Navigation

Kaybedilen Mevziler Mücadeleyle Kazanılır

Tarihin büyük savaşları ve devrimin büyük görevleri ancak, ileri sınıflar tekrar tekrar saldırıya geçtikleri ve yenilgi deneyimiyle akıllanmış olarak zaferi kazandıkları için yapılabilmiş ve çözülebilmiştir. Yenilen ordular iyi öğrenir.  (Lenin)

Taksim 1977’de 500 bin kişiyle 1 Mayıs alanına çevrilmişti. Üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen Türkiye işçi sınıfı, bir daha ’77 1 Mayısının bilinç ve örgütlülük düzeyini aşan bir miting gerçekleştiremedi. Ancak Türkiye işçi sınıfının gerçekleştiremedikleri ve kaybettiği mevziler bununla sınırlı değildir. 12 Eylül faşizminin darbesiyle ezilen sınıf hareketi hâlâ tam olarak toparlanabilmiş ve kaybettiği mevzileri geri almak için mücadeleyi yükseltebilmiş değil. İşçi sınıfının ideolojik, politik ve örgütsel alanlardaki tarihsel mevzilerini bir bir kaybettiği dönemlerden çıkış ve mevzilerin geri kazanılmasının ancak sabırlı, kararlı ve örgütlü bir mücadeleyle mümkün olabileceği açıktır.

Lenin, yenilgiden çıkışın ve devrimin başarısına giden yolun, daha geniş kitlelerin devrime hazırlanabilmesi için uzun süreli bir çalışma ve daha yüksek, somut görevlerin göz önüne alınarak daha ciddi hazırlık yapılmasıyla açılacağını söylüyordu. Çıkışın anahtarını arayanlar için bu sözler, tarihten çıkartılacak derslerle birlikte ele alındığında, son derece önemlidir. Yenilgilerden çıkarılacak dersler işçi sınıfının ileri unsurlarının ve devrimci kadroların eğitiminin önemli bir parçasıdır.

Kendi sınıfınıngücüne güven!

İşçi sınıfı, henüz yeni yeni gücünün farkına vardığı 18. ve 19. yüzyıldaki burjuva devrimler çağında, burjuvazinin peşinde en ön saflarda çarpışıyordu. Bu yüzden de her seferinde kanını, canını ortaya koyarak bedel ödeyen o oluyor, kısa süren zafer sarhoşluğunun ardından uzun süreli baskı ve gericilik dönemlerine katlanmak zorunda kalıyordu. Fransız devriminin gerçekleştiği 1789 yılından Paris Komününün kurulduğu 1871 yılına kadar geçen süreç bunun canlı bir kanıtıdır. Bu 82 yıllık zaman diliminde Avrupa pek çok kez devrim ve karşı-devrimlerle karşı karşıya kaldı. İşçi sınıfı binlerce yiğit evladını devrim mücadelesinde şehit verdi. Ama karşılığında gelecek kuşaklara paha biçilmez kıymette deneyimler bıraktı.

1848’e kadar geçen süre Fransız proletaryası için adeta bir örgütlenme ve güç toplama süreci olmuştu. 1848 Şubatına gelindiğinde işçi sınıfı önemli ancak eksik çıkartılmış derslerle cepleri dolu olarak ve fakat burjuva devrimlerin ve reformların kendi kurtuluşunu getirmeyeceğinin bilincine yavaş yavaş ulaşarak, ayrıca çoğunlukla ütopik ve küçük-burjuva temelli de olsa sosyalist düşüncelerle donanmış olarak bir kez daha devrim bayrağını eline aldı. Ayaklanan Paris halkı saraya doğru yürüyüşe geçince kral çareyi kaçmakta buldu. Cumhuriyet ilan edilmiş fakat işçi sınıfının talepleri bir türlü karşılanmamıştı. İşin aslı işçi sınıfı, elindeki gücün farkında olmasına rağmen ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Nihayetinde burjuvazi, Haziran ayında gücünü toplamış ve köylülüğü arkasına almış olarak saldırıya geçti. Diktatoryal yetkilerle donatılan bir general, Parisli işçileri kılıçtan geçirdi. Şubat 1848’de devrime ev sahipliği yapan işçi Paris, Haziranda karşı-devrimin katlettiği işçilere mezar olmuştu.

Tüm bu süreçte işçi sınıfı, kendi hedefi olan sosyal cumhuriyeti kurmak bakımından hüsrana uğramış, fakat modern tarihin yegâne ilerletici gücünün ve gelecekteki aydınlık günlerin yolunu açacak tek sınıfın kendisi olduğunu dosta düşmana göstermiştir. Tarihsel ve politik olgunlaşmamışlığı yenilgilerinin temelini oluşturmuş, siyasal açıdan bilinçsiz ve örgütsüz olduğu koşullarda yaptığı her atılım geçici birtakım kazanımlara yol açsa da, burjuvazi kısa sürede bunları geri almasını bilmiştir.

Devrimci önderliğin ve örgütlülüğün önemi

1851’de bu kez yeğen Bonaparte’ın iktidara gelmesiyle başlayan olağanüstü rejimin ilk işi, işçi ve emekçilere yönelik saldırılara hız vermek olmuştu. Lümpen kesimi çeteler halinde örgütleyen Bonaparte, bunlar aracılığıyla işçi sınıfına ve muhaliflerine yönelik saldırılar düzenliyordu. 1848 devrimlerinin ateşi, Bonapartist rejim tarafından söndürülüp baskıcı, gerici ve karanlık yıllar sınıf hareketinin üzerine çöktüğünde burjuvazi, proleter devrim tehlikesinden ebediyen kurtulduğunu sanıyordu. Oysa çok geçmeden, karanlık yılların ardından proleter devrimin şafağı sökecek, Paris Komünü doğacaktı. Bonaparte’ın ülkeyi Prusya ile savaşa sürüklemesi ve aldığı yenilgilerle bozguna uğraması, adeta yeni bir devrimin olanaklarını hazırlamıştı.

Geçmişteki hatalarından dersler çıkartmış olan Paris proletaryası, Fransız ve Prusya gericiliğine devrimle cevap verdi. Komünlerde örgütlenen halk fiilen iktidarı ele geçirdi. Burjuva devlet aygıtını parçalayarak yerine kendi yönetim organlarını geçiren Parisli işçiler, böylece hem burjuvazinin gerici diktatörlüğüne son vermiş oluyorlar hem de işçi sınıfına tarihsel olarak eşi bulunmaz bir hediye sunuyorlardı: proletarya diktatörlüğü. Paris proletaryası gözüpekliği ve cesaretiyle, militanlığıyla, devrimci azmi ve kararlılığıyla, işçi sınıfının davasına olan bağlılığı ve inancıyla, pek çok kez egemenlerin gerici karanlığını yırtmayı başarmış ve bunun ancak devrimci mücadele temelinde mümkün olabileceğini kanıtlamıştı. Ne var ki yine de işçi sınıfı henüz kendi kurtuluşunu gerçekleştirebilecek bir toplumsal güç ve olgunluktan yoksundu. Bu yüzden de Komün ancak 72 gün dayanabilmiş, yenilginin ardından gelen kıyımlarla birlikte koyu bir gericilik dönemi başlamıştır.

Bayrağı Paris proletaryasının elinden alarak, onun eksiklerini de tamamlayan biçimde ileriye taşıyanlar Rus işçileri ve emekçileri olmuştur. 1905’ten 1917 Ekim Devrimine giden yolda Rus işçi sınıfı ve Bolşevik Partisinin yaşadıkları deneyimler, bıraktıkları dersler önemlidir. Uzun süren gericilik dönemlerinden çıkışın sabırlı, kararlı ve örgütlü mücadeleyle mümkün olabileceğini ve ancak bu sayede zafere ulaşılabileceğini onlar gösterdiler. Her şeyden önce Rus işçi sınıfının elinde, Parisli atalarının sahip olmadığı bir araç vardı: Bolşevik Partisi. Onun planlı ve sabırlı hazırlık faaliyeti sayesinde, 1905 yenilgisi ve onu izleyen gericilik dönemi, işçi hareketinde uzun yıllar boyunca telafi edilemeyecek yaralar açmadan atlatılabilmişti. Ekim Devrimi son tahlilde bu hazırlık faaliyetlerinin ve çıkarılan derslerin bir ürünü olacaktı.

Ocak 1905’te Çar’a dilekçe sunmak için, Papaz Gapon önderliğinde Kışlık Saraya yürüyen işçilerin üzerine ateş açılmasıyla başlayan protesto gösterileri, kısa sürede devrimci bir ayaklanmaya dönüşmüştü. Ancak iki yıl süren devrim sonunda yenildi. Bu yenilgiden gerekli dersleri çıkarmayı başaranlarsa esas olarak Bolşeviklerdi. Onlar devrimci proletaryanın gelişmekte olan gücünü ve rolünü görebilip, planlarını ve stratejilerini onun üzerine kurdular. Lenin, “1905’e değin insanlık proletaryanın gerçekten büyük ve gerçekten devrimci amaçlar için dövüşmesi gerektiğinde, gücünü nasıl korkunç büyüklüğe yükseltebildiğini ve yükseltebileceğini bilmiyordu” derken, Troçki de sürekli devrim tezlerini ortaya koyarak, proletaryanın tarihsel olarak burjuvazinin görevlerini de üstlendiğini ve bunları kendi sosyalist devrimine giden yolda geçerken çözeceğini belirtiyordu. 1905 devrimi yenilgiyle sonuçlanmasına rağmen, proleter iktidarın yönetim organları olan sovyetleri ortaya çıkarması ve proleter devrime giden yolun silahlı ayaklanmaya dönüşen kitlesel grevlerle açıldığını göstermesi bakımından muazzam bir önem taşıyordu. Bunu görüp de gereğini yerine getirenler sadece Lenin önderliğindeki Bolşevikler olduğundan, devrimi muzaffer kılan da onlar olacaktı.

Moskova ayaklanmasının bastırılmasının ardından devrim geri çekilmeye başlamış, 1907’de Duma dağıtılmış, sosyalist milletvekilleri tutuklanmış ve Bolşevikler tamamen yeraltına çekilmek zorunda kalmışlardı. Çarın başbakanı Stolipin’in diktatörlüğünde geçen bu koyu gericilik yıllarında 3500 idam cezası uygulanmış, “kara yüzler”in baskısı ve saldırıları altındaki işçi sınıfı ve Bolşevikler ciddi kayıplar vermişlerdi. Giderek artan polis baskısı yüzünden Bolşevikler ile işçi sınıfı arasındaki bağlar kopuyor, işçiler partiden uzaklaşıyorlardı. Kitlesel grevler hızla sönerek adeta yok olmuştu. Moskova ayaklanmasını yöneten Bolşevik örgütün şehirdeki üye sayısı 1905’te 5320 iken 1908 sonlarında 150’ye düştü. Sorun sadece partinin nicel olarak zayıflamasından ibaret kalmadı. Bu gericilik döneminde Lenin’in esas mücadelesi, ortaya çıkan ideolojik ve örgütsel tasfiyecilik dalgasına karşı koymaya odaklanmıştı. Bolşevikler, RSDİP içinde kendi ilkelerinde ısrar eden ve hiçbir grupla ilkesiz bir birleşmeye yanaşmayan tutumlarını kararlılıkla sürdürerek, sonunda Menşeviklerle yollarını kesinkes ayırdılar.

Lenin’in ilk adımı, parti içindeki “ikircikli entelektüel ve küçük-burjuva unsurlar”ın temizlenmesi yönünde oldu. Zaten bunların pek çoğu devrimin geri çekilmesiyle birlikte partiden ayrılmış olan ya da geriye doğru ayak sürüyen geçici yol arkadaşlarıydı. Lenin’in bu noktada, devrimci anlayışa sahip ama yeterli komünist bilince sahip olmayan işçilerin belirleyici önemine vurgu yapması dikkat çekicidir. O, partideki arınmanın, bu işçi kökenli unsurların daha iyi eğitilmesi ve bilinçlerinin yükseltilmesi sağlanmadan başarılamayacağını düşünüyordu.

1907’den 1912’ye kadar devam eden süreç, illegal parti örgütünün sağlamlaştırılması, tüm çalışma alanlarında parti hücrelerinin oluşturulması ve bunlar aracılığıyla tüm legal ve yarı legal olanaklardan azami ölçüde yararlanılarak, kitlelerle sıkı bağların kurulması ve parti politikalarının kitlelerin taleplerini en iyi biçimde kapsamasını sağlayacak çalışmalarla geçmişti.

1912 yılında Lena altın madenlerinde patlak veren olaylar ve ardından tüm ülkeyi saran kitlesel grevler sınıf hareketinin yükselişe geçtiğinin işaretiydi. Lenin, harekete geçen işçi kitlelerin önüne doğru bir program konulması gerektiğini düşünüyordu. Lenin’in önderliğindeki Bolşevik Partinin bu dönemdeki mücadelesi dikkatle incelendiğinde, sürecin ciddi bir hazırlık çalışmasıyla geçirildiğini ve ideolojik-politik temelde yürüyen mücadelelerle örgütsel alanda önemli güç biriktirildiğini görürüz. Bir yandan gericiliğin etkisiyle sağa doğru, reformizme savrulan ve parti içinde de illegal aygıtın tasfiyesi yoluyla aslında partinin tasfiyesini savunan Menşeviklerle mücadele edilmiş, öte yandan da yine devrimin ve kitlelerin geri çekilmesinin basıncı altında içe kapanarak ve marjinalleşerek partinin işçi kitlelerle bağlarını koparmasına neden olacak “aşırı sol” akımlarla kavga yürütülmüştür. Denilebilir ki, Bolşevik faaliyetin temeli işçi kitlelerle en geniş ve en sıkı biçimde bağlar kurmak, kitlelerin nabzını tutarak onların taleplerini ve eylemlerini devrim mücadelesiyle birleştirmekti. Bunun için güçlü bir illegal aygıta ve iyi yetişmiş disiplinli kadrolara sahip, kitlelerin içine gömülmüş bir parti gerekiyordu ki, bu da Bolşevik Partinin kendisiydi. Lenin’in ve Bolşeviklerin haklılığı ileride 1917 Ekim Devrimiyle ispatlanacaktı.

1914 yılında I. Dünya Savaşının patlak vermesi, tüm Rusya’da milliyetçi-yurtsever bir dalganın yayılmasına yol açtı. İşçi hareketindeki yükseliş birkaç haftada durdu ve gericiliğin ideolojisi her yere hâkim oldu. Duma’daki Bolşevik milletvekilleri savaş bütçesine karşı oy kullandıkları için tutuklandılar. Bolşeviklerin savaş karşıtı tutumuna hükümet bir karşı saldırı kampanyasıyla yanıt verdi. Bolşeviklerin kontrolündeki legal işçi örgütleri kapatıldı, Pravda dâhil yayın organları susturuldu. Bolşevikler emperyalist savaşa karşı gösterdikleri tutumda yalnız kalmışlardı. II. Enternasyonal partileri ve Menşevikler, “anavatanın savunusu” adı altında milliyetçi bir çizgiye savruldular. Ancak Lenin önderliğindeki Bolşevikler, bağımsız bir sınıf çizgisi izlemekte kararlı davrandılar. Rusya içinde ve uluslararası alanda esen milliyetçi, yurtsever histeriye karşı inatla karşı durdular. Bu durum, özellikle savaşın başlangıcında, Bolşeviklerin işçiler üzerindeki etkisinin önemli ölçüde azalmasına yol açtı. Ancak tüm olumsuzluklara ve ters yönden esen rüzgârın etkisiyle yalnız kalmalarına rağmen Bolşevikler, doğru tutumlarını korumayı başardılar. Ve nihayet 1915 yazından itibaren hava değişmeye başladı.

Savaş ortamının yarattığı azgın gericiliğe ve Rus siyasi polisi Ohrana’nın saldırılarına karşın, üstelik de ağır kayıplar verilmiş olmasına rağmen, parti üyelerinin sayısında sürekli ve düzenli bir artış gözlenmiştir. Zaten işçi hareketi tekrar canlanmaya başladığında, Bolşevik Parti emperyalist savaş karşısındaki tutumunun meyvelerini toplamaya başlayacaktı. Oysa aynı süreçte, Rus sosyalist hareketinin diğer iki başat unsuru olan SR’ler (Sosyalist Devrimciler) ve Menşevikler, ciddi bölünmeler geçirdiler ve güç kaybettiler. Çünkü emperyalist savaş karşısında ve savaşla birlikte önem kazanan ulusal sorun karşısında net ve doğru bir tutum takınamıyorlardı. Her iki parti de, ağırlıklı olarak yurtsever (yani milliyetçi) bir çizgi izlediklerinden, savaşın yıkıcı etkileri işçileri ve köylüleri sarsmaya ve rüzgâr yön değiştirmeye başladığında bocaladılar.

Savaşın yarattığı koşullar ve toplum üzerindeki olumsuz etkileri belirgin hale gelmeye başladıkça, Rusya hızlı bir biçimde devrimci durum eşiğine sürüklendi. İşçiler ve köylüler arasında, başlangıçta çok yaygın ve güçlü olan milliyetçi hava dağıldı.

1917 Şubatında başlayan devrim, beş gün gibi kısa bir sürede Çarlığın yıkılmasıyla sonuçlandı. Sovyetler ete kemiğe bürünmeye başlamıştı. Sovyetler kurulup güçlendikçe giderek bir ikili iktidar durumu ortaya çıktı. 1917 Nisanı geçildiğinde Bolşevikler, iktidarı sovyetlerin alması ve savaşı ancak sovyet iktidarının sonlandırabileceği yönündeki propagandalarına hız verdiler. Lenin, devrim treninin hız kazandığını görüyor ve raylardan çıkmaması için azami dikkati göstermeye çalışıyordu. Bu nedenle de zamansız patlak veren girişimlere karşı temkinli davranarak, işçilerin ve köylülüğün örgütlü çoğunluğunun desteği olmadan girişilecek bir ayaklanmanın devrimin yenilgisiyle sonuçlanabileceğini ifade ediyordu. Lenin’in aynı tutumu, Temmuz günlerinde ayaklanarak sokaklara dökülen silahlı haldeki 500 bin işçi ve askerin eylemleri karşısında da sürdürmesi, tarihten ders almak isteyenler için oldukça anlamlıdır. Çünkü bu ayaklanmanın yaşandığı Petersburg dışında Rusya’nın geri kalanı henüz buna hazır değildi ve durum henüz yeterince olgunlaşmamıştı. Hükümeti derhal ele geçirme çağrısında bulunanlara karşı Lenin, önderliğin bu gibi kritik anlardaki hayati önemini gösterircesine, tüm basınçlara serinkanlılıkla karşı koyarak henüz zamanın gelmediğini, “bütün iktidar sovyetlere” sloganının propagandasına ve örgütlenmesine devam edilmesi gerektiğini söylüyordu. İşçi sınıfı, Lenin önderliğindeki Bolşeviklerin sabırlı ve kararlı çalışmalarının sonucunda, Ekim Devrimiyle iktidarı ele geçirdi. 26 Ekim 1917 sabahı, tüm iktidar, işçi ve asker sovyetlerinin elindeydi!

Kolay çözüm yok

1848 devrimlerinden Paris Komününe, 1905’ten Ekim Devrimine kadar uzanan tarihsel süreçte işçi sınıfının tattığı tüm yenilgiler ve zaferler, aynı dersin örnekleriyle doludur. İşçi sınıfı militan bir temelde örgütlü mücadeleye atılmadan, tıkanıklığın aşılması ve tarihsel mevzilerin geri kazanılması mümkün değildir. İşçi sınıfının kitlesel sendikal mücadelesi söz konusu olduğunda da gerçeklik budur ve Türkiye’de yaşanan deneyimler de bunun kanıtıdır. Tarihi Saraçhane mitingi, Kavel grevi, 15-16 Haziran, DGM-Profilo direnişleri, 1986’daki Netaş grevi, ’89 bahar eylemleri, Zonguldak madenciler grevi gibi örnekler, işçilerin militan mücadelesi olmadan kazanılmış mevzilerin korunamayacağını ve yeni mevziler de kazanılamayacağını göstermiştir.

Sendikasız, grevsiz ve toplu sözleşmesiz geçen onca yılın peşinden, grev ve toplu sözleşme hakkının dile getirilmesi ve kullanılabilir hale gelmesi ancak 200 bin kişinin katıldığı büyük Saraçhane mitingiyle ve ardından gelen meşhur Kavel greviyle olmuştur. Türkiye işçi sınıfının uzun süren suskunluğu 60’lı yıllarla birlikte sona ermeye başladığında, sendikal hakların ancak savaşarak kazanabileceği görülmeye başlanmıştı. Bu anlamda İstinye’deki Kavel fabrikasında Maden-İş sendikasında örgütlü 170 işçinin 1962 yılında başlattıkları direniş, Türkiye işçi sınıfının tarihinde önemli bir dönemeç noktasını oluşturur. İşçi sınıfı, Kavel işçilerinin bu kararlı mücadelesinin de etkisiyle toplu sözleşme ve grev hakkını fiilen elde etti. Bu aynı zamanda 12 Eylül 1980’e kadar sürecek bir yükselişin de başlangıcıydı.

İşçi sınıfı, Kavel greviyle yaptığı çıkışın ardından sendikal ve siyasal alanda pek çok mevzi kazanmaya başlayacaktı. Bunlardan birisi de DİSK’tir. O yıllarda, sınıf mücadeleci bir sendikal anlayış ve bu anlayış temelinde girişilen militan mücadelenin simgesi haline gelmiş olan DİSK, burjuvazi tarafından ciddi bir tehdit olarak algılanıyordu. Bu yüzden de burjuvazi DİSK’e saldırmaya hazırlandığında, işçi sınıfı böylesi değerli mevzilerin nasıl korunacağını da gösterme fırsatı buldu. 15-16 Haziran Genel Direnişi bu onurlu kavganın adıdır. İşçi sınıfının bu kararlı tutumu, dönemin politik ve toplumsal atmosferine uygun olarak devam etmiştir. 1975 yılında bu kez de burjuvazinin devrimci hareketi bastırmak için kurdurduğu Devlet Güvenlik Mahkemelerinin kapatılması için harekete geçecektir. Burjuvazinin aldığı tüm sert önlemlere ve polis baskısına rağmen, Profilo direnişiyle devam eden sürecin sonunda DGM’ler yasalaşamaz ve işçi sınıfı bir kez daha kararlı mücadelesinin sonucunu almış olur. Ancak hareketin bu hızlı yükselişi, devrimci önderlik eksikliğini daha yakıcı hale getirmiştir. Nitekim 1 Mayıs 1977’de Taksim meydanını zapteden işçi sınıfı, hareketinin bu tepe noktasında uğradığı kanlı saldırılara gereken karşılığı veremediğinden giderek mevzi ve güç kaybetmeye başlayacaktı.

Sonuç olarak ’80 öncesi dönem, işçi sınıfının mücadele azmi ve kararlılığına rağmen, tıpkı daha önceki tarihsel örneklerde olduğu gibi, doğru bir devrimci önderlik olmadığından 12 Eylül faşist darbesiyle sona ermiş ve tüm kazanımlar bir çırpıda gasp edilmiştir. Faşist diktatörlüğün pençesi altında işçi sınıfının tüm politik ve örgütsel mevzileri dağıtılmıştır. 12 Eylül’le birlikte nasıl karanlık bir döneme girildiği biliniyor. Ancak en zorlu yenilgi dönemlerinin bile sonsuza dek sürmeyeceğini, yeniden mücadele günlerinin geleceğini yine işçi sınıfı göstermiştir. 1986 Netaş grevi, bu açıdan son derece önemli bir derstir. Bu militan grev sayesinde işçi sınıfı, “bu yasalarla grev yapılmaz” diyen sendika bürokratlarına ve faşizmin pençesi altında kıvranan tüm işçi ve emekçilere önemli bir mesaj veriyordu: faşizm ve benzeri yenilgi dönemlerinden çıkışın yolu örgütlenerek mücadeleye atılmaktır. Netaş grevi, ardından gelen Kazlıçeşme deri işçilerinin mücadeleleri ve ’89 bahar eylemleri, yılgınlara, yorgunlara ve uzlaşmacılara da adeta bir tokat olmuştur.

Bugün de alınması gereken tutum, izlenmesi gereken yol bellidir. Sınıf hareketinin içinde bulunduğu tıkanıklığı aşabilmenin yolu, kısa vadeli beklentiler ya da kolay başarı umutlarıyla girişilen eylemler değildir. Devrim mücadelesi uzun bir koşudur. Yeterli nefese ve azme sahip olmayan unsurların pes etmesi kaçınılmazdır. Beklemesini ve sabırla çalışmasını bilmeyenler daima gafil avlanmışlardır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:27, Haziran 2007