Navigation

İngiltere’de İsyan

İsyan ateşini körükle, zulmü rüzgârlara savur,
Kollarının bütün gücüyle tavı gelen demire vur!

SSCB’nin çöküşünün ardından burjuva ideologları tarihin sonunu ilan etmiş ve sınıf mücadelelerinin nihayete erdiğini, emperyalist savaşların ve kapitalizmin ekonomik krizlerinin bir daha yaşanmayacağını, proletaryanın öldüğünü söylemişlerdi. O günden bu yana, onların bu aceleci sözlerine inat, tarih, gerçekliğin çok farklı olduğunu ve Marksizmin haklılığını defalarca kanıtladı. Hegemonya yarışının kızışmasını, emperyalist savaşın alevlerinin giderek daha geniş bölgelere yayılmasını ve küresel ekonomik krizi, dünyanın her yerinde patlak veren isyanlar tamamlamaya başladı. Burjuvazi, bu isyanların ve çeşitli toplumsal patlamaların kapitalizmle bağını gizleyebilmek için her birine farklı sıfatlar yakıştırmaya uğraşırken; Latin Amerika’yı sarsan devrimci durumlara Avrupa işçi sınıfının kitlesel gösterileri, gençlik eylemleri ve göçmenlerin isyanları, Arap halkının isyan dalgasına Yunanistan’da yaşanan kitlesel grevler eşlik etti. Son olarak da İsrail’de, Şili’de ve İngiltere’de yaşananlar tabloya eklendi. Tüm bunlar devrimci Marksistlerin nicedir dile getirdiği bir gerçekliğin hiç üstü örtülemeyecek biçimde tekrar tekrar açığa çıkmasıdır: kapitalizm bir kez daha uzun bir kriz dönemine girmiştir ve bu dönem dünyanın her yanında işçi-emekçi sınıfların ayaklanmalarıyla ve devrimci durumlarla karakterize olmaktadır. İçinden geçtiğimiz dönemde, büyük toplumsal depremlerden önceki öncü sarsıntılara tanık olmaktayız. Londra’daki isyana katılan 16 yaşındaki siyah gencin, bilinçsiz de olsa içgüdüsel olarak söylediği gibi: “Bu daha başlangıç. Bu bir savaştır. Bizim ve onların arasındaki bir savaş.

Ağustos ayının başlarından itibaren önce Londra’yı kasıp kavuran, sonra da İngiltere’nin diğer şehirlerine yayılan isyanların nedenleri ve konuya nasıl yaklaşılması gerektiği hususu birkaç açıdan önem taşıyor. Birincisi, bu isyanın işçi sınıfını ve devrimcilerini ne tür gelişmelerin beklediğinin kavranmasına olanak sağlayan bir örnek teşkil etmesidir. Sınıf hareketi açısından uzun süren bir durgunluk döneminden sonra, tarihin her döneminde olduğu gibi sınıf mücadelelerinin patlamalı ve sürprizlerle dolu bir şekilde ilerlemesi, işçi sınıfına öncülük etme iddiasında olanları yanlış uçlara sürüklememelidir. Bugün İngiltere’de yaşanan isyan, kendiliğinden gelişecek saf proleter devrimler bekleyenlerin yanılgılarını da göstermektedir. Ama diğer taraftan, örgütsüz, bilinçsiz ve bağımsız bir siyasi hatta sahip olmayan kitlelerin yıkıcı gücünden kendiliğinden devrimler çıkmayacağını da ortaya koymaktadırlar. İkincisi, emperyalizmin başlıca metropollerinin yer aldığı Avrupa’da, ilerleyen sürece burjuvazinin nasıl hazırlandığının ve işçi sınıfının öncülerini ne tür görevler beklediğinin anlaşılması açısından önemlidir. Üçüncüsü, devrimci sosyalist hareketin kendini bir türlü toparlayamayışının ve işçi sınıfı içinde kök salamayışının temel nedenlerinden birini oluşturan kimi yanlış anlayışların teşhir edilmesine olanak tanımaktadır.

Başkasının isyanları “özgürlük hareketi”, kendi isyanları “çetelerin işi”!

Londra’nın kuzeyindeki Tottenham bölgesinde 6 Ağustosta başlayan olaylar, 10 Ağustosa kadar hızını arttırarak sürmüş, sonrasında ise giderek sönümlenmiştir. Olayları başlatan gelişme, polisin 4 Ağustosta Tottenham bölgesinde, güya siyah çetelerle ilgili bir silah kaçakçılığı operasyonu sırasında, Mark Duggan adlı bir siyahı arabasını sürerken durdurması ve öldürmesi olmuştur. İngiliz basını, olayı alelacele ve düzmece yorumlarla “polisle silahlı çatışmaya giren bir çete üyesinin öldürülmesi” şeklinde lanse etse de, birkaç gün içinde ortaya çıkmıştır ki, ne ortada silahlı bir çatışma vardır ve ne de öldürülen kişi silahlı çete üyesidir. Gerçekte, Tottenham denilen bölge, ağırlıklı olarak siyahların ve göçmenlerin yaşadığı, Londra’nın en yoksul semtlerinden birisidir. Bu ve benzeri bölgelerdeki işsizlik oranı İngiltere ortalamasının birkaç katıdır. İnsanların yaşam koşulları son derece kötü vaziyettedir. Muhafazakâr-liberal koalisyon hükümetinin işbaşına gelmesiyle hızlanan sosyal kesintiler, özellikle göçmenlerin yoksulluğunu daha da arttırmıştır. Polis bu bölgede sistemli olarak baskı politikaları uygulamakta, insanlara (özellikle de siyahlara) potansiyel suçlu muamelesi yapmakta; bölge sakinleri çok sık yapılan kimlik kontrolleriyle, ırkçı yaklaşımlarla, polis devletini aratmayacak fiillerle sürekli olarak taciz edilmektedir.

Polisin ve burjuva medyanın siyahları hedef alan ırkçı söylemleri sürerken, öldürülen kişinin yakınları ve mahalle sakinleri, 6 Ağustosta bir protesto yürüyüşü düzenleyerek Tottenham polis karakolunun önüne gelmiş ve kendilerine bir açıklama yapılmasını talep etmişlerdir. Saatler boyunca kitleyi kaale almayan polisin cevabı ise protestocular arasındaki 16 yaşındaki bir kızı sert biçimde tartaklamak olmuştur. Kitle açısından bardağı taşıran damla işlevi gören bu saldırı sonrasında olaylar hızla gelişerek bir isyana dönüşmüştür. Aynı günün akşamı Tottenham ve civarında yüzlerce kişiden oluşan gruplar, önce polis binalarına ve araçlarına yönelik saldırılarda bulunmuşlardır. Ardından olaylar iyice gelişerek çeşitli binaların ve dükkânların yağmalanmasına dönüşmüştür. Ertesi gün gösteriler dozu artarak devam etmiş ve Brixton, Enfield, Islington, Wood Green ve Oxford Circus gibi Londra’nın diğer bölgelerine de yayılmıştır. Bu bölgelerin çoğu da Tottenham gibi göçmen nüfusun yoğun olduğu semtlerdir. 8 Ağustosta hem göstericilerin sayısı hem de olayların gerçekleştiği bölge sayısı artarak, Londra dışına (Birmingham, Gillingham ve Nottingham) taşmaya başlamıştır.

Başlangıçta polis kasıtlı olarak olaylara müdahale etmemiş, aciz ve yetersiz kaldığı görüntüsü vermiş, medyanın bu pası alması ve kamuoyunu “Londra elden gidiyor” tarzı söylemlerle kışkırtması sonucu tüm gücüyle yüklenerek, bütün Londra’da 3 gün boyunca tam anlamıyla bir polis terörü estirmiştir. Polis sayısı takviyelerle 16 bine (yaklaşık 4 katına) çıkarılmış, birçok bölge ablukaya alınmış ve yasak bölge ilan edilmiş, göstericilere vahşice saldırılmış, 5 kişi öldürülmüş, yüzlerce kişi yaralanmış, gözaltına alınmış ve gözaltına alınanların neredeyse tamamı (hükümetin özel ve gizli emriyle) tutuklanmıştır. Polis terörünün artması, olayları yatıştırmak bir yana daha da yayılmasına sebep olmuştur. İsyan dalgası Londra’ya ek olarak Liverpool ve Manchester gibi başka büyük şehirlere de sıçramıştır. 11 Ağustos itibariyle durulmuş görülen olayların sonucunda 3100 kişi tutuklanmış, hükümetin baskısı sonucu mahkemeler gece gündüz aralıksız çalışarak binden fazla kişiyi yargılamıştır.

Burjuva hükümetin, polisin ve güya bağımsız denilen yargının tavrı oldukça tipiktir. Demokrasinin beşiği olmakla övünen bir Batılı ülkede, olağanüstü koşullar ortaya çıktığında nasıl da demokrasi şampiyonluğunun bir gecede unutulduğunu ve en âlâ polis devleti uygulamalarının yürürlüğe konulduğunu göstermesi bakımından da öğreticidir.

Başta başbakan olmak üzere tüm üst düzey politikacılar olayların patlak vermesinden kısa bir süre sonra “tatillerini yarıda keserek” ülkeye dönmüşler, meclisi toplamışlar ve göstericileri hedef alan açıklamalar yapmaya başlamışlardır. Başbakan Cameron, göstericileri suçlu ilan ederek “İnsanların İngiltere sokaklarına düzenin gelmesi için gerekli her şeyin yapılacağından hiç şüphe duymaması gerekir” diye buyurmuştur. “Gerekli her şeyin” ne olduğu da polis ve yargı makamlarınca hiç vakit kaybedilmeden net biçimde ortaya konmuştur. O kadar ki, bazı gazeteciler, polisin olaylara sanki hazırlıklı olduğunu, aksi takdirde ilk iki gün gelişmeleri seyreden polis kuvvetlerinin, sonraki günlerde bu kadar seri ve etkin şekilde müdahalede bulunamayacağının altını çizmişlerdir. ABD’deki 11 Eylül olaylarından bu yana hemen tüm burjuva devletlerin olağanüstü dönemlere hazırlandığını ve baskıcı politikaları hayata geçirdiklerini söyleyen biz devrimci Marksistler için kuşkusuz bir sürpriz değildir bu.

Başbakanın açıklamalarını muhafazakâr bir milletvekilinin şu sözleri takip etmiştir: “Bu belaya sebep olanlar, halkın küçük bir azınlığıdır.” Bu söylem medya dâhil tüm burjuva kesimlerce kullanılmıştır. Amaç, isyana sebep olan ve aslında kapitalizmin kendisinden kaynaklanan siyasal, sosyal ve ekonomik arka planı hasıraltı ederek, olayları “birkaç çetenin işi” gibi göstermektir. Kürt halkının özgürlük mücadelesini yıllardan beri “birkaç eşkıyanın işi” olarak lanse etmeye çalışan politikacıların olduğu bir ülkede yaşayan bizler için, bu da oldukça tanıdık bir söylemdir.

Bu söylemleri, göstericilere karşı tazyikli su ve plastik mermi kullanılmasını talep eden gerici koronun haykırışları takip etmiştir. Başbakanlık sözcüsü, “Tottenham’daki kargaşa kesinlikle kabul edilemez. Polise saldırmanın ve özel mülke zarar vermenin hiçbir haklı gerekçesi olamaz” diyerek göstericileri suçlamış ve gerçekte neyin temsilcisi olduğunu da ortaya koymuştur. Ona göre polis şiddet uygulayabilir ama halk karşılık veremez, koyun gibi bekleyip kaderine boyun eğmelidir! Genelde göçmenler ve özelde de siyah nüfus, işsizlikten ve yoksulluktan perişan oldukları ve yanı başlarındaki dükkânlarda her şey bulunduğu halde, medyanın ve sistemin tüketim çılgınlığını her araçla pompalamasına rağmen, evlerinde televizyon başında oturup üç kuruşluk işsizlik ödeneğine talim etmelidirler! Yüzyıllar boyu kendi topraklarını yağmalayan İngiliz emperyalizminin en âlâ ırkçı ve aşağılayıcı söylemlerine, tavırlarına karşı sessiz kalmalıdırlar!

Burjuva medya, çoğu siyahlardan oluşan göçmenlerin başını çektiği göstericilerin gerçekleştirdiği yağma ve şiddet olayları karşısında dehşete düşmüştür! Başbakan Cameron “mide bulandırıcı yağma, barbarlık, hırsızlık” sahnelerinden dolayı göstericileri suçlamış ve neredeyse tamamı gençlerden oluşan göstericileri “Kanunların tüm gücünü hissedeceksiniz. Ve eğer bu suçları işlemeye yaşınız yetiyorsa, suçlarınızın cezasını çekmeye de yaşınız yeter demektir!” diyerek tehdit etmiştir. Muhafazakâr ve sağ kesimler de her zamanki gibi, aile düzeninin çöktüğünden, toplumun ahlâki değerlerinin yitip gittiğinden ve eğitim eksikliğinden dem vurmuşlardır. Bunlara göre gençlerin isyana katılmalarının başlıca sebebi eğitim eksikliğidir. Hâlbuki iyi eğitim ve aile terbiyesi almış olsalar, yoksul ve işsiz olmalarına rağmen isyan etmeyeceklerdir!

Burjuvazinin yargıçları da, bu “densiz isyancıları” kısa yoldan eğitmek amacıyla olsa gerek, davaları yıldırım hızıyla sonuçlandırmış ve sadece facebook üzerinde yazdıkları yazılardan kaynaklı gençlere “isyana teşvik”ten 4’er yıl hapis cezası vermeye başlamışlardır. Birkaç saat bile sürmeyen duruşmalarda, mahkemeye çıkarılanların %64’ünün tutuklu yargılanmasına karar verilerek, adeta cezalar peşinen kesilmektedir. Marketten 3,5 sterlin değerinde bir su şişesi çaldığı için 23 yaşındaki bir genç 6 ay hapse mahkûm edilmiş, 2 çocuk annesi bir genç kadın da bir dükkândan çalınan şortu satın aldığı için 5 ay hapisle cezalandırılmıştır. Bu kararlar burjuvazinin adalet anlayışının çarpıcı birer örneğidirler. Zaten parlamento da idam cezasını tekrar görüşmeyi kararlaştırmıştır.

Kendi emperyalist çıkarları gereği Arap coğrafyasındaki halk hareketlerini güya destekleyen ve buralardaki isyanları özgürlük hareketleri diyerek yere göğe sığdıramayan ikiyüzlü İngiliz burjuvazisi, işin ucu kendine dokununca olaylara katılan gençlerin ailelerini sosyal konutlardan çıkarma kararı alabilmiştir. Arap ülkelerindeki isyanlarda internetin ve facebook gibi iletişim sitelerinin olumlu rolünden dem vuran, isyancılara bu konuda ciddi teknik destek sunan İngiliz devleti, sıra kendisine gelince isyancıları yakalamak için internet ve cep telefonu üzerinden teknik takip yoluyla sürek avı başlatmıştır. Arap isyanlarının bir numaralı “dostu” ve “solcu” The Guardian gazetesi, bağımsız gazeteciliğin (!) güzide bir örneğini vererek polise isyanı bastırması konusunda taktik vermeye başlamış, polisi yetersizlikle ve göstericilere gerektiği kadar sert davranmamakla suçlamıştır.

Norveç’teki katliamdan dolayı bir süredir sesleri kesilmiş olan faşistler ise, burjuvazinin ve medyanın bu tutumlarından cesaret alarak (ve kuşkusuz devletin el altından yönlendirmesiyle) sokağa inmeye hazırlanmaktadırlar. Faşist İngiliz Savunma Ligi’nin (EDL) lideri, siyah ve göçmenlerden oluşan göstericilerin isyanını bastırmak ve polisin yumuşak tutumlarından dolayı kaybettiği sokakları geri almak için yüzlerce gencin sokaklara dökülmeye hazır olduğunu açıklamıştır. Bu noktada, değinmeden geçemeyeceğimiz bir husus da, Türk medyası tarafından gurur vesilesi yapılan, Londra’daki Türk ve Kürtlerin dükkânlarını korumak için göstericilerle nasıl kahramanca çarpıştıklarını anlatan haberlerdir. Öncelikle söylemek gerekir ki, dükkânlarını korumak üzere göstericileri kovalayan küçük-burjuva Türkler-Kürtler kadar, gösterilere katılan Türkler-Kürtler de vardır. Üstelik saldırıların olduğu bölgedeki dükkân sahibi bir Türk, polisin geri planda durarak Türkleri göstericilere karşı bizzat kışkırttığını ve yönlendirdiğini ifade etmiştir. Ancak burjuva medya gerçekler yerine “kahraman Türkler” gazı vermeyi tercih ederek klasik milliyetçilik rolünü yerine getirmiştir.

“Yağma, talan ve kundaklama”

Başta İngiliz basını olmak üzere tüm Avrupa medyasında olaylar “çetelerin kışkırttığı siyahların dükkânları ve binaları yağmalaması, kundaklaması, halkın malına zarar vermesi” şeklinde yer bulmuştur. Bu söylemdeki amaç, isyanların halkın geri kalanı gözünde gayri-meşru kılınması ve haksız gösterilmesidir. Bu propaganda o kadar etkili olmuştur ki, sol içinde dahi, tıpkı 6 sene önce Paris’te yaşanan isyanda olduğu gibi, bu söylemin etkisine kapılarak göstericilere karşıt tutum alanlar olabilmiştir. Her ne kadar burjuva medya içinde kimi aklı başında yorumcular, olayların sıcaklığı geçince meselenin sosyal ve ekonomik arka planını gündeme getirmeye başlamışsa da, burjuvazinin propagandası halen sürmektedir. Hükümet de, muhalefetteki İşçi Partisiyle el ele, meseleyi bir asayiş sorunu olarak lanse etmekte ve buna uygun yeni saldırı politikalarını hayata geçirmektedir.

Bu yaklaşım, yani toplumsal olayları “anarşik, terör içerikli, toplumun huzurunu ve güvenliğini tehdit eden marjinal hareketler” olarak niteleme çabası, burjuvazinin tipik bir yaklaşımıdır. Bir olgu olarak görmek gerekir ki; bizzat kapitalizmin kendisinden kaynaklanan ve göçmenler gibi toplumun alt tabakalarında daha fazla etkisi bulunan sosyal-ekonomik yıkım, bu kesimleri derin bir umutsuzluğa itmekte ve içlerinde muazzam bir öfke birikmesine sebep olmaktadır. Onyıllara varan bu birikimin belli dönemlerde patlamalarla dışa vurması kaçınılmazdır. Bu kitlelerdeki öfke birikimi o denli fazladır ki, bazen küçük bir kıvılcım patlamanın fitilini ateşlemeye yetebilmektedir. Ardından gelen öfke dalgası, önüne çıkan her şeyi yakıp yıkacak kadar kuvvetlidir.

Yine İngiltere’de gerçekleşen 1981’deki Brixton, 1985’teki Broadwater Farm ve 1995’teki ikinci Brixton isyanları bu görüşümüzü doğrulamaya yeterli örneklerdir. Her üçü de ağırlıklı olarak siyahların yer aldığı göçmen isyanlarıdır. Hepsinde de olayların patlamasına sebep olan şey polisin bir siyahı öldürmesi veya yaralamasıdır. Yüzeyden derinlere indikçe benzerlikler de artacaktır. İsyanların patlak verdiği bölgeler siyahların çoğunlukta olduğu göçmenlerin yaşadığı yoksul semtlerdir. İşsizlik %30’lara varan oranlardadır. Hepsinde de sistematik bir polis baskısı, polis devleti uygulamaları söz konusudur. Ve hepsinde de olayların patlak verdiği dönemler, ekonomik kriz dönemleridir. Tüm örneklerde, polisin sebep olduğu bir kıvılcımla patlayan olaylar, hızlı biçimde yayılan bir isyan hareketine dönüşmüş, başlangıçta polise yönelik şiddet eylemleri gelişip yayılarak, önüne çıkan her şeyi silip süpürmüştür. Bu isyan dalgasına kaçınılmaz olarak yağma ve yakıp yıkmalar eşlik etmiştir.

Ancak burjuva medyanın özellikle öne çıkardığı yağma ve şiddet unsuru, olayların amacını veya bütününü oluşturmamaktadır, ona eşlik eden bir parçası konumundadır. Tıpkı Paris’te, Arjantin’de ve Haiti’de yaşanan isyanlar gibi insanların ilk hedefi kendilerine sürekli baskı uygulayan polis veya devletin kolluk güçlerine ait binalar, araçlar vs. olmakta, ardından da yoksulluklarının doğal bir sonucu olarak gıda maddeleri satan marketler veya dükkânlara yönelmektedirler. Kuşkusuz buna diğer tüketim maddelerini satan dükkânların yağmalanması ve çeşitli türden şiddet olayları da eşlik edebilmektedir.

İngiltere’deki olaylara katılmış ve çoğunu işsiz gençlerin oluşturduğu isyancılarla yapılmış röportajlarda söylenenler, işin doğasını açıkça ortaya koymaktadır. Örneğin yağma olaylarına katılan bir siyah kadın, kucağında bir televizyonla mağazadan çıkarken “ödediğim vergileri geri alıyorum” demiştir. Bir başka örnekte 19 yaşındaki genç, kendisini uyarmaya çalışan iyi giyimli TV spikerine “Londra’da her gece sizin, ama bu gece bizim” diye cevap vermiştir. Okuma-yazmayı dahi 16 yaşındayken öğrenmiş olan, hiçbir vakit düzgün bir işte çalışamamış, babası eroin bağımlılığından ölmüş 19 yaşındaki bir genç de şunları söylemektedir: “Kimse bana bir şans tanımadı. Sistem bizim yanımızda değil. Bunu onlar istiyor.” Neden büyük mağazalara saldırdıkları sorulan bir diğer gencin cevabı da şudur: “Polis insanlara her gün eziyet ederken, benim Tesco’ya veya T-Mobile’a sempati duymamı beklemiyorsunuz herhalde. Asıl hırsızlık bankalar, politikacılar ve zenginler tarafından yapılıyor ve siz bize yağmacı diyorsunuz.” Ve bir diğeri de bu sözlere şunları eklemektedir: “Eğer isyan etmeseydik siz bugün bizimle konuşuyor olmayacaktınız. İki ay önce Scotland Yard’a yürüdük, hepsi siyah olan iki binden fazla insan, gayet barışçı ve sakin bir yürüyüştü ve ne oldu biliyor musunuz? Basında tek bir kelime dahi çıkmadı.” Bu sözler insanların neden isyan ettiklerini son derece açık biçimde özetlemektedir.

Bu sözlere ekleyeceğimiz bazı istatistikî veriler olayların nedenlerini daha net ortaya koyacaktır. Olayların yaşandığı bölgelerde işsizlik %20 civarındadır, ama 16-24 yaş arasında %40’ları bulmaktadır. Üstelik çalışabilenler de genellikle güvencesiz ve düşük ücretli işlerde çalışmaktadırlar. Devletin üniversite harçlarına yaptığı son fahiş zamlar, bu gençlere yüksek eğitim yolunu da tamamen kapatmıştır. Londra’da en fakir %10’luk kesimle en zengin %10’luk kesim arasındaki gelir farkı 273 kata kadar yükselmiştir. OECD raporuna göre İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında “toplumsal yükselmenin” en düşük olduğu ülkedir. Gelir eşitsizliği oranları ilk defa 19. yüzyıldaki Viktorya döneminin, yani vahşi kapitalizm döneminin oranlarını yakalamıştır.

Kuşkusuz bu ekonomik verilere, devletin sosyal hizmetlerde ve yardımlarda sürekli yaptığı kesintileri de eklemek gerekir. Bu kesintiler zaten işsizlik ve yoksulluktan bunalmış durumda olan insanların hayatını daha da zorlaştırmaktadır. Tabloyu tamamlayan son faktör de ırkçı polis şiddetidir. 1998’den bu yana İngiltere’de resmi rakamlara göre 333 kişi gözaltındayken ölmüş ve bir tek polis bile cezalandırılmamıştır. Bu tabloyu ve geçmişte yaşanan örnekleri görüp de olaylardan göstericileri sorumlu tutmak, onları “yağma ve talan amacıyla ortalığı karıştıran suç çeteleri” olarak nitelemek ancak vicdanı sağır burjuvaların işi olabilir.

Büyük toplumsal depremlerin öncü sarsıntıları

Kapitalizmin nasıl çürüdüğü ve dünyanın her köşesinde işçi-emekçi sınıfları ve ezilen kesimleri nasıl da derin acılara gark ettiği, geleceksiz bıraktığı ve umutsuzluğa ittiği ortadadır. Hegemonya kavgasının, emperyalist savaşın ve küresel ekonomik krizin üst üste bindiği günümüz koşullarında, İngiltere’deki gibi isyanların çıkmaması şaşırtıcı olurdu. Son birkaç yılda sayısı artmış olan bu isyanları, önümüzdeki dönemde gerçekleşecek daha büyük ve altüst edici toplumsal olayların, ayaklanmaların, devrimlerin öncü sarsıntıları olarak görmek gerekir.

Toplumsal olayların doğası gereği, önce Latin Amerika veya Arap ülkeleri gibi ekonomik, sosyal ve siyasal koşulların sömürülen sınıflar için daha zorlu olduğu coğrafyalarda yaşanan bu tür sosyal patlamalar, şimdi de gelişmiş Avrupa ülkelerinde göçmen isyanları şeklinde zuhur etmektedir. Avrupa’nın görece örgütlü ve sendikal mücadele geleneği bulunan “beyaz” işçi sınıfı, şimdilik geçmişin “sosyal devlet” uygulamalarının elinden alınmasına karşı direniş göstermekle yetinmekte ve kitlesel protesto yürüyüşleriyle tepkisini ortaya koymaktadır. Marksistlerin çok iyi bildiği gibi, işçi sınıfının en örgütsüz, en güvencesiz kesimlerini oluşturan göçmenler ve benzeri alt katmanlar nispeten daha kolay harekete geçebilmekle beraber, işçi sınıfının daha örgütlü kesimleri bu harekete öncülük etmediği sürece bu tür patlamalar kısa süreli olmaya mahkûmdurlar. İngiltere’de 80’lerden bu yana yaşanan dört büyük siyah isyanının, ortalığı kasıp kavurması ama ortalama bir hafta sürmesi bunun somut örneğidir.

O halde devrimci Marksistler olayları nasıl yorumlamalı ve ne yapmalıdırlar? Maalesef solun geniş kesimleri, Arjantin’deki süreçten başlayarak bu konuda pek de iyi sınavlar verememişlerdir. Daha eskilere gitmeye gerek yoktur. Kimin ne dediğinin ayrıntılarına girmeye de sayfalarımız yetmez, ama temel yanlış tutumları hatırlatmak gereklidir. Önemli olan olayları somut ve tarihsel bağlamlarında değerlendirebilmektir. Her toplumsal hareketi veya isyanı devrim olarak nitelemek bu yanlış uçlardan birisidir. Tehlikeli bir yanlıştır, zira yapılması gerekeni de yanlış tarif etmenize ve önünüze yanlış görev setleri koymanıza sebep olur. Bu yanlışın ters ucunda da, yaşanan gelişmeleri küçümsemek, “kitleler örgütsüz ve bilinçsiz olduğu sürece” isyan ve ayaklanmaların bir anlam ifade etmediğini savunmak yanlışı yatar.

İngiltere’deki olayların solda yer alan değerlendirmelerinde bu yanlışların çeşitli örneklerine rastlamak mümkündür. Örneğin sendikaları da büyük ölçüde elinde tutan Avrupa’nın reformist solunun genelinde, gösterilere sebep olan toplumsal eşitsizliği kabul eden ama tepkilerin yağma ve şiddet eylemleriyle ortaya konmasının haklılığa halel getirdiğini ileri süren bir anlayış hâkimdir. Bu yüzden de gerek Paris’te gerek İngiltere’de reformist sol ve sendikalar göçmenlerin isyanına destek vermemiş ve onları işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin parçası haline getirmeye çalışmamıştır. Bunu yapmadıkları gibi, isyan eden göçmen işçileri, “politik önderlikten yoksun” oldukları gerekçesiyle küçümsemiş ve hareketi aforoz etmeyi tercih etmişlerdir. Pek çok işçi genç tam da sosyalist ya da sol sıfatını taşıyan örgüt ve çevrelerin bu tür tutumları nedeniyle, genel olarak örgütlü sosyalist mücadeleye uzak durmaktadırlar.

Bu son nokta özellikle önemlidir. Çünkü geçmişte bunun tersi nitelikte olumlu pek çok örnek yaşanmıştır. 1917 öncesinde Bolşeviklerin Rusya’da işsizleri örgütlemesi ve harekete geçirebilmesi önemli bir örnektir. Keza ABD’de ve Avrupa’da da, işsiz işçilerin örgütlenmeleri yıllar boyu komünist partilerin önemli kollarından birini oluşturmuştur. Bizzat İngiltere’den bir örnek vermek gerekirse, 1921 yılında İngiltere Komünist Partisinin örgütlediği “Ulusal İşsiz İşçiler Hareketi”nden bahsedilebilir. Bu hareket, I. Dünya Savaşı sonrasındaki ekonomik kriz koşullarında işsizliğin ve yoksulluğun ciddi boyutlara ulaştığı İngiltere’de oldukça etkili olmuştur. Hareket, Komünist Partisinin önderlik ettiği 1926 Genel Grevinde de güçlü biçimde yer almıştır. Örgütlü işsizlerin yer aldığı bu hareket 1922-1936 arasında birçok büyük yürüyüş ve eylem gerçekleştirmiştir. Bu yürüyüşlerden birisi, 1932 Ulusal Açlık Yürüyüşü, tam da bugünlerdeki gibi Londra’yı baştan aşağı sarsan ve günler süren büyük çaplı bir isyanın (yağma ve şiddet olaylarının da eşlik ettiği) ardından gerçekleşmiş ve Komünist Parti isyancı kitleyi “Ulusal Sivil Haklar Konseyi” çatısı altında örgütlemeyi başarmıştır. O günkü İngiliz Komünist Partisinin bunu yapmasına olanak sağlayan şey, hiç kuşkusuz, isyan eden kitleler yağma ve şiddet eylemlerinde bulunuyor diye onlardan uzak durmak yerine, bizzat içlerine girip örgütlenmesi ve eylemleri daha ileriye götürmeye çalışmasıydı.

Burjuvazinin işçi sınıfı içindeki ajanları olan reformist parti yöneticilerinin, özellikle sendikalı işçileri ve dolayısıyla da sendikaları isyan eden göçmen işçilerden uzak tutmak amacıyla olayları küçümsemekte kullandıkları bir diğer argüman da “yağma ve şiddet eylemlerinin bireysel hareketler” olduğu söylemidir. Gerek bugün İngiltere’de gerekse dünyanın diğer bölgelerinde benzer isyanları gerçekleştiren kitlelerin genel olarak örgütsüz oldukları doğrudur, ama bu olguyu, sosyalistlerin isyan eden genç işçileri ve işsizleri örgütleme görevinden kaçmasının bir bahanesi haline getirmek tam anlamıyla ikiyüzlülüktür. Görevleri yerine getirmek amacıyla gerçekliği kavramak ve ortaya koymak başka şeydir, gerçekliği yaşananlara bir kulp gibi takarak görevden kaçmak başka şey!

Burjuva propagandanın basıncıyla, isyan eden kitlelerin yağma ve şiddet eylemlerine girişmesini kınamak yahut daha da kötüsü “biz bunun parçası olmayız” türünden açıklamalar yapmak, devrimcilikle bağdaşmaz tutumlardır. Görev, yağma ve şiddet eylemlerinin meşruiyetini tartışmak değil, asıl suçlanması gerekenin burjuvazi ve kapitalist düzen olduğunu ortaya koymak ve bu isyanlara katılan gençleri örgütlemek üzere harekete geçmektir. Devrimci Marksistlere düşen, isyan ateşini söndürmekte burjuvaziye yardım etmek veya akıl vermek değil; isyan ateşini körükleyerek onun sadece tekellerin mağazalarını veya banka şubelerini yakarak enerjisini tüketecek bir saman alevi gibi sönmesine izin vermeden, kapitalist düzenin temellerini tutuşturacak bir devrim ateşine dönüştürmek üzere harekete geçmektir!

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 78, Eylül 2011