Navigation

Irak Seçimleri, Nükleer Zirve ve “Barışçıl Emperyalizm”

Yazıcı içinYazıcı içine-postayla göndere-postayla gönder

Üçüncü dünya savaşının başlamış bulunduğu gerçeği, artık kimi burjuva yorumcular tarafından da dile getirilmeye başlandı. Bu emperyalist yeniden paylaşım savaşı, doğal olarak, inişli çıkışlı bir seyir izliyor. Yeniden paylaşıma ve hegemonya kavgasına konu olan bölge ise sürekli olarak genişliyor. Söz konusu olan sadece Irak ve Afganistan değildir. ABD emperyalizminin hazırladığı Büyük (Genişletilmiş) Ortadoğu Projesi’nde de belirtildiği gibi; Balkanlar’la Afrika’nın kuzey ve doğu kesimlerini de içine alacak şekilde tüm Ortadoğu’yu kapsayan ve Kafkaslar üzerinden Orta Asya’dan geçen, oradan da Güney Asya’ya ve hatta Pasifik’e kadar uzanan oldukça geniş bir coğrafya söz konusudur.

Tarih iyi okunduğunda, I. ve II. Dünya Savaşlarının da farklı olmadığı rahatlıkla görülecektir. Bu iki büyük savaş da, on yıllara yayılan süreçleri kapsar. Burjuva tarihçiler “Dünya Savaşı” tabirini, emperyalist güçlerin bizzat birbirleriyle ve açıktan savaşmaya başlamalarından sonra kullansalar da, gerçekte I. Dünya Savaşı denilen süreç 1800’lerin sonlarından itibaren başlamıştır. Balkan Harbi vs. hep I. Dünya Savaşı denilen sürecin safhalarıdır. II. Dünya Savaşını ise, zaten ilkinin devamı olarak görmek gerekir. Bu bağlamda, bugün devam eden III. Dünya Savaşı da benzer süreçlerden geçmektedir. Emperyalist güçler, henüz açıktan birbirleriyle karşı karşıya gelmekten kaçınsalar da, bölgesel savaşların sayısını arttırmakta, silahlanma harcamalarını tırmandırmakta ve daha büyük savaşlara hazırlanmaktalar. Sürecin genel gidişatı bellidir ve emperyalistlerin de bunu değiştirmeye niyetleri yoktur. Fakat kuşkusuz bir yandan bölgesel düzeyde savaşlar sürerken, diğer yanda da diplomatik süreçler devam etmektedir. Dünya Savaşı denilen sürecin tepe noktasına ulaşılmadığı açıktır.

Son bir yılın nispeten daha “sakin” geçmesi, burjuva ideologlara, kitlelerin gözünü boyamak için yeni bir fırsat yaratmıştır. Bu sayede, “şahin” Bush’un yerini alan “güvercin” Obama’nın güya barışçıl ve akıllı politikalarıyla tüm insanlığa özlediği huzuru getireceği, Ortadoğu’da yürüyen savaşı kısa zamanda sona erdireceği iddia edilebilmiştir. Nitekim Obama’nın başkan seçilmeden önceki pek çok konuşması da bu tür vaatlerle doluydu. Fakat beklenenden çok daha kısa bir zamanda takke düşmüş ve kel görünmüştür. “Aptal” Bush’un yerini alan “akıllı” Obama, ne ekonomik krize çare bulabilmiş ne de savaşı sona erdirebilmiştir. Aksine Amerikan ekonomisindeki kötü gidişat devam etmiş, Afganistan’a daha fazla asker gönderilmiş, Irak’taki durumda da ciddi bir iyileşme sağlanamamıştır. En önde giden Obamacılar bile, işlerin iyi gitmediğini söylemeye ve yaşadıkları hayal kırıklığını ifade etmeye başlamışlardır.

İşte tam bu esnada, seçim vaatleri arasında yer alan genel sağlık sigortasıyla ilgili bir paketi kongreden geçirmeyi başarması, Rusya ile nükleer silahları azaltma yönünde bir anlaşma (START) imzalaması ve ardından da Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT) bağlamında 47 ülkenin liderlerini Washington’da toplaması, Obama’nın yıldızının yeniden parlatılmasına ve sahte barış umutları yayılmasına vesile oldu. Yaratılan illüzyonun etkisini arttırmak amacıyla, henüz tam sonuçlanmamış olan Irak seçimleri de bu tabloya eklendi ve Irak’ta demokrasinin ve özgürlüğün giderek yerleştiği iddia edilerek ABD’nin takvime uygun biçimde askerlerini çekeceği söylendi. Hatta Afganistan ve Pakistan’da bile durumun eskiye oranla daha iyiye gittiği ifade edildi.

Oysa ne Ortadoğu’da ne de dünyanın geri kalanında işlerin söylendiği gibi gitmediği, barışçıl bir dönemin gelmeyeceği bellidir. Bush’un yerini Obama’ya bırakmasının herhangi bir niteliksel değişime yol açmadığı ve açmayacağı da defalarca kanıtlanmış durumdadır. Yaşanan gelişmeler burjuva ideolojisinin tahrifatından kurtarılarak ele alındığında, gerçekliğin sunulandan farklı olduğu rahatlıkla görülecektir.

Irak seçimleri neyi değiştirdi?

Hatırlanacak olursa, Irak işgal edilirken ABD’nin ana gerekçeleri Saddam’ın elinde kitle imha silahları bulunması ve halkı diktatörlükle yönetmesiydi. İşgal etmek suretiyle ABD emperyalizmi hem bu silahları etkisiz kılacağını, hem de Irak’ı özgürleştirerek halka demokrasi getireceğini iddia ediyordu. Kitle imha silahları iddiasının nasıl fos çıktığı zaten kısa sürede görüldü. Böylece ABD’nin elinde gerekçe olarak demokrasi ve özgürlük masalı kaldı. ABD, tam da dünyanın hegemon gücünden beklenebilecek bir pervasızlık, ikiyüzlülük ve utanmazlıkla, kitle imha silahlarını bulamadığını (!) ama Irak’a demokrasi ve özgürlük getirdiğini söylüyor. Sanki sokaktaki çocuk bile ABD’nin orayı kendi çıkarları ve planları için işgal ettiğini bilmiyormuş, bir milyondan fazla insan bu savaş sebebiyle hayatını kaybetmemiş, ekonomi felce uğramamış, işsizlik ve yoksulluk korkunç düzeylere tırmanmamış, ülke iç savaşın eşiğine gelmemiş gibi!

ABD emperyalizminin getirdiği demokrasinin ne mene bir şey olduğunu, Irak halkının nasıl “özgürleştirildiğini” acı bir şekilde gördük, görmeye de devam ediyoruz. Irak halkı cehennem hayatı yaşamaya zorlanırken, şimdi de bu demokrasi masalı son seçimler vesilesiyle tekrarlanmaktadır. Oysa Irak’ta, kelimenin burjuva anlamında bile demokrasinin varlığından söz etmek olanaksızdır.

Birincisi, ABD’nin savaşın sona erdiğini ilan etmesinin üzerinden yıllar geçti, ama Irak’ta her gün ortalama 50-100 kişi patlatılan bombalar yüzünden can vermeye devam ediyor. Baas artıklarının, çeşitli Sünni ve Şii grupların birbirleriyle ve ABD güçleriyle olan mücadelesi savaşın devam ettiğini göstermektedir. ABD işgalinin yarattığı kaos ve istikrarsızlık hali son bulmuş değildir, tersine kronik bir hal almıştır. ABD haricindeki güçler de (Rusya, Çin, Türkiye, İran, Suudi Arabistan vs.) boş durmamakta, ülke içindeki güçleri el altından kışkırtarak ve destekleyerek, halkın acılar içinde kıvranması pahasına kendi planlarını hayata geçirmeye çalışmaktadırlar.

İkincisi, ABD işgali ülkeyi tam anlamıyla toplumsal bir çöküşe sürüklemiştir. Bir milyondan fazla insanın fiziksel imhasının yanı sıra, çok daha fazlası sakat kalmış, halk derin bir sefalete mahkûm edilmiştir. Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olduğu halde Irak ekonomisi felç durumdadır. Başta ABD olmak üzere emperyalistlerin yaptıkları mali yardımlar (yatırımlar demek daha doğru olur), asıl olarak iktidardaki burjuva kliklerce paylaşılmakta, bu arada ABD de işine bakmakta ve ülke petrolü dev tekellerce hortumlanmaktadır. En önemli üç hedefine (ülkede ABD yanlısı bir rejim kurulması ve petrol kaynakları üzerindeki imtiyazların tesis edilmesi, bölgede ise nüfuzunun artması) ulaşmış olan ABD açısından halkın ve ülkenin durumu ikincil önemdedir. Bu yüzden de ABD, ülkeyi ne hale getirdiğine aldırmaksızın, geride az çok güvenebileceği bir rejimi oluşturur oluşturmaz ve fakat konumunu sağlama alacak bir askeri varlığı da ülkede bırakarak, Afganistan-Pakistan bölgesine yoğunlaşmak niyetindedir. Şimdi, bu koşullarda gerçekleşen bir seçimin, ülkeye ne kadar ve nasıl bir demokrasi getirmesi beklenebilir?

Bu yüzden de, ülkede demokrasiyi nasıl da kökleştirdiği masallarını bir tarafa bırakıp Irak seçimlerinin gerçekte ne anlama geldiğine bakmak gerekiyor. Seçim sürecinin gösterdiği en önemli husus, ABD işgaliyle iyice açığa çıkan etnik, mezhepsel ve siyasi bölünmelerin, yani burjuva güçler arasındaki iktidar kavgasının tam gaz devam ettiğidir. İç savaş ve ülkenin bölünmesi olasılıkları ortadan kalkmadığı gibi, bıçak sırtında dengeler söz konusudur. Üstelik bu dengeler duruma göre sürekli değişmekte, çeşitli emperyalist güçlerin de müdahaleleriyle şekillenmektedir.

İşgal sonrası yapılan ilk genel seçimler Sünnilerin ve BAAS’çıların boykotu eşliğinde yapılmış, yönetim Kürtler ve Şiilerin eline geçmiş, ülkedeki kaos kökleşmişti. İkinci genel seçimler öncesinde, tabloyu değiştirmek isteyen ABD’nin dümen kırması sonucu, bazı Sünni gruplar da seçimlere katılmışlar, fakat direnişçi grupların kanlı boykot eylemleriyle karşılaşmışlardı. Yani sonuç yine değişmemişti. Direniş hareketiyle iç içe geçen iktidar kavgası alabildiğine kızışarak artmış, halk, istikrarsızlığın şekillendirdiği ortamda perişan olmaya devam etmişti. Ve nihayet gerçekleşen son seçimlerin ardından da tablonun değişeceğini söylemek mümkün değildir.

Seçim sonuçlarına göre, 325 sandalyeli meclise, ABD destekli eski başbakan Allavi’nin listesi 91, mevcut başbakan Maliki’nin listesi 89, radikal Şiilerin koalisyonu olan Irak Ulusal İttifakı 70, Kürt İttifakı ise 43 vekil sokmuş durumda. Bu durumda hükümeti Allavi’nin kurması gerekiyor. Ancak Maliki’nin itirazları sonucu Bağdat’ın yer aldığı seçim bölgesinde oylar tekrar sayılacak. Allavi üstünlüğünü korusa bile hükümeti kurmasının zaman alacağı kesin.

ABD ve Batılı güçlerin, ayrıca Suudi Arabistan başta olmak üzere Körfez ülkelerinin ve Türkiye’nin, diğerlerine göre daha ulusal birlikçi ve laik görünen Allavi’yi desteklemelerinin sebebi, Şii kesimin temsilcisi pozisyonundaki Maliki hükümetinin İran’ın nüfuzu altında kaldığını düşünmeleriydi. Bu durum, ABD’nin bölgeye ilişkin politikaları açısından başından beri varolan çelişkinin de bir yansımasıdır. Çünkü ABD, Saddam’a karşı yürüttüğü savaşta Şiilerden genel olarak destek görmüş ve işgal sonrasında da Şiiler iktidarda ağırlıklı bir konum kazanmışlardı. Fakat Irak içinde Şiileri destekleyen ABD, Ortadoğu genelinde ise Şii İran’a karşı Sünni bir cephe örme politikası güdüyordu. Irak içinde Şiileri destekleme politikasının Irak’taki Şii kesim üzerinde İran’ın nüfuzunun artmasına yol açtığını gören ABD, bu kez hem İran’ın etkisini hem de direnişi zayıflatmak amacıyla Sünni gruplara daha ılımlı yaklaşmakta, onlara iktidarda daha fazla rol verilmesinin önünü açmaktadır. Kendisi de eski bir BAAS’çı olan Allavi’nin laik vs. denilerek cilalanıp öne sürülmesinin nedeni budur. Bu noktada, Sünni ve direnişçi Şii grupların liderlerini bir araya getirerek mevcut rejime dâhil olmalarında önemli rol oynayan Türkiye’nin katkılarını da unutmamak gerek. Geçtiğimiz yıl AKP hükümeti, bu liderlere Ankara’da ev sahipliği yaptığında “teröristlere ev sahipliği yapıyor” veya “ABD’ye ters gelen işler yapıyor” sesleri yükselmişti. Oysa Türkiye’nin derdi ABD’ye kafa tutmak değil, Sünni Arapları Kürtlere karşı bir koz olarak kullanmaktı.

Bu arada Kürtler, Türkmenler ve Araplar arasındaki bölünmüşlük hali derinleşmiştir. Bu durum, petrol zengini Kerkük’ün ne olacağı sorusuyla birleştiğinde, işlerin daha da karışacağını öngörmek zor değildir. Kürtlerin yoğun bir nüfusa sahip oldukları Kerkük üzerinde Türkmenlerin, Şii ve Sünni Arapların yanı sıra Türkiye’nin ve İran’ın da emelleri vardır. Dolayısıyla da Kerkük sorununu orta yollu çözümlerle halletmek isteyen ABD’nin bunu başarması neredeyse imkânsızdır. Kerkük, yakın gelecekte kaçınılmaz olarak yeni bir çatışmanın konusu ve alanı olacaktır.

Irak özelinde ABD’yi sıkıştıran bir diğer husus da, Obama’nın söz verdiği gibi Amerikan askerlerini yıl sonuna kadar Irak’tan çekeceği (azaltacağı diye okuyalım) yönündeki açıklamasıdır. ABD’nin bu konudaki temel şartı, ülkede istikrarlı bir yönetimin kurulmasıydı. Gelinen noktada bunun sağlanamadığı ve yakın zamanda da sağlanamayacağı açıktır. Tersine ülke içindeki burjuva güçlerin mücadelesinin daha da kızışması muhtemeldir. Gözden çıkarıldığının farkında olan Maliki, seçim sonuçlarına itiraz etmiş ve gerekirse şiddete başvuracağını açıklamıştır. Zaten seçimlerin hemen öncesinde de, çoğu önceki hükümetlerde ve mecliste yer almış, devlet içinde görev yapmış, Sünni kesimin önde gelen 500 adayına seçim yasağı koyarak rakiplerine darbe vurmaya çalışmıştı. Onun da ABD’ye karşı İran kartını kullanmasını beklemek gerekir. İşgal sonrasında ABD’nin en iyi adamı olan Ahmet Çelebi’nin bile İran’ın safına yaklaşması boşuna değildir.

“Büyük Ortadoğu”da işler daha iyiye mi gidiyor?

Obama’nın sözümona barışçıl ve akıllı (!) politikalarının sonuçlarını Ortadoğu’nun bir başka kanayan yarası olan Filistin’de de görmek mümkündür. Katil İsrail devleti, 2008 Aralık ayındaki son büyük saldırısından bu yana Gazze’yi abluka altında tutuyor. Gazze halkı, özellikle de çocuklar ve yaşlılar, son derece zor durumdalar. Yiyecek sıkıntısı, içme suyu sıkıntısı, ilaç sıkıntısı had safhada. İsrail, duvarlarla birbirinden yalıtık bölgelere hapsettiği Filistin halkının en temel insani haklarını dahi pervasızca ihlal etmekle kalmıyor, her gün yenilerini eklediği yerleşim bölgelerini genişleterek, Filistin’i fiilen yok ediyor.

İsrail devletinin yürüttüğü politikaların hedefi açıktır ve kurulduğundan beri de değişmemiştir: Filistin’i haritadan tamamen silmek. Bu amacına ulaşmak için katliamlara girişmekten sözde barış görüşmelerini sürdürmeye kadar her türlü yol ve yöntemi kullanmaktadır. Bu uğurda, stratejik ortağı ABD ile karşı karşıya gelmekten de çekinmemiştir. Filistin halkının yaşadığı bu trajedi olanca ağırlığıyla devam ederken İsrail, son olarak, tam da Nisan ayında yapılması planlanan görüşmelerin öncesinde, yeni yerleşim alanlarını –üstelik de Araplar ve Müslümanlar açısından manevi önem arzeden Kudüs’te– inşaya açacağını ilan ederek süreci baltalamıştır.

Buna karşılık ABD’nin ve Ortadoğu Dörtlüsü’nün (ABD, BM, AB ve Rusya) İsrail’i kınadıklarını açıklamalarının İsrail açısından hiçbir ehemmiyeti yoktur. Aynı dörtlü, İsrail ordusu Gazze’yi bombardımana tutup 1000 kişiyi acımasızca katlettiğinde de kınamakla yetinmişti. ABD’nin ve diğer batılı güçlerin bu “kınama”larına, “sert açıklamaları”na, “fırça”larına İsrail oldukça aşinadır ve gerçekte hiçbir yaptırımla karşılaşmayacağının bal gibi farkındadır. Bu gerçeklik, uluslararası güçlerin tüm kınamalarına rağmen İsrail’in protestocu 4 genci kurşunlayarak öldürmesiyle bir kez daha perçinlenmiştir. Bu nedenle, Filistin halkının taleplerine kavuşmasının emperyalistlerin oyalama taktikleriyle değil, İsrail ve Filistin emekçilerinin ortak mücadelesiyle mümkün olacağını akıldan çıkarmamak gerekir.

Afganistan’da da 8 yıllık savaştan sonra manzara içler acısıdır. Siyasi ve ekonomik istikrarsızlık Irak’tan beter haldedir. Bu ülkede de savaş ağaları ve gerici Taliban arasındaki savaş, işgal karşıtı direniş hareketiyle iç içe geçmiş halde sürmektedir. Tıpkı Irak’taki gibi her gün onlarca sivil bombalı saldırıların yahut emperyalist orduların hedefi olmaktan kurtulamayarak hayatını kaybetmektedir. Sefil durumdaki halk, “kırk katır mı, kırk satır mı” misali, dolandırıcılıktan, sahtekârlıktan, esrar üretiminden elde ettiği paralarla zenginleşmiş yönetici klik ve savaş ağalarıyla, gerici Taliban güçleri arasında seçim yapmaya zorlanmaktadır.

Tıpkı Irak gibi Afganistan da emperyalist güçlerin kapışma alanlarından biridir ve her türlü çıkar oyunu, Afgan halkının kanı üzerinden rahatlıkla oynanabilmektedir. Rusya ve Çin, İslamcı militanları, Çeçen ve Uygur sorunları dolayımıyla kendileri açısından tehdit olarak gördüklerinden, ABD’nin Taliban’la olan mücadelesini sınırlı da olsa desteklemektedirler. İran ise, ABD’nin Afganistan’daki kargaşa üzerinden kendisine bulaşacağı haklı şüphesiyle (İran’ın doğu cenahını oluşturan Belucistan, bu açıdan “karıştırılmaya” son derece müsait bir niteliğe sahiptir), Karzai hükümetiyle ve Taliban’la iyi geçinmeye çalışmakta, hatta Karzai’yi el altından ABD’ye karşı kışkırtmaktadır. İran’ın bu çabaları, kuşkusuz genel düzlemde ABD’ye rakip olan Rusya ve Çin gibi güçlerin de işine gelmektedir. Nitekim ABD’nin desteğiyle ayakta duran kukla Karzai hükümeti, sonunda ABD’yi “Taliban’la anlaşırım” diyerek tehdit eder hale gelmiştir. Taliban’a karşı ABD’yle birlikte savaşan Pakistan’ın derdi ise Afganistan’ın kendisinin kontrolünde bir uydu devlete dönüşmesidir. Bu yüzden de Taliban kartını elinden geldiğince iyi kullanmaya çalışmaktadır. Bir yandan ABD’nin basıncıyla Taliban’a karşı savaşırken, diğer yandan Karzai hükümetine karşı el altından Taliban’ı desteklemektedir.

Savaşın ve işgalin olanca yakıcılığıyla sürdüğü Ortadoğu coğrafyasını bu hale getiren ABD emperyalizmidir. Geçmişte, yanlış bir şekilde Bush’un ve yeni muhafazakârların politikalarına indirgenen bu süreç, Bush’un yerini Obama’ya bırakmasının ardından, neredeyse hiçbir değişikliğe uğramadan devam etmiştir. Irak’tan da Afganistan’dan da asker çekileceğinin açıklanmış olmasına rağmen, bunun gerçekleşmeyeceği açıktır. Hatta asker sayısı azalmak bir yana habire arttırılmaktadır. Savaş alanı sürekli genişlemekte, alevler çok daha fazla sayıda insanın canını yakar hale gelmektedir.

Nükleer zirve ve “barışçıl emperyalizm” hayalleri

Gerçeklik buyken, Washington’da toplanan Nükleer Zirveyi ve öncesinde ABD ile Rusya arasında imzalanan savaş başlıklarını azaltma anlaşmasını, Obama’nın “barışçıl” politikalarına örnek olarak lanse etmek, burjuvazinin arsızlığına iyi bir örnektir. Bir kere, ABD’nin Rusya ile nükleer silahları azaltma yönünde bir anlaşma (START) imzalamasının, insanlığı bekleyen nükleer savaş tehlikesini azaltmak yönünde hiçbir katkısı olmadığını anlamak gerekir. ABD ve Rusya’nın, dünyayı onlarca kez yok etmeye yetecek kadar güçlü binlerce nükleer silahtan bir kısmını gözden çıkartmalarının asıl amacı, nükleer silah sahibi ülkelerin oluşturduğu kulübe yeni üyelerin girmesini engellemektir.

Nitekim Nükleer Zirvede de, dünya barışı hariç her şey konuşulmuş, zirve toplantısı emperyalist güçler arasındaki bin bir türlü pazarlığa sahne olmuştur. Resmi açıklamalara göre zirvenin gündemini “eski veya yeni nükleer materyallerin teröristlerin eline geçmesinin önlenmesi ve dünyanın nükleer silahlardan arındırılması” oluşturuyordu. Bununla kastedilenin, ABD’nin “terörist devletler” olarak gördüğü İran gibi ülkelerin yahut Taliban gibi savaş halinde olduğu güçlerin eline nükleer silah geçmemesi, Kuzey Kore gibi nükleer silah sahibi ülkelerin etkisiz hale getirilmesi olduğu ise zaten belliydi. Bu yüzden de zirvede asıl konuşulan İran’a yönelik yaptırımlar oldu.

Obama’nın amacı, önümüzdeki günlerde BM’nin toplayacağı ve İran’ın da taraf ülke olarak katılacağı Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması’nın (NPT) çapının genişletilmesine yönelik konferans öncesinde, İran karşıtı bir cephe oluşturarak, konferansta İran’ı olabildiğince köşeye sıkıştırabilmekti. Bunun için de, zirve vesilesiyle bir araya gelmiş olan BM güvenlik konseyi üyeleri sıkı markaja alınarak, güvenlik konseyinin İran’a yönelik yaptırımları onaylaması garanti altına alınmaya çalışıldı. ABD’nin bu konuda önemli ilerleme kaydettiğini belirtmek gerekir. Güvenlik konseyinin daimi üyelerinden Rusya ve Çin de bu sefer yaptırımlara onay verecekmiş görüntüsü veriyor. Ancak bu, söz konusu iki ülkenin iş oylamaya geldiğinde evet oyu vereceklerinin garanti olduğu anlamına gelmiyor.

Bunun yanı sıra, geçici üyelerden Türkiye ve Brezilya, yaptırımların sonuç vermeyeceği ve diplomatik yolların henüz tükenmediği gerekçesiyle, yeni diplomatik çözüm önerileri üretmeye çalışacaklarını beyan ettiler. Davutoğlu bu maksatla önce Brezilya’ya ardından da İran’a geçerek görüşmelerde bulundu. Şimdilik BM güvenlik konseyinde, İran’a yönelik yaptırımların oylanması esnasında tutumunun ne olacağını açıklamayan ve yeni diplomatik çözüm yolları peşinde koşan Türkiye’nin, mevcut konjonktür dahilinde hayır oyu vermesi elbette mümkün değildir. Burjuvazi bunun pekâlâ bilincindedir, ancak bu ayak direme sayesinde yaptırım paketinde kendi lehine tavizler koparma uğraşındadır. Ve bunda da belli ölçülerde başarı elde etmiştir.

İşin ilginç yanı, Türkiye ve Brezilya’nın bu tutumlarının ardından Rusya ve Çin’in de yaptırım paketinin bazı yönlerinden rahatsızlık duyduklarını açıklamaları oldu. Rusya yaptırım paketinin İran’ın enerji sektörüne yönelik kısımlarından duyduğu rahatsızlığı dile getirerek, yaptırımların İran halkına zarar vermesinin doğru olmayacağını ifade etti. Kuşkusuz Rusya’nın derdi İran halkına ne olacağı değil, İran ile arasındaki ikili projelerdi. Bu projeler kapsamında Rusya İran’da nükleer tesisler inşa ediyor ve ciddi paralar kazanıyor. Çin’in rahatsızlığı ise, petrol ihtiyacının %40’a yakın bir kısmını İran’dan temin etmesi ve petrol rafinerilerine dönük yatırımlarının varlığıydı. Tarafların rahatsızlık noktalarının farkında olan ABD, bu yüzden ikna çabalarına önemli rüşvetleri ve tavizleri eklemeyi ihmal etmemiştir. Yaptırım paketine, İran’ın petrol ve doğalgaz ihracatına halel getirmeyecek şekilde düzenlemeler eklenirken, Rusya’nın enerji sektöründeki yatırımlarının etkilenmesinin de önüne geçecek formüller getirilecektir.

Zirvede, İran, Taliban veya El-Kaide gibi güçlerin nükleer silahlara sahip olmasının insanlık için ne büyük tehlikeler yaratacağından uzun uzun bahseden Obama’nın, İngiltere ve Fransa’nın bu anlaşmaların kurallarına neredeyse hiç uymadıklarından yahut İsrail’in bu anlaşmalara taraf dahi olmadığından bahsetmemesi ise ilginçtir. Ve aynı Fransa, İran’a karşı yaptırımlarda ABD’yle işbirliği içinde olacağını utanmazca açıklayabilmiştir. Hiç kuşku yok ki, insanlık için asıl tehlike bizzat kapitalizmin kendisidir. Olası bir nükleer savaşta insanlığın yok olma ihtimali emperyalistlerin umurunda değildir. Onlardan böylesi akılcı ve insani tutumlar beklemek beyhudedir. Bu yüzden de hiçbiri nükleer silahlarından vazgeçmeyecektir. Çabaları rakiplerinin aynı güce ulaşmasını engellemektir.

“Komşularla sıfır sorun” mu, pastadan daha fazla pay kapma kavgası mı?

Türkiye’nin mevcut dış politikasının temel taktikleri, “komşularla sıfır sorun” gibi süslü lafların ardında, ABD’den biraz daha fazla tavizler koparmak, arada kendi planlarını da ABD’ye kabul ettirmek, bir yandan da bölgesinde büyük ağabey pozları takınarak nüfuzunu arttırmak üzerine kuruludur. Türkiye’nin bölgede oynamaya çalıştığı bu rol, bazı noktalarda ABD’nin işine gelmektedir, bazı noktalarda işine gelmese bile sineye çekebileceği boyutlardadır. İsrail meselesinde de benzer bir durum yaşanmaktadır. İsrail’in yeni yerleşim yerlerine ilişkin açıklamaları karşısında gösterdiği “sert” tutum, ABD’nin İsrail’e yönelik stratejisinde bir değişiklik olarak görülemezse de, Türkiye’nin İsrail karşıtı çıkışlarını ve politikasını daha da meşrulaştırmış, elini güçlendirmiştir. Bu sayede Türkiye, İsrail’i hedef alan açıklamaları ve İran’a yönelik yaptırımlara direnen tavırlarıyla Ortadoğu’da prim toplamaktadır.

Türkiye’nin Ortadoğu’da liderliği ele geçirme çabaları hızlanmıştır. Atılan bir dizi adım bunu doğrulamaktadır. TRT Arapça kanalının açılması, Erdoğan’ın Libya’daki Arap Birliği zirvesinde yaptığı çıkışlar, Suriye-İsrail-Filistin arasında tekrarlanan “arabuluculuk” çabaları, Afganistan ve Pakistan’da oynanan aktif rol örnek olarak verilebilir. Ancak bunların yanında, işini zorlaştıran ve aşamadığı sıkıntılar da mevcuttur. Kıbrıs meselesindeki geriye düşüş, Ermeni “açılımı”nın tıkanması, on yıllardır çözülemeyen Kürt sorunu bu zorluklara örnek teşkil etmektedir. Ayrıca “komşularla sıfır sorun” ve benzeri “barışçıl” politikaların, içinden geçtiğimiz emperyalist savaş döneminde fazla uzun ömürlü olması mümkün değildir. Bu politika önünde sonunda doğal sınırlarına gelip tıkanacak ve Türkiye de, daha açık pozisyonlar almak zorunda kalacaktır. Bölgedeki mevcut çelişkilerin, kapitalizm altında barışçıl yollarla çözülmesi olanaksızdır.

“Barışçıl emperyalizm” olmaz

İşte Irak’taki ABD işgalinin üzerinden 7 yıl, Afganistan işgalinin üzerinden ise 8 yıl geçmişken ve Obama yönetimi 1 yılı geride bırakmışken, çürüyen kapitalizmin esiri olan dünyanın genel manzarası kısaca budur. Burjuva ideologları ne derse desin, Obama’nın Bush’tan farklı olmadığı ve barışçıl bir emperyalizmin ham hayal olduğu her geçen gün daha fazla ortaya çıkmaktadır. Obama’yla Bush dönemi arasındaki asıl fark, tam da Obamacıların gizlemeye çalıştıkları gibi, dünyanın hegemon gücü ABD’nin, rakipleri ve yükselen yeni güçler karşısında eskiye oranla daha tavizkâr politikalar izlemek zorunda olmasıdır. Kimseye sormadan Afganistan’ı ve Irak’ı işgal etmiş olan Bush’un aksine, Obama’nın İran’a yönelik yaptırım kararını çıkartabilmek için bile bu denli uğraşması boşuna değildir. ABD’nin hegemonyasındaki göreli zayıflama, yükselen güçlere daha fazla manevra alanı açmaktadır. ABD’ye rakip olan Rusya ve Çin bir tarafa, Türkiye ve Brezilya gibi ülkelerin durumları da buna örnektir.

Ancak tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene geçiliyor oluşu, dünyanın daha iyi bir yöne gittiğini göstermiyor. Aksine emperyalist hiyerarşinin yeniden kurulması için süregiden III. Dünya Savaşının dozunun giderek artacağını gösteriyor. Barışçıl ve akıllı gibi sıfatlarla parlatılmaya çalışılan Obama yönetimini, bu açıdan, II. Dünya Savaşı öncesindeki Roosevelt’e benzetmek mümkündür. Demokrat Partili bir başkan olan F.D. Roosevelt de ekonomik kriz döneminde başkan olmuş, meşhur New Deal politikalarıyla çeşitli reformlar gerçekleştirdikten sonra ülkeyi II. Dünya Savaşına sokmuştu. Tarih bize bu tür örnekleri yeterince sunmuştur. Marifet, gerekli dersleri çıkartarak boş hayallere kapılmamak, gerçekleri görmek ve üzerine düşeni yapmaktır.

Daha birkaç hafta önce Irak işgalinin yıldönümünde, Washington’da yapılan savaş karşıtı gösteride, ABD yönetimini kastederek “savaş suçlularını tutuklayın” diye haykıran ve “bu bizim savaşımız değil” diyen binlerce göstericiden birisi, televizyon muhabirlerine “boş binalara yumruk sıkmaktan daha fazlasını yapmaları gerektiğini” söylüyordu. Doğrudur. İşçi sınıfı bundan fazlasını yapabilecek devrimci potansiyele sahiptir ve bu onun tarihsel görevidir. Kendi sınıfının devrimci iktidarını kurmak, işte işçi sınıfının görevi budur! Aksi takdirde, savaşın alevleri er geç kendisine seyirci kalanları da yutacaktır.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no:62, Mayıs 2010