Navigation

Kemalizmin Şizofrenik Milliyetçiliği

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

CHP İzmir milletvekili Birgül Ayman Güler’in Ocak ayında Mecliste sarfettiği sözler, Kürt sorununun çözümü önünde önemli bir engel oluşturan ve Kemalizme içsel olan Türkçü-ırkçı kavrayışın fütursuz bir ifadesi olması bakımından önemlidir. Çünkü bu sözleri, ırkçılığı zaten malûm olan MHP’nin bir milletvekili değil, kendini “sosyal demokrat” addeden CHP’li bir vekil sarfetmiştir. Bu ifşaatla, Kemalist zihniyetin gerçek yüzünü oldukça net açığa vuran bu ifadelerin ortaya dökülmesi bir bakıma iyi olmuştur. Kendini “solcu, sosyal demokrat” olarak yutturmaya çalışan ve her fırsatta “Kürt kardeşleriyle bir problemi olmadığını” söyleyen, demokrasiden ve insan haklarından dem vuran CHP’nin nasıl da ırkçı bir eğilimi içinde barındırdığı, 1930’lardaki anlayışın hâlâ yok olmadığı bir kez daha gözler önüne serilmiştir.

Sarfedilen sözlerin içeriğinin yanı sıra bağlamı da önemlidir. Ocak ayında, mahkemelerde kısıtlı da olsa Kürtçe savunma yapma hakkını tanıyan yasa tasarısının görüşülmesi esnasında söz alan Güler, tasarıya karşı çıkmış ve CHP’nin Kürt sorunundaki gerici, statükocu ve şoven tutumunu dışavurmuştur. Bu tutum, yeni anayasa sürecinde “Türk milleti” ve “Türk vatandaşlığı” kavramları üzerinden yürüyen tartışma açısından da CHP’nin pozisyonunu ortaya koymaktadır.

CHP ve MHP, Kürt sorununda atılmak istenen en küçük adımlara bile karşı çıkmaktadır. MHP pozisyonunu açıkça ortaya koymakta ve faşistliğini her fırsatta sergilemektedir. CHP ise sözde sosyal demokrat geçinmekte ama bu sorun bağlamında aslında sinsi bir biçimde, olası demokratik gelişmelerin karşısında durmaktadır. Hem AKP’ye karşı duran işçi-emekçi kesimlerini hem de solun önemli bir bölümünü etkilemesinden ötürü CHP’nin bu tutumlarının teşhir edilmesi önemlidir.

Şecaatini arz ederken sirkatini söyleyen CHP’liler

Önce Güler’in tam olarak ne dediğine bakalım: “Burada herhâlde şimdiye kadar böyle konuşmalar duyulmamıştır. BDP grubundan Sayın Akat’ın yaptığı konuşma kanımızı dondurdu. Sanki başka bir devletin parlamenteriydi, bize «siz» diye diye inanılmaz şeyler söyledi. AKP’nin, Türk ulusunu tarihten silmeye, Türk vatandaşlığını tarihten silmeye dönük olan girişimlerinde BDP’yle nasıl işbirliği yaptıklarını onun konuşmasında gördük. Öyle bir şey nasıl yok? Anayasa Uzlaşma Komisyonuna vatandaşlık maddesi için partiniz ne önerdi arkadaşlar? «Türk vatandaşlığı»nı değil, «Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı»nı öneriyorsunuz. Başbakanınız Salı günü «Bizim temelimiz Anasırı İslam’dır» diyor. «Türklük ırkçılıktır» diyor. «Ve biz bunu tarihten sileceğiz» diyor. Burada büyük Türk milleti önünde yemin ettiniz. O büyük ulusa parti olarak, tek tek şahıs olarak ihanet ediyorsunuz. Sosyal demokrasiye «militarizm» demek ha? Kürt milliyetçiliğini bana «ilericilik» ve «bağımsızcılık» diye yutturamazsınız. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar) Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz. Değerli arkadaşlarım, AKP ve BDP işbirliğinin yaptığı şey tektir. Türkiye’de Kürt sorunu yoktur. Türkiye’de siz sorunu Türk sorunu yaptınız. Bundan sonra biz savunmadayız, bundan sonra meşru müdafaa hakkı için saldırıdayız. (CHP ve MHP sıralarından alkışlar)” (23 Ocak, TBMM Tutanakları)

Kastı ve anlamı gayet açık olan bu konuşmayı Güler, CHP grubu adına söz aldığı esnada yapmıştır. “CHP’nin bu konudaki görüşleri bellidir” diyerek Güler’e karşı çıkan Kılıçdaroğlu ise, beri taraftan “Etnik kimlik peşinde olmayan her yurttaşın başımızın üstünde yeri var. Etnik kimlik üzerinden kimse siyaset yapmasın” diyerek Kürtleri etnik kimlik üzerinden siyaset yapmakla suçlamaktan geri durmamıştır. Ama Güler, “Ben CHP’nin parti programında yazan şeyleri söylüyorum. Ulusal devlet yani Türk vatandaşlığına dayanan devlet” diyerek çıkışını sürdürmüştür. Hatta daha da ileri giderek, Türk ulusu ve Türk vatandaşlığı sistemini savunduğum için, şahsımı ırkçılık, faşistlik ile damgalamaya girişmiş her kişi ve kurumdan hem şahsım hem partim hem de haksız yere incitilen tüm yurttaşlarım adına özür bekliyorum” diyebilmiştir. Son olarak da CHP grup başkanvekili Muharrem İnce bir basın açıklaması düzenleyerek CHP’nin bu konudaki tavrının altını iyice çizmiştir: “Hepimiz ulusalcı, hepimiz yenilikçiyiz. AKP, PKK anayasası yapmak istiyorlar, Tayyip Öcalan, Abdullah Erdoğan anayasası yapmak istiyorlar. Yapılmak istenen bu. Türk vatandaşlığı ve Türk milleti kavramını birlikte anayasadan çıkarmak istiyorlar. Demokratikleşme olarak görüyorsanız onların talepleri de bunlar. İkincisi, eğitim dilinin değiştirilmesini istiyorlar, bunda anlaşmışlar. Üç, yerelleşiyoruz, yerel yönetimlere yetki veriyoruz diye federasyona olanak tanımak istiyorlar. Dördüncü talepleri başkanlık sistemi altında bir diktatörlük kurmak istiyorlar. Bizim taleplerimizi reddettiler ama AKP, PKK talepleri bu 4 maddeden oluşuyor. CHP milletvekilleri olarak AKP, PKK anayasasını yaptırmayacağız. Tayyip Öcalan, Abdullah Erdoğan ittifakına CHP olarak geçit vermeyeceğiz.

Bu açıklamaların manası bellidir. CHP’nin ve bu noktada onunla aynı çizgideki MHP’nin ne kastettiği açıktır. Güler, “Kürt milliyetçiliğini bana «ilericilik» ve «bağımsızcılık» diye yutturamazsınız” diyor. Ulusalcı sol tarafından da gizliden gizliye sahiplenilen ve bugün CHP’li Güler’in sözlerinde cisimleşen bu Kemalist yaklaşım, güya “modern ve çağdaş” TC’nin her yaptığını “ilerici”, ona karşı duran veya hakkını arayan her şeyi “gerici” gören 30’lu yılların kafasının devamıdır. 1938’de Dersim’de Alevi Kürtleri “uygarlık götürüyoruz” diye katleden kafayla, Güler’in Kürtleri geri, feodal, çağdışı gelenekleri sürdüren, ilkel ve Türklerden aşağı bir halk olarak gören kafası aynıdır. Zihinsel kodları, 19. yüzyılın Batılı sömürgecileriyle aynıdır. Türk milliyetçiliğine hak gördüğü ilericiliği Kürt milliyetçiliğine hak görmemektedir.

Bu yaklaşımının sebebini de yine kendisi açıklamaktadır: “Türk ulusuyla Kürt milliyetini eşit, eş değerde gördüremezsiniz.” Güler, millet ve milliyet kavramları arasındaki farklılığı suiistimal ederek, ırkçı yaklaşımlarına kılıf bulmaya çalışmaktadır. Ona göre Kürtler Türklerden daha aşağıdadır; çünkü Türkler devletlerini kurmuş oldukları için ulus ya da millet statüsüne ulaşmışlar, fakat Kürtler henüz devletlerini kuramadıkları için milliyet aşamasında kalmışlardır. Peki Kürtlerin millet düzeyine ulaşmalarını engelleyenler bizzat “Türkler” değil midir? Kabul etmek gerekir ki, önce binbir türlü baskıyla, katliamla, zorbalıkla Kürtlerin özgürlük taleplerini bastıran ve en doğal hakları olan kendi kaderini tayin hakkını Kürtlere reva görmeyen, sonra da bu nedenle Kürtleri Türklerden daha aşağıda gören bir anlayış ancak ve ancak ırkçı bir kafa yapısının ürünü olabilir.

Kürt sorununda bazı adımların atılması ihtimalinin doğmasıyla çileden çıkan Güler, “Türkiye’de Kürt sorunu yoktur” diyebilecek kadar kendinden geçmiştir. Bu yüzden atılan en küçük olumlu adım dahi “ABD emperyalizminin talimatlarıyla hareket eden AKP-BDP işbirliği” denilerek karalanmaya çalışılmaktadır. Bu söylem BDP’yi ve onun şahsında Kürt halkını aşağı gören, Kürtlere bağımsız siyaset yürütme hakkı tanımayan bir anlayışı içermektedir.

Benzer şekilde sosyal demokrat geçinen Kılıçdaroğlu, Kürtleri etnik kimlik üzerinden siyaset yapmakla ve etnik kimlik peşinde koşmakla suçlamaktadır. Anayasada yer alan Türk milleti ve Türklük kavramları tastamam etnik bir kökene dayandığına göre Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri ne anlama gelmektedir? Türkler etnik kimlik siyaseti yapabilir ama Kürtler yapamaz! Türk etnik kimliğinin her şeyi yapmaya hakkı vardır, ama Kürt etnik kimliği kabul edilemezdir! Bu zihniyetin, ırkçı Mahmut Esat Bozkurt’un zihniyetinden farkı var mıdır? Zaten CHP ve MHP’nin “Türk milleti” ve “Türk vatandaşlığı” kavramlarının anayasadan çıkartılmasına ve yerine “Türkiye cumhuriyeti vatandaşlığı” ibaresinin konmasına bu denli itiraz etmelerinin ve adeta vatan elden gidiyor feryatlarıyla feveran etmelerinin altında yatan başka ne olabilir? Bu kadarcık bir tavize bile razı olmayanların zihniyeti ırkçı değil de nedir?

Aslında Güler, sonraki beyanatlarından birinde, meselenin özünü tüm CHP’lilerin gayet iyi kavradıklarını ve tam olarak neye karşı olduklarını sarih bir dille ifade ediyor: “Bizim karşı karşıya olduğumuz sorun, Türk Ulusu’nu oluşturan «milliyetlerden biri»nin ulus olmak ve devletleşmek, yani ayrılmak istemesinden ibarettir. Kısaca, «Kürt Sorunu’nun çözümü, Türk ulusal yapısının ortadan kaldırılmasında bulunmuştur. Ülkemin, babamın memleketi olan Yugoslavya gibi olmasını istemiyorum. Kimlik siyaseti eşitlik, özgürlük, barış değil; ayrışma, yabancılaşma, boğazlaşma getirir.” Demek istiyor ki, Kürtlerin haklı talepleri karşılanır, Kürt ve Türk eşit kabul edilirse, Türkiye Yugoslavya’ya döner. Oysa daha fazla eşitlik ve demokrasi, hiçbir zaman sorunları arttırmamıştır, tersine sorunların ortadan kalkmasını sağlamıştır. Asıl sorun yaratan şey, her zaman, kendini diğerinden üstün görenin ve aşağı gördüğü diğerinin haklarını gaspetmiş olanın, hak arama mücadelesi vereni ezme ve bastırma çabası olmuştur. Kemalizmin 80 yıllık pratiği de budur.

Bu yüzden Kemalist ideolojinin savunucusu ve TC devletinin kurucu partisi CHP, MHP’yle el ele vererek ve adeta “hattı müdafaa yoktur, sathı müdafaa vardır ve o satıh TC devletinin milletiyle birlikte bölünmez bütünlüğüdür” misali, AKP’nin zaten gıdımla verdiği tavizler karşısında dahi ortalığı ayağa kaldırmakta, Kürt sorunu karşısında tamamen gerici bir pozisyona düşmektedir. Anadilde savunma hakkına bu denli karşı çıkması da bu satıh savunmasının bir parçasıdır.

CHP, ilgili yasaya muhalefet ederken gerekçesini şöyle koyuyor: “Türkçe bilmeyene devlet tabii ki yardımcı olur, tercüman tutar. Ama Türkçe bildiği halde herkesin istediği dilde savunma yapması asla kabul edilemez. Bu bölücülüktür.” Meselenin basit bir Türkçe bilmeme durumu olmadığını elbette tüm CHP’liler bilmektedirler. Yapmaya çalıştıkları şey, Kürtlerin taleplerini görmezden gelmek ve geçiştirmeye çalışmak, AKP’yi de “neden bu kadar taviz veriyorsun” diyerek sıkıştırmaktır. Bu yaklaşım karşısında BDP’li Sakık’ın cevabı ise şuydu: “Biz, Türkçeyi de iyi biliyoruz, Türkçe de konuşuyoruz ama Kürtçeyi özgürleştirmek adına 10.000 mahkûm bugün eğer anadilde savunma istiyorsa, anadilini özgürleştirmek için bunları yapıyor. Yoksa biz Türkçeyi sizden daha iyi biliyoruz, Türkçeye bir itirazımız da yok; bütün itirazımız faşizme karşıdır, ırkçılığa karşıdır.” Açıktır ki, bu Kemalist, şoven ve hatta ırkçı kafaların yok saymak istedikleri önemli gerçekler vardır. Sorun cezaevindeki insanların Türkçe bilip bilmemesi değildir. Sorun onların Kürtçe konuşmak istemeleridir. Bu durum CHP’nin “vallahi Kürt sorunu yok, kardeş kardeş bir arada yaşıyorduk” tarzındaki demagojisi için de geçerlidir. Kürtler baskı ve eşitsizliği meşrulaştırmak ve üzerini örtmek amacıyla kardeşlik söyleminin kullanılmasına haklı olarak tahammül edemiyor ve artık horlanan “küçük kardeş” olmayı kabul etmiyorlar. Eşit muamele görmedikçe birlikte yaşamanın mümkün olmadığını dile getiriyorlar.

Kemalizmin yedinci oku: ırkçılık

Bazı uyanık geçinen ve tehlikenin farkında olan Kemalistler, gizlenmesi gereken bu zihniyeti açık eden Güler’e kızmakta ve Kemalist milliyetçiliğin barışçıl, eşitlikçi ve kapsayıcı olduğunu iddia etmektedirler. Ama ne dediğinin gayet de farkında olan Güler, görüşlerinin Atatürk’ünkiyle aynı olduğunu, sözlerinin Atatürk’ün ulus tanımıyla aynı olduğunu, zaten CHP programında yazanları söylediğini ifade ettiğinde yerden göğe kadar haklıdır. Çünkü Kemalist milliyetçilik bal gibi de ırkçıdır.

Kemalist milliyetçiliğin neye tekabül ettiğini anlatan iki kısa alıntı hatırlatıcı olacaktır. 1930 yılında Ağrı’da patlak veren Kürt isyanı hakkında Başbakan İnönü şunları söylüyordu: Bu ülkede sadece Türk ulusu etnik ve ırksal haklar talep etme hakkına sahiptir. Başka hiç kimsenin böyle bir hakkı yoktur. Ayaklanmanın bastırıldığı günlerde Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt ise, “bu iki ırkın savaşıdır, ne ilktir ne de son olacaktır” diyor ve dönemin yaygın ırkçı anlayışını şöyle dile getiriyordu: “Türk bu ülkenin yegâne efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman ve hatta bu dağlar bu hakikati böyle bilsin.

Bu iki alıntı birbirini tamamlayan ve birbirinden kopartılamayacak bir içeriğe sahiptir ve tam da Kemalist milliyetçiliğin yansımalarıdırlar. Bu sözler hiç de Güler’in söylediği gibi Türk ulusunun üst kimlik olduğunu anlatmıyor, tam tersine, Türk etnik yapısına dayalı uluslaşmanın diğer etnik yapıları nasıl da aşağılayarak kendine köle yapmak istediğini ortaya koyuyor. Osmanlı’nın son döneminden itibaren geliştirilen Türk milliyetçiliğinin temelinde, Anadolu’daki diğer halklara karşı güvensizlik ve hatta düşmanlık vardır. Ermeni soykırımı, mübadeleler, Kürtlere yönelik katliamlar, azınlıklara uygulanagelen ayrımcılık bu milliyetçiliğin ürünüdür. “Türklük”, Osmanlı’nın çöküşünün travmatik etkisindeki Kemalist kadroların, yeni burjuva cumhuriyetin harcını oluşturmak için başvurdukları, Türk etnisitesine ve ırkına dayandırılan ulusal kimliğin adı olmuştur. Yani Kemalizminki paranoyak ve şizofrenik bir milliyetçiliktir.

Bu apaçık gerçekliğe rağmen CHP’nin Türklüğü sözde tüm milliyetleri kapsayan bir üst kimlik gibi sunmaya çalışması tam bir aldatmacadır. Türk ve Türklük kavramlarının Osmanlı dönemine uzanan bir geçmişi olsa da, bugünkü halini cumhuriyet döneminde almıştır ve o dönemde bu kavramların içini doldurmak için icat edilen Türk Tarih Tezi yahut Güneş Dil Teorisi gibi saçmalıklar, Türklüğün tastamam Türk ırkına dayalı inşa edildiğini açık biçimde kanıtlamaktadırlar. O dönemde Anadolu halklarını oluşturan Ermenilerin, Rumların, Yahudilerin veya Kürtlerin Türk olduğuna dair bir tez ileri süren veya iddiada bulunan yoktu. Aksine tüm bu milliyetlerin Türkten aşağı olduğu ve onun egemenliğine tâbi olmak zorunda olduğu savunuluyordu. Kürtlerin dağda yaşayan Türkler olduğu yönündeki zırvalıklar bile sonradan ortaya atılmışlardır. “Ne mutlu Türküm diyene” vecizesinde anlatılmak istendiği gibi, etnik kökenin Türk değilse bile, kendi kimliğini unutmalı, asimilasyona ve entegrasyona boyun eğmeli, kendini Türk saymalı, varlığını Türk varlığına armağan etmelisin. Ancak bu şekilde bu ülkede mutlu olabilirsin. Aksi durumda vay senin haline!

Bu ırkçı söylem bir tarafa, TC’nin 80 yıllık pratiği, CHP’nin boş iddiasının amacını ele vermektedir. Onyıllardır bu ülkede Kürtler baskı altında tutulmuşlar ve zulme uğramışlardır. Hiçbir hakları tanınmamıştır. 29 Kürt isyanı sebepsiz yaşanmamıştır. Örneğin Türklüğe hakaret anayasal bir suçtur, ama Kürtlere veya Ermenilere hakaret suç görülmemek bir tarafa son derece yaygındır. Hatta Ermeni kelimesi bizzat hakaret etmek için kullanılabilmektedir. Türklük bir üst kimlik değil, tek izin verilen kimliktir. Diğer kimlikler yok sayılmıştır, inkâr ve hatta imha edilmiştir. CHP’nin “Türklük zaten üst kimliktir, yeni bir tanıma ihtiyaç yok” demesi, kendini dayatan süreci beyhude bir geçiştirme çabasıdır. İş zora gelince birtakım sözde tavizler verilmesine razı olmakta, fakat bunların kalıcı hale gelmesi anlamı taşıyacak olan anayasal ve hukuksal düzenlemelere ölümüne karşı çıkmaktadır.

Korkunun ecele faydası olmaz!

Başta CHP ve MHP olmak üzere, Kürtlerin ülkeyi böleceğine, BDP’yle işbirliği yapan AKP’nin de buna göz yumduğuna ve tüm bunların aslında Amerikan emperyalizminin bir komplosu olduğuna inanan herkesin kabul etmesi gereken temel gerçeklik şudur; korkunun ecele faydası olmaz. Eğer niyet gerçekten de Kürtlerle kardeşçe bir arada yaşamaksa, yapılması gereken bu halka kendi kaderini tayin hakkını tanımak, haklı taleplerini karşılamak, özgürlüklerin ve demokrasinin önünü açmaktır. Ancak bu şekilde gönüllü bir birlikteliğin yolu döşenebilir. Eğer birliktelik gönülsüz ise ya da Kürtlerin gönlü ayrılmaktan yanaysa, o zaman da “illâ bir arada kalacağız” demek boşunadır. Sonuç kaçınılmazdır.

Bu gerçeklik bir tarafa, Kürtlerin ısrarla ayrılmak istemediklerini vurgulamaları bile Kemalist kafaların korkusunu dindirmeye yetmemektedir. Kürt kimliğini de dışlamayan ya da etnik gönderme içermeyen bir tanımı anayasaya taşımanın, anadilde eğitimin, özerklik ve yerel yönetim hatta federatif bir sistemin hayata geçirilmesinin ülkeyi bölmeyeceği açıktır. Bir ülkede farklı kimliklerin kendilerine ait etnisite, kültür, din veya benzeri değerler temelinde kendilerini özgürce ifade etmeleri, o ülkeyi bölmez, tersine gönüllü birlikteliğe giden yolu döşer. Asıl baskıyla, zorbalıkla, inkâr ve imha politikalarıyla insanların kendilerini istedikleri temelde ifade etmelerini engellemeye çalışmak bölünmeyi çağırmaktır. Tarihteki tüm örnekler bunu göstermektedir. Ayrıca altını tekrar tekrar çizmekte fayda var: Ezilen ulusların ayrılmak ve kendi devletlerini kurmak hakkı da dâhil olmak üzere, kendi kaderlerini tayin hakları vardır. Bu evrensel bir normdur. Bu gerçeklerin karşısında durmak, tıpkı Türkiye örneğinde olduğu gibi, onyıllara yayılan acılara, onbinlerin ölümüne ve demokrasinin güdük kalmasına yol açmıştır. Birbiriyle geçinemeyen ve birbirlerine zarar veren bir karı-kocanın her şeye rağmen evli kalarak hayatlarını birbirlerine zehir etmeleri mi, yoksa medeni biçimde ayrılarak en azından kendilerine ve birbirlerine olan saygılarını yitirmeden dostluklarını devam ettirmeleri mi daha hayırlıdır?

Değinmeden geçilmemesi gereken bir nokta da, ezilenin ve mağdur olanın pozisyonuyla, ezenin ve zalimlik edenin pozisyonunun aynı olmayacağı, bunların eş tutulamayacağıdır. Kendine sosyalist veya demokrat diyen herkes, eğer tutarlı olmak istiyorsa, bu noktada ezen ve ezilen ulus milliyetçiliği arasındaki ayrımı da yapmalıdır. Ezen ulusun milliyetçiliği olan Türk milliyetçiliğine sonuna kadar karşı çıkmak gerekir, hele ki ırkçılık boyutuna varıyorsa. Ama ezilen Kürt halkının milliyetçiliğinin tarihsel olarak meşru bir zemini vardır. Nihayetinde Kürtler ulusal kurtuluş mücadelesi vermektedirler. İşte CHP’nin ikiyüzlü bir biçimde Kürtleri, Kürt kimliğinin ve beraberindeki hakların tanınmasını istedikleri için etnik milliyetçilikle suçlaması da bu temelde karşı durulması gereken bir tutumdur. Milli kimliği oluşturan harcın içinde etnik, dini veya ırksal unsurların hangisinin ağır bastığı tarihsel ve sosyolojik bir meseledir. Bugün dünyada varolan ulus-devletlerin, uluslaşma süreçlerinin farklılığı ve çeşitliliği incelendiğinde bu durumda bir gariplik olmadığı anlaşılacaktır. Etnik ve ırksal milliyetçiliğin en yakınımızdaki örneği de Kemalist milliyetçiliktir. Bu yüzden CHP’nin tutumu ikiyüzlülüktür.

Ve bu yüzden gerek CHP’li Güler’in gerekse de diğer CHP’lilerin veya MHP’lilerin çıkışları, kimilerinin iddia ettiği gibi “fikir özgürlüğü” kapsamında değerlendirilemez. “Aman bir tatsızlık çıkmasıncı” tatlı su aydınları her seferinde arayı bulmaya çalışsa da, CHP-MHP çizgisinin bu ırkçı yaklaşımlarına asla prim verilmemeli ve pabuç bırakılmamalıdır. Bu, devrimciliğin, Marksizmin temel pozisyonudur. Oysa bizzat sosyalist hareketin içinden kimileri, yani gerçekte Kemalist olup kendini sosyalist zannedenler ya da gösterenler, CHP’nin bu söylemine prim vermektedirler. Kimisi bunu fikir özgürlüğü çerçevesinde değerlendirirken, kimisi de “aman Yugoslavya’ya döneriz” korkusunu öne çıkartıyor. Ezilen halkların mücadelesini emperyalizmin “böl, parçala, yönet” taktiğinin bir ürünü olarak göstermeye çalışmak, emperyalistlere karşı sadece ulusal birlik temelinde mücadele edilebileceğini iddia etmek, bizzat bu Kemalist solcuların artniyetini göstermektedir.

Kürt sorunu karşısında CHP’li ırkçıların ve faşist MHP’nin bu ırkçı söyleminin ve içinden geçilen müzakere sürecini baltalamaya yönelik provokasyonların arkasının kesilmeyeceği açıktır. Bu ırkçı ittifak bir direniş hattı örmeye çalışmaktadır. BDP heyetinin çıktığı Karadeniz turunun daha başında Sinop ve Samsun’da yaşanan provokatif eylemler buna örnektir. Birkaç yüz kişiden oluşan lümpen kalabalığın çoğunluğunu CHP’lilerin oluşturuyor olması, gözlerden kaçırılmaması gereken bir ayrıntıdır. Bilhassa da CHP’yi sosyal demokrat sananların akılda tutmaları gereken bir ayrıntıdır.

Gerek bu dozu artan şovenizm, gerek İmralı notlarının basına sızdırılması ve arkasından gelen yorumlar, gerekse de sınırötesi hava operasyonlarının “PKK içinden gelecek süreci sabote etmeye yönelik saldırıların önlenmesi” amacıyla yapıldığının söylenmesi, Kürtlerle hükümet arasında başlatılmış olan müzakere sürecinin ne kadar sancılı ve gitgelli olacağının göstergeleridir. İşçi sınıfı milliyetçi hezeyanlara prim vermemeli ve Kürt halkının demokratik taleplerini desteklemelidir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 96, Mart 2013