Navigation

Zoraki Demokratlar, Statükocular ve İkiyüzlülük

Referandum, yerini seçim sürecine bırakmış durumda. Dolayısıyla önümüzdeki 8 ay boyunca gündemi işgal edecek tüm konularda, burjuva partilerin tutumlarını, dozu iyice artacak olan siyasi rekabetin belirleyeceği açıktır. Burjuva kamplar arasında süregelen kapışma bu rekabeti daha da kızıştırmaktadır. Ve aralarındaki siyasi rekabet kızıştıkça burjuvazinin politik aktörlerinin gerçek yüzü daha bir görülür hale gelmektedir. Kürt sorunundan Ergenekon davasına, türban meselesinden Alevi açılımına kadar gündemi meşgul eden pek çok konuda burjuva demokrasisinin sınırlılığını ve burjuva politikacılarının çiğliğini, ikiyüzlülüğünü, korkaklığını görmek mümkündür.

Örneğin referandumun hemen ardından AKP, 12 Eylül mirası olan anayasayı değiştirmek amacıyla çalışmalar başlattığını duyurmuş ve toplum nezdindeki en yakıcı sorun olan Kürt sorununda olumlu adımlar atacağı izlenimini yaratmıştı. Ama kısa sürede, AKP’nin en azından seçimlerden önce bu konularda ciddi hiçbir adım atmaya niyetinin olmadığı ve oyalama taktiği güttüğü ortaya çıktı. AKP, bu netameli konularla uğraşmak yerine, seçimlerdeki getirisini daha önceki deneyimlerinden iyi bildiği türban meselesine yoğunlaşmayı daha uygun bulmuş olacak ki, CHP’nin gündeme getirdiği bu konunun üzerine adeta balıklama atladı. Türban meselesini dini özgürlükler ve demokratik haklar bağlamında ele aldığını söyleyen AKP, sıra Alevilerin aynı kapsamdaki taleplerine gelince aynı hevesi bir türlü göstermemekte ve en ufak bir adım atmaya yanaşmamaktadır.

Referandum yenilgisinin yarattığı sarsıntının etkisini henüz üzerlerinden atamamış durumdaki MHP ve CHP ise bu ve benzeri konularda statükocu-gerici tutumlarını kararlılıkla sürdürüyorlar. Bir yandan 12 Eylül anayasasına kendilerinin de karşı olduğunu söyleyip öte yandan anayasanın değiştirilmesi yönündeki en ufak bir çabanın bile önüne geçmeye çalışıyorlar. Kürt sorununda çözümün önündeki asıl engelin kendileri ve diğer statükocu güçler olduğu bilinmezmiş gibi, AKP’yi açılımı başlatarak işi çıkmaza sokmakla suçluyor, en basit ve güdük girişimleri bile bölücülükle yaftalayıp önlemeye çalışıyorlar. Alevi emekçilerin üzerindeki baskılara karşı durmak ve onlara yönelik ayrımcı politikaları gidermek için şimdiye kadar kılını bile kıpırdatmamış olan CHP, sırf Alevilerin oylarını sömürebilmek ve onları kendine toplumsal dayanak olarak tutabilmek için, Alevilerin hamiliğine soyunuyor. Türban meselesinde de önce “biz çözeriz” diye ortaya atılan CHP, sonradan çark ederek şartlar ileri sürmeye başladı.

Velhasıl, referandumdan bu yana geçen kısa sürede gündemi meşgul eden konularda burjuva kesimlerin ve partilerin aldıkları tutumlar, demokrasi mücadelesiyle ilgili tüm bu meselelere kimin nasıl baktığını anlamak ve sürecin nasıl işleyeceğini kavramak bakımından yeni veriler sunmaktadır. Kısa bir süre sonra seçim startının verileceği ve toplumdaki politizasyonun daha da artacağı göz önüne alındığında, işçi-emekçi sınıfların burjuva politik aktörlerin ne mal olduğunu iyice kavraması önemlidir.

Türban tartışmaları neyi örtüyor?

Hatırlanacak olursa referandum öncesinde CHP’nin yeni “Karaoğlan”ı Kılıçdaroğlu, gerçekte öyle bir derdi olmamasına rağmen, başörtülü kızlar için bile olsa (!) eğitim özgürlüğüne inandığını söyleyerek türban meselesini tekrar ortaya attı ve “bu sorunu ancak biz çözeriz” diyerek kendisine siyasi çıkar sağlamaya çalıştı. Böylece CHP hakkında toplumun geniş kesimlerinde haklı olarak oluşmuş bulunan “elitist, uzlaşmaz, reform karşıtı, katı milliyetçi ve devletçi” algısını bir nebze olsun kırmayı amaçlıyordu. Kuşkusuz gerçekte ne bu sorunu çözmek gibi bir niyeti ne de iradesi vardı. Yani amacı CHP’nin bu niteliklerini değiştirmek değil, halka kendisini olduğundan farklı göstermekti. Erdoğan, bu blöfü derhal gördü ve eli yükselterek Kılıçdaroğlu’nu yanıtladı: “Meydanlarda ‘başörtüsü başörtüsü’ diyerek dolaştın. Bu kadar dürüst, samimiysen, talimatını ver, ben de talimatımı vereyim. Hep birlikte Türkiye’de şu başörtüsü sorununu, milyonların sorununu ortadan kaldıralım.”

Referandumun ardından Kılıçdaroğlu’nun “türban açılımı”nın fosluğu ortaya çıkarken, parti içindeki farklılıkların su yüzüne çıkmasına da vesile oldu. Erdoğan’ın davetiyle bir araya gelen partilerin (AKP, CHP, MHP ve BDP) görüşmesinden, beklendiği gibi hiçbir sonuç çıkmadı. CHP, “üniversitelerde türbanın serbest bırakılmasını istiyoruz ama…” diyerek şartlar ileri sürmeye başladı. AKP’nin elini zayıflatan ve Kılıçdaroğlu’nu zora sokan iki provokatif eylem (ilköğretim düzeyindeki iki kız öğrencinin türbanlı olarak derslere girmesi ve Yargıtay başsavcısının partilere “çizgiyi aşmayın” yönündeki uyarısı) CHP’ye yan çizmek için gereken itkiyi ve fırsatı sundu. CHP, türbanın ilk ve orta öğretimde, ayrıca kamu kuruluşlarında serbest bırakılmasına yönelik çalışılmayacağına dair AKP tarafından güvence verilmediği takdirde uzlaşmaya yanaşmayacağını duyurdu. Bununla da yetinmeyen CHP yönetimi, türban meselesinin tekil olarak ele alınamayacağını, YÖK kaldırılmadan, dokunulmazlıklar kalkmadan ve seçim barajı indirilmeden türban sorununu görüşmeyi doğru bulmadıklarını söylemeye başladı. AKP ise CHP’yi her zamanki gibi yan çizmekle, gelgitli adımlar atmakla, sululukla suçladı.

CHP’nin sözde türban açılımı, tıpkı zamanında Baykal’ın yaptığı “çarşaf açılımı” gibi, tamamen siyasi çıkarlar doğrultusunda ortaya atılmış boş lafların ötesine geçemedi. Bu, CHP’nin genel siyaset yapma tarzına dair önemli bir örnektir. Eski CHP’li, yeni AKP’li kültür bakanı Günay’ın Ziya Paşa’dan aktardığı sözler, CHP’nin bu tarzını gayet güzel özetlemektedir; “Onlar ki laf ile verirler dünyaya nizamet, bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde” (Onlar dünyaya lafla düzen vermeye çalışırlar, ama kendi evleri bin türlü düzensizlikle doludur). Ama mesele Kılıçdaroğlu’nun hiç de beklemediği biçimde, CHP içindeki fay hatlarının ve her fırsatta demokrat-ilerici-aydın olmakla övünen bu Kemalistlerin aslında ne kadar gerici olduklarının bir kez daha açığa çıkmasına da vesile oldu.

Bir kere Yargıtay başsavcısının, kendini parlamentonun üstünde gören bir tavırla ultimatom vermesi ve parti kapatma sopasını göstermesi, statükocu-Kemalist bürokrasinin vesayetçi ve yasakçı zihniyetinin bariz bir örneğidir. Kılıçdaroğlu da, bir siyasi parti başkanı olarak, başsavcının nasıl olup da bu sözleri söyleyebildiğine dair tek kelime etmemiş, ama savcının yanlış anlaşıldığını söylemiştir. Başsavcının sözlerine benzer şekilde, “gereksiz yere türban meselesine dolandık” diyerek Kılıçdaroğlu’nu eleştiren CHP’nin “üç cadı”sı Arıtman, Serter ve Arat’ın açıklamaları da CHP’deki statükocu-gerici zihniyetin aynen devam ettiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Bu üçlünün Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştirileri türban açılımıyla sınırlı değildir. Kılıçdaroğlu’yla birlikte CHP içine veya üst yönetimine dahil olan yeni kadrolara karşı da aynı tutumu göstermektedirler. Birgün gazetesinde de yazıları çıkan CHP’nin yeni parti meclisi üyesi Enver Aysever’in, “milliyetçilikten uzaklaşalım, andımız okullarda okutulmasın” sözlerini örnek gösteren Necla Arat, bunun PKK söylemi olduğunu, türban açılımı yoluyla da CHP’nin laikliğinin yumuşatılıp laçkalaştırılmaya çalışıldığını söylemiştir. CHP’nin AKP’lileştirilmeye çalışıldığını ve Kılıçdaroğlu’nun da buna alet olduğunu düşünenler bu üçlüyle sınırlı değildir. Ve işin aslı CHP içindeki Kılıçdaroğlu karşıtı sesler, referandum sonrasında Baykal’ın referandum yenilgisini gerekçe göstererek kurultay çağrısı yapmasıyla yükselmeye başlamış, türban açılımıyla ve 29 Ekim resepsiyonuna katılıp katılmama tartışmasıyla devam etmiştir. Tüzük değişikliğinin hayata geçirilmesi süreciyle birlikte çatlakların daha da büyümesi olasıdır.

Türban sorununun halledilmesiyle ilgili “partilerarası uzlaşma” tiyatrosunun bu perdesi böylece kapanırken, bu işten yine AKP’nin kârlı çıktığını da belirtmek gerekir. Türban sorununun çözümsüz kalarak devam etmesi ve gündemi meşgul etmesi kuşkusuz AKP’nin değirmenine su taşımaktadır. 2007 seçimlerinde bu olgu net bir şekilde görülmüştür. Dolayısıyla da AKP, bu sorunu ve demokratik hakların kullanılabilmesiyle ilgili diğer sıkıntıları kökten çözecek bir anayasa değişikliği paketini gündeme getirmek yerine salt türban sorununu gündeme almakta, bazen büründüğü “mağdur” rolünü sürdürebilmek bazen de gündemi değiştirmek amacıyla türban meselesini kullanmaktadır. Yoksa mesele sadece üniversitelerde türban serbestliği olarak ele alınırsa, bunun YÖK’ün genelgesiyle en azından şimdilik fiilen aşılmış olduğunu söylemek mümkündür.

Açılamayan Alevi açılımı ve CHP’den medet uman Alevi emekçiler

AKP’nin kendine demokratlığının ters uçtan bir örneği de yerlerde sürünen Alevi açılımıdır. AKP, türban sorununu din özgürlüğü ve demokratik hakların kullanılması meselesi olarak lanse ederken, aynı temelde talepler öne süren Alevilere karşı kulaklarını tıkamaktadır. En son 9 Ekimde Alevi örgütleri tarafından zorunlu din dersinin kaldırılması amacıyla Ankara’da yapılan oturma eylemi de aynı duyarsızlıkla karşılanmıştır. Eylemi “siyasi içerikli” olduğu için eleştiren bakan Faruk Çelik, zorunlu din dersinin kaldırılmasını doğru bulmadığını, sadece ders kitaplarının müfredatında değişikliğe gitmek amacıyla çalışma yürüttüklerini söylemekle yetindi. Alevilerin diğer talepleriyle ilgili olarak da hiçbir açıklamada bulunmadı.

Bu yaklaşım doğal olarak Alevilerden ve demokrat kesimlerden tepki aldı. AKP’nin kendine demokratlığı, Fethullahçı Zaman gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce tarafından bile eleştirildi: “Ben cemevi istiyorum, burada ibadet edeceğim diyene, ‘Hayır efendim, ibadet edeceksen camiye gel’ deme hakkımız yok. Böyle bir demokrasi yok. Vatandaşın cemevi mi istiyor; bunu yerine getireceksin. Ben AKP’yi en çok buradan eleştiriyorum. (…) aslında her konuda kendimize demokrat ve Müslümanlık anlayışından kurtulmamız gerek. Güzel laflar söylüyoruz ama başkaları için demokrasi istemiyoruz. ‘Demokrasi olsun ama benim olsun’, bu samimi değil.”

Alevilerin talepleri 2008 Kasımındaki mitingden beri gündemdedir. İlk kez bu kitlesel mitingle Aleviler kimliklerini açıkça ortaya koymuş ve üstelik geleneksel olarak kuyruğunda oldukları CHP’den farklı olarak laiklik ve din konusunda gerçekten ilerici talepler öne sürmüşlerdi. AKP, MHP ve CHP’nin birbiri ardına patlattığı “açılım”lar da bu mitingin ertesinde gerçekleşmişti. Ancak güya sorunu çözmek üzere öne sürdükleri açılım paketlerinde düzen partilerinin hiçbirisi, Alevilerin taleplerine denk düşen öneriler ortaya koymadılar. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi, zorunlu din derslerinin kaldırılması, cemevlerinin ibadethane olarak tanınması gibi taleplerin hepsi de göz ardı edildi. Bunların yerine AKP Alevi dedelerine maaş bağlanmasını, Kültür Bakanlığı bünyesinde Alevilerin temsil edilmesini, Madımak Otelinin utanç müzesi değil de kültür merkezi yapılmasını teklif etti.

MHP ve CHP’nin tavrı da çok farklı olmamıştır. Kendisini Alevi oylarının yegâne sahibi olarak gören CHP, bir yandan AKP’yi şeriat getirmeye çalışmakla, herkese türban giydirmeye uğraşmakla, dinci gericilikle ve laiklik karşıtlığıyla suçlarken, öte yandan gerçek laikliğin en önemli ayağı sayılabilecek olan “devletin din işlerinden elini çekmesi” hususunda, yani Alevi örgütlerinin “Diyanet tasfiye edilsin” talebi karşısında tek kelime etmemektedir. Çünkü sapına kadar devletçi bir anlayışa sahip olan ve kendini de o devletin kurucusu ve sahibi olarak gören bir partinin başka türlü düşünmesi mümkün değildir. CHP’nin temsil ettiği statükocu-Kemalist anlayış, toplumdaki her şeyin devletin tam kontrolünde olması gerektiği inancına dayanmaktadır. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın lağvedilmesi, devletin din işlerinden elini çekmesinin ve inanç sahiplerinin kendi cemaatlerini oluşturarak inançlarını istedikleri doğrultuda yaşamalarının önünü açacaktır. Bu da beyinleri asyatik-despotik geleneğin kalıntılarıyla ve vesayetçi anlayışla dolu olan CHP’li elitler için kabul edilmesi imkânsız bir şeydir.

Güya laikliğin bir numaralı temsilcisi olan CHP, zorunlu din derslerinin kaldırılması konusunda da kılını dahi kıpırdatmamıştır. Geçtiğimiz günlerde Almanya’daki bir gezisi sırasında kendisine sorulan “zorunlu din derslerinin kaldırılmasını destekliyor musunuz” sorusuna CHP başkanı Kılıçdaroğlu, “din derslerinin kaldırılması için anayasa değişikliği ve toplumsal uzlaşma lazımdır” şeklinde bir cevap vermiştir. Zaten 2008’de parti programında yapılan değişiklikte de, “din derslerinin seçmeli olması”nı savunan madde yerine “din dersinin zorunlu olması ancak müfredatta tadilata gidilmesi” ilkesi kabul edilmiştir. Yani CHP de, AKP’nin yapacağı düzenlemeye karşı değildir. CHP’nin, Alevilerin demokratik taleplerini elde etme mücadelelerine hiçbir katkısının olmayacağı çok açıktır.

“Kürt açılımı sıfır noktasını geçemiyor”

Türkiye’nin en köklü ve yakıcı sorunlarından olan Kürt meselesinde de burjuva düzenin güçleri, kalıcı bir çözümü gerçekleştirecek adımları atmaktan aciz durumdadırlar. AKP’nin Kürt açılımını başlatmasının üzerinden yaklaşık bir sene geçmiş olmasına rağmen, ciddi anlamda bir yol alınmış değildir. Her seferinde ortamın elverişli olmadığı ileri sürülmekte, seçim öncesi sorunun çözümü yönünde cesur adımlar atılmasının zorluğu dile getirilmekte, statükocu güçlerin en ufak bir hamlesinde geri adım atılmaktadır. AKP, Kürt sorununda, içeriden büyük burjuvazinin, dışarıdan da AB’nin ve ABD’nin bastırmasıyla bugüne kadar çeşitli adımlar atmış ve CHP’den çok daha demokrat olduğunu ortaya koymuştur. Ancak AKP’nin bu demokratlığı da son tahlilde zoraki bir demokratlık olduğundan, yine her fırsatta kafasının arkasındaki milliyetçi-muhafazakâr ve şoven düşünceleri açığa vurmuş, her fırsatta ayakları geri geri gitmiş ve kalıcı adımlar atmakta ayak diremiştir. Referandumdan bugüne kadar geçen sürede yaşanan gelişmeler bunu bir kez daha kanıtlamıştır.

Hatırlanacak olursa referandumun hemen ardından yaşanan gelişmeler, hükümetle Kürt hareketinin temsilcileri arasında (yani BDP, Öcalan ve PKK ile) yeni bir görüşme sürecinin başladığına işaret ediyordu. Gerek Kürt hareketinin ulaştığı düzey, gerekse de iç ve dış güç dengeleri bunu zorunlu kılıyordu. Ancak hızlı ve olumlu bir havada başlayan görüşmeler kısa sürede kesilerek yerini her zamanki gibi huzursuz ve gergin bir bekleyişe bıraktı. Görünen odur ki, AKP, tıpkı daha önce yaptığı gibi seçim öncesinde oy kaybederim korkusuyla adım atmaya çekinmekte ve yine daha önce defalarca yaptığı gibi Kürtleri oyalama taktiklerine başvurmaktadır.

Görüşmelerin ilk turunun ardından Erdoğan’ın, partisinin Kızılcahamam toplantısında sarfettiği sözler AKP’nin bir kez daha ipe un sereceğinin adeta ilk işaretleri olmuştur. Erdoğan bu toplantıda, “Bu ülkede Tayyip Erdoğan hangi hakka sahipse, Kürt kökenli vatandaşım da aynı hakka sahip” diyerek referandum öncesinde Diyarbakır’da yaptığı konuşmayla taban tabana zıt bir anlayış ortaya koymuştur. Kuşkusuz bunu sadece Erdoğan’ın karakterine bağlamak doğru olmaz. Mesele niyet meselesidir. AKP frene basma ve duraklama, hız kesme ihtiyacı hissetmiştir.

Kürt sorununa nasıl bir çözüm öngördüğünü AKP daha ilk açılım sürecinde belli etmiştir. Üstelik bu çözüm planının mimarı tek başına AKP de değildir. İşin içinde ABD ve AB’nin olmadığını düşünmek saflık olur. Türkiye, ABD ve Irak’a ayrı ayrı rollerin düştüğü bu planın ana ekseninde, “demokratikleşme süreci (Kürt açılımı) devam ederken, Kürtlerin kültürel hakları konusunda daha özgür bir ortam oluşturulması ve eşzamanlı olarak da PKK’nın tasfiye edilmesi” niyeti bulunmaktadır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken nokta PKK’nin tasfiyesi hedefidir. AKP’ye göre Kürt sorununun asıl kaynağı PKK’dir. PKK tasfiye edildiğinde bazı kültürel haklar verilerek meselenin halli mümkün olacak, BDP’nin veya Kürtlerin diğer “silahsız” temsilcilerinin mevcut taleplerinden çok daha azına razı edilmesi olanaklı hale gelecektir.

Açılım üzerine onca tartışma yürümesine rağmen somutta atılan adımlar da bu çizgiye uygun niteliktedir: TRT-6’nın açılması, taş atan çocuklarla ilgili yasanın meclisten geçmesi, cezaevlerinde Kürtçe konuşulmasına izin verilmesi gibi. Bunlar planın kimi kültürel-demokratik hakların tanınmasına yönelik ayağını oluşturmaktadır. Planın PKK’nin tasfiyesi kısmına yönelik olarak da ABD ve Irak Kürdistanı yönetimi, Suriye ve Almanya ile çeşitli düzeylerde açık ve gizli görüşmeler yapılmaktadır. Türkiye’nin, Irak sınırının ötesinde bir tampon bölge oluşturulması ve üs talebini resmi olarak Irak yönetimine ilettiği söylenmektedir. İran’la güvenlik koordinasyonu kurulmuş ve eşzamanlı, ortak operasyonlara girişilmiştir. ABD, İran’ın PKK’ye yönelik operasyonlar çerçevesinde Irak sınırını geçmesine ses çıkarmayacağını ilan etmiştir. Meclis, PKK’ye yönelik sınır ötesi operasyonlar için TSK’ya verdiği tezkereyi yenilemiştir. Bunlara ek olarak içişleri bakanı Atalay, partisinin Kızılcahamam toplantısında aldığı “teröre karşı manevi önlemlerin arttırılmasını” öngören karar doğrultusunda, Diyanet İşleri ve imamlar aracılığıyla Kürt illerinde “teröre karşı vaazlar” verileceğini ve ayrıca bölgedeki imam-hatip liseleriyle kuran kurslarının sayısının arttırılacağını açıklamıştır.

“PKK’nin şehir yapılanması” olarak adlandırılan KCK’ya üye oldukları gerekçesiyle tutuklanan 1500’e yakın BDP’linin akıbeti ise halen belirsizdir. İlk turu Diyarbakır’da başlayan KCK davasında, tüm tahliye beklentileri boşa çıkarılmış ve sanıkların Kürtçe konuşma-savunma yapma talepleri reddedilmiştir. Davayı bizzat izleyen liberal yazarların bile ortak yorumları, bunun “tam anlamıyla siyasi bir dava” ve “şiddete bulaşmamış Kürt kanaat önderlerini yargı yoluyla terbiye etmek için düzenlenmiş bir tiyatro” olduğu yönündedir. Birçoğu seçilmiş belediye başkanı olan ve birçoğu da DTP-BDP yöneticisi olan sanıkların Kürtçe savunma yapma istemleri mahkeme tarafından “örgütsel tavır” olarak yorumlanmıştır.

Tam da açılımdan bahsedilirken ve PKK’nin ateşkesi uzatmasının yarattığı olumlu havanın dağılmamasına uğraşılırken; kendisi “yargıya intikal etmiş bir meseledir, bizle alakası yoktur” dese bile bu sözlerinin hiçbir inandırıcılığı bulunmayan AKP’nin, adeta süreci baltalamak istercesine olan biten karşısında kayıtsız davranması, liberalleri bile isyan ettirmiştir.

Daha yeni sona eren MGK toplantısında, konuyla ilgili olarak alınan kararlar şunlar olmuştur: Irak bölgesel Kürt yönetiminin PKK’nin bölgedeki varlığına ilişkin “aktif” pozisyon almaya zorlanması, PKK’nin sivillere yönelik terör eylemleri yapan bir örgüt olduğu vurgusunun öne çıkarılarak müttefik ülkelere örgütün faaliyetleri konusunda tedbir almaları yönünde çağrı yapılması. Yukarıdaki kararlar ABD ve Irak Kürdistanı yönetimiyle yapılan görüşmelerle birleştirildiğinde, Türkiye’nin, ABD’nin de onayıyla Irak Kürdistanı’nın hamiliğine soyunduğunu ve fakat bunu bölgede bulunan PKK varlığının tasfiyesi şartına bağladığını söylemek çok da anlamsız olmayacaktır. Nitekim tam da bu görüşmelerin ertesinde Talabani’nin PKK’yi hedef alan sözleri gazetelerde yer almış; ABD de Irak’ta kurulmakta olan yeni hükümete şimdiden Türkiye’nin PKK’ye yönelik yapacağı sınırötesi operasyonları görmezden gelmesini ve hatta sınırötesinde gayrı resmi bir askeri varlığa göz yummasını telkin etmeye başlamıştır.

Belirlediği çizgi doğrultusunda her türlü adımı atmaktan çekinmeyen AKP, sıra Kürtlerin taleplerine geldiğinde yan çizmektedir. “Anadilde eğitim olmaz”, “tek resmi dil Türkçedir”, “üniter devlete dokundurmayız” gibi şoven dayatmalar sürdürülmektedir. Anayasadaki Türklük tanımının değiştirilmesine yanaşılmamaktadır. KCK davasının yanı sıra askeri ve polisiye operasyonlar devam etmektedir. Seçimlerdeki %10 barajının düşürülmesine ilişkin hiçbir çalışma yoktur. BDP’yle veya Öcalan’la görüşmeler kesilmiş görünmektedir.

AKP’nin bu çizgisini ve oyalama taktiğini sürdürmesi ise her geçen gün biraz daha zorlaşmaktadır. Birincisi Kürt hareketi bir kez daha aldatılmaya ve sürüncemede bırakılmaya razı olmayacağını açıkça beyan etmektedir. Süreci hepten tıkamamak, kendisine yöneltilen ve kimi Avrupa ülkelerindeki faaliyetlerinin sınırlanmasına yol açan “sivilleri katleden terör örgütü” nitelemesinden kurtulmak, gerek Kürt illerindeki gerekse de İstanbul gibi büyük şehirlerdeki taban desteğini arttırmak amacıyla PKK’nin, ateşkesi bir süre daha sürdürmesi fakat “sivil itaatsizlik” eylemlerine ağırlık vermesi kuvvetle muhtemeldir. Murat Karayılan’ın İngiliz Indepedent ve Radikal gazetelerine verdiği röportajlarda söylediklerinden bu anlaşılmaktadır. KCK davasında Kürtçe savunma ile başlayan ve hayatın her alanında Kürtçe kullanma kampanyasıyla devam edeceği söylenen “sivil itaatsizlik” eylemlerinin bir ayağını da PKK’nin Kürtleri kendi yargı sistemlerini kurmaya çağırması, demokratik özerkliği kademe kademe hayata geçirme yönündeki eylemlerin arttırılması oluşturuyor.

Bu arada iç ve dış dengelerin değişmeden süreceğini öngörmek de pek akıllıca olmayacaktır. AKP’nin referandumla yakaladığı olumlu havanın değişmeden sürmesi beklenmemelidir. Seçimlere doğru yaklaşıldıkça ve ateşkesin bozulması durumunda, CHP ve MHP’nin milliyetçi-şoven propagandaya hız vermesi kaçınılmazdır. Öte yandan her daim “elverişli ortam”dan bahseden AKP de barışçıl bir ortam oluşmasını sağlayacak adımlar atmamakta, hatta bunu dinamitleyecek söylemler kullanmaktadır. Ayrıca Türkiye’nin Irak Kürdistanı yönetimiyle giriştiği pazarlıklar ne olursa olsun, Kürt yönetiminin PKK’yi doğrudan karşısına alacak eylemlere girişmesini beklememek gerekir. Nitekim Kürdistan Demokrat Partisi yöneticilerinden Neçirvan Barzani, “Türkiye’nin PKK’yi devre dışı bırakarak Kürt sorununu çözmeye çalışmasının yanlış olacağını, PKK’nin sorunun çözümünden dışlanmasının Türkiye’deki siyasal sürece olumlu bir katkı yapmayacağını, aksine Kürt sorunu ve PKK sorununun çözümsüzlüğüne neden olacağını” söyleyerek pozisyonlarını ortaya koymuştur. Diğer bir gelişme de, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’nde 28 üyenin imzasıyla verilen bir önergeyle; Türkiye ile PKK arasında olası ateşkes ihlallerinin tespit ve rapor edilmesini teminen uluslararası bir araştırma komitesi yaratılması, Öcalan’ın “normal” siyasi faaliyetlerine imkân verecek gerekli adımların atılması, seçim kanunundaki yüzde 10 barajının düşürülmesi ve devlet okullarında Kürtçe öğretilmesine başlanması gibi taleplerin öne sürülmesidir.

Demokratlığının zoraki ve güdük niteliği sebebiyle, içeriden ve dışarıdan büyük bir basınç gelmedikçe AKP ipe un sermeye, oyalama taktiklerine geri dönmeye devam edecektir. Kuşkusuz AKP’yi ve onu güdüleyen aktörleri harekete geçiren asıl olgu, Kürt hareketinin geldiği nokta ve gittikçe güçlenmekte oluşu gerçeğidir. Kürt sorununun gerçek çözümü, Kürt hareketine ve onun demokratik taleplerine sahip çıkması gereken Türkiye işçi sınıfı hareketinin gelişimine bağlıdır. İspanya’sından İrlanda’sına ve Filistin’ine kadar pek çok örnekte görülmüştür ki, devrimci işçi sınıfı mücadelesinin yokluğunda ulusal sorunun çözümü son derece uzun, inişli çıkışlı, gelgitlerle dolu ve sancılı bir süreçtir. Kürt sorununda da aynı durum ziyadesiyle söz konusudur.

Kürt sorununda olduğu gibi toplumun gündemindeki tüm demokratik sorunlarda, AKP’sinden CHP’sine kadar bütün düzen partileri, son tahlilde kendilerine ve işlerine geldiği kadar demokrattırlar. Bu sorunların kalıcı ve tutarlı biçimde çözülebilmesi için işçi sınıfının bağımsız çıkarları temelinde siyaset sahnesinde yerini alması gerekmektedir. Unutmamalı ki, sonuna kadar tutarlı demokrat olan tek sınıf, devrimci işçi sınıfıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 68, Kasım 2010