Navigation

Küresel Gözaltı Toplumu

Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin gündemi yeni bir “tele-kulak” skandalıyla çalkalandı. Önce Anayasa Mahkemesi ikinci başkanının izlendiği ve dinlendiği iddiası ortaya atıldı. Hemen ardından, CHP genel sekreteri Önder Sav’ın, parti genel merkezindeki ofisinde eski Bolu valisi ile yaptığı görüşmenin bir gün sonra bütün detaylarıyla Vakit gazetesinde yayınlanması ise ortalığı bir anda karıştırdı. Bu olayın akabinde ardı ardına milletvekilleri, bakanlar, yüksek düzeydeki yargıçlar ve generaller, kendilerinin de dinlendiklerine dair beyanatlar vermeye başladılar. Olayları her zamanki gibi magazin tadında veren medya, bu “mahalle kavgası”na iyice çanak tuttu. Karşılıklı atışmalar ve kara çalmalar birbirini kovalarken, burjuva kamplar arasındaki it dalaşının hangi boyutlara vardığı da bir başka açıdan gözler önüne serilmiş oluyordu.

Ancak burjuva medya ve düzen partilerinin temsilcileri, bu tür “dinleme” hadiselerinin yeni şeyler olmadığını, dünyada da Türkiye’de de onyıllardır devletlerin rutin bir işi olarak sürdüğünü söylemediler. Oysa daha 70’li yıllardan itibaren Türkiye benzer “dinleme” vakalarıyla tanışmaya başlamıştı. 1971’deki sıkıyönetim mahkemelerinde delil olarak ortaya konulan bantlardan, politikacıların, solcu yahut muhalif subay ve polislerin, öğrenci derneklerinin ve bunların liderlerinin, TİP binalarının ve yöneticilerinin, birçok aydın, demokrat, devrimci ve sendikacının mütemadiyen dinlendiği ortaya çıkmıştı.

İlk büyük “skandal” ise 1999 yılında Hürriyet gazetesinin bir haberiyle patlak vermişti. “Tele-kulak skandalı” adıyla anılan bu olayda, emniyet istihbarat dairesinin Telekom, Türkcell ve Telsim üzerinden yapılan bütün telefon konuşmalarını dinleyebildiği, bu konuşmalara ait kayıtları arşivlediği anlaşıldı. Habere göre dinlenenlerin başında başbakan ve bakanlar, milletvekilleri, politikacılar, gazeteciler yer alıyordu. Meclis tarafından başlatılan soruşturma genişleyince cumhurbaşkanlığının, genelkurmayın, çeşitli belediye başkanlarının, büyük holding patronlarının ve üst düzey yöneticilerinin, emniyet genel müdürünün ve hatta bizzat emniyet genel müdürlüğü istihbarat daire başkanlığının da dinlendiği öğrenildi.

Kuşkusuz bunlar buzdağının suyun üstündeki kısmıydı. Radikal gazetesinin 30 Mart 1997 tarihli bir haberine göre 12 milyon telefon abonesi, “güvenlik ve kötü niyetli kişilerin yakalanması amacıyla” dinleniyor ve kaydediliyordu. Aynı tarihlerde başlatılan MERNİS projesi kapsamında da, adeta toplumun tamamının fişlenmesi hedefleniyor, istenilen herkesin kolayca izlenebileceği bir düzenin altyapısı hazırlanmaya çalışılıyordu. İlk kez 1972 yılında dile getirilen bu proje ile herkesin kişisel bilgileri güncellenerek elektronik ortamda kaydedilecek, verilen kimlik numarası ve vergi numarası ile devletin farklı kurumlarında depolanmış bilgiler arasında on-line bağlantı kurulacak ve böylece bu kişisel bilgiler tek bir merkezde toplanabilecek, kimlik numarasının yanı sıra parmak izi veya DNA bilgilerinin de sisteme eklenmesiyle, toplumu oluşturan her bireyin devlet tarafından adım adım takip edilmesi mümkün olacaktı. Bu proje büyük ölçüde tamamlanmış durumda.

Bugün ise, AKP hükümetinin 2005 yılında geçirdiği bir yasa sayesinde, emniyet ve jandarma her türlü dinlemeyi rahatlıkla yapabiliyor. Bu kurumlar bünyesindeki istihbarat daireleri, “önleyici istihbarat” adı altında mahkeme izni dahi olmadan herkesi 3 ay boyunca dinleyebiliyor ve izleyebiliyor. Gerekirse bu süre 3 kez uzatılabiliyor. Buna “teknik izleme” yani iki cihaz arasındaki iletişimin izlenmesi ile (bilgisayar-bilgisayar, telefon-telefon, telefon-bilgisayar vs.) “ortam izlemesi” yani belirli bir alanın (örneğin evinizin ya da açık alanda bir parkın vb.) dinlenmesi dâhil. Her ne kadar bu dinlemeler Telekomünikasyon İletişim Başkanlığının denetiminde olsa da, patlak veren skandallardan anlıyoruz ki, çıkarları söz konusu olduğunda devlet kurumları hiçbir yasa ve sınırlama tanımıyor. Generallerden YÖK başkanlarına, başsavcılardan anayasa mahkemesi başkanlarına kadar herkes dinlenebiliyor. Kimin eli kimin cebinde belli değil. Üstelik yasal mevzuattaki muğlâklık sebebiyle –ki bu kasıtlı bir muğlâklıktır– dinleme kayıtları istenildiği kadar arşivlerde tutulabiliyor. İstihbarat kurumları sadece belirli numaraları değil bütün Türkiye’yi dinleyip izleyebiliyor.

Öte yandan bu tür vakaların Türkiye ile sınırlı olmadığı, Almanya’dan İtalya’ya kadar uzanan pek çok farklı ülkede benzer tele-kulak skandallarının patlak vermesinden rahatlıkla anlaşılabilir. Kısa bir süre önce Almanya’da, telekomünikasyon devi Deutsche Telecom’un, bazı yöneticilerin, şirketlerin ve gazetecilerin telefonlarını dinlediği ortaya çıkmıştı. Geçen yıl da Ermenistan’da, başbakanın bir İngiliz diplomatla yaptığı gizli görüşmelerin metni gazetelerde yayınlanmıştı. Birkaç hafta önce, dünyanın en demokratik ülkesi sayılan İsveç’te, mahkeme izni olmadan telefonların dinlenebilmesine, elektronik posta ve mesajların izlenmesine imkân veren bir yasa mecliste kabul edildi. Daha çarpıcı örnekler istenirse ABD’deki “Watergate” ve benzeri skandallar hatırlanabilir. 1972’de yaşanan ve tesadüfen (!) açığa çıkan bu olayda, başkan Nixon ile yardımcısı Kissenger’in Demokrat Partilileri ve FBI’ı, genelkurmayın da onları dinlediği ortaya çıkmıştı. Fransa’da 90’lı yıllarda yapılan seçimlerde, sosyal demokratların adayı olan Mitterand ve onu destekleyen yüzlerce kişinin, İtalya’da Berlusconi’nin, İngiltere’de emniyet teşkilatının, Japonya’da muhalefetteki Komünist Parti binalarının ve yöneticilerinin, Belçika’da başbakanın dinlendikleri açığa çıkmıştı. İşler o noktaya gelmiş durumda ki, şimdilerde İtalya’da Berlusconi ülkede telefon dinlemelerine sınırlama getirilmesi için yasa çıkartmaya uğraşıyor. Oysa eski yasayı hazırlayıp Meclisten geçirten yine kendisiydi.

Büyük Birader iş başında

Sayısız örneği bulunan bu tür tele-kulak skandalları, burjuva devletlerin bu alandaki faaliyetlerinin sadece görünen kısmıdır. Buzdağının suyun üstündeki parçası gibidir. Gerçek durum çok daha vahimdir. “Büyük Birader”in gerçek hayattaki karşılığı olan istihbarat örgütleri ve gizli servisler, son derece gelişmiş teknolojik imkânların da yardımıyla, tüm dünyayı gözlemekte, izlemekte ve dinlemekteler. Özellikle 11 Eylül sonrasında birçok ülkede birbiri ardına çıkartılan “terörle mücadele yasaları” ile hukuki altyapısı döşenen bu gözaltı toplumunda sokaklar, işyerleri, alış-veriş merkezleri, devlet daireleri kısacası her yer kameralarla izleniyor. Elektronik ortamda yapılan tüm iletişim ve haberleşmeler takip ediliyor. Telefonlar dinlenebiliyor, mesajlar okunabiliyor. Burjuva devletlerin bu faaliyetlerinin en sık öne sürülen gerekçesi ise “ulusal güvenlik”.

Bu bahaneyle, II. Dünya Savaşı sonrasında ABD, İngiltere, Avustralya, Kanada ve Yeni Zelanda işbirliğiyle oluşturulan ve sonradan ECHELON adını alarak yürütülen proje, küresel gözaltı toplumu yaratmanın önemli bir aracı konumunda. Sisteme bugün Almanya, Norveç, Danimarka ve Türkiye de dâhil olmuş durumda. ECHELON’u, dünyadaki bütün telefon, faks, telsiz, SMS ve e-posta iletişimini dinleyen dev bir kulak gibi düşünebiliriz. Bu sistem dâhilinde gelişmiş anten sistemleriyle uydu haberleşmeleri dinlenebiliyor. Telefon hatlarına girilerek dinleme yapılabiliyor. Küresel düzeyde, internet ağı üzerindeki bağlantı noktalarına kurulan filtre cihazları ve programları sayesinde internet ve bilgisayar üzerinden yapılan tüm iletişim izlenip kontrol edilebiliyor. Elde edilen veriler “sözlük” adı verilen filtreleme sisteminden geçirilerek, önceden belirlenmiş anahtar kelimeler, isimler, adresler vb. bilgiler taranabiliyor. Önceden belirlenmiş ses ve görüntü örneklerine göre de izleme yapılabiliyor. Ayıklanan bu “tehlikeli” veriler analiz edilerek takibe alınıyor. Bu sistem sayesinde özellikle internet üzerinden kişisel bilgisayarlara girilebilmesi, e-postaların okunabilmesi, kaydedilmesi ve hatta değiştirilerek yollanması yahut engellenmesi mümkün.

Başını ABD’nin ve İngiltere’nin çektiği bu proje kapsamında en çok da diğer devletlerin faaliyetleri izlendiğinden, “Soğuk Savaş” döneminden bu yana ciddi bir rekabet oluşmuş durumda. Rusya, Çin, Fransa ve İsrail’in de benzer sistemleri var. Ancak hiçbirinin ECHELON’la yarışabilecek düzeyde olmadığı biliniyor. Bu yüzden AB de, ENFOPOL adını verdiği bir projeyle bu sisteme rakip çıkarma hazırlığında. Ekonomik krizin dünya çapında derinleştiği, hegemonya yarışının ve emperyalist savaşın giderek kızıştığı bir ortamda, militarizmin ve devletlerin bu türden faaliyetlerinin muazzam ölçülerde artacağı açıktır.

Kuşkusuz “casusluk” faaliyetleri sadece askeri ve politik amaçlarla yapılmıyor. ECHELON’un en önemli kullanım alanlarından birisi de, uluslararası ihalelere girecek Amerikan şirketleri için rakiplerinin sırlarının çalınması. Bu yolla Amerikan şirketlerinin milyarlarca dolarlık kazançlar sağladığı biliniyor. Devletler ve uluslararası tekeller birbirlerinin aleyhine ticari sırları ve bilgileri toplamak için yarışıyorlar. Bu amaçla hizmet veren büyük şirketler mevcut. Üstelik sadece şirketlerin sırları değil alışverişe konu olan. Aynı zamanda bankaların veya büyük şirketlerin elinde olan müşteri bilgileri de bu ticari casusluğun bir alanı. Dünya çapında milyonlarca insana ait kişisel bilgiler ve alışveriş profilleri, şirketler yahut bankalar arasında el değiştiriyor. Bu işten muazzam paralar kazanılıyor. Örneğin TÜSİAD 1988 yılında, MİT’ten ekonomik casusluk için bir birim oluşturmasını istemişti: “Gençleşen ve iyi eğitimli MİT kadrolarında ekonomik istihbaratı hak ettiği konuma yükseltecek güçlü bir birim oluşturulması düşünülmelidir. Özel sektörümüz belli ölçülerde MİT’in bazı siyasi risk değerlendirmelerinden yararlanmalı. Bu arada tıpkı birçok Batılı ülkede olduğu gibi, yurtdışındaki faaliyetleri sırasında edindiği ekonomik ve ticari (hatta siyasi) istihbaratı uygun gördüğü şekilde ilgili devlet birimleri ile paylaşabilmelidir.

İş o noktaya gelmiştir ki, tüm toplum gözaltındadır artık. ABD’de her on devlet görevlisinden birinin dinlendiği, çok daha fazlasının ofislere yerleştirilmiş kameralarla izlendiği ifade ediliyor. Özel işyerlerinin %70’inde video kameralar kullanılmakta. Elektronik kimlik kartları ile işçilerin işyerindeki hareketleri, nerelere gittikleri ve ne kadar çalıştıkları rahatlıkla izlenebiliyor. Hatta bazı firmalar çalışanlarının üzerine bir çip yerleştirecek kadar işi abartmış durumdalar. Özellikle fabrikalarda ve işyerlerinde kurulu kamera sistemleri sayesinde işçiler sürekli olarak gözetim altında tutulmuş oluyor, birbirleriyle konuşmaları yahut örgütlenme çalışmaları önlenmeye çalışılıyor. 1980’den bu yana tüm dünyada metropol kentlerde sokaklar kameralarla kuşatılıyor. ABD, İngiltere, Avustralya ve Kanada’da hükümlülerin ulusal düzeyde DNA veri tabanları oluşturuluyor.

Bu işlerde başı çeken ABD’de, istihbarat faaliyetlerini yürüten üç kuruluştan biri olan ve asıl olarak ECHELON projesini yürüten NSA (Ulusal Güvenlik Ajansı) adlı kuruluşun 50 binden fazla çalışanı bulunuyor. Yıllık harcaması 20 milyar dolar. Bu işler için ECHELON sistemi dışında yolcu uçakları, askeri ve ticari gemiler, farklı ülkelerdeki yer istasyonları, elçilik binaları vb. pek çok alan kullanılıyor. Bu faaliyetler 11 Eylül’den bu yana ciddi oranda artmış durumda. “Ulusal güvenlik” ve “terörle mücadele” bahaneleri altında sadece ABD’de 1 milyondan fazla kişi sürekli olarak izleniyor ve her yaptıkları kaydediliyor.

ECHELON gibi kapsamlı sistemlerin yanı sıra, istihbarat örgütleri yahut gizli servisler daha pek çok farklı yöntem kullanıyorlar. Bolşeviklere karşı mücadele yürüten Ohrana’dan bu yana metotlar epey değişti. “Böcek” adı verilen ve dinleme yapmak amacıyla istenilen her yere yerleştirilebilen, 5 kilometreye kadar ses veya görüntü sinyali yollayabilen cihazlar bile tamamen demode olmuş durumda. Bunun yanı sıra ortamdaki herhangi bir radyo, televizyon veya cep telefonu da rahatlıkla bir alıcıya dönüştürülebiliyor. Çok yaygın kullanılması bakımından en çok tercih edilen de kuşkusuz cep telefonları. Hedef telefon, bir program transfer edilerek dinleme yapılabilecek hale getirilebiliyor. Bu yöntemde dinlenecek telefonu taşıyan kişi kendisine yönelik aramayı hissetmiyor. Telefonuna yüklenen program çalışmaya başladığında dinleme de başlıyor. Bir telefona dinleme programı yüklendiğinde söz konusu telefon kapalı da olsa dinleme yapılabiliyor. Dinlemeyi önlemek için telefonların pilleri çıkarılsa bile, BIOS enerjisi (hafıza, saat vs. için telefon içinde bulunan pil) sayesinde dinleme bir süre daha önlenemiyor.

Verdiğimiz tüm bu örnekler ve bilgiler, burjuvazinin tüm dünyayı, herkesin ve her şeyin izlendiği, dinlendiği, gözlendiği, fişlendiği bir gözaltı toplumuna çevirmeye çalıştığına dair açık kanıtlardır. Gelinen noktada “Büyük Birader”in gözleri dünyayı, George Orwell’in ünlü romanı 1984’te anlattıklarını fersah fersah aşan oranda izlemektedir.

Hedefe oturtulan örgütlü mücadeledir

Ancak “Büyük Birader”in faaliyetleri bunlarla sınırlı değildir. Toplumu ve bilhassa da çıkarlarına tehdit olarak gördüğü kesimleri sadece izlemekle yetinmiyor. Siyasal özgürlükleri ve demokratik hakları kısıtlayan yasalarıyla, polis devleti uygulamalarıyla, açık ve gizli hapishaneleriyle, Guantanamo üssünden CIA uçaklarına ve hatta uçak gemilerine kadar işkencehaneleriyle sistem bir bütündür. Burjuva devlet aygıtı insanları izleyerek ve dinleyerek toplumu kontrolü altında tutmaya çalışıyor. Böylece çıkarlarına aykırı bulduğu ya da tehdit oluşturduğunu düşündüğü tüm oluşumları ve faaliyetleri önceden fark ederek önlemeyi, bu türden muhalif ve düzen karşıtı unsurları tespit ve yok etmeyi, en azından etkisiz hale getirmeyi hedefliyor. Toplumu sürekli gözaltında tutarak ve bu yolla üzerinde psikolojik bir baskı oluşturarak düzen karşıtı unsurları sindirmeye, toplum içinde bu kesimlere yahut düşüncelere yönelik oluşabilecek sempatileri daha baştan önlemeye çalışıyor. Amacı, korkutarak ve terörize ederek toplumu kendi sınıf egemenliğini sarsacak davranış ve düşüncelerden uzak tutmak, örgütlü bir toplumun oluşmasını önlemektir.

Bu bağlamda gizli servislerin birer iç savaş örgütlenmesi olduğunu söylemek gerekir. Karşı-devrimci yapılanmalarıyla bu örgütler, özellikle devrimci mücadelenin yükseldiği ya da bunun koşullarının olgunlaştığı dönemlerde burjuvazinin en önemli silahı haline gelmekte ve burjuva devlet aygıtı içinde de öne çıkmaktadırlar. 11 Eylül sonrası gelişen süreçte bu türden karşı-devrimci örgütlenmelerin ve faaliyetlerin bu kadar öne çıkması ve bu yapıların burjuva devlet aygıtı içinde giderek daha merkezi ve belirleyici bir pozisyona gelmesinin sebebi de aynıdır. Burjuva devletin tamamı bir “derin devlet” aygıtına dönüşmektedir. Çünkü süreç, ekonomik krizin, hegemonya kavgasının ve doğal olarak da sınıflar mücadelesinin giderek kızıştığı ve daha da kızışacağı bir gidişat içindedir.

Bu yüzden de istihbarat örgütlerinin başlıca ilgi alanlarından biri, işçi sınıfının devrimci mücadelesi ve onun her düzeydeki örgütlenmeleridir. İstihbarat örgütlerinin farklı ülkelere yönelik faaliyetlerinin büyük bir kısmı da yine bu ülkedeki devrim ve demokrasi yanlılarını ezmeye, etkisiz hale getirmeye, emperyalizmin çıkarlarına aykırı olan her şeyi yok etmeye odaklıdır. Bu maksatla rejimler devriliyor, çeşitli renklerde “devrimler” tezgâhlanıyor, darbeler örgütleniyor, suikastlar düzenleniyor ve toplumsal karışıklıklar çıkartılıyor. Bizzat istihbarat örgütlerinin uzantıları veya taşeronu olan yapılarla dünyanın dört bir yanında karşı-devrimci faaliyetler yürütülüyor.

Dolayısıyla asıl üzerinde durulması gereken konu, burjuvaların kendi aralarındaki çıkar kavgalarının bir parçası olarak meydana gelen ve ortalığa saçılan dinleme-gözetleme faaliyetleri değil, burjuva devlet aygıtının devrimcilere ve her türden düzen karşıtlarına yönelik olarak yürüttüğü sistematik faaliyetlerdir. Medyada yer alan skandalların hiçbirinde, asıl “dinlenen”lerin burjuva düzene karşı tehdit oluşturan devrimciler, demokratlar, muhalifler olduğundan bahsedilmiyor. Burjuva politikacılar ya da kalemşorlar, “dinleme”lerin tamamen ortadan kaldırılmasını talep etmiyorlar. Çünkü onlar sadece kendilerinin dinlenmelerine karşılar. Dertleri, pisliklerinin yahut rakiplerinin eline geçmesini istemedikleri sırlarının ortaya çıkmamasından ibarettir. Gerisi onları pek de ilgilendirmemektedir. Kendi pislikleri ortaya saçılınca üst seviyeye çıkan “hukuk toplumu ve insan hakları” aşkları, sıra devrimcilere ve rejim karşıtlarına gelince birden sönüvermekte ve yerini hızla en âlâ polis devleti söylemlerine bırakmaktadır.

Örgütlü mücadeleyi hiçbir güç yenemez!

Zaten devrimcilere ve düzen karşıtlarına yönelik bu tür faaliyetler yıllardan beri yürütülmektedir ve hiçbir zaman da devletin bu faaliyetlerini yasalarla sınırlandırdığı görülmemiştir. Bu konudaki yasal sınırlamalar daha ziyade diğer burjuva kesimler ve güç odakları için geçerlidir. Devrimcilere ve düzen karşıtlarına yönelik faaliyetler ise alabildiğine sınırsızdır ve hiçbir zaman da “dinleme” ile sınırlı olmamıştır. Dinleme, gözetleme, takip etme, gözaltına alma, sorgulama, işkence, ağır hapis cezaları vb. hepsi de bir bütünün parçalarıdır ve amacı da rejime tehdit olarak görülen unsurların yok edilmesi ya da etkisizleştirilmesidir. Bu amaçla devletin legal ve illegal aygıtlarının yapmadıkları ve yapamayacakları şey yoktur. En demokratiğinden faşist olanına kadar tüm burjuva devletlerin sicili bu türden icraatlarla doludur.

Ancak ne geçmişte ne de günümüzde, burjuva devletin uyguladığı bu baskılar işçi sınıfının devrimci mücadelesini ortadan kaldırmaya yetmemiştir. Tarih, burjuva devlete bağlı gizli servislerin veya istihbarat örgütlerinin tüm çabalarına karşın, devrimcilerin ve işçi sınıfının zaferlerine tanıklık etmiştir.

Modern anlamdaki istihbarat örgütlerinin ilki sayılabilecek olan Fransız gizli servisi, daha Fransız ihtilalinin öncesinde kurulmuş ve devrim yıllarında da son derece “başarılı” işler çıkarmıştı. Halkın arasında yaygın olarak casusları bulunuyordu ve sayısız muhbirden faydalanarak kimin ne yapacağından haberdar olabiliyordu. Ancak bu “başarılı” ajanların hiçbiri Fransız devrimini ve aristokrasinin yıkılışını önleyemediler. Çoğu devrim yıllarından sonra da istihdam edilen bu ajanlar, 1848 devrimlerinde de işçi sınıfının başına pek çok belâlar açtılar. Binlercesinin yakalanmasına, işkence görmesine ve Louis Bonaparte’ın hapishanelerinde tutsak edilmesine yol açtılar. Ama ne yaptılarsa devrimci işçilerin 1871’de Paris Komününü kurmasına engel olamadılar. Benzer şekilde Rusya’da çarlığın gizli polis servisi Ohrana’nın faaliyetleri de Rus devrimcilerine nice acılar çektirmiş, zaman zaman ciddi yenilgiler alınmasına yol açmıştır. Üstelik Ohrana sadece döneminin en usta siyasi polis teşkilatı olmakla kalmamış, kendinden sonra kurulacak istihbarat örgütlerine de ciddi ilham kaynağı olmuştur. İşi sendika kurmaya kadar vardıran Ohrana, devrimci örgütlere ve işçi birliklerine provokatör ajanlar sokmuş, devrimcileri Rusya dışında dahi takip etmiş, yazışmalarını izlemiş ve hatta Bolşeviklerin merkez komitesine kadar ajan sokmayı başarmıştır. Ama ne 1905 devrimini ne de 1917 Ekim Devrimini önleyebilmiştir.

Benzer örnekleri yakın dönemlerden vermek de mümkündür. En gelişmiş örneğini CIA’da gördüğümüz karşı-devrimci aygıtların temel faaliyet alanı muhalif partileri ve örgütleri, işçi önderlerini, devrimcileri, komünistleri izlemek, sindirmek veya yok etmek olmuştur. Bu örgütler en insanlık dışı yöntemlere başvurmaktan ve gerektiğinde gerici rejimlerle, azılı suç örgütleriyle, mafyayla yahut tetikçilerle işbirliği yapmaktan kaçınmamışlardır. Bunların sicilinde sabotaj, cinayet, toplu kırım, yıkıcı propaganda, istikrarsızlık yaratma, ekonomik savaş, psikolojik savaş, iç savaş kışkırtıcılığı, darbe tezgâhlama, işkence, adam kaçırma ve suikasta kadar pek çok uğraş yer almaktadır. Ama tüm bu güçlerine rağmen 20. yüzyılda da pek çok devrimin patlak vermesini ve ulusal kurtuluş mücadelelerinin başarıya ulaşmasını engelleyememişlerdir.

Bugün de bu karşı-devrim örgütlerinin tüm çabalarına rağmen dünyanın dört bir yanında kitlelerin isyanına tanık oluyoruz. Latin Amerika’da kitlelerin devrimci öfkesi devrimci durumlara varan başkaldırılara yol açıyor. Filistin ve Kürt halkının ulusal kurtuluş mücadelesi, üzerlerindeki olağanüstü baskılara rağmen devam ediyor. Açıktır ki, bir avuç sömürücü azınlığın çıkarlarını koruyan burjuva devletlerin karşı-devrimci aygıtları milyonlarca emekçinin emperyalist-kapitalist sisteme karşı dünya çapında gelişen öfkesini ve bunun devrimci bir yükselişe dönüşmesini engelleyemeyecektir. Çünkü burjuvazinin elindeki hiçbir güç, kitleselleşmiş bir mücadelenin ortaya çıkardığı güçten daha üstün değildir. Tarih bize bunu defalarca kanıtlamıştır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:40, Temmuz 2008