Navigation

Kentsel Yağma ve Talan Projesi

AKP hükümeti ve İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerin belediyeleri, bir süreden beri “Kentsel Dönüşüm” adı altında yeni bir yağma ve talan operasyonu yürütüyorlar. Kimi zaman “kentin çöküntü alanları” dedikleri gecekondu semtlerini düzeltmek bahanesiyle, kimi zaman deprem riskini öne sürerek, kimi zaman da ekonomiye büyük girdiler sağlayacakları gerekçesiyle, “dönüşüm projeleri”ni cilâlayıp parlatıp önümüze sunuyorlar. “21. yüzyılın kentini yaratacağız”, “mega şehre mega proje” türünden tumturaklı laflar ağızlarından düşmüyor. Oysa 90’lı yıllardan beri çeşitli kereler gündeme getirilen bu projelerin ardında yatan niyetin ne olduğu çok açıktır: emekçi kitlelerin kentten artan ölçüde dışlanmaları pahasına sermaye için yeni yatırım ve kâr alanları yaratmak. Galataportlarla, Haydarpaşa’ya yapılması planlanan büyük ticaret merkezleriyle, gökdelenleriyle, köprüleriyle, otelleriyle ve devasa alışveriş merkezleriyle birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkacak pasta o kadar büyüktür ki, hükümetinden belediye başkanlarına, uluslararası finans kuruluşlarından inşaat tekellerine kadar burjuvazinin pek çok kesiminin ağzının suyu akmakta ve onları bir an önce harekete geçmeye zorlamaktadır.

Onlar bu yağma ve talan projelerini fütursuzca hayata geçirirken, “şehrin çehresini düzelteceğiz” diyerek giriştikleri gecekondu yıkımları yüzünden daha şimdiden yüzlerce aile evsiz kalmış durumdadır. Projeler kapsamında 85 bin gecekondunun daha yıkılacağı düşünülürse, on binlerce ailenin daha aynı sıkıntıları yaşayacağı kolayca anlaşılır.Üstelik planlar bununla da sınırlı değildir, yaklaşık 1,3 milyon binanın bulunduğu İstanbul’daki yapıların yarısından fazlasının “kentsel dönüşüm” projeleri kapsamında olduğu biliniyor. Yıkılarak boşaltılan bölgelere lüks konutlar, oteller veya iş merkezleri inşa edilmekte, böylece işçi-emekçi aileler, kentin gelişmesiyle birlikte merkezileşerek değer kazanmış olan gecekondu semtlerinden sürülerek, şehrin daha da dışına atılmaktadırlar.

Burjuvazi ve burjuva politikacılar, ağız birliği etmişçesine, kent yaşamının alışıldık bir parçası haline gelen tüm bu sorunların çözümü için “Kentsel Dönüşüm” projelerinin şart olduğunu tekrar edip duruyorlar. Ama büyük sermayeyi temsil eden hükümetin ve adına belediye denilen rantiye yaratma ve dağıtma merkezlerinin kulağa hoş gelen bu sözlerine kanmamak gerekiyor. Çünkü tüm bu sorunları anarşik ve kaotik doğasının sonucu olarak yaratan ve kentleri çözülmesi imkânsız hale gelmiş trafiğiyle, yoğun bir çevre ve hava kirliliğiyle, konut sorunuyla, artan suç oranlarıyla, ahlâki ve kültürel yozluğuyla birer yeryüzü cehennemine dönüştüren, kapitalizmin ta kendisidir. Onların sistemi olan kapitalizm bu cehennemleri yaratmış ve işçi sınıfını da onun içinde yaşamaya mahkûm etmiştir. Kentin yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve çehresinin güzelleştirilmesi, herkesin daha iyi ve sağlıklı konutlarda oturması vs. elbette hepimizin istediği ve özlediği şeylerdir. Ancak kapitalizmden cehennemi cennete çevirmesini beklemek aptallık olur.

Kentsel dönüşüm mü, kentsel rantın paylaşılması mı?

Kapitalist üretim ilişkileri geliştikçe, kentin yapısı da sermayenin çıkarlarına uygun olarak değişime uğrar. Zira uygarlığın ve insanlık tarihinin şekillendiği birimler olan kentlerdeki yaşantı, hâkim üretim ve mülkiyet ilişkileriyle bağlantılıdır. Rant değeri yüksek bölgelerdeki gecekondu semtlerinin tasfiye edilmesi ve yerlerine sermaye açısından rantabl ve kârlı yatırımların yapılması, sermayenin doğası gereğidir. Ve yine kaçınılmaz bir biçimde kapitalizm bu değişimi, yerinden yurdundan ettiği işçi-emekçilerin ya da toplumun ihtiyaçlarını göz önüne alarak değil, sınıflar dengesinde gücü yettiği ölçüde,yeni fethettiği bir yere girer gibi vahşice, kenti yağma ve talan edercesine, anarşik bir biçimde yapacaktır.

Dünyanın her yerinde, kapitalizm geliştikçe kentlerdeki yoğunlaşma daha da artmaktadır. Türkiye’de 70 milyonluk nüfusun yüzde 30’u sadece üç büyük kentte toplanmıştır. Bu metropoller aynı zamanda birer ticaret, sanayi ve finans merkezi olduklarından, nüfusun buralarda yoğunlaşması kaçınılmazdır. İstanbul, pek çok Avrupa ülkesini aşan nüfusuyla buna iyi bir örnektir. 60’lı yıllardaki sanayileşme hamlesiyle birlikte kente doğru, günümüze kadar süren (ve halen de devam eden) muazzam bir göç dalgası yaşanmıştır. Proleterleşme anlamına gelen bu dalga sonucunda şehrin eski yapısı değişerek sanayi yapılarının yer aldığı merkezlerin etrafında pıtrak gibi gecekondu mahalleleri oluşmuş, göç dalgasının durmaksızın devam etmesi gecekondulaşmanın da bugüne kadar sürmesine neden olmuştur. İş bulma umuduyla büyük kentlere göç eden yüz binlerce işçi-emekçi ailesi, plansızlık, konut kıtlığı, yoksulluk ve düşük gelir nedeniyle, çareyi boş buldukları arazilere tek göz gecekondular inşa etmekte bulmuştur. Kapitalist gelişmeye paralel olarak emek gücü ihtiyacı artan burjuvazi, işçi ücretlerini düşük tutabilmek için gecekondulaşmaya bilinçli olarak göz yummuştur. Başlangıçta değerlendirilmeyen bol devlet arazisinin bulunması da buna yardım etmiştir. Hükümetler ve belediyelerse gecekondu semtlerinde yaşayan işçi-emekçi sınıflardan siyasi çıkar sağlama peşinde koşmuşlardır. 90’lardan itibaren ise, emek göçüne bir de köyleri yakılan ve bölgeyi terk etmeleri için her türlü zora ve baskıya maruz bırakılan Kürtlerin göçü eklenmiş ve sonuçta İstanbul ve diğer büyük kentler dört bir yanından gecekondularla kuşatılmıştır.

Son yıllarda küresel ölçekte hızlanan emlak spekülasyonunun rüzgârından nasiplenmek isteyen sermaye özellikle İstanbul’un pazarlanmasına özel bir önem vermiş durumda. Hükümet ve belediyeler üzerinden büyük bir etki kazanmış olan yeniyetme yeşil sermaye gruplarının da iştahı ve açgözlülüğü buna eklendiğinde, kentin merkezî bölgelerinde kalan gecekondu bölgelerinden ahalinin sürülüp atılması burjuvazi için zorunlu hale gelmiştir. Buna zemin döşemek içinse kentteki hemen her sorunun (nüfus artışı, hırsızlık, kapkaç, “görüntüyü bozma” vb.) kaynağı gecekondu bölgeleriymiş gibi gösterilmektedir.

Bu yalanların ardına saklanan rant avcısı belediyeler ve hükümetler, “Kentsel Dönüşüm” adını verdikleri yağma ve talan operasyonunu büyük bir hızla sürdürmektedirler. Söz konusu olan sadece AKP’li belediyeler değildir, şimdiye dek ANAP’tan CHP’ye kadar tüm yönetimler aynı çizgiyi izlemişlerdir. Fakat en kapsamlı saldırıyı ve talanı yapma şerefine AKP’li belediyeler nail olmuştur. 2004 yılında, Belediye Kanununun “Kentsel Dönüşüm ve Gelişim Alanı” başlıklı 73. maddesi yeniden düzenlenerek, belediyelere büyük inşaat şirketleriyle birlikte “kentsel çöküntü alanı” olarak nitelendirilen gecekondu semtlerinde istedikleri gibi davranma yetkisi verilmiştir. Bunu takip eden bir dizi yasa ve yönetmelikle bu yetki güçlendirilmiş ve genişletilmiş, belediyelere tarihi yapıların bulunduğu bölgelerde de yıkım ve yeniden imar izni tanınmış, ayrıca “yeşil alan ve orman vasfını yitirmiş” arazilerin imara açılması ve devlet ve hazine arazileri üzerinde tasarruf hakkı da tanınmıştır. Geçmişte merkezî yönetimin tasarrufunda olan bu yetkilerin, bu şekilde belediyelere (belediye meclislerine) devredilmesi burjuva kamplar arasındaki çekişmeyi de kızıştırmaktadır. CHP’nin ve statükocu güçlerin “Kentsel Dönüşüm” projelerine şiddetle karşı çıkmalarının nedeni, geçmişte kendilerinin ya da yandaşlarının topladığı rantın, şimdi büyük ölçüde siyasal rakiplerine gidiyor olmasıdır. Yoksa gecekondularda yaşayan işçi ve emekçilerin geleceği yahut parsel parsel satılan ormanların yok oluşu onları zerrece ilgilendirmemektedir.

Belediyelere tanınan yetkiyle, istenen her yer “Kentsel Dönüşüm” alanı ilan edilebilmekte (askeri alanlar hariç) ve işçi-emekçilerin yaşam hakkı fütursuzca gasp edilmektedir. Böylelikle Ankara ve İstanbul gibi büyük şehirlerde milyonlarca metrekarelik arazi boşaltılacak, buralara inşaat tekelleriyle ve uluslararası finans kuruluşlarının verdikleri kredilerle lüks oteller, gökdelenler, marinalar inşa edilecektir. Bu aynı zamanda milyar dolarlarla ifade edilen bir vurgun kapısı demektir. Son dönemde tartışılan bir örnek olarak Dubai Towers’ı hatırlayacak olursak (bahsi geçen rakam 5 milyar dolar civarındaydı) söz konusu vurgunun büyüklüğünü kafamızda daha iyi canlandırabiliriz.

Yine İstanbul özelinde konuşacak olursak, Küçükçekmece, Zeytinburnu, Okmeydanı, Fatih, Kartal, Pendik gibi birçok semtte yıkımlar devam etmektedir. Yıkım yapılan bölgelerde daha lüks yapıların veya komplekslerin inşa edilecek olması, emlak değerlerini ve kiraları şimdiden birkaç katına çıkarmıştır. Ankara’da da aynı çalışmalar sürdürülmektedir. Yıkılıp yeniden inşa edilmesi planlanan bölgelerin bir kısmında gecekondu semtleri, bir kısmında devlete ait işletmeler veya binalar bulunmaktadır. Bir kısmı ise orman arazisi kapsamında ya da boş hazine arazisi konumundadır.

Ancak tüm bu planların, projelerin hayata geçmesinin ön koşulu, dediğimiz gibi gecekondu semtlerinin yıkılması, boğaz sırtlarındaki ormanlar gibi yeşil alanlara el konulması, tarihi yapıların yoğunluklu bulunduğu alanlara girilmesidir. Projelere kamuoyunun ciddi biçimde tepki göstereceğini hesaba katan hükümet ve belediyeler, bu yüzden işe gecekondu yıkımlarıyla ve hatta bu bağlamda da özellikle Romanların yaşadığı semtlerdeki yıkımlarla başladılar. Ankara’daki Çinçin Mahallesi, Bursa’daki Kamberler semti ve İstanbul’daki “Sulukule”, Hacı Hüsrev, Kuştepe, Yahya Kemal ve Küçükbakkalköy semtlerinde yaşayan Romanların gecekonduları, yıkımların ilk hedefi yapılmıştır. Zaten bir süredir medyada işlenen “hırsızlık, kapkaç ve fuhuş artıyor, bunların kökü de kentsel çöküntü alanlarıdır” söylemi ile toplum nezdinde bu tür semtlerin birer suç ve “terör” yuvası haline geldiği fikri iyice kafalara kazınmıştır. Dolayısıyla yıkımlar başladığında büyük bir çoğunluk olaya, binlerce yoksul insanın yerinden yurdundan edilip sokaklara atılması olarak bakmamış, aksine “iyi oldu, şehir bunlardan temizlenip güzelleşiyor” diye düşünmüştür. Oysa “çingene” denerek aşağılanan ve dışlanan Romanların birçoğu, neredeyse yüz yıldan fazla bir zamandan beri bahsi geçen bölgelerde yaşamaktadırlar. Şimdi ise ellerine ev başına 3-8 bin YTL verilerek evlerini boşaltmaları istenmekte, kalacak ev istediklerinde kendilerine şehrin dışı sayılabilecek Taşlık semtindeki TOKİ konutları önerilmekte, ama bunun için de üste “bir miktar” para istenmektedir. Çoğu zaman insanlara eşyalarını bile alma fırsatı tanınmadan yapılan yıkımlar sonucu bugün pek çok aile, yıkılan evlerinin enkazı üzerinde perişan vaziyette yaşamaya çalışıyor.

Tabii ki yıkımlar bu Roman mahalleleriyle sınırlı değildir ve olmayacaktır da. İstanbul’da Armutlu, Sarıgöl ve Gazi mahallelerinde büyük çaplı yıkımlar daha 2004 yılında başlamıştı. Pendik Kurtköy’de, Kartal Aydos’ta ve İstanbul’un irili ufaklı birçok semtinde aynı trajediler yaşanmıştı. Halen de kısa vadede 35 bin konutun yıkılması gündemdedir. Sadece üçüncü köprü inşaatı nedeniyle, boğazın her iki yakasında ve en güzel yerlerinde binlerce ev yıkılacak, istimlâk edilecektir. Belediye, yıkmak istediği evlerde oturanları “size ev vereceğiz, daha iyi evlerde oturacaksınız, yeni evlerinize geçinceye kadar kiranızı biz ödeyeceğiz” diyerek kandırıyor, kâğıtlar imzalatıyor, ardından evler yıkılıyor. Fakat ortada ne daha “güzel” evler ne de kira yardımı vardır. Yıkılacak evlere başlangıçta belediye tarafından kasıtlı olarak düşük bedel biçilmekte, ardından belediyenin yandaşı olduğu belli bazı müteahhitler gelerek daha yüksek (ama yine de piyasa değerinin altında) fiyatlarla evleri, arsaları kapatmaya çalışmaktadırlar.

TOKİ’nin sınırlı sayıda yaptığı konutlar tamamen göstermeliktir. Bu rant avcılarının odaklandığı tek nokta, bir an önce yıkımların ve tasfiyelerin tamamlanıp projelerin hayata geçirilmesi ve tatlı kazançların ceplerine akmaya başlamasıdır. Sermaye her zaman kârlı gördüğü yere yatırım yapar, alım gücü olmayan işçi-emekçilere konut inşa etmenin ise kârlı bir tarafı yoktur. Bu yüzden de belediyeler bir yandan sözlerini tutmayıp insanları oyalamaya devam ederken, diğer yandan da müthiş bir arsızlık ve pervasızlıkla gecekonduları yıkıyorlar. Onlarca yıllık emeğini bir dozer vuruşuyla yok etmeye çalışan yıkım ekiplerine direnen işçi-emekçilerin üzerine ise devletin kolluk güçlerini salıyorlar. Burjuva medya da, şıracının şahidi bozacı misali, “gecekondu sahiplerinin yoksul insanlar olmadıklarını, çoğunun apartman sahibi insanlardan oluştuğunu, zaten haklarının korunacağını” söyleyerek üzerine düşen vazifeyi fazlasıyla yerine getiriyor. İçlerinden bazı uyanık burjuvalar ise (örneğin Doğan Holding) kurdukları emlak şirketleriyle vurgundan yüklü paylar kapmaya hazırlanıyorlar. Aksiyon dergisinde yer alan bir makalede durum pek güzel özetlenmektedir: “Kimse devletin yeni binalar yaparak gecekondu halkına dağıtmasını beklemiyor. Zaten serbest piyasa koşullarında böyle bir şey söz konusu olamaz. Her çıkar grubu şehir için fedakârlık yapmadan dönüşümün gerçekleşmesi mümkün değil. Kazanım kazanımdır. Biz böyle bakıyoruz.” Burjuvazinin ve medyasının olaya nasıl baktığı, yüzlerce kaçak lüks villaya ya da kaçak sanayi tesisine göz yumulurken, gecekondulara arsızca saldırılmasından bellidir.

“Kentsel Dönüşüm”cülerin bir diğer argümanı da İstanbul’u bekleyen deprem tehlikesidir. İstanbul’u ciddi bir deprem tehlikesinin beklediği biliniyor. Bu anlamda çarpık ve çürük yapılaşmanın ciddi bir risk oluşturduğu ve bu sebeple de şehir genelinde bir yeniden planlama-yapılanma gerektiği kesindir. Ama burjuvazinin derdi bu değildir. Onların derdi halkın gözünü korkutarak yeni kazanç kapıları açmak ve “Kentsel Dönüşüm”e hız vererek önlerindeki engelleri temizlemektir. Burjuvazi, böylesine yaşamsal bir tehlikeyi ve ondan duyulan korkuyu bile kâra dönüştürecek denli arsız, pervasızdır. Sağlam raporu verilen evler üç gün sonra yıkılmakta, deprem testi-denetimi yapacağız denilerek yeni kazanç kapıları açılmaktadır. Örneğin Küçükçekmece’de şu anda süren yıkımların birincil sebebi olarak deprem riski ve mevcut yapıların buna uygun olmaması gösterilmektedir. Mevcutların depreme dayanıklı olmadığı konusunda şüphemiz yoktur, ama yerine yapılacakların ne kadar dayanıklı olacağı konusunda ciddi şüphelerimiz olması gerekir. Çünkü sürekli belirttiğimiz gibi burjuvaziyi ve burjuva belediyeleri güdüleyen şey halkın sağlığı, güvenliği değil yapılan işten ne kadar kazanılacağıdır.

Tüm bunların üzerine, kentin dönüştürülerek güzelleştirileceği iddialarını ciddiye alıp uzun boylu kafa yormaya bile gerek yoktur. Burjuvazinin güzellik anlayışının özünü üst üste yığılmış dolarlar oluşturur. Boğaz kıyılarına kondurulan gökdelenler, bunun iyi birer örneğidir. Daha fazla otel, gökdelen, rezidans veya alış-veriş, ticaret merkeziyle şehrin güzelleşeceğini düşünmek burjuvazinin pespaye estetik anlayışının bir göstergesidir. Şehir merkezlerine yığılacak bu tip yapılar, boğaza üçüncü köprü vs. hepsi de zaten kapasitesinin sınırına gelmiş olan şehrin sorunlarını katmerleştirerek arttıracaktır. Nüfus yoğunluğunu trafiğin artışı takip edecek, su havzalarının ve yeşil alanların yok edilmesi sonucu su, çevre ve hava kirliliği problemleri artacak, yüksek emlak fiyatları konut sıkıntısını daha da ağırlaştıracaktır. İşte burjuvazinin kenti dönüştüreceği manzara budur.

Bir yanda şehir merkezlerinde kendileri için yaratılan “özerk” bölgelerde, alış-veriş ve ticaret merkezlerinden faydalanan, yine şehrin en güzel bölgelerinde yaptırılan lüks konutlarda ikamet eden seçkinler sınıfı, diğer yanda onlara hizmet eden ve maddi yaşamı üreten ama buna rağmen şehir merkezine uzak bölgelerdeki gettolarda yaşamaya mahkûm edilen işçi ve emekçi kesimler. Sanırsınız ki köleci Roma’nın antik kentlerine bir geri dönüş var; “özgür yurttaşlar” yerine geçen seçkinler kentin merkezlerinde veya en güzel yerlerinde yaşayacak, ücretli “köleler” de hizmetleri bitince bu güzelliği daha fazla bozmamak için şehir dışındaki yerlerine çekilecekler. Bu tablo ilk bakışta belki biraz fantastik gelebilir ama gelecekte karşılaşacağımız durum bundan pek farklı değildir.

Çözüm işçi iktidarında

Elbette ki, İstanbul gibi büyük kentler başta olmak üzere tüm kentler yeniden düzenlenmek ve yapılandırılmak ihtiyacındadır. Ancak burada sorulması gereken bunun hangi sınıfın çıkarı gözetilerek yapılacağıdır. Bugün hükümetin ve belediyelerin uygulamaya giriştikleri “Kentsel Dönüşüm” projeleri, işçi-emekçi halkın değil, yerli ve yabancı büyük sermaye çevrelerinin ihtiyaç ve çıkarlarına göre oluşturulmuştur. Dolayısıyla kentin bürüneceği yeni hal, işçi ve emekçi halk için hiç de bugünkünden daha iyi olmayacaktır. Altyapı, trafik, konut sorunları daha da büyüyecek, kent yaşamından ayrı düşünülmemesi gereken toplumun sosyal ve kültürel ihtiyaçları yine hiçe sayılacaktır.

Ancak projeye ve sonuçlarına, çoğu odaların ve meslek kuruluşlarının yaptığı gibi salt teknik açıdan karşı çıkmak doğru değildir. Mesele teknik değil, sınıfsal bakış açısıyla yaklaşılması gereken bir meseledir. Milliyetçi sol anlayışların yaptığı gibi “İstanbul yabancı sermayeye peşkeş çekiliyor” türünden lafazanlıklar da, olsa olsa rantın yeniden bölüşümünde payını kaybeden CHP’li ve diğer burjuva partili siyaset erbabının, çıkar çevrelerinin değirmenine su taşır. Mesele peşkeş çekilme meselesiyse, tüm dünya sermayeye peşkeş çekilmektedir. Sermayenin girmediği delik, yerleşmediği boşluk mu vardır? Sermayeye yerli-yabancı ayrımı temelinde yaklaşmaksa, işçi sınıfının sermayeye karşı mücadelesinin baştan yanlış temeller üzerinde inşa edilmesine ve başarısızlığa mahkûm olmasına yol açacaktır.

Öte yandan, konut sorununun burjuvazinin propaganda ettiği gibi “herkesin kendi evinin sahibi olması”yla çözülebilmesi, kapitalizm altında asla gerçekleşemeyecek bir düştür. En zengin kapitalist ülkelerde bile bunun sağlanamamış olması, hatta dünyanın en zengin ülkesi olan ABD’de bırakalım ev sahipliğini milyonlarca insanın bir barınaktan yoksun biçimde sokaklarda yaşıyor olması bunun kanıtıdır. Buna rağmen burjuvazi sürekli olarak bu düşü pompalamakta ve mortgage gibi yöntemlerle bunu özendirmektedir. Oysa şimdi Türkiye’de de yasalaşan mortgage sistemiyle ya da TOKİ’nin sözde uygun kredi koşullarıyla ev sahibi olmaya niyetlenen işçilerin büyük bir çoğunluğu için, bu, kurtuluşun olanaksız olduğu bir borç prangasını kendi elleriyle kendilerine takmaları demektir. Her şeyden önce, kapitalist sistemde işçilerin sürekli iş bulabilmelerinin hiçbir garantisi yoktur. Ancak düzenli olarak iş bulan işçiler için de bu borç yükü, kölelik zincirinin bir kat daha ağırlaşması anlamına gelecektir. Ev sahibi olmak sevdasıyla 20-30 yıl sürelerle borçlanan işçiler, ödemelerini aksattıklarında evlerinden olacaklarından, kendilerine dayatılan kölece çalışma koşullarına ses çıkarmayacaklar ve “kendilerine ait evlerinde esaret zincirleri daha da kalınlaşmış köleler” olarak cehennem hayatı yaşayacaklardır.

Şüphesiz işçilerin ve emekçilerin en temel ihtiyaçlarından biri yeterli büyüklükte, sağlıklı konutlarda ücretsiz barınabilmektir. Ne var ki bu ancak doğayı ve kaynakları tahrip ve israf etmeyen planlı bir yapılaşmayla mümkün olabilir. Ancak bu sayede yeterli miktarda sosyal, kültürel, sportif tesis ve olanaklar işçi-emekçilerin serbest kullanımına sunulabilir. Tüm bunların kapitalizm altında gerçekleşmesi ise mümkün değildir.

“Diğer pek çok sorunda olduğu gibi bu sorunun da çözüm yolu, kapitalizmi alaşağı edecek ve bütün üretim araçlarına bizzat işçi sınıfının el koyacağı bir toplumsal devrimden, proleter devrimden geçmektedir. Özel mülkiyetin ortadan kaldırılacağı, üretimin merkezi bir plana uygun olarak yapılacağı, insanların eğitim, sağlık, barınma, ulaşım, elektrik, su gibi en doğal ihtiyaçlarının ücretsiz ya da çok cüzi ücretlerle karşılanacağı, tüm iktidarın sovyetler aracılığıyla işçi sınıfının elinde olduğu bir işçi devleti. Tıpkı konut sorunu gibi, işçi ve emekçilerin kapitalizmin kangren haline getirdiği tüm sorunlarının çözümü, sınıfsız ve devletsiz topluma, yani sosyalizme ilerleyen böyle bir devletten geçiyor. Proleter devrimin ardından bizzat proletarya tarafından oluşturulacak bu devlette, büyük mülk sahibi sınıfların mülklerine el konulacak ve tüm boş mülklerle birlikte buralar da işçilerin kendi devletinin mülkiyetinde yerleşime açılacaktır. Doğayı tahrip etmeyen, onunla uyumlu, sağlıklı ve güvenli konutlar bizzat bu devlet tarafından yapılarak işçilerin buralarda sağlıklı bir şekilde yaşamaları sağlanacaktır.” (Zeynep Güneş, Konut Sorunu Nasıl Çözülür?, www.marksist.com)

Bugün özellikle gecekondu yıkımlarında patlak veren direnişlerin, birbirinden kopuk ve çoğu zaman bireysel taleplerle sınırlı olması, çoğunlukla hiçbir hak elde edilememesiyle ya da ağza bir tutam bal çalınmasıyla sonuçlanmaktadır. İstanbul’un ve diğer büyük kentlerin farklı bölgelerinde gündemde olan gecekondu yıkımlarına maruz kalan işçi ve emekçilerin ortak bir örgütlülüğe girişmeleri, ortak talepler uğruna mücadele etmeleri şarttır. Bu talepler sadece evi yıkılan ailelerin değil, tüm işçi ve emekçilerin talepleri olacaktır. Gecekondu mahallelerindeki yıkımlar durdurularak öncelikle buralarda yaşayan ailelere insanca yaşayabilecekleri ortamlarda uygun konutlar sağlanmalı, işçi ve emekçilerin kentlerin dışına sürülmelerine son verilmelidir. Tüm bu taleplerin hayata geçirilebilmesi içinse öncelikle işçi sınıfı örgütlenmeli ve tüm sorunları çözecek kapıyı açacak olan bir işçi iktidarı için mücadeleye atılmalıdır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:26, Mayıs 2007