Navigation

Hizbullah Tartışmaları Üzerine

Çoğu insanın 1990-2000 yılları arasında Kürt illerinde yaşanan vahşi cinayetlerden ve saldırılardan hatırladığı Hizbullah, geçtiğimiz ay, liderlerinin tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmesiyle tekrar gündeme geldi. Bu tahliyelerin hemen akabinde AKP karşıtı burjuva medyada salvo atışları başladı. Önce “AKP Hizbullahçıları serbest bıraktı ve şeriatçı yüzünü gösterdi” özlü haberler birbiri ardına çıkmaya başladı, “teröristler serbest bırakılıyor ama gazeteciler (Ergenekon sanıkları kastediliyor) içerde” denilerek işin dozu arttırıldı, serbest bırakılan Hizbullah liderlerinden bazılarının ortadan kaybolmasıyla da, “AKP göz yumdu, Hizbullah liderleri İran’a kaçtı” tarzı manşetlerle olay tavan yaptı.

Kendisine yönelik bu saldırılara cevaben AKP de, yarı utangaç bir tarzda önce sessiz kaldı, kendisinin Hizbullah’la ve tahliyelerle alakası olmadığını vs. ispata dönük bir çaba içerisine girdi. Erdoğan her zamanki tarzıyla Kılıçdaroğlu’na ve karşıt medya grubuna verip veriştirdi. Mesele hızla seçim yarışının konusu haline getirilmiş ve tartışmalar konunun özünden saptırılmıştır.

AKP karşıtlığı üzerinden siyaset yürüten ulusalcı-reformist sosyalist çevreler de CHP’nin başını çektiği koroya katılmakta gecikmemiş, meselenin içyüzünü ve gerçekleri açıklayarak burjuva devleti teşhir etmek yerine AKP’ye vurmak kolaycılığını seçmişlerdir. Oysa kimi tartışmaların ve yorumların kararttığı gerçekliğin çok ciddi ve ibret verici boyutları bulunmaktadır. Bunları ortaya koymak ve burjuvazinin iç kapışmasından yola çıkılarak üretilen aldatıcı argümanlara prim vermeksizin burjuva devletin kontr-gerilla faaliyetlerine mühim bir örnek oluşturan Hizbullah meselesini irdelemek gerekmektedir. Ortada yüzlerce cinayetin, faili meçhullerin, Kürt halkına yönelik saldırıların vb. yaşandığı on yıllık bir süreç bulunmaktadır. Elbette bunların hesabının sorulması lazımdır.

Medyada yürüyen tartışmalarda bu açıdan bazı önemli ve ele alınması gerekli sorular açığa çıkmıştır. Bunlardan birincisi, AKP’nin Hizbullah aracılığıyla bölgede PKK’ye alternatif bir güç yaratmaya çalışıp çalışmadığı sorusudur. Bu soru, “Hizbullah bölgenin Hamas’ı haline mi getirilmeye çalışılıyor?” biçiminde de formüle edilmektedir. İkinci soru veya iddia ise, bizzat JİTEM tarafından kurulmuş ve bölgedeki kanlı cinayetlere imza atmış silahlı bir terör örgütü olduğundan hareketle, Hizbullah’ın bölgede tekrar şiddet eylemlerine girişip girişmeyeceğidir.

Hizbullah neydi?

Hizbullah üzerinde yapılan yerli yersiz spekülasyonları netleştirebilmek için, evvelâ Hizbullah’ın ne olduğunu göz önüne sermek gerekmektedir. Kamuoyunda, işlediği cinayetlerle bir canavar olarak bilinen Hizbullah, bu haliyle devletin bir ürünüdür. Ancak tarihte birçok örneği bulunduğu gibi, bu tür cinayet şebekeleri genelde devlet tarafından sıfırdan yaratılmış değildirler. Burjuva devlet, kendi amaçları doğrultusunda, o amaca en uygun gördüğü yapıları manipüle eder, kontrol altına alıp dönüştürür ve yeniden örgütleyerek kullanır. Hizbullah örneğinde de durum budur.

Öncelikle belirtelim ki, Türkiye Hizbullah’ının isim benzerliği dışında, 1982 yılında Lübnan’da İsrail işgalini kırmaya yönelik olarak İran devriminden esinlenerek kurulan ve İran’la ciddi organik ilişkileri bulunan Şii temelli Hizbullah’la bir alâkası yoktur. Türkiye Hizbullah’ının dini/ideolojik kökleri Sünni inanç dairesinden, özellikle de Nurculuktan gelmektedir. Ancak bilindiği gibi, 1979 yılındaki İran devriminin İslamcı hareketler üzerinde mezhep ayrımlarının ötesinde bir etkisi olmuş ve bu devrim İslamcı hareketlere önemli bir ilham kaynağı teşkil etmiştir. Hizbullah’ın (bundan sonra Türkiye Hizbullah’ı kastedilecektir) kurucularının da bizzat ifade ettikleri gibi, kendileri de İran devriminden önemli ölçüde etkilenmişler ve mevcut ılımlı Nurcu çizgi içinde gittikçe sivrilerek “devrim yoluyla İslami bir rejimin kurulmasının mümkün olduğu” düşüncesine ulaşmışlardır.

Bu ideolojik farklılaşmanın pratikteki karşılığı ise, 1979’da Vahdet kitapevi çevresinde başlayan örgütlenmenin daha sonra İlim ve Menzil kitapevleri (hareketleri) üzerinden ayrışarak devam etmesidir. Ayrışmanın temelinde de, şeriat esasına dayalı olarak kurulması öngörülen İslami rejime nasıl geçileceği tartışması yatmaktadır. Başını Hüseyin Velioğlu’nun çektiği İlimciler İran devrimine yakın daha radikal bir çizgiyi savunurken, Menzil çevresi ise Müslüman Kardeşler’e (İhvan) daha yakın ılımlı bir çizgiyi savunuyordu. Bugün Hizbullah olarak bilinen hareketin oluşumunda İlim çevresi başı çekmiş ve etkili olmuştur. Hizbullah, laikliği ve Kemalist rejimi “küfür” saymakta ve amacının da bu “kâfir ve zalim rejimi” yıkmak olduğunu beyan etmekteydi.

Hizbullah, kuruluşundan 1990’lara kadar olan süreci, kendi tabiriyle, “Kürdistan’da cemaatleşme, tebliğ, davet ve eğitim” dönemi olarak adlandırmaktadır. Yani bu 10 yıllık süreçte Hizbullah örgütlenmeye, kadro yetiştirmeye ve etki alanını genişletmeye çalışmıştır. Türkiye’deki diğer İslamcı hareketlerden farklı olarak Hizbullah, en başından beri Kürt kimliğini kabul eden bir çizgide olmuştur. Kurucu kadrolarının ve tabanının tamamına yakını Kürttür. Bu çizgi, 2000’li yıllardan sonra (yani örgüt ciddi darbeler alıp, silahlı kanadı tasfiye edildikten sonraki süreçte) daha da gelişmiş ve radikalleşmiştir.

Ancak 90’lı yıllar hem genel olarak Kürt hareketinde hem de bu coğrafyada faaliyet yürüten Hizbullah açısından önemli bir dönüm noktası olmuştur. Gerek örgütün kendi kaynaklarında yer alan ifadelerden, gerek PKK kaynaklarında yer alan beyanlardan, gerekse de konunun uzmanlarının araştırmalarından rahatlıkla anlaşılacağı gibi, 1990 yılından itibaren burjuva devlet JİTEM eliyle Hizbullah’ı kontrol altına almış ve onu (en azından önemli bir parçasını) bir kontr-gerilla örgütlenmesine dönüştürmüştür.

Gizli bir çekirdek yapılanma etrafındaki geniş halk ilişkilerine dayanan Hizbullah hareketinin devlet tarafından PKK’ya karşı kullanılmaya başlanmasının, Kürt özgürlük hareketinin ciddi bir yükseliş sürecine girdiği 90’lı yıllara rastlaması boşuna değildir. Kürt hareketinin yükselişini durdurmak isteyen TC açısından, Hizbullah-PKK çatışması bulunmaz fırsat olmuştur. Silahlı mücadeleye geçiş Hizbullah’ın yönetici kadrolarında ve tabanında ciddi görüş ayrılıklarına ve tartışmalara yol açmış, fakat zamanla Hüseyin Velioğlu’nun başını çektiği askeri kanat örgüte ve harekete hâkim olmuştur.

Yaklaşık 10 yıl sürecek olan bu dönemde Hizbullah, tam anlamıyla bir cinayet ve ölüm şebekesine dönüşmüştür. Yüzlerce insanın vahşi biçimde öldürülmesi, yer yer toplu katliamların yapılması, sayısız faili meçhuller hep bu döneme rastlar. Örgütün içine sızan devlet güçleri, kimi zaman provokasyonlarla kimi zaman da örgüt kadrolarını ajanlaştırarak taban içinde de etkili hale gelmişler, örgütün askeri kanadının kontrolünü “fiilen” ellerine geçirmişlerdir. Örgütün askeri kanadına ait unsurlar bizzat ordunun bölgedeki tesislerinde JİTEM mensubu Özel Harekâtçılar tarafından eğitilmiş, kendilerine silah, malzeme ve para temin edilmiş, lojistik yardım ve destek sağlanmıştır. PKK’nin etkin olduğu kimi köyler devlet eliyle ve/veya korucular marifetiyle boşaltılarak Hizbullah kadrolarının yerleşmesi sağlanmış, bu köyler adeta Hizbullah’ın üsleri haline getirilmiştir. Bu süreçte her iki taraftan da (PKK ve Hizbullah) bine yakın insan hayatını kaybetmiş, binlercesi de yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştır. Bugün hem Hizbullah’ın hem de PKK’nin kabul ettiği gibi, çatışma sürecinden tek kârlı çıkan taraf TC devleti olmuştur.

Devlet, ortamı terörize etmek suretiyle kendi planlarını daha rahat hayata geçirebilmiş ve bunun için ihtiyaç duyduğu zamanı kazanmıştır. Öte yandan Abdullah Öcalan’ın yakalanmasıyla birlikte PKK ile girişilen ateşkes sürecinde artık Hizbullah’a ihtiyacı kalmadığı noktada, bölgede daha fazla güçlenmesini ve Kürt hareketinde yeni bir güç haline gelmesini önlemek amacıyla bir dizi operasyona girişmiş, üç bine yakın Hizbullah taraftarını tutuklamış ve Hizbullah’ın askeri kanadını tasfiye etmiştir. Bu sürecin tepe noktası, 17 Ocak 2000 tarihinde Beykoz’da bir eve yapılan baskında Hüseyin Velioğlu’nun öldürüldüğünün açıklanması olmuştur. Hemen belirtelim ki, Velioğlu JİTEM’in Hizbullah’ı Hizbulkontra haline getirmek için kullandığı bir numaralı isimdir ve o çatışmada ölmeyip ölü gibi gösterildiği iddiaları bugün de dile getirilmeye devam etmektedir. Devletin Hizbullah’a karşı operasyonlara giriştiği süreç, Hizbullah hareketi içinde de ciddi ve kaçınılmaz bir sorgulamanın başlamasına yol açmıştır. Zaten bizzat kendi kaynaklarında yer alan “kullanıldık” ifadesi de bu sorgulamaların bir sonucudur.

Bu tarihten sonra Hizbullah hareketi tam bir sessizlik içine girmiş ve yine kendi deyimleriyle ortalığın yatışmasını, yaşananların ve toplumda kendileri hakkında oluşan olumsuz kanaatin geçmesini beklemişlerdir. Ancak daha önemlisi, askeri kanadın dağılmış olmasının da etkisiyle hareketin bölgede sivil ve siyasi bir güç haline gelmek yönünde bir çalışma içerisine girmesi olmuştur. 2003 yılında İslamcı akımdan gelen AKP’nin hükümet olmasıyla birlikte siyasi ortam Hizbullah için daha uygun bir hal almış ve örgüt uzunca bir süre fazla dikkat çekmeden çalışarak bölgede giderek güçlenmiştir.

Her ne kadar bugün medyada abartıldığı denli büyük ve ciddi güç değilse de, Hizbullah hareketi dendiğinde onlarca dernekten, günlük gazetesi ve bölgedeki (Batman merkez olmak üzere) birkaç ilde ciddi tabanı olan (kimilerine göre 20 bine yakın taraftarı bulunan) bir hareketten bahsediyoruz demektir.

Hizbullah değişti mi?

Bu noktada, bugün medyada yürüyen tartışmalarda sıkça gündeme gelen sorulardan birisini de ele alabiliriz: Hizbullah değişti mi? Bu soru bir boyutuyla, “Hizbullah bundan sonra da kanlı terör eylemlerine girişir mi?” anlamına gelmektedir. Oysa asıl sorulması gereken, “devlet bundan sonra da Kürt hareketine karşı bu tip bir yapılanmayı kullanarak kirli operasyonları tırmandırma hazırlığında mıdır?” sorusudur. Dolayısıyla asıl sorun Hizbullah meselesi değil, devletin önümüzdeki dönemde izleyeceği kontr-gerilla stratejisi meselesidir.

Sorunun diğer boyutuysa, “Hizbullah bugün neyi savunuyor” konusudur. Hizbullah, İslamcı bir siyasi hareket olarak, dün de bugün de İslami temellerde bir rejim kurulmasını savunmaktadır. TC devletini de Kemalist-laik bir rejim, bir “küfür” rejimi olarak görmeye devam etmektedir. Dolayısıyla ideolojik olarak TC devletini ya da onun Kemalist biçimini karşısına alan bir çizgidedir.

Hizbullah, özellikle 2000 sonrası içine girdiği siyasi yönelim itibariyle, Kürt coğrafyasında daha geniş kitlelere ulaşabilmek ve Kürt halkı nezdindeki kirli sicilini temizlemek için, Kürt sorununa sahip çıkan bir söylem geliştirmek zorunda olduğunun farkındadır. Bu durum Kürt hareketinin ve Kürt halkının ulusal uyanışının geldiği düzeyin kaçınılmaz bir sonucudur. Ancak Hizbullah, yine doğal olarak, bölgede kendine rakip olarak gördüğü PKK ve AKP karşısında ayrım noktalarını da koymak istemektedir. Meseleye İslam ümmetçiliği çerçevesinden bakan Hizbullah, PKK’nin çizgisini de bu temelden hareketle gayri İslami bulmakta ve eleştirmektedir. AKP’nin ise attığı adımları yetersiz bulmaktadır.

Kürt sorununa bakış bağlamında Hizbullah, kendisinin Kürdistan çıkışlı, Kürdistan merkezli olduğunu ve mensuplarının büyük çoğunluğunu Kürtlerin teşkil ettiğini kaydettikten sonra ideolojisinin İslamın evrensel değerlerinden temellendiğini söylemektedir. Kürt sorununun temelinde Kemalist-laik rejimin varlığının yattığını, Kemalist TC’nin Kürt sorununun çözülmesini engellemekle emperyalist güçlere gittikçe daha fazla müdahale imkânı açtığını, bu dış kaynaklı müdahaleler nedeniyle bölgede ciddi huzursuzluk ve istikrarsızlık yaşandığını, Kürt sorununun ancak İslam ümmetinin parçalanmışlığı giderilebilirse hal yoluna gireceğini, Kürtlere yönelik baskı ve zulmün Kemalist-laik rejimin gayri İslami anlayışından kaynaklandığını söylemektedir.

Hizbullah Kürt Hamas’ı mı olacak?

Burjuva medyada yürüyen tartışmalar içinde belki de en önemli soru, Hizbullah’ın Kürdistan’ın Hamas’ı haline gelip gelmeyeceği sorusudur. Bilindiği gibi Filistin’de radikal bir İslami hareket olan Hamas, kuruluş ve gelişme döneminde FKÖ’nün gücünü bölmek amacıyla bizzat İsrail tarafından desteklenen bir örgüttü. Ancak zaman içinde kitleselleşerek FKÖ’yle boy ölçüşen güçlü bir örgüt haline geldi.

Benzer şekilde, Kürt coğrafyasında faaliyet gösteren radikal İslamcı bir örgüt olan Hizbullah’ın da, böyle bir yönelime girmesi veya birilerinin Hizbullah’ı Hamaslaştırma çabasına girmesi hiç de şaşılacak bir şey olmaz. Ancak iddia edildiği gibi bu projenin arkasında AKP’nin olup olmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Bu konuda medyada yürüyen tartışmalarda yapılan şey genelde kendinden menkul niyet okumalarından ibaret olduğu için, somut verilere dayanan argümanlar ortaya çıkmamaktadır. Meseleye AKP ve diğer burjuva aktörlerin çıkarlarını değerlendirerek bakmak gerekmektedir.

Kürt özgürlük hareketinin bölgesel ve uluslararası düzeyde giderek güçlenmesi ve işin artık geri dönülemez bir noktaya gelmiş bulunması yüzünden, Türk burjuvazisinin AKP’siyle, CHP’siyle ve Genelkurmayıyla, yani bir bütün olarak, nicedir Kürt hareketini bölmek ve PKK’yi zayıflatmak derdinde olduğu bilinen bir olgudur. Ancak şimdiye kadarki tüm girişimler başarısız olmuştur. Peki bu güçler açısından Hizbullah’ın Hamaslaştırılması bu amaca uygun bir araç olarak düşünülebilir mi?

Meseleye ilk önce AKP açısından yaklaşalım. PKK’nin güç kaybetmesi elbette AKP’nin de işine gelmektedir. AKP bölgede PKK’den sonraki en büyük güçtür. Daha da güçlenmesi için PKK’nin gücünü kırması gerekmektedir, bunun içinse bağımsız bir üçüncü güce değil kendisini destekleyen bir güce ihtiyacı olabilir ancak. Aksi halde Hizbullah’ın güçlenmesi AKP’nin zayıflaması sonucunu doğuracaktır. Dolayısıyla AKP açısından somutta böyle bir ihtiyaçtan söz edilemez. Bu bakımdan, AKP’nin Hizbullah’ın güçlenmesi amacıyla önünü açtığı ve kasıtlı olarak Hizbullah liderlerini serbest bıraktığı iddiaları havada kalmaktadır. Elbette AKP, bölgede bir güç ve oy kaynağı olarak gördüğü Hizbullah’ı kendi yanına çekmeye uğraşacaktır (medyada Hizbullah’ın gücünün abartılması ve bu kadar gündeme getirilmesi bile BDP’ye yönelik gözdağı mesajı olarak anlaşılmalıdır), ancak bunda ne kadar muvaffak olacağı şüphelidir.

Öte yandan, burjuva medya AKP’yi domuz bağları, mezar evler ve vahşi cinayetlerle hatırlanan Hizbullahçıları serbest bırakmakla, onların bölgedeki faaliyetlerinin önünü açmakla suçlasa da, ortaya çıkan durumun AKP’nin aleyhine bir hava oluşturması, akla başka bir ihtimali getirmektedir. Bu işin içinde bir parmak varsa bunun her vesileyle AKP’yi köşeye sıkıştırmaya çalışan statükocu-Kemalist cenahın parmağı olduğunu düşünmek daha akla yakındır. Zira dosya önüne gelmesine ve işine geldiğinde Kürtlerin yahut solcuların davalarını bir günde sonuçlandırmasına rağmen Hizbullah dosyasını adeta kasıtlı olarak bekleten, statükocu-Kemalistlerin sözde bağımsız yargısıdır. Yargıtay, Hizbullah liderleri ortadan kaybolduktan sonra bir gün içinde ana davayı sonuçlandırmış ve hepsinin cezalarını onamıştır. AKP ise Hizbullahçıları koruyup kollamak şöyle dursun, medyanın yarattığı basıncın da etkisiyle son günlerde Hizbullah’a karşı ciddi operasyon ve tutuklamalara girişmiştir. Benzer biçimde, bölgede Hizbullah’ın güçlenmesi hem PKK’yi hem de AKP’yi zayıflatacağından, bu gelişmeden tek kârlı çıkacak olan da statükocu-Kemalist cenahtır. Yani ortada kasıtlı ve planlı bir durum olduğu iddia edilecekse bunun en akla yakın faili statükocu-Kemalist cephe olacaktır.

Burjuva medyada yürüyen tartışmalarda ortaya çıkan sorular ve burjuva siyasi aktörlerin birbirilerine yönelttikleri suçlamalar bir tarafa bırakılacak olursa, Marksistler açısından meselenin asıl öne çıkartılması gereken yönü şudur: Özellikle 1990-2000 yılları arasında yaşanan süreçte, burjuva devlete bağlı bir kontr-gerilla örgütlenmesine dönüştürülen “Hizbul-kontra” aracılığıyla işlenen yüzlerce vahşi cinayetin hesabı sorulmalıdır. Burjuva devletin ve kendisine bağlı JİTEM gibi kontr-gerilla yapılanmalarının, sorumluluğu Hizbullah’a atarak aradan sıyrılmasına göz yumulmamalıdır. Her koşulda birinci dereceden sorumlu olan burjuva devlettir. Ayrıca Hizbullah’a ilişkin tartışmaların tozu dumanı içerisinde işin bu yönünün gümbürtüye gitmesine izin verilmemelidir. Çünkü medyada yürüyen tartışmalarda hasıraltı edilmeye çalışılan veya üstünkörü geçilen husus budur.

Devrimci işçi sınıfı açısından hatırlatılması gereken önemli husus şudur: Kürt halkının demokratik talepleri karşılanıp ulusal sorun çözülmediği müddetçe, büyük acılara yol açan kirli savaş yöntemlerinin zemini her zaman var olacaktır. Bu sorunun çözülmesinin yolu ise, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkının tanınmasından geçmektedir.

Kaynak: 
Marksist Tutum dergisi, no: 71, Şubat 2011