Navigation

Kadınlar Mücadelede Bir Adım Önde

Büyük bir isyan dalgasının Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar geniş bir coğrafyayı sarstığı şu günlerde, zalim diktatörleri devirmek için sokaklara dökülen kitleler içinde emekçi kadınlar da yerlerini alıyorlar. Miadı dolmuş bu baskı rejimlerinin ne gazı, ne copu, ne de kurşunu mücadeleci kadınları durdurmaya yetiyor. Onlar da tıpkı sınıflarının erkekleri gibi kavgada öne atılmaktan geri kalmıyorlar.

Emekçi kadınların sınıf mücadelesinde, hak ve özgürlükler için verilen mücadelelerde öne çıkmaları yeni değildir. Sınıf mücadelelerinin tarihinde buna dair pek çok örnek görebileceğimiz gibi, günümüzde de Latin Amerika’daki devrimci dalgalanmalardan Avrupa’daki işçi eylemlerine, Yunanistan’daki eylemlerden Türkiye’deki grev ve direnişlere, Kürt halkının özgürlük mücadelesinden Filistin halkının kurtuluş mücadelesine kadar pek çok alanda işçi, emekçi ve devrimci kadınları ön saflarda görebiliriz.

Tüm bu tarihsel ve güncel örnekler, kapitalist toplumda çifte sömürü altında yaşayan işçi-emekçi kadınların nasıl özgürleşeceklerinin ve zincirlerini nasıl kıracaklarının da son derece zengin deneyimlerini sunuyor. Çünkü kadınlar mücadele içinde özgürleşiyor ve gerçek benliklerini buluyorlar. Mücadelenin içine girdikçe ezilmelerinin, uğradıkları ayrımcılığın, maruz kaldıkları baskının ve sömürünün temelinde sınıflı toplum yapısının bulunduğunu görebiliyorlar. Mücadele alanlarına indikçe görüyorlar ki, yanlarında kendi sınıflarının erkekleri yer alıyor, ama burjuva sınıfın kadınları yer almıyor. Böylece bu çifte sömürüden kurtulmanın yolunun “erkeklere karşı mücadele etmek”ten değil, işçi-emekçi erkeklerle birlikte egemen sınıfın kadın ve erkeklerine karşı mücadele etmekten geçtiğini kavrayabiliyorlar. Bu dersler, işçi-emekçi kadınların sınıf kavgasında erkeklerle birlikte omuz omuza, örgütlü bir şekilde yer almaları açısından son derece önemlidir.

Başta Kuzey Afrika’yı ve Ortadoğu’yu sarsan isyanlar olmak üzere, yaşanan tüm güncel deneyimler bir kez daha gösteriyor ki, kadınlar mücadeleye katılmadan özgürleşemez ve mücadele de kadınlar katılmadan zafere ulaşamaz.

Mücadele kadınları, kadınlar mücadeleyi dönüştürür

Arap coğrafyasında yaşanan halk ayaklanmaları, emekçi kadınların mücadeleye katıldıklarında nasıl dönüştüklerinin ve dönüştürdüklerinin örnekleriyle doludur. Geçtiğimiz yıllarda Mısır’daki Mahalla tekstil grevinde, grevin başını çeken kadınların korkusuzca polisin önüne atıldığını görmüştük. Bu direngenlik ve cesaret, Mübarek’e karşı milyonlar sokaklara dökülürken de devam etti. Örneğin Mısır’daki ayaklanmaya katılan 26 yaşındaki Esma Mahfuz, milyonlarca insanın sokaklara döküldüğü 25 Ocak gününün öncesinde, kadınlara “oturun evinizde, sokaklar sizin için tehlikeli” diyen erkeklere şöyle sesleniyordu: “Eğer bir erkek olarak onurunuz ve şerefiniz varsa, gelin beni ve diğer kadınları koruyun. Eğer evinizde kalırsanız, olanları hak etmiş olursunuz ve suçlu sayılırsınız. Mübarek’ten korkmayın, Allahtan başka hiçbir şeyden korkmayın! Allah, ‘bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe, ben onların durumunu değiştirmem’ diyor. Ben bir kadınım ve 25 Ocakta sokağa çıkacağım ve polisten hiç korkmuyorum. Cesaretleri ile övünen erkekler, siz neden sokağa çıkmıyor ve eylemlere katılmıyorsunuz?

Esma Mahfuz ve yaptığı bu çağrı, gerek Mısır’da gerekse de Tunus ve diğer Arap ülkelerinde eylemlere katılan kadınların durumunu oldukça iyi özetlemektedir. Esma, başlangıçta ailesinin kendisi için çok endişelendiğini, ailesinin ve çevresinin kendisine sürekli olarak “bu tarz eylemlerin kadınlar için uygun olmadığını” söylediklerini aktarıyor. Ardından da ekliyor, “Şimdi ise benimle gurur duyuyorlar. Ben korkarsam herkesin korkacağını ve bu ülkenin kaybolup gideceğini biliyorlar.

Dindar bir ailenin çocuğu olan Esma, ilk günden itibaren sokağa çıkan ve ayaklanmanın her safhasında yer alan, günlerce Tahrir Meydanı’nda sabahlayan binlerce Mısırlı kadından sadece birisi. Eylemlerde hep en önde yer aldığı, kitlelere sloganlar attırdığı ve polis karşısında korkusuzca durduğu için ünü tüm Mısır’a yayılmış durumda. Ayaklanmanın sürdüğü 18 gün boyunca Mısır’da Esma gibi binlerce kadın, erkeklerle birlikte polisi püskürttüler, bölgelerini ve ayaklanmayı korumak için ellerinde sopalarla, demir çubuklarla sokaklarda, meydanlarda nöbet tuttular.

Yine Mısır’da, ayaklanma esnasında katledilenlerin anneleri, halkın talepleri karşılanıncaya kadar cenazelerini kaldırmayacaklarını ve cenaze töreni düzenlemeyeceklerini söylediler. Çocukları polis tarafından dövülen, yaralanan veya öldürülen gençlerin anneleri sokaklara çıktılar ve Mübarek gidene kadar evlerine geri dönmediler. Yaşlısından gencine bu kadınlar, hiçbir tehlikeyi umursamadan neredeyse tüm gösterilerde ön sıralarda yer aldılar. Mübarek’in gittiği Cuma günü Tahrir Meydanı’ndaki kalabalıkların içinde yer alan Soheir Sadi, yanında kızıyla birlikte cesurca bağırıyordu: “Ey Mübarek, özgür Mısır’ı dinle ve defol!” Bu slogan tüm Mısır’da özellikle kadınların attığı başlıca sloganlardan birisiydi. Kadınlar bu sloganı başlatıyor ve erkekler de gerisini getiriyordu: “Ya kendin gidersin ya da biz seni göndeririz!”

Yoksul bir emekçi kadın olan Sadi, neden meydanda olduğunu şöyle anlatıyordu: “Buraya, tıpkı diğer Mısırlıların yaptığı gibi hakkımı aramaya geldim. Evim kira. Karnım doğru dürüst doymuyor. Çocuğumun geleceği ne olacak? Kızımı buraya getirirken hiç korkmadım. Çünkü bu meydandaki herkes büyük bir aile. Burada hepimiz, küçücük kız çocukları bile, hakları için isyan ediyor. Onlar bu sayede, haklarını nasıl savunacaklarını ve kendilerini nasıl koruyacaklarını öğrendiler.

Kendini ateşe vererek Tunus’taki isyan ateşini tutuşturan Muhammed Buazizi’nin yoksul annesi, rejimin yıkılması için haykıran kadınların başında geliyordu. Onun gözü yaşlı haykırışlarının görüntülerini izleyen Tunuslular sokaklara döküldüler ve diktatör Bin Ali’yi ülkeden kaçmak zorunda bıraktılar. Yemen’de de hükümet karşıtı protesto gösterilerinin başını çekenlerden birisi, genç bir kadın olan Salam Karman’dı. Karman’ın tutuklanması gösterilerin dozunun önemli ölçüde artmasını sağladı ve sonunda devlet onu serbest bırakmak zorunda kaldı.

Bu anekdotlardan da anlaşılacağı gibi, Tunus’tan Mısır’a kadar Arap coğrafyasındaki tüm ayaklanmalarda, protesto eylemlerinde mücadelenin ön saflarında yer alan kadınlar işçi ve emekçi sınıfın kadınlarıydı. Yüzyıllardır ezilen, sömürülen ve temel haklarından yoksun bırakılan Arap kadınları, baskıcı diktatörlüklere karşı başlayan ayaklanmaların, sonucu ne olursa olsun kendileri açısından birçok şeyi değiştirdiğini söylüyorlar. Çoğu zaman evlerinden dışarıya bile çıkamayan pek çok kadın, şimdilerde siyasi eylemlerin içinde yer alıp sloganlar atar hale geliyor, polisle çatışıp pek çok korkusunu yeniyor. Kadınlar pek çok işi (eylem alanlarının güvenliğinin sağlanması, yaralılara tıbbi bakım yapılması, eylemcilere su ve yiyecek taşınması, ailelerin eylemlere katılımının sağlanması vb.) becerikli bir şekilde organize ettiklerinden ve bunlar erkeklerin gözleri önünde cereyan ettiğinden, herkesin bakış açısı değişmiştir.

Tüm eylemlerde ve hatta çatışmalarda korkusuzca yer alan, militanca mücadele veren emekçi Arap kadınları, kafalardaki bir başka önyargıyı da yerle bir etmişlerdir: “dindar ve başı örtülü, çarşaflı kadınlar mücadele etmezler, edemezler”. Oysa sokaklara dökülen bu kadınların içinde başörtülüsü de vardı, başı açık olanı da. Mücadelenin özgürleştirici ve birleştirici atmosferi içinde tüm suni ayrımlar ve önyargılar kendiliğinden ortadan kalkmış, dilleri, dinleri, inançları ve siyasi fikirleri ne olursa olsun işçi-emekçi sınıfın kadınları, erkekleriyle yan yana mücadeleye atılmışlardır. Bir kadın eylemci bu durumu şöyle özetliyordu: “Arap dünyası diktatörlüklere karşı ayaklanıyor. Tam da bunun için İslamcı ya da değil, başörtülü ya da açık pek çok kadını yan yana görüyoruz. Bu gerçek eşitlik ve asla başladığımız yere geri dönmeyeceğiz.” Bu sözler, kadın hakları açısından son derece kötü durumdaki Arap coğrafyasında, tablonun nasıl değişeceğinin de ipuçlarını sunmaktadır. Açıktır ki, Arap coğrafyasında kadın hak ve özgürlüklerinin gelişmesinin tek yolu, işçi-emekçi kadınların zaten girmiş oldukları eylem alanında örgütlenerek mücadeleye devam etmeleridir.

Hakların garantisi örgütlenmek ve mücadele etmektir

Ancak Arap coğrafyasındaki gelişmeleri izleyen farklı ülkelerden birçok burjuva ideologu, çoğu ülkede muhalefetin başını İslamcı hareketlerin çekmesinden dolayı, bunların İran benzeri bir rejim kuracaklarını ve iktidar değişikliği halinde kadınların durumunun daha da kötüye gideceğini düşünüyor. Türkiye’den statükocu-Kemalist ve sol Kemalist kesimleri de bu görüşü paylaşanlar kervanına dâhil edebiliriz. Üstelik bu görüş ayaklanmaların yaşandığı Arap ülkelerinde de şu ya da bu ölçüde mevcuttur. Oysa bu ülkelerde mevcut rejimler altında da kadın hakları açısından durum alabildiğine kötüdür.

Nitekim, diğer Arap ülkelerine göre daha modern yasaların olduğu Tunus’ta, kadın haklarının gerçek savunucularından bir kadın aydın şunları söylemektedir:Tunus yönetiminin resmi söylemi, Tunus’taki kadının statüsünü, tüm Arap ve Müslüman ülkelere örnek olabilecek düzeyde görüyordu. İçerde ise, kadın hakları aktivistlerinin daha çok adalet, eşitlik ve insan hakları için çabaları, çoğunlukla görünür değildi. Örneğin, Demokratik Kadınlar Birliği, yönetim tarafından çok sıkı kontrol ediliyordu. Bu birliğin birçok üyesi, rejim baskısı ve polis şiddeti mağduruydu.” Dolayısıyla kadınlara tanınmış bu sözde haklar ve devletin “laik” yapısı, fiiliyatta baskıcı politikaları ve despotluğu örten bir modernlik kılıfı haline gelmiş bulunmaktaydı.

Diktatörlüklere karşı ayaklanan Arap kitlelerinin önemli bir kesimini oluşturan işçi-emekçi sınıfın kadınları, sözleriyle ve eylemleriyle kadının özgürlüğünün ve haklarının asıl garantisinin mücadeleye atılmak olduğunu net biçimde ortaya koymuşlardır. Kemalist ve sözde laik önyargılardan kurtulunarak bakıldığında rahatlıkla görülecektir ki, coğrafyanın tarihsel-kültürel geçmişi ve dini geleneklerin güçlü olması gibi sebeplerle ayaklanan kitlelerin içinde çoğunlukla başörtülü kadınların bulunması, şeriatın gelmekte oluşunun değil, ayaklanmaya işçi-emekçi kadınların katıldığının kanıtıdır.

Bu kültürün bir parçası olan emekçi Arap kadınları açısından meseleye yaklaştığımızda görürüz ki, dertleri başlarının açık veya kapalı olması değil, başlarındaki zalim diktatörler, yoksulluk, işsizlik, savaş vb. koşullardır. Onlar, feminizmi savunan küçük-burjuva “aydın ve modern”lerden farklı olarak, kadın-erkek eşitliğinin ancak bu sosyal ve siyasal sorunlara karşı birlikte mücadele vererek sağlanabileceği gerçekliğini içgüdüsel olarak kavramaktadırlar. Bu yüzden bizde olduğu gibi Arap coğrafyasında da aydın geçinen küçük-burjuva kadınlar feminist pozlar keserken, işçi-emekçi sınıfın kadınları erkeklerin yanında mücadele alanlarında yerlerini alıyorlar. Onlar, haklarının ve özgürlüklerinin önündeki en büyük engelin mevcut baskıcı rejimler ve diktatörlükler olduğunun farkındadırlar ve bu rejimleri değiştirmek için kavgaya atılmakta da tereddüt etmemişlerdir. Kısacası emekçi Arap kadınları, meselenin kâğıt üstünde kalacak bir kadın-erkek eşitliğinden ibaret olmadığının, haklarının kendilerine bahşedilmeyeceğinin, onu ancak mücadeleyle elde edebileceklerinin gittikçe daha fazla farkına varıyorlar.

Emekçi kadınlar her yerde, mücadelede en önde!

Bu farkındalık sadece emekçi Arap kadınlarına özgü değildir elbette. Bugün Arap coğrafyasını saran isyan dalgası, yakın geçmişte Latin Amerika ülkelerini sarsmış ve devrimci durumlar yaratmıştı. Suların halen tam anlamıyla durulmadığı Latin Amerika’nın işçi-emekçi kadınları da bu dönemde mücadele sahnesinde yerlerini fazlasıyla almışlardı. Venezuela’dan Bolivya’ya, Ekvator’dan Haiti’ye kadar toplumsal hareketlerin görüldüğü her yerde emekçi kadınlar, sınıflarının erkekleriyle beraber alanlardaydılar. Örneğin Venezuela’da işçi semtlerinde kurulan komitelerde kadınlar başı çekiyordu. Chavez’e karşı düzenlenen 2002’deki darbe girişiminde de birçok kadının, evlerinde oturan kocalarını kollarından tutup sokağa çıkmaları ve başkanlık sarayına yürümeleri bir diğer örnektir. Benzer şekilde, Meksika’daki Zapatista hareketinin de önemli bir kısmını yoksul emekçiler olan yerli kadınlar oluşturuyordu. Yerli kadınlar, şehirlerdeki emekçi kadınlardan daha sefil ve dışlanmış durumdaydılar. İspanyol kökenli beyaz nüfus tarafından aşağılanıyorlardı. Ama Zapatista hareketinin gövdesini oluşturan, harekete yön veren de bu kadınlardı. Hareketin ikinci liderinin bir kadın olması bile bu durumun bir yansımasıydı.

Tıpkı emekçi Arap kadınları gibi, Latin Amerika’nın emekçi kadınlarının hak mücadelesi de çok yönlü olmak zorundadır. Onlar, bir yandan topraklarının çokuluslu şirketlerce ele geçirilmesine karşı, bir yandan ezilen bir kesim olarak yerli haklarının geliştirilmesi için, bir yandan yoksulluğa ve işsizliğe karşı, diğer yandan da erkek egemen toplumdaki cinsiyetçi baskı ve ayrımcılığa karşı savaşım veriyorlar. Dolayısıyla özgürleşmeleri salt feminist temelde verilecek bir savaşımla değil; ekonomik, toplumsal, kültürel, siyasal vb. veçheleriyle sınıfsal bir savaşım olmak zorunda. Bu nedenle de Latin Amerika’nın emekçi kadınları; su ve gazın tekellere peşkeş çekilmesine karşı oluşturulan komitelerden tutun da koka ekiminin serbest bırakılması için uğraşan kolektiflere kadar, yerli kadın haklarını savunan örgütlerden toprak isteyen köylü hareketine kadar, gerilla hareketlerinden varoşlarda gelişen açlık grevlerine kadar her türlü örgütlenmenin ve savaşımın içinde yer almışlardır. 2006 yılında Meksika’nın Oaxaca bölgesinde yaşanan ayaklanmalarda en ön saflarda yer alan ve radyo-televizyon istasyonlarını işgal ederek “bizler Meksika’nın gerçek yüzüyüz” diye haykıran, ama burjuvalar tarafından “şişman, esmer, kısa boylu” diye küçümsenen kadınlardır Latin Amerika’nın emekçi kadınları. Yeri gelmiş askeri cuntaları devirmek için ayaklanmış, yeri gelmiş çocuklarını kaybeden faşist devletten hesap sormak için yıllarca meydanlara çıkmış, yeri gelmiş hükümetlerin neo-liberal politikalarına karşı alanları doldurmuşlardır.

Latin Amerikalı emekçi kadınların deneyimleri, Arap kadınlarına da ışık tutmakta ve mücadelenin özgürleştirici doğasını ve sınıfsal özünü bir kez daha açığa çıkarmaktadır. Farklı coğrafyalarda yaşayan emekçi kadınlar açısından, sosyal ve kültürel farklılıklar ne olursa olsun, işin bu yönü değişmemektedir. Dünyanın hangi ülkesine gidersek gidelim, kapitalist düzen hüküm sürdüğü sürece değişmeyecek bir gerçekliktir bu. Ama yine hangi ülkeye gidersek gidelim, burjuvazinin, emekçi kadınlar üzerindeki çifte sömürüyü devam ettirmek ve onları sınıf mücadelesinden koparmak için bu farklılıkları sonuna kadar kullandığını görürüz.

Son yıllarda Türkiye’de de sayıları giderek artan grev ve direnişler, bu açılardan önemli deneyimler içermektedir. Gebze’de halen sürmekte olan Bericap direnişinin başlangıcında patron, burjuva medyaya işçilerin aleyhinde yalan ve karalamalar içeren bir röportaj vererek, kendisinin fabrika içinde “geleneksel değerlere ve Türk kültürüne” uygun bir çalışma ortamı yarattığını, oysa işçilerin bu ortamı bozarak ve Türk gelenek ve kültürüne karşı gelerek direnişe çıktıklarını, bu yüzden de nankör olduklarını söylemişti. Patronun bahsettiği şey, kadın işçilerin “utanmadan” erkeklerle bir arada mücadeleye atılmaları, Kürt-Türk, Alevi-Sünni, başı örtülü-başı açık ayrımı yapmadan birlikte hareket etmeleri ve atılan işçi kardeşlerine sahip çıkarak direnişe geçmeleriydi. Gerçekten de Bericap işçileri patronun “gelenek ve görenek”lerini bir tarafa bırakmış, kendi sınıflarının evrensel gelenek ve kültürüne uygun davranmışlardı. Bu yüzden de aralarındaki suni ayrımlar bir tarafa kalkmış bir şekilde, kadınıyla erkeğiyle omuz omuza mücadele yürütüyorlar, farklı grev ve direnişlerdeki sınıf kardeşlerini destekliyorlar, direniş yerinde Tunus ve Mısır’daki halk ayaklanmalarını konuşuyorlardı. Tüm bunları hazmedemeyen patron ise polisi işçilerin üzerine salarak, meşhur “Türk gelenekleri”ne uygun biçimde kadınların üzerine gazlı-coplu saldırılar tertipliyordu. Ama Bericap’ın kadın işçileri bundan yılmadılar ve işçi sınıfının mücadele kültürünün Latin Amerika’dan Ortadoğu’ya kadar evrensel bir kültür olduğunu gösterdiler.

Grev ve direnişlerde yer alan işçi kadınların anlattıkları, sınıfın bu mücadele kültürünün dönüştürücü etkisini de açık biçimde ortaya koymaktadır. İşten atılan Konveyör işçilerinden bir kadın, yaşadığı süreci şöyle özetliyor: “Çalıştığım işyerinde kadın işçilere hiç zam yapılmıyordu. Kadınların işini herkes yapar, yoldan birini çevirsen de bu işi yapar düşüncesi vardı. Hamile arkadaşlarımızı, sık tuvalete gidiyor, verimi düşürüyor diye azarlıyor, işten atıyorlardı. Bütün bunlar birikti, birikti, böylece onlar bizi bu direnişe itti. Daha önceleri ben böyle şeyleri yapamam gibi geliyordu. Fabrika önünde durmak, slogan atmak bana zor görünüyordu. Ama bir şeyler seni buna itiyor. İşten atmalara sessiz sedasız boyun eğmek istemiyorsun. Bari sonradan gelenler gözlerini açsın, bir iz bırakmak istedim. İnsan kendine güvenmeyi öğreniyor. Ben kendime güvendim. İnsanda başlangıçta çeşitli kaygı ve korkular oluyor. Örneğin güvenlik saldırırsa, polis gelirse, darp olursa gibi ihtimalleri kafamdan geçiriyordum. Aslında insan bilmediği şeyden korkuyormuş. Yaşamadığı için korkuyormuş. Sonra yaşadığımız saldırıda da gördüm ki bu korkuların hiçbiri abartılacak kadar büyük değilmiş. Geçmişte şunları şunları da yapmadım, neden daha cesur davranmadım diye düşünüyorum. Kendime kızıyorum.

Benzer şekilde, Meha direnişinin kadın işçileri de hayatlarında daha önce hiçbir eyleme katılmadıklarını, bildiri dağıtmadıklarını, hatta kendilerine uzatılan bildirileri dahi almadıklarını anlatıyorlardı. Onlar direniş süresince sadece patronla değil, kocalarıyla, çocuklarıyla, babalarıyla, ağabeyleriyle de mücadele etmişlerdi. Meha’lı direnişçi kadınlardan biri, direnişe çok tereddütlü çıktığını, ama ilk günkü coşkuyu ve kararlılığı gördükten sonra tüm kuşkularının uçup gittiğini söylüyordu. Aynı kadın işçi, kendisinin öne atılmasıyla birlikte ailesinin tavrının da değiştiğini, oğullarının kendisine destek olduğunu ve direniş zaferle sona erdiğinde oğullarının kendisini tebrik ettiklerini belirtiyordu. Ama şunu da sözlerine ekliyordu: “Kadın ya da erkek, hepimizin emeği ve onuruydu söz konusu olan, birlikte dayanışarak kazandık.”

Tekel direnişinde tüm bunlar çok daha büyük boyutlarda yaşanmıştı. Ankara’nın çehresini değiştiren Tekel direnişi, Ankaralı kadınları da değiştirmişti. Birçok kadın emekçi, hayatlarında ilk kez eyleme katılmışlar, direnişçi işçilerle birlikte çadırlarda sabahlamışlar, onlara yemek, yiyecek ve battaniye taşımışlardı. Tekel direnişçilerinin umutları onların da umutları olmuştu. Onlarla birlikte dikilmişlerdi polisin gazının, tazyikli suyunun, copunun karşısına. Benzer pek çok grevde, direnişte olduğu gibi, KESK’li kamu emekçilerinin mücadelelerinde de kadın işçiler hep en ön saflarda yer aldılar, alıyorlar.

Tüm bu örnekler gösteriyor ki, mücadele kadınları, kadınlar da mücadeleyi dönüştürüyor. Kadın işçiler mücadeleye atıldıkça özgürleşiyor ve gerçek kurtuluşlarının ancak sınıf mücadelesi içinde gerçekleşebileceğini biraz daha kavrıyorlar. 154 yıl önce Amerikalı kadın tekstil işçilerinin 8 Martta yükselttiği bayrak Paris’in kadın komünarlarının elinde daha da yükselmiş, Alman işçileri sayesinde uluslararası bir niteliğe kavuşmuş, 8 Mart gösterileriyle 1917 Şubat Devriminin fitilini ateşleyen Rus kadın işçi ve emekçilerinin elinde en yüksek noktasına ulaşmıştır. Kadınıyla erkeğiyle Rus işçi sınıfı, işçi kadının gerçek kurtuluşuna giden yolu apaçık göstermiştir. Ekim Devrimiyle birlikte iktidarı alan işçi sınıfı, kadın işçilerin durumunda çok ciddi düzeltmeler yapmış ve kadının üzerindeki çifte sömürüyü ortadan kaldıracak önemli adımlar atmıştır. İş saatlerinin düzenlenmesi, kadınların ve çocukların çalışma koşullarının düzeltilmesi, eşit işe eşit ücret verilmesi, kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık uygulamaları, doğum öncesi ve sonrası verilen izinler, herkesin yararlanabileceği yemekhanelerin, çamaşırhanelerin, bakımevlerinin, kreşlerin kurulması vb. gibi uygulamalar ilk elde sayılabilecek örneklerdir. Bu sayede kadının toplumsal konumunda hızlı değişimler gerçekleşmiş, kısa sürede kadınla erkek arasındaki toplumsal eşitsizlik ve kadının bulunduğu geri durum değişmeye başlamıştır.

Böylece Ekim Devrimi önemli bir gerçekliği ortaya koymuş olmaktadır. Erkeklerin ve kadınların gerçek anlamda eşit ve özgür ilişkiler kurmaları, ancak kapitalist sömürü düzeninin ortadan kalkmasıyla mümkün hale gelebilecektir. Emekçi kadınlar sınıf mücadelesinde yerlerini almadıkça, ne işçi sınıfının kapitalist sömürüden kurtuluşu ne de kadınların gerçek eşitlik ve özgürlüğü mümkündür.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 72, Mart 2011