Navigation

Kapitalizm Altında Sular Durulmuyor

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Yaşamın kaynağı olan su, en temel ihtiyaç maddesi olarak, tarihteki bütün uygarlıklar üzerinde derin bir iz bırakmıştır. Zira yaklaşık 10 bin yıllık bir tarihsel geçmişi olan uygarlık tarımla başlamıştır ve tarım su demektir. İnsanoğlu bin yıllardır suyu kontrol edebilmek ve kullanabilmek için kanallar, bentler inşa etmiş ve bu yapıların inşa edilmesi, bakımları ve korunabilmeleri gelişmiş toplumsal organizasyonları gerekli kılmıştır. Sulamanın ekonomik yaşamda merkezi bir rol oynadığı bu toplumlarda işbölümü daha da gelişmiş, bilim ve kültürde önemli gelişmeler kaydedilmiştir. Uygarlığın gelişimine katkısı muazzam olan su, taşıdığı bu önem yüzünden aynı zamanda çatışmaların ve savaşların da konusu olmuştur. Örneğin ilk yazılı kanun olarak bilinen Hammurabi Yasaları, inşa edilmiş kanalların ve bentlerin kullanımına ve suyun paylaşımına ilişkin kurallar oluşturma gereği üzerine doğmuştur. Tarihte bilinen savaşların birçoğu da su kaynaklarını ele geçirme arzusu yüzünden yaşanmıştır.

Günümüz kapitalist dünyasında da su ölümlerin, açlığın, kıtlığın, hastalıkların ve savaşların sebeplerinden birisi haline gelmiş durumda. Bu gerçekliği dile getiren raporlarda ve medyada, önümüzdeki 30-40 yıllık süre içerisinde su sıkıntısının küresel ölçekte bir sorun oluşturacağı ve “su savaşları”nın kapıda olduğu, bolca yazılıp çiziliyor. Bu durumdan en çok etkilenecek coğrafyaların başında da, zaten kanlı bir paylaşım kavgasının tüm hızıyla sürdüğü Ortadoğu geliyor. Kimilerince abartılı bulunsa da, emperyalist-kapitalist sistemin akıldışı sicili göz önüne alındığında “su savaşları” hiç de kurgusal bir fantezi değildir. Bilakis, doğanın aşırı tahribine yol açan kapitalist üretim tarzına eşlik eden politikalar sayesinde insanlık, bir bardak su için birbirini öldürecek noktaya doğru hızla çekilmektedir. Yaşam kaynağımız su, hızla metalaşmış olduğu kapitalizm altında tıpkı petrol veya diğer enerji kaynakları gibi ticari rekabetin, hegemonya yarışının ve emperyalist paylaşım kavgalarının nedeni haline gelmiştir.

Suyu “sorun” haline getiren kapitalizmdir

Günlük yaşamdan endüstriye, sağlık alanından tarıma kadar pek çok açıdan ihtiyaç duyduğumuz bir kaynak olan suyun durumu, özellikle son yıllarda doğa ve çevre felâketlerinin artmasıyla birlikte daha fazla gündeme girmeye başladı. Burjuvazi, insanlığın geleceğini düşünmese de, en azından kendisinin ve sermayenin geleceğini düşünmek zorunda olduğundan, sorunun vahametinin boyutlarının ve çözüm yollarının araştırılması için bu konuya epeyce bir kaynak ayrılmış durumda. Kapitalizmin, eğer yok edilmezse insanlığı yok edecek denli tahrip edici bir sistem olduğu, çevresel felâketler ve küresel ısınma gibi meseleler üzerine yapılan bu araştırmalarla her geçen gün daha fazla ortaya çıkıyor. İş o noktaya gelmiş durumda ki, burjuvazinin gücü bile sorunu saklamaya yetmiyor.

Bu araştırmalardan birisi olan BM’nin yayınladığı Su Raporuna göre, (kapitalist politikalar yüzünden) on yıllardır gözlerden uzak tutulmaya çalışılan sorunlar artık patlama noktasına gelmiş durumda. Raporda, 2025 yılının kuraklık ve beraberinde meydana gelecek felâketler için bir dönüm noktası olduğu, bu yıldan itibaren dünya nüfusunun üçte ikisinin su sıkıntısıyla karşı karşıya kalacağı, 2050 yılına gelindiğinde ise 9,3 milyara ulaşacak olan insan nüfusunun (60 ülkede yaşayan) 7 milyarlık kısmının su kıtlığı yaşayacağı söyleniyor. Bu duruma yol açan sebepler ise raporda şöyle belirtilmiş; küresel ısınmanın sebep olduğu iklim değişikliğiyle beraber kuraklığın artması, yağış miktarı ve seyrinin değişmesi, buzul kütlesinin azalması. Su kaynaklarının kurumasının ve ekolojik dengenin bozulmasının nedeni de “insanın doğaya müdahalesi” olarak konuluyor ve rapor “Avrupa ve ABD’deki dev çiftlikler, Asya ve Afrika’da da giderek büyüyen kentlerin su ihtiyacı ve insanların suyu kullanış şekillerine bakıldığında; insanların bu şekilde su harcamaya devam etmesi durumunda, gelecekte her bir damla suyun hesabının yapılması gerekecek” türünden cümlelerle devam ediyor.

Yine BM’ye ait “Kıtlığın Ötesinde: Güç Dengesizliği, Yoksulluk ve Küresel Su Krizi” isimli bir başka çalışmada ise, durum biraz daha açıktan ortaya konuyor. Uzmanlar tarafından 60’lı yıllardan beri uyarıların yapıldığı fakat dikkate alınmadığı, nüfus artışı ve iklim değişikliği ile birlikte dünyanın en zengin ve en yoksul ülkeleri arasındaki uçurumun giderek büyüdüğü, ekonomik olarak geri kalan ülkelerin doğal kaynaklardan da mahrum kaldığı, yoksulların temiz suya ulaşmak için zenginlerden daha fazla para ve emek harcadığı ve buna rağmen çok daha kirli-kalitesiz suları içmek zorunda kaldıkları, raporda yer alan ifadeler arasında. Önsözde su rekabetinin gelecek yıllarda artacağına işaret edilerek, ulusal düzeyde su rekabeti arttıkça, küçük çiftçilerin ve toplumun zayıf kesimleri de dâhil olmak üzere en az haklara sahip olanların, su kaynaklarının daha güçlü kesimlere aktarıldığına tanık olacakları ve su sıkıntısına sahip bölgelerde sınır ötesi anlaşmazlık potansiyelinin artacağı belirtiliyor. Dünyada milyonlarca kişinin temiz suya erişimi olmadığına ve bunun suyun kıtlığından değil, yoksulluktan, eşitsizlikten ve başarısız hükümet politikalarından kaynaklandığına dikkat çekiliyor.

Sorunun vahameti, burjuvazinin ortak çıkarlarını korumayı ve kapitalist sistemin selametini düşünme görevini üstlenmiş bu tür emperyalist kurumlarda çalışan raportörleri bile “açık sözlü” olmaya itse de, neticede sorunun asıl kaynağına değinilmemekte ve adı konmamaktadır. Kuşkusuz sorunun asıl müsebbibi kapitalizmden başkası değildir. Bunu daha iyi kavramak ve sorunun boyutlarını görebilmek için, yine aynı raporlarda yer alan verileri beraberce inceleyelim.

%70’i suyla kaplı dünyamızda bu suyun sadece %3’ü kullanılabilir ve içilebilir durumdadır. Bu tatlı su kaynaklarının yaklaşık %70’i ise buz veya buzulların içine hapsolmuş haldedir. Kalan %29’unu ise yeraltı suları oluşturuyor. Nehirler ve göller gibi yerüstü sularının oranı ise %1’in altındadır. Mevcut tatlı su kaynakları kişi başına yılda ortalama 7000 m3 su istihkakı sağlamaktadır. BM standartlarına göre alt sınırın 1000 m3/kişi-yıl, üst sınırın da 10.000 m3/kişi-yıl olduğu göz önüne alındığında, bunun son derece yeterli bir miktar olduğu anlaşılacaktır.

Ne var ki, su kaynakları kapasite olarak yeterli durumda olsa da, bu kaynakların coğrafi olarak dağılımında bir eşitsizlik söz konusudur. Yeryüzünde bulunan 214 temel su kaynağını içeren bölge yahut havzanın 155’i –ki dünya su ihtiyacının %40’ını karşılayabilecek kapasitededirler– birkaç ülkenin (ABD, Çin, Rusya ve Kanada) sınırları içinde yer almaktadır. Su kaynakları açısından en fakir bölgeler, tahmin edileceği gibi Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dur. Sosyalizm gibi yeryüzü kaynaklarının hiçbir kişinin ve/veya sınıfın özel mülkü olmayacağı ve maddi manevi tüm bu kaynakların insanlığın ortak ihtiyaçlarına uygun biçimde kullanılacağı bir toplumda hiç de sorun teşkil etmeyecek bu durum, kapitalizm altında insanlığın mahvına yol açabilecek denli ciddi bir hal alabiliyor. Çünkü kapitalizm altında bu eşitsizlik, dünya nüfusunun önemli bir kısmının temiz suya erişememesini ve buna bağlı olarak birçok toplumsal sorunun yaşanmasını beraberinde getiriyor.

Verilere göre, dünya üzerindeki 188 ülkeden 50’si ciddi su sıkıntısıyla karşı karşıyadır. Bu 50 ülke dünya nüfusunun yaklaşık %40’ını içeriyor. Yaklaşık 1,5 milyar insan ise temiz içme suyu bulamaz durumda. Her 7 dakikada bir kişi, susuzluktan dolayı ölüyor. Kirli sudan ya da temiz su bulamadığı için buna bağlı önlenebilir hastalıklardan dolayı ise yılda yaklaşık 1,6 milyon insan hayatını kaybediyor. Üstelik bunların %90’ına yakını beş yaşın altındaki çocuklar. Bilimdeki, teknolojideki ve kültürel alandaki gelişmeler burjuvazi tarafından her fırsatta dile getiriliyor ama dünya nüfusunun %22’sinin evinde içme suyu yok. 2,4 milyar insan sağlık hizmetleri ve hijyenin yetersiz olduğu yerlerde yaşarken, Afrika’da bir insan günde ortalama beş saatini temiz su bulmak için harcamak zorunda.

Üstelik bu eşitsizlik, su kaynaklarının coğrafi dağılımıyla sınırlı da değildir. Yeterli miktarda su kaynağına sahip olan birçok ülkede dahi, neo-liberal ekonomi politikaları ve egemenlerin siyasi çıkar hesapları yüzünden su sıkıntısı yaşanmaktadır. Örneğin ABD’de kişi başına düşen yıllık su tüketim miktarı 7500 m3 civarındayken, bu rakam, Nil nehri gibi dünyanın sayılı büyüklükteki bir su kaynağının yanı başında yer alan Sudan’da 600 m3 dolayındadır. Hem su kaynaklarının kısıtlı olduğu hem de siyasi kavgaların, çekişmelerin toplumsal yaşamı felç ettiği Filistin’deki Gazze şeridinde ise aynı rakam 165 m3’e kadar düşmektedir ki bu, insanın ihtiyaç duyduğu minimum seviye olan 1000 m3’ün oldukça altındadır. Su kaynaklarına erişim ve kullanım hakkının, kapitalizm altında son derece eşitsiz kullanıldığı, bu rakamlardan da anlaşılacağı üzere bir olgudur. Tüketilen suyun %85’ini dünya nüfusunun %12’si kullanmaktadır ve bu %12’lik dilimde yer alanların emperyalist-kapitalist metropollerde yaşayanlar olduğu rahatlıkla tahmin edilebilir. Temiz suya erişemeyen ya da sınırlı olarak erişebilen her üç kişiden ikisinin günlük geliri 2 doların, kalan birininki ise 1 doların altındadır. Buradan çıkan en bariz sonuç, su sıkıntısının aslen yoksulların sorunu olduğudur. Üstelik yoksullar, temiz suya ulaşmak için zenginlerden daha fazla para ödemek zorundalar. New York’ta yaşayan birisi suyun m3’üne ortalama 15-20 cent harcarken, su zengini bir coğrafya üzerinde kurulu Bolivya’nın başkenti La Paz’da, su tekeli Bechtel ülkeden kovuluncaya kadar suyun m3’ü 1 doları bulmaktaydı.

Su sıkıntısını yaratan faktörlerden biri de kapitalizm altında plansız ve anarşik bir biçimde gelişen sanayileşmedir. Geçtiğimiz yüzyılda dünya nüfusu 2 kat, su tüketimi ise 6 kat artmıştır. Bu oran, su tüketiminde asıl belirleyicinin tarımsal üretim ve sanayi, yani kapitalist üretim tarzı olduğunun göstergesidir. Dünya ortalamasına göre su tüketiminin %70’i tarımsal sulamaya, %22’si sanayiye ve sadece %8’i içme ve kullanma suyuna ayrılıyor. Oysa tarımsal alanda ve sanayide yapılacak bazı düzenlemelerle su tüketiminin pekâlâ azaltılabileceği biliniyor. Benzer şekilde alt yapıya gereken önem verildiği takdirde de, gelişmiş ülkelerde %15’e ve daha geri ülkelerde %70’e kadar varan su kayıplarının (dağıtım sistemlerinde meydana gelen) önlenmesi mümkün. Ancak bunlar hiç de kârlı bir yatırım olarak görülmediğinden, kapitalistler açısından son sıralarda yer alan seçenekler olmaktadır.

Neo-liberal su politikaları

Kapitalistler ve çokuluslu tekeller, dünya nüfusunun hatırı sayılır bir kısmının yaşadığı bu sıkıntıları aşmak yönünde gerçekte kıllarını kıpırdatmazken, sözümona “bir şeyler yapmak” adına ikiyüzlü oyunlar sahnelemekten de geri durmuyorlar. Buna en güzel örnek, dünyanın hali hazırda yaşadığı ve ilerleyen yıllarda daha fazla yaşayacağı su sorununun tartışıldığı Dünya Su Forumudur. Üç büyük tekelin başını çektiği Dünya Su Konseyinde ve onun 1997 yılından beri üç yılda bir düzenlediği Dünya Su Forumunda çevrilen dolapların asıl amacı, gittikçe büyüyen su pazarını tamamen ele geçirmek ve neo-liberal politikalar doğrultusunda su hizmetlerinden elde edilen muazzam kârları cebe indirmektir. Dünya genelinde su sıkıntısının giderek daha can yakıcı hale geliyor olması da, bu tekellerin gözünde fiyatı arttırıcı bir unsurdan başka bir şey değildir. BM gibi emperyalist kurumların yahut sözümona insanları tehlikelere karşı uyarmak gayesi güden medyanın felâket tellâllığı yapmasının altında yatan maksat da bu açıdan tekellerin elini kuvvetlendirmektir.

Neo-liberal anlayışın su politikasının özünde, su kaynaklarının özelleştirilerek bu tekellerin özel mülkü haline getirilmesi, su hizmetlerinin dağıtımının ve satışının kamusal yanının ortadan kaldırılarak bu işlerin de tekellerin kontrolüne geçmesi yatmaktadır. Bugün itibariyle bu tekeller, dünya üzerindeki kullanılabilir su kaynaklarının %20’sini ellerine geçirmiş durumdadırlar. “Üç büyükler” olarak anılan bu tekellerin (Fransız Suez ve Vivendi ile Alman-İngiliz ortaklığındaki RWE-Thames Water) 2002 yılındaki toplam ciroları 160 milyar doları, büyüme hızları ise %10’ları bulmuştu. Su endüstrisinin toplam hacmi ise yılda 1 trilyon dolara yaklaşarak, ilaç sektörünü geçmiş ve petrol sektörünün %40’ına ulaşmıştır. Üstelik hali hazırda su hizmetlerinin sadece %5’i özelleştirilmiş durumdadır. Bu tablo, “üç büyükler”in su pazarını ele geçirmede neden bu denli heveskâr davrandığını ve neo-liberal saldırıların pervasızlığını anlamak için yeterlidir.

Bu bağlamda çokuluslu tekellerin taşeronu ve acentesi işlevini gören Dünya Su Konseyi ve Dünya Bankası (DB) gibi kuruluşlar, tekelci mali sermayenin önünü açacak politikaları ve uygulamaları devletlere dayatmak için düzenledikleri bu forumlarda sözde bilimsel saptamalarda bulunuyorlar. Bunlara göre, su sunumundaki kıtlığın sebebi yüksek nüfus artışının su kaynakları üzerine bindirdiği basınçtır. Ayrıca maliyetin altında (!), yapay ve düşük fiyatlandırıldığı için de su tüketiminde israf oluşmaktadır. Devletler ve yerel yönetimler de, düşük yatırım, popülizm ve yolsuzluklar nedeniyle bu işi becerememektedirler. Dolayısıyla güvenli su üretimi ve dağıtımı için özel sektörü bu işe ortak etmek, daha da açıkçası devletlerin yahut yerel yönetimlerin bu işlevlerini özelleştirmek gerekmektedir. Ne diyelim, minareyi çalan kılıfını uydurur!

Pratikte ise bu önermeler, DB’nin verdiği kredilerin ön koşulları olarak ileri sürülmektedir. Çünkü su kaynaklarının ele geçirilmesinde en sık kullanılan yöntem, DB ve benzeri uluslararası finans kuruluşları aracılığıyla, devletlerin yahut yerel yönetimlerin gerçekleştireceği projelerin kredilendirilmesini özelleştirme şartına bağlamaktır. Genellikle yüksek bütçeli yatırımlar gerektiren su projelerinin baş finansörü DB, sadece “suyun kaynaktan çeşmeye, kanalizasyondan arıtmaya ve deşarja kadar, çokuluslu şirketlerin ve çok aktörlü bir dünya su yönetiminin kontrolü altında ve ticarileşmiş bir anlayış çerçevesinde temin edilmesi gerektiği” anlayışına uygun projeleri onaylıyor.

Dünya Su Forumunun beşinci kongresinin, 2009 yılında İstanbul’da yapılması kararlaştırılmıştır ve bu yer seçimi boşuna değildir. Neo-liberal su politikalarının kısmen hayata geçmeye başladığı Türkiye, adeta bulunduğu coğrafyada pilot bölge seçilmiştir. Bu politikaların hayata geçtiği yerlerde ortaya çıkan sonuçlar ise nasıl bir saldırıyla karşı karşıya olduğumuzu fazlasıyla açık bir biçimde göstermektedir.

Su tekelleri, gittikleri ülkelere, “daha sağlıklı ve yeterli su sağlamak” bahanesiyle girdikleri halde, ilk iş olarak tasarruf adına personel azaltımına gidiyor, işçi ücretlerini düşürüyor, servisleri kısıtlıyor ve fiyatları arttırıyorlar. Örneğin su hizmetlerinin Fransız Suez’e devredilmesinin ardından Gana’da su ücretleri %95 artmıştır. Aynı fahiş fiyat artışları Fransa’da %150, Filipinler’de %400, Bolivya’da %300 ve İngiltere’de %450 olarak gerçekleşmiştir. Avustralya’da Sydney’deki özelleştirme sonrasında içme suyunda yüksek oranda parazit ve bakteri bulunmuş, Kanada’da da 7 kişi e.coli bakterisi yüzünden ölmüştü. Güney Afrika’da Johannesburg’da su yoksullar için ulaşılamaz, bedeli ödenemez hale geldi ve binlerce abonenin suyu kesilince kolera salgını baş gösterdi. İngiltere’de de dizanteri vakalarında 6 kat artış yaşandı. Hindistan’da su giderleri, asgari ücretle geçinen bir ailenin bütçesinin %25’ine ulaştı. Birçok ülkede, örneğin Peru’da, su kaynakları kısıtlı olmamasına rağmen fahiş fiyatlar uygulanmaya başlandı. Sonuç olarak yaşanan deneyimler, şirketlerin muazzam kârlar elde ettiğine ancak buna karşılık ne su sıkıntısında bir düzelme olduğuna ne de “sağlıklı ve yeterli su” sağlandığına işaret ediyor. Tekellerin bu yatırımları ve aşırı kârları da, herhangi bir “sosyal patlamaya” yahut halk isyanlarının basıncı altında kalarak tekellerle yaptığı anlaşmayı bozmaya çalışacak hükümetlere karşı, GATS anlaşması ve uluslararası tahkim kurumları tarafından garanti altına alınmış durumda.

Yukarıda da belirttiğimiz üzere, Türkiye de aynı yola girmiş durumdadır. Devasa bir proje olan GAP’ın kredilendirilmesi buna örnektir. Benzer şekilde Antalya belediyesine ait su işletmeleri 10 yıllığına, İzmit’teki Yuvacık barajının işletme imtiyazı da 16 yıllığına bir tekele devredilmiştir. Çeşme-Alaçatı ve Bursa su işletmelerinin de aynı yolla bir tekele devredilmesi gündemdedir. Burjuvazi projenin bölge halkına ve ülkeye getireceği kalkınmadan, faydalardan dem vursa da gerçeğin böyle olmadığını ve olmayacağını anlamak için kâhin olmaya gerek yok. Bir kalkınma olacağı kesindir, ama muradına erip kalkınan su tekelleri olacaktır. Yoksul halkın ve işçi-emekçi sınıfların başına ise üç çürük elmadan başka bir şey düştüğü görülmemiştir.

Burjuva medya, tüm dünyada gündemi işgal eden “su savaşları ve kuraklık” senaryolarını aynen tekrar ederek ve son günlerde Ankara başta olmak üzere birçok büyük şehirde yaşanan su sıkıntılarını bahane ederek adeta yeni bir kampanya başlatmıştır. Medyanın sarıldığı “su savaşları ve kuraklık” senaryoları asılsız değildir ama burjuvazinin derdi de halkın sıkıntılarını gidermek veya halkın yararına birtakım önlemler almak değildir. Tersine, özellikle büyük şehirlerde yaşanan veya yaşanacak olan su sıkıntıları bahane edilerek suda özelleştirme uygulamaları birer birer gündeme getirilecektir. 2009’da İstanbul’da yapılması planlanan Dünya Su Forumunun maksadı da budur. Su savaşları ve kuraklıkla ilgili senaryoların habire ısıtılıp önümüze getirilmesi de, Türkiye’nin bölgesel güç olma hesaplarına elindeki su kozunu da kattığının ve önümüzdeki günlerde bu konuda daha çok şeyler yazılıp-çizileceğinin göstergesidir.

Su savaşları kapımızda

Petrol gibi önemli ve stratejik bir madde haline gelmesi ve uzun vadede dünyayı ciddi ölçüde su sıkıntısının bekliyor oluşu, suyu, emperyalist kapışmaların ve hegemonya yarışının konularından birine dönüştürmüştür. Burjuva ideologların ve politikacıların, birbiri ardına senaryolar üretmeleri bu yüzdendir. The Independent gazetesi, bu senaryoları baz alarak geçtiğimiz günlerde su savaşlarının yaşanacağı olası bölgelerin bir listesini yayınladı.

Bu listeye göre savaş ihtimalinin en yüksek olduğu bölgelerin başında Kuzey Afrika ve Ortadoğu geliyor. CIA’nın yayınladığı “2015’in Dünyasında Su Kıtlığı ve Gerilimi” başlıklı raporda da, Nil nehri nedeniyle Mısır, Etiyopya ve Sudan arasında, Fırat ve Dicle nehirleri nedeniyle de Türkiye, Suriye ve Irak arasında ciddi gerilimlerin doğabileceğine dair öngörüler yer alıyor. Bu iki bölgenin listenin başında yer almasının altında, su kaynaklarının sınırlı olmasının yanı sıra ABD emperyalizminin Genişletilmiş Ortadoğu Projesinin (GOP) göbeğinde yer almaları da yatmaktadır. Bu coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmek isteyen ABD emperyalizmi, yeni dönemde, giderek stratejik bir kaynak haline gelen suyu görmezden gelmeyecektir. Nitekim bölgedeki ileri karakolu İsrail’in de yardımıyla bir su politikası oluşturmak ve diğer ülkeleri de buna uygun biçimde hareket etmeye zorlamak için kolları sıvamış bulunuyor.

Savaş olasılığının daha yüksek görüldüğü Nil deltasında temel sorun, Mısır’ın İngiliz sömürgesi olduğu dönemde imzalanmış olan ve Nil nehri üzerindeki tüm tasarrufu Mısır’a bırakan anlaşmadır. 1929 yılında imzalanan ve 1959 yılında da eklemeler yapılan bu anlaşma gereği, Mısır haricinde hiçbir ülke Nil nehri üzerinde, Nil’in sularını azaltacak bir yapı, baraj, su kanalı inşa edemiyor veya tarım arazisi açamıyor. Nil nehrinin doğduğu ve sınırları içinden geçtiği bu ülkelerin, Nil üzerinde hiçbir hakları yok. Mevcut anlaşmaya göre Nil sularının %70’inden Mısır, %25’inden Sudan ve geri kalan %5’inden ise 8 ülke faydalanıyor. Ancak bu öylesine eşitsiz bir paylaşım ki, örneğin Nil sularının %85’ine kaynaklık eden Etiyopya’nın hiçbir hakkı yok. Bu 8 ülkeden bazıları dünyanın en fakir ve kuraklık çeken ülkeleri arasında yer alıyorlar. Mısır, bir yandan Nil sularının ve üzerinde kurulu barajlardaki su seviyesinin sürekli azaldığı yönünde propaganda yaparken, öte yandan diğer ülkeleri ve üzerinde yaşayan halkları hiçe sayan bir tutum sergiliyor. Bölgede söz sahibi olmak isteyen gerici Mısır burjuvazisi, tarihsel olarak Nil’in kendisine ait olduğunu iddia ediyor ve nehrin su seviyesini azaltacak en ufak bir girişimi bile savaş sebebi sayacağını ilan etmiş durumda. Zaten yakın geçmişte birkaç kez savaşın eşiğinden dönülmüş.

Bu durum, burjuva iktidarlar arasındaki nüfuz savaşlarına ve emperyalistlerin de oyuna dâhil olarak (hatta kimi yerlerde oyunu başlatarak) mevcut çelişkileri kendi çıkarları doğrultusunda kullanmalarına olanak sağlıyor. Diğer ülkelerin hiçbiri ekonomik ve askeri açıdan Mısır’a kafa tutabilecek kapasitede olmasa da, ABD emperyalizmi, Etiyopya üzerinden anlaşmazlıkları kışkırtma peşinde. Çünkü ABD, Mısır’ın bölgede kendi kontrolünden çıkmasını istemiyor. Etiyopya bölgedeki Hıristiyan nüfusa sahip tek ülke ve aynı zamanda hatırı sayılır bir Yahudi azınlığı da barındırıyor. Bu yüzden de Batılı emperyalist devletlerin ve İsrail’in gözdesi durumunda. Özellikle İsrail, Filistin sorununda yanına çekmek istediği Mısır’ı, bu sorun üzerinden kontrol etmek peşinde. Sonuç olarak bu gerilimli durum ve çelişkiler, zaten barut fıçısına dönmüş olan ve yoksulluktan, açlıktan, susuzluktan, kabile savaşlarından kırılan bölgeyi her an patlamaya hazır bir halde tutmaya yetiyor.

Ana hatlarıyla durum, Ortadoğu’da da farklı değil. Petrol zengini ama su fakiri ülkelerin yer aldığı bölgede su, epey zamandır petrol kadar değerli bir madde haline gelmiş bulunmakta. Rekabet halindeki burjuva iktidarlar ve emperyalist güçler açısından su kaynaklarına sahip olmak, gücünü gösterme ve emperyalist paylaşımdan pay kapmak için önemli bir manivela aracıdır. Yeterli suyu olmayanlar içinse ilk hedef, bu kaynakları bir şekilde ele geçirmektir.

Daha I. Körfez Savaşında ABD, Suriye-İsrail görüşmelerinde, Şam’ın tavizlerine karşılık Türkiye’den Suriye için ekstra su istemiş, Saddam’ı dize getirebilmek için de Irak’ın suyunun kesilmesini istemişti. Bugün ise tersi bir durum söz konusudur. İşgali altında tuttuğu Irak’ın en önemli su kaynağı Türkiye’de doğan ve Suriye’den geçerek gelen Fırat nehri olduğu için ABD, bu üç ülkenin yer alacağı bir su komisyonu oluşturmaya niyetlenmektedir. Zira Irak işgalinin alt başlıklarından biri de, Ortadoğu’ya hayat veren Fırat-Dicle, Asi ve Ürdün nehirleri üzerinde yapılacak pazarlıklarla, suyun paylaşımının yeniden yapılandırılması ve İsrail’in su ihtiyacının garanti altına alınmasıdır. Bu bağlamda, Fırat ve Dicle sularını kontrolü altında tutan Türkiye burjuvazisi, eski uzlaşmaz politikalarını değiştirmek yönünde ciddi bir baskıya maruz kalmış ve bu konuda politika değişikliklerine gideceği yönünde sinyaller vermiştir.

Gelinen noktada, su meselesinde yeni “komşusu” ABD’yi hesaba katmak zorunda kalan ve “Barış Suyu Projesi” gibi pragmatist yaklaşımlarla işin içinden sıyrılmaya çalışan Türkiye burjuvazisinin bu konudaki sicili ise hiç de temiz değildir. Özellikle Suriye ve Irak, su kaynakları açısından Türkiye’ye neredeyse bağımlı durumdadırlar ve Türkiye burjuvazisi de bölgede güç olabilmek ve nüfuzunu arttırmak amacıyla suyu dış politikada sürekli bir koz olarak kullanmaktadır. Ekonomik ve askeri bakımdan kendini daha güçlü hisseden Türkiye burjuvazisi, öteden beri bu iki ülke ile hiçbir uzun vadeli anlaşmaya yanaşmamış ve Fırat ile Dicle sularının kullanımının kendi tasarrufunda ve yetkisinde olduğu iddiasıyla ancak geçici çözümlere sıcak bakmıştır. Türkiye burjuvazisi, Nil örneğindeki Mısır ile benzer bir tutum sergilemektedir ve uyguladığı politikanın en somut örneklerinden biri GAP’tır. GAP, Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde 22 baraj ve 19 hidroelektrik santrali ile sulama tesislerinin yanı sıra, kentsel, kırsal ve tarımsal altyapı ve sanayi, ulaştırma, eğitim vb. başlıkları da içeren devasa ve entegre bir projedir. Bu projenin bitmesi durumunda (2010’da biteceği öngörülmektedir), tatlı su ihtiyacının %80’ini ve elektrik ihtiyacının da %60’ını Fırat’tan sağlayan Suriye ciddi sıkıntılara maruz kalacak, Irak’a giden sularda ise %65 oranında bir azalma yaşanacaktır. Irak için bunun anlamı 7 önemli şehrin, 4 bin köyün ve yaklaşık 5,5 milyon insanın susuz kalmasıdır ki, bu da Irak nüfusunun %25’i demektir. Bu açık duruma rağmen emperyal politikasından taviz vermeyen Türkiye burjuvazisi, Suriye ve Irak’la olan ilişkisinde suyu ya petrol karşılığında önererek pazarlık konusu yapmış ya da Kürt hareketine verilen desteğin kesilmesi noktasında bir tehdit unsuru olarak kullanmıştır.

Türkiye burjuvazisi, gerek GAP projesi gerekse de izlediği iç ve dış politikalar yoluyla, yüzyıla yakın süredir bir inkâr ve imha politikası izlediği Kürt halkına karşı, onların yaşadığı topraklardan çıkan suyu da bir koz olarak kullanmak istemektedir. GAP’ın hayata geçirilmesi esnasında yüzlerce Kürt köyü zorla boşaltılmış ve insanlar göç etmek mecburiyetinde bırakılmıştır. İstanbul, İzmir gibi büyük şehirlerin yanı sıra, Diyarbakır ve Urfa gibi şehirlere göç eden yoksul Kürt köylüleri, bu şehirlerin varoşlarında yoksulluk ve sefalet içinde yaşamaya mahkûm edilmişlerdir. Üstelik yerlerinden ve yurtlarından edilmelerine karşılık kendilerine hiçbir tazminat ödenmemiş, hatta bu konuda ses çıkarmaya cüret edenler (!) “terörist” sıfatıyla damgalanarak ağır baskılara maruz kalmışlardır. Tüm bunlara rağmen Türkiye burjuvazisi, GAP’ın yaratacağı ekonomik ve sosyal gelişmeler yoluyla Kürt halkını tavlamayı ve ulusal hareketi kırmayı, ayrıca Irak Kürdistanı’nın yükselişi karşısında GAP’ı bir denge unsuru olarak kullanmayı düşünüyor. Tabii bu hesapların çarşıya ne kadar uyacağı tartışmalı bir konudur. Çünkü Kürt sorunu çok daha geniş boyutlar kazanmıştır ve Türkiye burjuvazisi de bölgedeki güç oyununda tek başına değildir. ABD emperyalizminin üçlü su komisyonu girişimlerinin yanı sıra, emperyalist AB de GAP projesinin yönetiminin uluslararası bir idareye devredilmesi gerektiğini savunmaktadır.

Türkiye’nin Manavgat Suyu Projesi gibi yollarla su satmak istediği İsrail’in başı ise, su meselesi yüzünden Araplarla derttedir. İsrail, Filistin ve özellikle Ürdün, Ortadoğu’nun en kurak havzasında yer almaktadırlar. Raporlar, 2025 yılında bu havzadaki su kaynaklarının tamamen tükeneceğini belirtiyor ve bunda en büyük pay İsrail’e ait. Bölge ülkelerinden 6 kat daha fazla su tüketen İsrail, bu ihtiyacının büyük bir kısmını, doğayı ve diğer halkları hiçe sayarak yeraltı sularından karşılamakta, bu aşırı kullanım ve doğal sebepler yüzünden yenilenemeyen su kaynakları da hızla kurumaktadır. Her konuda olduğu gibi bu meselede de son derece bencil ve insanlık dışı bir tutum izleyen İsrail burjuvazisi, işgal altında tuttuğu Batı Şeria’nın su kaynaklarının %90’ını kullanıyor ve Filistinlilere içecek su bırakmıyor. Üstelik buralardaki su kuyularından çekilen su aslında Ürdün’ün yeraltı sularından beslendiği için, zaten son derece su fakiri bir ülke olan Ürdün’den de suyunu çalmış oluyor. Bu arada Filistin halkının su sıkıntısı ise had safhadadır. Gazze’de Coca Cola’nın fiyatı sudan ucuzdur. Milyonun üstünde Filistinli susuzluktan kıvranıyor ya da temiz suya ulaşamıyor. Açık olan kanalizasyonlar, varolan sınırlı suyu da kirletiyorlar. Dolayısıyla Filistinliler aslında pis suyu kullanmış oluyorlar.

Kapitalizmin suyu ısınmıştır!

Su savaşlarına ilişkin listeler ve senaryolarda, Ortadoğu ve Kuzey Afrika haricinde daha pek çok bölge yer almaktadır. Örneğin Ganj nehri nedeniyle Hindistan, Pakistan ve Bangladeş’le ciddi bir sürtüşme içindedir. Benzer durumlar Afrika’nın çeşitli bölgeleri için de geçerlidir, fakat işin özü su kaynaklarının ele geçirilmesi ve yeniden paylaşılması yüzünden yaşanan bu çatışmaların ve olası savaşların, kapitalizm devam ettiği müddetçe sona ermeyeceğidir. Kapitalizmin doğası onu, bizzat kendi eliyle yarattığı bu sorunlara akılcı çözümler üretmeye değil, sorunları fırsat haline dönüştürerek ekonomik ve politik rekabetin aracı haline getirmeye sevk ediyor.

Oysa dünyanın su kaynakları hızlı bir biçimde tükenmekte, kurumakta, milyarlarca insanı zor durumda bırakan, ölümüne ve sefalet içinde yaşamasına sebep olan bu durum gün geçtikçe daha geri dönülemez bir hal almaktadır. Su kaynaklarının kapitalist tarzda kullanılması ve paylaşılması, hem ekolojik dengeyi bozarak doğanın ve insanlığın geleceğini tehlikeye atmakta, hem de bu kaynakların ele geçirilmesi uğruna yapılacak çatışmaları, savaşları körüklemektedir. Kapitalizm, el attığı her şeyi kurutmakta, karıştırmakta ve kısa sürede bozarak insanlığın zararına durumlar yaratmaktadır. O, anarşik ve daha çok kâr elde etmekten başka hiçbir şeyi görmeyen yapısıyla, insanlığın sömürüsünde sınır tanımadığı gibi doğanın sömürüsünde de sınır tanımıyor. Bu yüzden tek yol kapitalizmin tasfiye edilmesidir. Ancak doğayla uyumlu ve planlı bir üretim, yani sosyalizm bu sorunları çözebilir. Kapitalizmin suyu çoktan ısınmıştır!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:30, Eylül 2007