Navigation

Karamsar Burjuvalardan Çöküş Senaryoları

Roma Kulübü adlı düşünce (think tank) kuruluşu, birkaç ay önce, “2052: Gelecek 40 Yıl İçin Küresel Bir Öngörü” adıyla bir rapor yayınladı. Raporda özet olarak 2052 yılında dünyanın pek de yaşanası bir halde olmayacağı, çevre felâketlerinin ve sorunlarının ciddi boyutlara ulaşacağı, yoksulluğun, işsizliğin ve gelir dağılımındaki dengesizliğin daha da artacağı vb. şeyler öngörülerek, kapitalistlere daha usturuplu ve ölçülü politikalar izlemeleri öğütleniyor.

1968 yılında kurulmuş olan ve çeşitli bilim adamlarının, akademisyenlerin, eski politikacıların, devlet adamlarının, yani bir grup seçme burjuva ideologun bünyesinde yer aldığı bu “think tank” grubunun yayınladığı rapor, tahmin edileceği üzere uluslararası medyada önemli bir haber olarak yerini aldı. Çeşitli televizyon programlarında ve yayınlarda konu üzerine tartışmalar başladı. Küresel ekonomik krizin burjuvazide yarattığı karamsar ruh halinin etkisiyle ciddiye alınmak zorunda kalınan bu görüşler, kapitalizmin sonunun gelip gelmediğine ilişkin polemikleri tekrar alevlendirdi.

Grubun raporunun medyada yankısını bulmasının bir sebebi de, 1972’de çıkardıkları “Büyümenin Sınırları” adlı kitapta savunulan öngörülerin güncelliğini yitirmemesiydi. 1972 yılında, ABD’deki Massachusetts Institute of Technology’de (MIT) çalışan bilim adamlarının 4 yıllık çalışmasının sonuçlarına dayanan kitapta savunulan temel görüş şuydu: Kapitalist sistem mevcut büyüme hızını sürdürecek olursa, dünya nüfusunun ve sanayileşmenin aşırı artışı sonucunda, çevre kirliliği ciddi boyutlara ulaşacak, gıda üretimi yetersiz hale gelecek ve doğal kaynaklar tükenecek, ekonomik büyüme 21. yüzyıl içinde sınırlarına dayanacak ve sistem için alarm zilleri çalmaya başlayacak. Kitap yayınlandığı dönemde haliyle oldukça ses getirmişti.

İşte kitabın devamı sayılabilecek bugünkü rapora göre, sera etkisi yapan gazların emisyonunun sürekli artması nedeniyle küresel ısınma ve iklim değişikliği hızla devam edecek ve 2052 yılına gelindiğinde dünya atmosferi ortalama 2 derece ısınmış olacak. Dünya denizlerinin seviyesi de ortalama 50 cm yükselecek. Kuraklıkların, sellerin ve yıkıcı kasırgaların etkisi korkunç düzeylere ulaşacak. Bu olumsuz iklim değişikliğinin sonucunda tarım alanları azalacak, erişilebilir su kaynaklarının önemli bir kısmı zarar görecek. Nüfus sanıldığı kadar artmayacak (2040’da 8,5 milyar olacağı öngörülüyor) ve hatta 2040’lardan sonra düşmeye başlayacak. Ama yoksulluk ve gelir dağılımındaki dengesizlik, bilhassa gelişmiş ülkelerde daha da artacak.

Raporda, bu kötü tablonun oluşmasına sebep olarak “mali kapitalizmin zaferi” gösteriliyor. Tüm devletleri kontrolü altına alan çokuluslu tekellerin ve bankaların endüstrileşmeyi doğanın mahvı pahasına sürdürdükleri, doğal kaynakları yok edecek denli “aşırı” bir üretimi körükledikleri ifade ediliyor. Ekonominin sürdürülebilir kılınmasını sağlayacak devlet müdahalelerine karşı çıkan Batılı kapitalistlerin, serbest piyasa ilkesine “neredeyse dini nitelikte” inanmaları da eleştiriliyor. Asya’nın Batı’nın ekonomik büyümesinin motoru olarak görüldüğü ama aynı oranda üretime devam edilmesinin ciddi toplumsal sonuçları olacağı söyleniyor. Bu toplumsal sonuçların başında da genç kuşakların, 1848 devrimlerine benzer bir şekilde yaratacakları isyan dalgasının geleceği kaydediliyor.

Raporu hazırlayan burjuva ideologlar, bu gidişata dur demek için atılması gereken adımların bir türlü atılmadığını, bu konuda en büyük engelin karmaşık ve uzun karar süreçleri olduğunu, geri dönüşüm için trenin büyük oranda kaçtığını ama yine de bir şeyler yapmak gerektiğini söylüyorlar. Çözüm olarak da “dünyayı sömürmeyen bir tüketime dönülmesi” gerektiğini, kapitalistlerin ve tekellerin kâr hesapları ve planlamaları yaparken su kaynaklarını, toprağın verimliliğini, yaşam kalitesini ve iklim koşullarını da hesaba katması gerektiğini belirtiyorlar.

Korkunun ecele faydası olmaz

Bu tür projeksiyonların bugün yoğun bir şekilde tartışılması, kuşkusuz, artık gizlenemez hale gelmiş olan bir gerçeğin sonucudur: Kapitalizm tarihsel bir çıkmazdadır ve çürüme hızlanmaktadır. Bilim adamlarından, ekonomistlerden, akademisyenlerden ve eski politikacılardan oluşan bu topluluğun böylesi karamsar bir perspektif ortaya koymak zorunda kalmasının sebebi de budur.

Elif Çağlı’nın deyişiyle, “Bugün tüm belirtileriyle gözler önüne serildiği üzere, kapitalizm tarihsel bir tıkanma içindedir ve peşpeşe gelen ölüm sancıları kaçınılmazdır. Daha önce dünya üzerinden gelip geçmiş çeşitli toplumsal düzenleri tarihin çöp tenekesine sürükleyen akıbet, şimdi kapitalizm için pusuda bekliyor. Kapitalist sistem artık kendini ileriye taşıma potansiyellerini tüketmiş ve onun için de ölüm çanları çalmaya başlamıştır. İşte günümüzde kapitalist dünya düzeninin içine sürüklendiği muazzam çatışmalı ve çıkışsızlıklarla yüklü süreç bu gerçeklere işaret ediyor.” (Kapitalizm Çıkmazda, Ocak 2012)

Hal böyle olunca, burjuva ideologların bazılarının hâkim eğilimin dışına çıkarak gerçekleri nispeten daha yalın bir biçimde ortaya koymalarına ve sonra da bu acı gerçeklik karşısında şaşkınlığa kapılıp umutsuzluğa sürüklenmelerine şaşırmamak gerekiyor. Kapitalizm açmazları içinde debelendikçe, tarihsel anlamda bir karamsarlık, umutsuzluk ve çıkışsızlık, burjuva ideolojisinin etkisi altındaki entelijansiyanın da giderek artan kesimlerini içine çekmekte ve benzer görüşlerin bilimsel raporlarda, sanatta, edebiyatta vb. yansımasını bulmasına yol açmaktadır.

Üstelik eklemek gerekir ki, kapitalizmin mevcut gidişatı bu tempoda sürerse, geleceğimiz raporda öngörülenden çok daha karanlık olacaktır. Örneğin raporda çevre felâketlerinden ve bunların yaratacağı sorunlardan bahsedilmekte, ama emperyalist savaş sürecinin halihazırda yarattığı ve önümüzdeki on yıllarda şimdikinin misliyle yaratacağı tahribatlardan hiç söz edilmemektedir. Birbirine eklemlenmiş bölgesel paylaşım savaşları olarak yürüyen emperyalist savaş süreci, açıktır ki, bahsedilen türde çevre felâketlerinden daha büyük bir yıkıma neden olmaktadır.

Ancak aynı burjuva ideologlar, çizdikleri tüm bu karamsar tabloya rağmen dönüp dolaşıp yine kapitalizm çerçevesinde çözümler aramaktan geri durmuyorlar. Bir yandan umutsuzluk ve çıkışsızlık içinde debelenirken, diğer yandan “dünyayı sömürmeyen bir tüketime yönelmek” ya da “tüketim kültürünün sürdürülebilir ekonomiye yönelmesi” gibi muğlak ve kapitalizmle bağdaşmayan görüşleri çözüm önerisi olarak sunmaları, içinde bulundukları açmazların ve çelişkilerin göstergesidir.

Bunların temel çelişkisi, bir yandan kapitalizmin aslında nasıl da akıldışı ve insanlığın geneli için yıkıcı bir sistem olduğunu görmeleri, ama öte yandan içinde bulundukları burjuva sınıfın mantığı ve güdüleriyle düşündükleri için dönüp dolaşıp kapitalizmi ehlileştirmenin çarelerini aramalarıdır. Nitekim rapora temel teşkil eden ve 1972’de yayınlanmış olan “Büyümenin Sınırları” adlı kitap, erken sayılabilecek tarihlerde ve isabetli biçimde kapitalizmin tarihsel sınırlarına yaklaşmakta olduğunu ortaya koymuş, fakat çözüm olarak daha yavaş bir tempoda büyümenin ötesinde bir şey üretememiştir. Kitapta da bugünkü raporda da temel çözüm önerisi budur: Mademki kapitalizm sona doğru yaklaşıyor, o halde hız keselim ve böylece kapitalizmin ömrünü uzatalım!

Çözüm kapitalizmin ömrünü uzatmak değil, onu yok etmektir

Ama kitabın ve raporun yazarlarının söylemekten kaçındıkları önemli bir husus daha var. Kapitalizm, ancak insanlığa ciddi yıkımlar getirmek pahasına kendini varetmeyi sürdürebilecek bir sistemdir. Kapitalizmin ömrünün uzaması, insanlığın giderek daha fazla acı çekmesi pahasına mümkündür. Önceki iki büyük dünya savaşı bu yıkımın ulaşabileceği boyutları ortaya koymuştur. Giriş hamleleri yapılmış olan üçüncüsü ise dünyayı ve insanlığı toptan yok edebilecek kapasiteye sahiptir. Kimileri bir nükleer savaşı başlatmaya hiçbir kapitalist devletin cesaret edemeyeceğini düşünebilir. Ama kapitalizmin akıl dışı doğası ve rekabet hırsı, ona her türlü çılgınlığı yaptırmaya yetecek güçtedir. O yüzden de çözüm bir şekilde kapitalizmin ömrünü uzatmak değil, onu yok etmektir.

Roma Kulübü üyelerinin burjuva dar kafalılığından ve perspektifsizliğinden sıyrılıp sorunlara Marksizmin gözlüğüyle bakıldığında, tüm bu olumsuz gidişata rağmen umutsuzluğa kapılmaya yer olmadığı ve insanlığın kurtuluşunun mümkün olduğu görülecektir.

Birçok bilim adamının çeşitli kereler ifade ettiği gibi, raporda da, doğayı eski dengesine getirmek için çok geç kalındığı söylenmektedir. Kapitalizmin doğayı büyük bir hızla mahvettiği su götürmez bir gerçektir ve böyle devam ederse dünyayı büyük yıkımlara ve insanlığı da barbarlığa götüreceği kesindir. Fakat bu burjuva ideologların “geri dönülemez” tespiti, kapitalizmin varlığını aynen sürdüreceği önkabulü üzerine yapılmaktadır. Oysa kapitalizm yıkıldığı anda işler kökten değişecektir. İşçi sınıfının iktidarı alması durumunda, sanılandan çok daha hızlı bir şekilde doğa kendini onarmaya başlayacaktır. Çünkü kapitalizm altında atılması mümkün olmayan adımlar, bir işçi iktidarı altında büyük hızla ve tereddütsüz biçimde hayata geçirilecektir.

Benzer şekilde kapitalizm sürdükçe yoksulluğun, sefaletin, işsizliğin, gelir dağılımındaki dengesizliğin artacağı da doğrudur. Ama kapitalizmin son bulmasıyla birlikte tüm bu belâların son bulacağı daha doğrudur. Kapitalistlerin, çok yanlış ve kasıtlı bir şekilde, yoksulluğun ve işsizliğin sebeplerinden saydıkları “aşırı nüfus artışı” mevzusuna raporda da değinilmektedir. Bu bağlamda raporu hazırlayanların mantığında bir farklılık yoktur. Sadece, genel burjuva eğilimden farklı olarak nüfusun sanıldığı kadar artmayacağı, hatta 2040’lardan itibaren azalmaya başlayacağı söylenmektedir. Ama buna rağmen (!) yoksulluğun, işsizliğin ve gelir dağılımındaki dengesizliğin özellikle gelişmiş ülkelerde artacağı belirtilerek, aslında iç çelişkilerini açık etmektedirler. Öyle ya, mademki bu toplumsal belâların temel sebebi aşırı nüfus artışıdır, o halde nüfus artışı tersine döndüğünde sorunlarda da iyileşme olması gerekirdi. Fakat kendilerinin de belirttiği gibi, yoksulluğun ve işsizliğin arttığı ve artacağı muhakkaktır. Çünkü bunların temel sebebi “aşırı nüfus artışı” değildir.

Nüfus artış hızının “aşırı” bulunması bile ideolojik propagandanın bir parçası, manipülasyon amaçlı bir kelime oyunudur. Sorun nüfus artış hızında veya nüfusun artmasında değil, kapitalist üretim ve bölüşüm tarzının sakatlığındadır. Burjuva iktisatçılar, “kaynakların sınırlı ama ihtiyaçların ve/veya taleplerin sınırsız” olduğu kabulünden hareketle, toplumun tamamının ihtiyaç ve taleplerini karşılamanın asla mümkün olmadığını savunurlar. Onlara göre en iyi durumda bile birileri yoksul ve işsiz kalmaya mahkûmdur. Nüfus arttıkça da, kaynaklar sınırlı olduğu için, ihtiyacı/talebi karşılanamayan yahut yetersiz karşılanan insan sayısı artacaktır. Kuşkusuz bu mantık burjuvaların çıkarlarını koruyan bir bahane olma işlevine sahiptir. Sosyalist bir toplumda, yani üretici güçlerin şimdikine göre çok daha gelişmiş olacağı bir gelecekte, sınırlı denilen kaynakların nasıl da bolluk ürettiğine tüm insanlık gözleriyle tanık olacaktır. Günümüzdeki teknolojik gelişmeler bile, örneğin tarım başta olmak üzere pek çok alanda müthiş bir verimlilik artışı ve yeni teknikler sayesinde gıda üretimini kat be kat arttıracak düzeye gelmiştir. Ama kapitalizmin özü olan kâr güdüsü, üretici güçlerin tüm potansiyellerinin açığa çıkmasına ve çıktığı kadarıyla da insanlık yararına kullanılmasına engel olmaktadır.

Ancak raporu hazırlayan burjuva ideologların ısrarla görmezden gelmeye çalıştıkları nokta da burasıdır. Onlar, kapitalizmin “kötü yanları” olarak gördükleri tekelleşme olgusuna, mali sermayenin her şeyi yalayıp yutmasına ve kontrolü altına almasına belli düzeyde eleştiriler getirmekte, ama kapitalizmin özüne dokunmamaktadırlar. Oysa tekelleşme ve mali sermaye kavramlarıyla kastedilen emperyalizm olgusu, kapitalizmin ulaşmış olduğu tarihsel düzeyi ifade eder ve geri döndürülmesi de imkânsızdır. Kapitalizmin emperyalizm öncesindeki serbest rekabet dönemine dönmesi ne mümkün ne de çözümdür. O serbest kapitalizm dönemidir ki, “vahşi kapitalizm” diye de anılmaktadır, işçi sınıfının en acımasız sömürü koşulları altında inlediği bir tarihsel süreci ifade etmektedir. Öte yandan tekellerin ve mali sermayenin devletçi uygulamalarla dizginlenmesi veya kontrol altına alınması diye bir şey de olamayacaktır. Çünkü kapitalist devlet denen aygıt tamamıyla mali sermayenin hizmetindedir ve onun aleyhine politikalar üretmesi söz konusu değildir. Olup olacağı, burjuvazinin genel çıkarlarını korumak adına, özel çıkarların aleyhine olabilecek bazı adımlar atılmasıdır.

Daha fazla kâr elde etme hırsı ve rekabet güdüsüyle gözü dönmüş bir şekilde sağa sola saldıran sermayenin dizginlenerek “dünyayı sömürmeyen bir tüketime dönülmesi” ya da “tüketim kültürünün sürdürülebilir ekonomiye yönelmesi” de mümkün değildir. Kapitalizmde ekonomik krize yol açan temel hususlar aşırı üretim ve eksik tüketim olgularıdır: “Kapitalizm bir yandan toplumsal ihtiyaçları yeterince karşılamaksızın salt kâr amaçlı plansız doğasıyla anarşik bir tarzda «aşırı üretim» stoku yaratırken, diğer yandan kitlelerin satın alma gücünü de büsbütün azaltarak çok ciddi bir «eksik tüketim» sorununa yol açar.” (Elif Çağlı, Kapitalizm Çıkmazda) Bunun sonucunda da kapitalizm bir yanda “muazzam boyutlara ulaşan bir üretimle görece bir bolluk zemini” yaratmakta, fakat diğer yanda da “kapitalist üretim ilişkilerinin niteliği gereği bölüşümde geniş kitlelerin payına büyüyen bir yoksulluk” düşmektedir. Kapitalizme içkin bu çelişkilerin “Batılı gelişmiş toplumlar daha az tüketsin” denilerek çözülebileceğini düşünmek saflıktır. Çünkü sorun toplumun ezici çoğunluğunu oluşturan işçi ve emekçi sınıfların “fazla tüketmesi” değil, kapitalizmin salt kâr amacıyla plansız üretmesidir. Kâr amacı güdülmeksizin, kitlelerin ihtiyacı doğrultusunda yapılacak planlı bir üretim krizleri değil bolluğu getirecektir.

Meselenin özü ise, insanlığın yararına olacak bu dönüşümlerin kapitalizm altında gerçekleştirilemeyecek oluşudur. Kapitalizm öylesine büyük ve yıkıcı çelişkiler barındıran bir sistemdir ki, ehlileştirilmesi, bazı kötü yanlarının törpülenerek iyileştirilmesi mümkün değildir. İnsanlığın önünde duran tek seçenek kapitalizmi tasfiye ederek yerine sosyalizmi kurmaktır. Raporu hazırlayanlar, dünyayı sarmaya başlayan ve kapitalistlerin uykularını kaçıran sınıf hareketindeki yükselişi görerek, gelecekte hareketin temposunun daha da artacağını ve 1848 devrimlerine benzer bir dalganın modern dünyayı sarsacağını öngörüyorlar. Bu öngörülerinde onlara katılmamak elde değildir. Fakat sınıf hareketinin bu yükselen dalgayla birlikte kapitalizmi toptan tarihin çöp tenekesine yollayacak yerde ehlileştirmekle ve bir miktar hizaya çekmekle yetinmesini düşlemek, herhalde burjuva ideologlara has bir naiflik örneği olsa gerektir.

Ya barbarlık ya sosyalizm!

Roma Kulübü’nün hazırladığı bu raporda ve benzerlerinde yer alan, kara ütopya örneklerinde ve çeşitli bilim kurgu filmlerinde tasvir edilen karanlık dünya tablosu hiç de olasılık dışı değildir. Tersine kapitalistler sınıfı çok daha kötü senaryoları yazmak ve hayata geçirmekle meşguldürler. Geçmişte, mali sermayenin kanlı diktatörlüğü faşizm altında, Avrupa’da ve dünyanın kalanında yaşanan katliamlar ve acılar, hayal gücü en kuvvetli yazarların bile tahayyülünün ötesine geçmiştir. Hiçbir kara ütopyacı, iki atom bombası atılarak bir anda yüz binlerce insanın yok edileceğini, şehirlerin harabeye dönüşeceğini öngörememiştir. Bu açıdan bakarsak, dünyanın ve insanlığın nükleer savaşlarda yok olduğu, hayatta kalan az sayıda insanın gerçek anlamda ilkel barbarlık dönemine döndüğü ve daha az sayıda insanın da özel sığınıklara kendini hapsettiği gelecek tasvirleri abartılı değildir. Ünlü bilim adamı Einstein boşuna dememiştir, “üçüncü dünya savaşını bilmem ama dördüncüsü ok, yay ve mızraklarla yapılacak” diye…

Açıktır ki, insanlığın kurtuluşu sorunu, eleştirel bakışlar getirseler bile sistemin hizmetkârı olan burjuva ideologların yavelerinde değil işçi sınıfının ellerinde çözümünü bulacaktır. İşçi sınıfı kapitalizmin düzelmesini beklemek yahut bu karamsar tablolar eşliğinde umutsuzluğa kapılmak yerine kaderini kendi ellerine almaya bakmalıdır.

Kapitalizmin geleceğinden endişeli burjuva ideologlar, kapitalizmin ömrünü uzatmaya çalışmaktan ve onu iyileştirmeye uğraşmaktan başka çıkar yol göremiyorlar. Onları içinde debelendikleri umutsuzluk ve endişe çukurunda yalnız bırakmak en iyisidir. Böylesi ruhları kurtarmaya kimsenin gücü yetmez. Ama işçi sınıfının genç ve dinamik unsurları, geleceğe umutla bakmalı ve sınıfsız, sömürüsüz, eşitliğe ve bolluğa dayalı bir toplumsal düzeni yaratacak kudretin kendi ellerinde olduğunu kavramalıdırlar. Kapitalizmin artık bıkkınlık veren olumsuz etkilerine bir tepki olarak gelişip yükselen işçi sınıfı hareketine paralel olarak, sınıfın örgütlülüğü ve siyasal bilinci de gelişecek ve gün geçtikçe mücadelenin hedefine kapitalizmin kendisi oturacaktır. Dünyanın dört bir yanında sokaklara dökülen işçiler şimdiden bunun sinyallerini vermeye başlamışlardır. Ve insanlık, kapitalizmin mezar kazıcısı olan işçi sınıfına güvenmek zorundadır. Çünkü önünde iki seçenek vardır: ya kapitalizmin sürmesine izin verecek ve barbarlığa geri dönecektir ya da sosyalizmi inşa etmeye girişerek kurtuluşa erecektir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 88, Temmuz 2012