamlığı karşısında zaman zaman irkilip geri çekilirler, ta ki bütün geri dönüşlerin olanaksız olduğu bir durum yaratılıncaya, ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar:

Hic Rhodus, Hic Salta![12]

Günümüzden tam 140 yıl öncesine ait bulunan bu satırlarda dile gelen derin kavrayış, proletaryanın siyasal iktidarı fethetmek ve dünyayı devrimci dönüşüme uğratmak amacıyla, bütün bir 20. yüzyıl boyunca sarf ettiği çabanın, 21. yüzyıla devredilen “yeniden başlangıç”ını açıklamaktadır. Oysa Mandel ve Sovyet deneyimini onun gibi yorumlayanlar, işçi sınıfının doğrudan yönetimini yitirdiği bir durumu “geçiş toplumu” olarak teorize etmekle, proleter devrimlerin eksikliklerini ve yanlışlıklarını gözden geçirerek yeniden ileriye atılabilmek için, tekrar tekrar başlangıç noktalarına dönüş yapan karakterini göz ardı etmektedirler.

Mandel’in çözümlemelerinde de, Sovyet ekonomisinin neden “devlet kapitalizmi” olarak tanımlanamayacağının teorik kanıtları ortaya konulmaya çalışılmıştır. Fakat Mandel’in, Sovyetler’de kapitalist değer yasasının işlemediği ve genelleşmiş meta üretiminden söz edilemeyeceği çerçevesinde dile getirdiği görüşlerin, Troçki’den ayrılan bir yanı vardır. Troçki çözümlemesinde, son tahlilde kapitalist dünya pazarının belirleyici rolüne vurguyu yapar ve bürokratik egemenlik altında uzun süren bir tecrit döneminin, kapitalizmin restorasyonuyla sonuçlanacağını dile getirir. Oysa Mandel, Sovyetler Birliği’ndeki gerçekliği, içerdiği çelişkilere dikkat çekmesine karşın yine de durağan bir çerçevede ele aldığından, vurguyu ulusal sınırlar içindeki ekonomik işleyişe yapmaktadır. Sovyetler Birliği’nde ekonominin, uluslararası faktörlerin bindirdiği basınç nedeniyle yüz yüze bulunduğu tehlikeleri yeterince dikkate almamaktadır. O nedenle de, genelleşmiş meta üretiminin ulusal çerçevede ortadan kaldırılmış olmasına gereğinden fazla önem atfetmektedir.

Onun dikkatleri ulusal sınırlar çerçevesindeki bir “geçiş” olgusuna çekmesi hem Marksist açıdan yanlış, hem de ilerleyen yıllar içindeki gelişmeleri açıklayamayan bir teori olmuştur. Örneğin, ulusal sınırlar içinde kapitalist değer yasasının işlemez kılınmasını, ekonomiyi büyük bunalımlara düşmekten kurtaracak ve kapitalizme oranla istikrarlı bir ekonomik büyümeyi sağlayacak ağırlıkta bir faktör olarak öne çıkaran Mandel, böylece Sovyetler’deki gerçekliğin bir “geçiş rejimi” olarak idealize edilmesine de katkıda bulunmuştur. Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik rejimlerin ekonomik-politik-toplumsal bunalımlarının artık gözlerden gizlenemez biçimde, tüm yıkıcı sonuçlarıyla ortalığa dökülüvermesi karşısında ise zihinlere soru işaretleri takılmaya başlamıştır. Fakat, tek tek ülkelerde hem de bürokratik diktatörlükler altında “kapitalizmden komünizme geçiş”in devam edebileceği anlayışı bazı Troçkist çevrelerde öylesine derin kökler salmıştır ki, olayları çözümleyebilecek yeterli bir sorgulama yapılamamaktadır.

Oysaki, ilerleyen yıllar içinde Sovyet ekonomisinin bunalımlarının artık iyice açığa vurmasıyla, bu ekonomilerin dünya pazarı karşısındaki konumlarının sorgulanması kaçınılmaz oldu. “Devlet kapitalizmi” teorisini savunanlar, bu durumdan temelde yanlış sonuç çıkardılar ve bu ülkelerdeki ekonomik bunalımı, kapitalist işleyişten kaynaklanan bunalımlarla aynı sepete koydular. Böyle bir iddia kuşkusuz Sovyetler Birliği’ndeki gerçek durumu, onun kapitalizmden farklılığını, özgüllüğünü yansıtmıyor.

Sovyet ekonomisinin bunalımları, dünya kapitalist sisteminin bürokratik rejimleri çözücü etkisini ortaya koymaktadır. Bu durum Marksizmin, dünya devriminin ilerleyişine ilişkin temel öngörülerinin doğruluğunu kanıtlar. Yani, bürokratik diktatörlük altındaki ülkelerde, ekonominin ulusal çerçevede devlet mülkiyetine ve bürokratik planlamaya dayanan özgül işleyişinin sürgit devam etmesinin olanaksızlığını, dünya piyasasının etkisinin eninde sonunda açığa çıkacağını gözler önüne serer.

Mandel de, “Sovyet ekonomisinin işleyişi değer yasasının hakimiyetinde değilse de, kendisini onun etkisinden soyutlayamayacağını” belirtmektedir. Fakat öte yandan, kapitalist restorasyon olasılığından söz ederken bunu hâlâ ulusal çerçeveye hapsetmekte, ulusal temelde meta üretiminin kalıntılarıyla ilişkilendirmek istemektedir:

Ya meta üretiminden geriye kalan şey sonuçta toplumsal artı-ürünün doğrudan temellük ve tahsisinin büyük bir bölümünü saf dışı bırakır; bu durumda kapitalizm restore edilmiş olur Ya da toplum bürokrasinin ölü ağırlığını üstünden silkeler ve kitleler tarafından demokratik olarak karar altına alınana ihtiyaçların giderilmesi için temel kaynakların doğrudan temellük ve tahsisinin hakim olmasını sağlar; bu durumda, kimi piyasa mekanizmalarının kaçınılmaz hayata kalışı artık sosyalizme doğru gerçek bir ilerlemeyi frenleyemez.[13]

Oysa tanık olunduğu gibi bu ülkelerde işlemeye başlayan kapitalist restorasyon süreci, ulusal ölçekte meta üretiminin kalıntılarından kaynaklanmadı. Bu süreç, dünya kapitalist sisteminin çözücü etkisinin ve Troçki’nin işaret ettiği üzere, Sovyet devletinin içinde “uluslararası burjuvazinin bir uzantısı” olarak hareket eden bürokrasinin dönüşümünün sonucudur. Kapitalist restorasyon konusunda, Mandel’in bu olasılığı tamamen dıştaladığı söylenemez. Tersine Mandel, Troçki’nin açılımları eşliğinde bu olasılığa işaret etmekte ve tek tek bürokratlar ile belli işletmeler arasında kalıcı bir maddi çıkar bağının tesisi durumunda, bunun özel mülkiyetin iktisadi anlamda yeniden tesisi anlamına geleceğine işaret etmektedir. Hatta mülkiyetteki hukuksal durumun (devlet mülkiyeti) değişmesinden önce, fiili durumda özel mülkiyet yönünde bir değişimin yaşanabileceğine dikkat çekmektedir. Fakat onun bu konudaki eksikliği, bu olasılığın artık işlemekte olduğu bir dönemde, yaşananların sonuçlarını çözümlemelerine yansıtmaması, eski kalıplarda ısrarı sürdürmesidir.

Hatırlanacağı gibi, Troçki, bir burjuva karşı-devrim yaşanmaksızın da kapitalist restorasyonun bürokrasi eliyle, evrimsel bir yoldan gerçekleştirilebileceğine dikkat çekmişti. Mandel ise, kapitalizme dönüşün ancak bir burjuva karşı-devrim yoluyla gerçekleşebileceği fikrini tekrarlamakla yetindi. Oysaki, zaten bürokrasinin egemenliği Sovyetler Birliği’ni, bir burjuva karşı-devrimine gerek kalmaksızın dünya kapitalizmine entegrasyona açık hale getirmişti. Mandel’in ve benzer değerlendirmeler yapan Troçkist çevrelerin 1989’dan bu yana Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği’nde yaşanmakta olanları açıklamakta içine düştükleri açmazların nedeni, yıllardan beri hatalı değerlendirmelerini sorgulayıp eleştirmekten ısrarla kaçınmış olmalarıdır.

Yozlaşmış işçi devleti anlayışının sürdürülerek, proletaryanın tarihsel kazanımlarının devam ettiği düşüncesinde ısrar edilmesi, proletaryanın bürokratik egemenliklere karşı mücadelesinin değerlendirilmesinde de bulanıklığa neden olmuştur. Bu perspektif bulanıklığı nedeniyle, IV. Enternasyonal çevreleri, Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik rejimlerde proletaryanın devrimci stratejisini salt bir “politik devrim”le sınırlandırdılar. Sovyet bürokrasisinin egemenliğini, burjuva devletteki “Bonapartizm” biçimlenmesi temelinde ele alan Troçki’nin eski analojisinin tekrarıyla yetinildi. Anti-bürokratik devrimin içeriğinin belirlenmesinde yine bu analoji dayanak noktası yapıldı. Sovyetler Birliği’nde bürokrasinin proletarya iktidarına karşı gerçekleştirdiği karşı-devrim, politik karşı-devrim boyutunu aşmayan ve yeni düzenin toplumsal temellerine dokunmayan bir karşı-devrimci reaksiyon olarak nitelendirilmeye devam edildi. Avrupa’da burjuva demokratik devrimler çağında yaşanmış olan politik devrim ve politik karşı-devrimlerden yapılan örneklemelerle soruna yaklaşıldı.

Oysa, gerek Marx ve Engels’e gerekse de Lenin ve Troçki’ye göre, proleter devrim, proletaryanın iktidarı ele geçirmesiyle tamamlanmış olmaz. Tam tersine, proletaryanın iktidarı fethi, onun toplumsal devriminin başlangıcı, politik ön adımıdır. Devrimin ilerleyebilmesi için proletaryanın dünya arenasında politik iktidarı ele geçirmeye devam etmesi ve bu sayede toplumsal dönüşümler temelinde dev adımlarla ileriye sıçraması gerekir. Ancak dünya ölçeğinde sınıfsız toplum düzeninin yaşanmaya başlanmasıyla tamamlanabilir toplumsal devrim. Ve işte bu anlamda “sosyalist kuruluş”, feodal düzen içinde serpilip gelişen ve eski siyasal biçimleri zorlayan kapitalist gelişme süreci ile benzeşmez.

Proleter toplumsal devrimin özellikleri nedeniyle, bir ülkede proletaryanın iktidarı fethetmiş olması, üretim araçlarının önemli kısmını devletleştirmesi, proletaryaya iş güvenliği sağlanması vb. toplumsal devrimin tamamlandığı anlamına gelmemektedir. Proleter devrim dünya arenasında tamamlanıncaya dek, ulusal sınırlar içinde iktidarı fetheden proletaryanın önünde, koskoca bir tarihsel çağı kapsayacak toplumsal devrim süreci uzanmaktadır. Bu sürecin kesintiye uğramamasının koşulu, proletaryanın politik iktidarını yitirmemesi, tersine yeni proleter devrimlerle beslenerek dünya devriminin ilerlemesidir. Eğer proletarya politik iktidarını yitirirse, toplumsal devrimin devamından da artık söz edilemez. Bu nedenle Sovyetler Birliği’nde sorun, proletaryanın iktidarı yeniden fethetmesi ve toplumsal devrimi yeniden başlatmasıydı.

O halde, kapitalist restorasyon sürecine girmiş olsun ya da olmasın, bürokratik rejimin yürürlükte olduğu bir ülkede, proleter toplumsal devrimin politik ön adımı, iktidardaki bürokratik egemenliğin yıkılışında somutlanacaktır. Bunun başarılabilmesi ise, kuşkusuz tıpkı kapitalist ülkelerde olduğu gibi, proletaryanın devrimci bilincine, örgütlülüğüne, enternasyonalist devrimci bir önderliğe sahip bulunmasına doğrudan bağlıdır. Öte yandan, günümüzde sıcağı sıcağına yaşanan olayları değerlendirdiğimizde karşımıza çıkan somut bir gerçeklik de şudur: Doğu Avrupa ülkeleri (ya da diğerleri) kapitalist restorasyon sürecini tamamladıkları ölçüde, bu ülkelerde gerçekleşecek bir proleter devrim, artık kapitalist ülkelerdeki devrim stratejisi ile bütünleşmiş olacaktır.

* * *

1989 yılından bu yana Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan olaylar ve bu ülkelerdeki bürokratik rejimlerin kapitalist restorasyon yönünde peş peşe çözülüşü, tüm sosyalist örgüt ve çevrelerin karşısına yeni değerlendirmeler yapma zorunluluğunu çıkardı. Stalinist resmi çizgiyi izlemeye devam edegelen politik çevreler açısından durum tam bir felâketti. Somut gerçeklik, yıllardır sosyalizm adına savunulmuş bulunulan “resmi sosyalizm”in ipliğini pazara çıkarmış bulunuyordu. Bu nedenle, bu kategori dahilindeki politik eğilim sahiplerinin şoka girmesi bir sürpriz değildi.

Buna karşılık, resmi sosyalizm akımının dışında kalan ve kendilerini Troçkist geleneğin takipçisi olarak tanımlayan çevreler açısından ise durum kuşkusuz daha değişikti. Bu çevreler için, resmi sosyalizmin iç yüzü zaten bilinmekteydi ve bu nedenle de bürokratik diktatörlüklerin çözülüşü ve çöküşü karşısında şok geçirmeleri gerekmiyordu. Fakat sorun bu kadarıyla bitmiyordu. Sosyalist denilen ülkelerde 1989 yılından başlayarak ilerleyen hızlı değişim süreci, Troçkist geleneğe bağlı politik çevrelerin değerlendirmelerini de teste tâbi tutuyordu. Bu çevreler böyle bir duruma ne kadar hazırlıklıydılar, nasıl karşıladılar, geçmişteki tezlerine ilişkin olarak ne ölçüde muhasebe ihtiyacı duydular ve geleceğe yönelik ne gibi dersler çıkardılar? Bu soruların yanıtları, esas olarak bizzat bu politik çevreler tarafından yanıtlanabilir, yanıtlanmalıdır.

Bize göre Doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan 1989 fırtınası, sonuçları itibarıyla devrimci proletarya açısından ne bir devrim ne de bir karşı-devrim olarak nitelenebilir. Evet, Doğu Avrupa ülkelerini kasıp kavuran, Sovyetler Birliği ve Çin’de de yaşanan sokak gösterileri, dipten gelen bir dalgayı sergiliyordu. Fakat bu ülkelerde proletarya ve emekçi kitlelerin devrimci bir önderlikten ve örgütlülükten yoksun bulunduğu koşullarda, bu dipten gelen dalga, son tahlilde kapitalist restoratörlerin işine yaradı. Öte yandan, proletaryanın ve emekçi kitlelerin içinde yaşadıkları despotik-bürokratik rejime duydukları büyük öfke, bürokratik diktatörlüklerin çözülüşünü ve çöküşünü coşkuyla karşılamalarına, desteklemelerine neden oldu. Böylece bu ülkelerdeki rejimin bir işçi devletiyle en ufak bir ilintisinin kalmamış bulunduğunu, bizzat işçiler, emekçiler tutumlarıyla ortaya koydular.

Bu ülkelerde egemen bürokrasinin tüm “uyanık” unsurları, özellikle Doğu Avrupa ülkelerinde kısa sürede yaşanan deneyimden büyük dersler çıkartarak, çözülüş sürecini destekleyen “halk hareketi”nin (!) yeni liderleri olarak boy gösterdiler. Böylece bu egemen bürokratlar, bir burjuva karşı-devrimine gerek kalmaksızın kapitalizme hızlı bir geçişin başını çekebileceklerini kanıtlamış oluyorlardı. Yaşanan bu fırtınalı süreç, kuşkusuz “soğuk” bir süreç değildi. Fakat kapitalizm yönündeki değişimin, uluslararası burjuvazi ile işbirliği içindeki “kızıl” bürokrasinin öncülüğünde gerçekleştirilmiş olması, yine de bu saptamayı doğruluyordu. Çünkü bu hızlı değişimin mayalanması, bürokrasi açısından uzun yılları kapsayan soğuk bir evrim sürecinin sonucuydu.

Böylece Troçki’nin son yazılarında işaret etmiş olduğu olasılıklar arasında yer alan bir öngörü gerçekleşmişti. Egemen bürokrasi, bu devletlerde dünya burjuvazisinin uzantısı olarak, bir burjuva karşı-devrimine gerek kalmaksızın kapitalist restorasyonun gerçekleştirilmesine soyunan bir sosyal güç oldu. Stalinistlerin uzun yıllar boyunca sürdürdükleri tüm böbürlenmelerine karşın, uzun yılları kapsayan tarihsel süreç, Troçki’yi doğruladı: “Uzatılmış bir tecrit dönemi, kaçınılmaz olarak, ulusal komünizm ile değil, kapitalizmin restorasyonu ile bitecektir.”[14]

Fakat öte yandan, 1989 yılında başlayan değişim sürecinin kapitalist restorasyon doğrultusunda ilerlemekte olduğunun artık netleşmeye başladığı bir durumda bile, genelde Troçkist çevreler kendilerini hâlâ eskimiş kalıplarla düşünme alışkanlığından kurtaramadılar. SSCB ve Doğu Avrupa ülkelerindeki devletlerin, hâlâ yozlaşmış işçi devleti olarak nitelenmeye devam edilmesi ve bu ülkelerdeki rejimlerin niteliğindeki değişimin “ya burjuva karşı-devrim; ya anti bürokratik politik devrim” ikilemi içine hapsolunarak değerlendirilmek istenmesi, onları yaşanan olaylar karşısında çelişkili değerlendirmeler yapmaya, çelişkili tutumlar almaya mahkûm etti.

Troçki Sovyet devletinin karakterini “yozlaşmış işçi devleti” olarak değerlendirdiği için, kapitalist tehdit karşısında proletaryanın SSCB’yi korumak amacıyla “bürokrasinin Termidorcu kesimiyle” geçici ittifaka gidebileceğini belirtmişti. Eğer Mandel ve onun gibi düşünen Troçkistler, geçmişteki bazı saptamaları motamot tekrarlamakla yetineceklerse, Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa’da, devletin ve rejimin eski biçimiyle sürmesinde ayak direyen bürokrasi kesimleriyle (örneğin Ligaçev’lerle, Honecker’lerle, Jivkov’larla) geçici ittifaka gitmek zorunda kalacaklardı. Fakat böyle bir durum, bizzat tarihin ilerleyişinin artık kimin haklı kimin haksız olduğunu açığa çıkardığı bir momentte, Stalinizmle Troçkizm arasında uzanan ayrım çizgisinin bulanmasından öte bir şeye yaramayacak olan, son derece talihsiz bir durum olurdu. Diğer yandan, “yozlaşmış işçi devleti” değerlendirmesini sürdüren Troçkist çevrelerin kendi çözümlemelerinin mantıksal sonucu olarak, bu ülkelerdeki 1989 fırtınasını, “burjuva karşı-devrim”in gerçekleşmesi olarak ilân etmeleri uygun düşerdi.[15]

Oysa Mandel ve onun temsilcisi olduğu IV. Enternasyonal Birleşik Sekretaryası bu yönde hareket etmedi. Tersine, söz konusu ülkelerde son tahlilde kapitalist restorasyona destek oluşturan kitle hareketi, anti-bürokratik proleter devrimin başlaması olarak selamlandı. Mandel’in 13 Kasım 1989 tarihli satırları bunu doğrulamaktadır: “DAC’nde [Doğu Almanya Cumhuriyeti] başlayan devrimin proleter karakteri işyerlerindeki olağanüstü kaynaşma ile özellikle doğrulanmaktadır.”[16]

Bürokratik diktatörlüklerin burjuva parlamentarizmi yönünde çözülüş ve çöküşünün, proleter karakterli politik devrimin başlangıcı olarak selamlanmış olması, Mandel ve onun gibi düşünenlerin “yozlaşmış işçi devleti” eksenindeki değerlendirmeleriyle tam bir çelişki içindedir. Bu çevrelerin içine düştükleri açmazdan kurtulabilmeleri için, kuşkusuz yanlış çözümlemeler temelinde bir iç tutarlılığa sahip olmaları gerekmiyor. Tam tersine, bugün yaşanmakta olan olaylardan, devrimci proletaryanın mücadelesi açısından doğru sonuçların çıkartılması ve bu temelde eskimiş, hatalı görüşlerin eleştirilerek terk edilmesi gerekiyor.

Fakat Mandel’in son yazılarında ifadesini bulan eğilim ne yazık ki böyle bir çabadan oldukça uzak olduğu gibi, ayrıca bir iç tutarlılıktan da yoksundur. Bu durumun en tipik örneklerinden birini, artık bürokrasinin kapitalist restorasyonun başını açıktan açığa çektiği bir dönemde bile, Mandel’in hâlâ “bürokrasinin kapitalist restorasyona karşı olduğu”nu kanıtlamaya çalışması oluşturuyor. Bu türden iddialar somut gerçeklikle bağdaşmıyor ve onun gerçek durumun adını koymaktansa, kendi tezlerini savunmak amacıyla olguları çarpıtmayı göze aldığını sergiliyor. Mandel 9 Ekim 1989 tarihli bir yazısında şöyle diyor:

SSCB’de kapitalizmi Sovyet “kapitalistleri”nin “restore” edeceği beklenmemeli. Gorbaçov’a (ve Polonya’da, Macaristan’da onun yerel müttefiklerine) atfedilen sinsi bir plandır bu. Kimileri bu amacı Çin’de Deng Siao Ping’e de atfetmişlerdir.

Bürokrasinin çoğunluğu için, aslında çok büyük çoğunluğu için, kapitalizmin restorasyonu onların gücünü ve ayrıcalıklarını azaltır. Ancak içlerinden küçük bir azınlık dönüşüm geçirerek büyük endüstri ve finans şirketlerinin, yani statülerini çocuklarına aktaracak biçimde, ekonomik açıdan gerçekten bağımsız şirketlerin girişimcisi haline gelip özel mülk sahipleri olabilirler. Geniş bürokratlar yığını için ise, … kapitalizmin restorasyonu iktidar ve maddi avantaj yitimi demek olacaktır.[17]

Kapitalizmin restorasyonunun, bürokrasinin büyük çoğunluğu için iktidar ve maddi avantaj yitimi anlamına geldiğini, bu nedenle bürokrasinin böyle bir sonucun doğmasına kendi eliyle hizmet etmeyeceğini kanıtlamaya çalışan Mandel’in unuttuğu bir gerçek var. İçinde yaşadığımız zaman dilimi, artık hiçbir şeyin eskisi gibi devam edemeyeceği ve bürokrasi açısından, yani bu “geleceği olmayan sınıf” açısından sonun geldiği bir tarihsel dönemeci oluşturuyor. Eğer bu egemen bürokrasilerin, iktidarlarını ve toplumsal ayrıcalıklarını eskisi gibi bürokratik rejimler altında daha uzun süre devam ettirebilmeleri olanaklı olsaydı, o zaman elbette ki “değişim”den yana çıkmazlar, statükoyu korumaya devam ederlerdi. Oysa uzun yıllar boyunca oluşan bir mayalanma sonucunda, artık bu ülkelerdeki bürokratik rejimlerin iflâs bayrağını çektiği bir momentte, bürokrasi bir ikilemle yüz yüze gelmiş bulunuyordu: ya işçi sınıfının ayaklanmasıyla tarih sahnesinden süpürülmek; ya da dünya kapitalizmine entegre olarak ve burjuvalaşarak eski rejime son vermek. Böylece toplumsal ayrıcalığını artık yeni bir temelde yapılandırmak!

Bürokrasinin bu ikinci yönde adım atmasının “onun kristalleşmiş bir toplumsal kast olarak harakiri yapmaya hazır olduğunu varsaymak” olacağını söylüyor Mandel. Ama o bunu söylerken, bürokrasinin öyle ya da böyle sonunun göründüğünü ve bürokratik rejimler proleter devrimle yıkılmadıkça, dünya burjuvazisinin bu ülkeleri eninde sonunda kendi sistemi içine yutacağı zamanın geldiğini göz ardı ediyor. Bürokrasi, yüz yüze bulunduğu nesnel gerçekler karşısında “akıllı” tercihler yapmak zorunda bulunuyordu. Egemen bürokrasi içindeki bazı kesimler, bu tercihleri yapmakta “tutuk” davransa da, “atak” davranmayı beceren “akıllı” kesimler de olacaktı. Nitekim 1989’dan bu yana bu ülkelerde yaşanan altüstlükler, “tutuk”ları elerken, “atak”ları öne çıkardı; iktidar koltuklarına oturttu; kapitalist restorasyon sürecinin başına geçirdi.

Bürokrasi açısından bu sonucun, “harakiri yapmak”la bir ilgisi yoktur. Tersine, bürokrasi bir bütün olarak kapitalist restorasyona direnmiş olsaydı, ancak o zaman böyle bir şeyden söz edilebilirdi. Bu ülkelerde egemen bürokrasinin önemli bir bölümünün kapitalist restorasyondan yana çıkarken, bazılarının iktidar ve maddi avantajlarını yitirmemek için eski statükoyu korumakta direnmiş olması, bürokrasinin kapitalist restorasyona karşı olduğunu göstermez. Çökmekte bulunan bir “geleceği olmayan sınıf”ın tüm unsurlarıyla birlikte yeniye ayak uydurup, bir bütün olarak “yeniden yapılanması” olanaklı değildir. Elbette ki birileri kazanırken, birilerinin de kaybetmesi gerekecektir.

Çin’deki olaylardan örnek vererek, “Çin bürokrasisi ne «kendiliğinden piyasa güçleri»ne ne de kitlelere cevaben harakiri yapmadı. Ümitsizce kendi iktidarına ve ayrıcalıklarına yapıştı” diyen Mandel yanılmaktadır. Esas korkuyu, işçi sınıfı ve emekçilerin ayaklanmasından duyan bürokrasinin, kapitalist restorasyon sürecinin hızını ve doğuracağı sonuçları kontrol altına almaya ihtiyacı vardır. Bu nedenle de, el altından kapitalist restorasyon sürdürülürken, süreç, eski statükonun korunduğu izlenimini yaratacak imajlarla süslenmektedir. Eğer Çin’deki egemen bürokrasinin başı Deng Siao Ping bu çeşit “süs”lerden arındırılacak olursa, onun ve benzerlerinin kapitalist restoratör özleri görülebilecektir.

“Tarihsel olarak, uzun vadede bürokrasinin kendine ait bir geleceği ya da kaderi yoktur” derken bir gerçeği dile getiren Mandel, işte bu “uzun vade”nin artık bitmiş olduğunu kabul etmeye yanaşmadığı içindir ki, yaşananlardan doğru sonuçlar çıkartamıyor. 1989 Ekimindeki söz konusu yazısında, Kremlin’in Doğu Avrupa ülkelerine yönelik politikasını, bürokrasinin kapitalist restorasyona karşı olduğunun bir kanıtıymış gibi sunma çabasını olaylar boşa çıkartmıştır. Resmi komünist partilere dayanan iktidarların, Gorbaçov’un bu ülkelere yaptığı ziyaretlerin ardından çöküşü, Kremlin’in eski statükonun korunmasına destek değil, köstek olduğunu ortaya koymuştur. Tıpkı II. Dünya Savaşı sonunda Yalta’da Stalin’in Roosevelt ve Churchill ile vardığı anlaşmalarla Avrupa’nın paylaşılmasında olduğu gibi, bu kez de Gorbaçov’la ABD başkanları arasında Malta’da yeni bir konsensüse varılmıştır. Kremlin, Doğu Avrupa ülkelerinde resmi komünist partilerin tek parti iktidarında somutlanan siyasal rejimlerin çökmesine göz yummakla kalmamış, bu siyasal değişime fiilen yardımcı olmuş ve böylece bu ülkelerdeki kapitalist restorasyon sürecini hızlandırmıştır.

Mandel yine son yazılarından birinde, bürokrasinin yönetici bir sınıf olmadığını kanıtlama temelinde, Doğu Avrupa’da yaşanan olaylara dayanarak bir soru sormaktadır:

Bir yönetici sınıf olarak bürokrasi fikri, Macaristan, Polonya ve DAC’de (sadece bu örnekleri verecek olursak) olup bitenden sonra tebessümle karşılanmalıdır. Tarihte hiçbir yönetici sınıfın, bugün bu ülkelerdeki nomenklaturanın önemli bir bölümünün yaptığı gibi, toplum katından tıpış tıpış uzaklaşması görülmüş müdür?[18]

Bürokrasinin bu ülkelerde “toplum katından tıpış tıpış uzaklaştığı” savı hiç de doğru değildir. Doğu Avrupa ülkelerinde, eski konumuyla egemenliğinin sonu görünen bürokrasinin “uyanık” kesimi değişime ayak uydurmakla kalmamış, bizzat bu değişimin öncülüğüne soyunmuştur. Eski konumlarında ayak diremeye yeltenen bürokratlar ise, bu “uyanık” unsurlar tarafından, gerektiğinde şiddete başvurularak (Romanya örneği) ekarte edilmişlerdir. Ayrıca da, yaşanan bu olaylardan ders alan bürokrasi, yeni düzenin burjuvaları olarak sivrilivermenin tercihe şayan bir yol olduğu sonucuna çıkmış bulunmaktadır. Bu durum, tarih sahnesinde özgül konumuyla, uzun vadede geleceği bulunmayan bir yönetici sınıf karakteriyle yer almış bulunan bürokrasinin meşrebine uygun bir başkalaşım örneğidir.

Mandel de sonunda “DAC’de kapitalist restorasyonun tamamlandığını”, “diğer Avrupa ülkelerinde ise kapitalist restorasyon sürecinin hızla ilerlediğini” söylemiştir. Fakat eski değerlendirmelerine ilişkin hiçbir özeleştiri yapmamıştır. Mandel ve benzeri düşüncede olanların hatalı tutumlarını onların politik çizgilerindeki sonuçları itibarıyla de izlemek mümkündür:

Ne Dördüncü Enternasyonal ne onun seksiyonları ne de onun önderleri “ayaklanan işçilere karşı bürokrasinin yanında” bir kez olsun yer almadılar. Hepimiz, 1953’te D. Almanya’da ayaklanan işçilere, 1956 Macar devrimine, aynı yıl Polonyalı işçilerin mücadelesine, 1968-1969’daki Sovyet işgaline karşı Prag Bahar direnişine, 1980-81’de Dayanışma’nın yükselişine ve Jaruzelski’nin askeri darbesine karşı mücadelesi ve 1989’daki D. Avrupa ve Çin’deki ayaklanmalara yüzde yüz destek verdik.[19]

Bu satırlar, IV. Enternasyonal’in politik tutumunun “yüzde yüz” doğruluğunun bir kanıtını oluşturamaz. İşçi sınıfının bürokrasiye karşı ayaklanmasını istemek doğrudur; fakat kitleyi peşine takan somut politik hareketlere verilecek destek başka bir şeydir. Doğrusu, politik hareketlere işçi sınıfının bağımsız politik çıkarlarının gerekleri açısından destek verilir ya da verilmez. Ölçüt budur; şu ya da bu politik hareketin kitleyi peşine takması bir ölçüt olamaz. Daha da önemlisi, Mandel’in örneklediğine benzer büyük altüstlüklerin yaşandığı sırada temel görev, bağımsız örgütlenmek, işçi sınıfının devrimci önderliğini oluşturmaya çalışmaktır. Bu olmazsa, en muhteşem kitle eylemi bile bir başka politik akımın kuyruğuna takılmak zorunda kalır. Bu nedenle, “anti-bürokratik politik devrim” hedefini savunmak, “Dayanışma hareketi” gibi kapitalist restorasyon yönündeki hedeflerle donanmış bir politik harekete kayıtsız koşulsuz “yüzde yüz destek” verilmesini hiç de gerektirmez! Proletarya, tarihsel çıkarlarının sözcüsü olacak bir devrimci önderlikten yoksunsa, ne denli kitlesel örgütlenmeler içinde toplanırsa toplansın, doğacak sonuç hiç de onun yararına olamayacaktır. “Dayanışma hareketi”nin öncülüğü altında Polonya işçi sınıfının gerçekleştirdiği kitlesel eylemlerin burjuva parlamenter rejime dönüşle sonuçlanması örneğinde olduğu gibi.

Bürokratik rejimlerin artık ayan beyan kapitalizm yönünde çözüldüğü bir durumda, somut durumu tanımlamak için hâlâ birtakım sıfatların ardına “işçi devletleri” ibaresini ekleme tutumundan ne yazık ki vazgeçilmiyor. “Bürokratik deforme/dejenere işçi devleti” nitelemesinin yanı sıra, “bürokratik olarak çürümüş işçi devletleri”, “burjuva parlamenter giysili işçi devleti” vb. gibi yeni kategoriler icat ediliyor. Bu anlayış, ilerleyen tarihsel süreç boyunca bu ülkelerdeki rejimin karakteri üzerine tahlilleri dondurup, Marksizmin en temel kavramlarının özünü bozma-çarpıtma pahasına kendi yanlışlarında ısrar edenlerin, somut gerçeklik karşısında teorik bakımdan içine düştükleri durumu sergilemektedir.





[1] E. Mandel, Barış İçinde Birlikte Yaşama ve Dünya Devrimi, Köz Yay., Aralık 1975, s.22

[2] Troçki, Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri, s.26

[3] Mandel’den akt: C. Harman, Doğu’da Fırtına Koptu, Uluslararası Yay, Ekim 1991, s.83

[4] Yeri gelmişken, Engels’in devlet mülkiyeti konusundaki yanlış yaklaşımları alaylı bir üslupla eleştirdiği satırları hatırlayalım:

“Ama son zamanlarda, Bismarck sınai kurumların devletleştirilmesine giriştiğinden bu yana, her türlü devlet mülkiyetini, Bismarck’a özgü biçimde olanı bile, hiç gürültü patırtı etmeden sosyalistliğe özgü ilân eden, zaman zaman uşaklığa doğru yozlaşan, bir çeşit sahte sosyalizm türedi. Ancak tütün sanayiinin devletleştirilmesi sosyalistçe olsaydı, Napoleon ve Metternich sosyalizmin kurucuları arasında sayılmalıydı.” (Engels, “Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm”, Seçme Yapıtlar, c.3, s.173)

[5] Mandel, “Sovyet Devletinin Sınıf Karakteri”, Devrimci Marksist Tartışma Defterleri, s.27

[6] Mandel, agm, s.28

[7] Mandel, agm, s.26

[8] Mandel, Neden IV. Enternasyonal?, Sınıf Bilinci, No.3, s.38

[9] Mandel, agm, s.39

[10] Sosyalist Demokrasi ve Proletarya Diktatörlüğü, Eleştiri Yay., Temmuz 1979, s.72-73

[11] E. Mandel ve C. Harman, SSCB Tartışması, Yazın Yay., Kasım 1991, s.43

[12] Marx and Engels, Selected Works, Vol. I, s.401 [“Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i”, Seçme Yapıtlar, c.1, s.481] “Hic Rhodus, hic salta!”: “işte hendek, işte deve” anlamına gelen bir Latin atasözüdür.

[13] E. Mandel ve C. Harman, SSCB Tartışması, s.44

[14] Troçki, İhanete Uğrayan Devrim, s.240

[15] Nitekim, bu satırların yazıldığı 1990 tarihinin üzerinden birkaç yıl geçip de artık eski Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa ülkelerinde yaşanan olayların sonucu belli olduğunda “karşı-devrim”in gerçekleştiğini ilân eden Troçkist çevreler de olmuştur.

[16] Mandel, “Siyasal Devrim ve Onu Tehdit Eden Tehlikeler”, Glasnost ve Siyasal Devrim, Yeni Yol Broşür Dizisi: 1, Şubat 1990, s.59

[17] Mandel, “Glasnost ve Komünist Partilerin Krizi”, age, s.23

[18] E. Mandel ve C. Harman, SSCB Tartışması, s.40

[19] E. Mandel ve C. Harman , age, s.60